24 Aralık 2016 Cumartesi

MÜSLÜMANLARIN GEÇORTAÇAĞI

… Müslümanlar ya da kendisine Müslüman diyenler geçortaçağı yaşıyor diye düşünüyorum. Bu demek oluyor ki, ülkemizin de içinde bulunduğu coğrafyada yaşananları adlandırabimek için bugünkü modern batının yaşadığı ortaçağ ortamını referans almak gerekiyor. 

Modern görüntü bizi aldatmasın, zihinsel ve bilinçsel olarak baş kesme ve yakma bilinçaltında bu döneme işaret eder. Cadı avı, kadınların Şeytanlaştırılması, özgürlük haykırışlarının bastırılış biçimi, felsefi düşünceyle kopmuş olan bağ, tasavvufi anlayıştaki sakatlık, kendisini Allahlaştırma ve kendinden olmayana en ağır, onur kırıcı cezaları verme, cezayı uygularken kendini haklı çıkarma biçimi ve daha bir sürü batı ortaçağ görüntüleri. Bu korkunçluklar sadece sosyal hayatın içinde yaşanmıyor, sosyal medyada da kendisini gösteriyor. Bir ülke, bir çocuk yetiştirebilir ve ona tecavüz de edebilir… 
Ben ülkemdeki insanların bu kadar kaba ve küfürbaz olduğunu hiç düşünmemiştim. Arsızlığın bu derece pirim yapacağını aklımın ucundan bile geçirmezdim… Bu insanlara - bunu yaptığınızla inancımı da elimden alıyorsunuz  nasıl söyleyeceğim. Bu anlamda bugünkü modern batı ortaçağının Müslümanlar ya da kendisine Müslüman diyenlerin geçortaçağıyla arasında bir fark olduğunu da düşünüyorum. Dolayısıyla iyi insanlar maalesef sinmek zorunda kalıyor, çünkü onları en basit bir küfür bile yakıp kavurabilir. Bu ortamda bir aydınlanmacı fikir insanı nasıl ortaya çıksın ki… Çünkü öyle bir ortam var ki, seni kendi kendinle seçim yapmaya zorluyorlar. Yani - sen bizim geçortaçağımızda kaldığın sürece hain değilsin, bu çemberden çıkarkan hainsin. 
İnsan günahkar olabilir ama kendine nasıl ihanet eder, insan kendi kendine nasıl tecavüz edebilir? Şunu da söyleyeyim elbette hangi kimlikte bir ortaçağ olursa olsun bir insanın saf, aydınlık, geleceğe dönük, açık bilinçli fikir ve inançlarından daha uzun ömürlü değil. 
Türkiye yani ülkem bir gün mutlaka 1920 ruhunu dönüştürüp yeniden yoğuracak ve bu cendereden kurtulacak; inanıyorum ki, bir insanın fikirlerini kaldırmakla, anıtlarını kaldırmak arasında fark vardır.

17 Aralık 2016 Cumartesi

GÜNAHLARIMIZDAN ŞEYTAN MI SORUMLU?

Günahlarımızdan Şeytan mı sorumlu? 
Elbette dünyanın dört bir yanındaki haksızlıklar karşısında benim de canım yanıyor, ben de öfke biriktiriyorum, bir de özellikle bu bölgedeki insanlara kırılmış kalbimle maalesef acımak biriktiriyorum. Bugün ürettiği teknoloji ve teknolojik kültürle hemen herkese ulaşabilen Batıyı (Avrupa ve Amerika) bütün kötülüklerin anası gibi göstererek, özellikle Ortadoğu coğrafyasındaki korkunç, insanlık dışı olaylar karşısında bu düşünceye bir ayetmiş gibi sarılmak yanlışın ta kendisi değil mi? 
Avrupa’nın ortaçağ boyunca yaşadığı karanlıktan kendine “İslâm” diyenler bir ders çıkardı mı, yoksa Avrupa ortaçağı yaşarken az da olsa kendisi medeni bir dünya süren bu coğrafyada, bu güzel anıların külleri de mi kalmadı? Her şey din-İslam adı altında ucubeleştirildi mi? Neden içinde Türkiye’nin de olduğu azgelişmiş Ortadoğu kendisine dönüp bakmıyor? Neden kendisine gerçekten kendini iyi hissettirecek ve yeni bir başlangıç yaptıracak soruları sormuyor? Neden ve nasıl oluyor da bu ülkedeki aydınlar, gazeteciler, şairler, yazarlar vd. bu soru sormayan insanlara ulaşamıyor? 
Bence Suriye’te, Halep’te, Irak’ta ve daha bir çok yerdeki insanlara diğer bütün yardımlardan daha çok kitaplarla bilgi, ışık ve en çok da sorular götürülmeli. Yardım komvoylarında yemek, su, battaniye, yara bandıyla birlikte günışığı götürülmeli; - sabah neden oluyor? diye sormalı insanlar. İnsanlar, - günahlarımızdan Şeytan mı sorumlu? diye sormalı; - eğer Şeytan sorumluysa o kadar büyük bir Cehennem neden yaratıldı? Neden tövbe etmek (geri adım atıp kendimize bakmak) gibi bir kapı yirmi dört saat açık? Biz neden bu haldeyiz? Biz kendimize ne yaptık? Biz kendimize neden zulmediyoruz? diye sormalı insanlar. 
Yani korkunç şekilde yok olmaya ramak kalmış çocuklarla, kadınlarla, erkeklerle, yaşlılarla - işte yardım ettiğimiz insanlar diyerek fotoğraflar çektirmek ile sorun çözülmüyor, birlik olalım diyerek de sorunlar çözülmüyor; ortaçağdakine benzer - şehit olacağız denilerek Cennet’ten yer satın alınmıyor. Birileri iktidarları için her şeyi kullanarak yalan söylüyor, birileri bu yalana inanıyor, ölüp gidiyoruz, oyun değil bu… 
ve bence ağlayıp durmayın da, gözyaşları Cehennemi söndürmez; ağlamayanları, üzülmek yerine daha çok öfkelenenleri, insanlık adına yaşananlar karşısında kalbi kırılanları ayıplamayın, düşünün. Yaşamda nerede duruyorsunuz ve Şeytan kim, Şeytan nerenizde?
(imaj:a.LİULURASBA

2 Aralık 2016 Cuma

DANS ET SAKIN DURMA

Amerika’da 1930’larda yaşanan ekonomik kriz güzel Gloria ve tatlı Robert’i de etkilemiştir. Denizin bittiği ülkede, insanlar öylesine ekonomik bir bunalım içindedir ki, yaşamak bir yüktür. Bu ekonomik bunalım, Gloria ve Robert’ı da çerisiz yapmıştır. Bir gün artist olmanın hayaliyle yaşayan Gloria ile yönetmen olma çabalarıyla Hollywood’da yaşayan Robert’ın yolları kesişir. Umutsuz iki genç, son bir çıkış için ülkedeki dans maratonuna katılmaya karar verirler. İki sevgili yüzlerce dans eden çift gibi kazanmak için durmaksızın dans etmek zorundadırlar, uyumaları bile neredeyse mümkün değildir. Çünkü belli aralıklarla zil çalar, bu zil şartlandırmadır; "Dans et, sakın durma"… Bu insanlık dışı olayla ekonomik krizde bunalım yaşayan insanları eğlenmekte, az da olsa gülümsemekte ve krizin korkunç etkilerini unutmaktadırlar. Tabii ki kazanacaklarını ve kurtulacaklarını da sanmaktadırlar. Nihayetinde iki genç yarışmaya katılırlar. Kitabı okumuş, filmi seyretmiş olabilirsiniz, okumamış ve filmini seyretmemişler için sonunun ne olduğunu yazmayayım. Ancak Atları da Vururlar Horace McCoy’un 1935 yılında yazdığı bir romandır. Filmi çekilir, sarsıcı fil 9 dalda Oscar’a aday gösterilir. Tiyatroda sahnelenir, önemli tartışmaları olur kitabın. Roman iki cümlelik özetle: Büyük Burhan döneminde ABD’de çok popüler olan dans maratonunu anlatır. Aslında anlattığı kapitalist sistemin çok sert eleştirisi olarak nitelendirilir. Öyledir de. Ancak asıl olan ülke yöneticilerinin ülkeyi halk adına halk için nereye getirdiğini göstermesi, halkın da acısını unutmak ve yeni bir çıkış bulmak için ne yapmaya çalıştığı açısından önemlidir. Kapitalizm bahanedir bir anlamda. Burada umutları bitirilen insanların dansa ölümüne dayanmaya çalıştığını görürsünüz. Hatta ölen yaşlı çiftler çöpe atılır. Tıpkı sakatlanan yarış atlarının vurulması gibi. Dans maratonunda birbirini çok seven, birbirine sarılmış insanların yine birbirlerine söylediği tek bir şey vardır, “Dans et, sakın durma!” Belli bir süre sonra bu ses silinir, çünkü artık ölümüne dans edenler, Azrail’in kucağındadır; atlar dans edemeyecek duruma geldiği için vurulmuştur.

28 Kasım 2016 Pazartesi

SİZE KENDİSİNİ ADAMAYA HAZIR BİR KADIN BULURSANIZ ONU KENDİNİZE KÖLE YAPAR MISINIZ

Madam Batırfılay (Butterfly-Cio-Cio-San) Puccini’nin üç perdelik operası (17 Şubat 1904) olarak tarihe geçmiştir. Sanat tarihinin yaratan ile yaratılan arasındaki en belirgin var ediş, ya da yok oluş metnidir bu eser.
Madam Batırfılay kendisini kocasına adamaya hazır, 15 yaşında gencecik bir geyşadır. Japonya’ya gelen bir Amerikan subayı olan Pinterkon ile evlenir. Evlenirken dinini de değiştirir. Batırfılay ailesi kızlarını din değiştirdiği için reddeder. Batırfılay artık kocası Pinterkon ve sadık yardımcısı Suzuki’den başka kimsesizdir. Hamile de kalan genç kadını bir süre sonra Amerikalı kocası da terk eder. Batırfılay sabırlıdır, eşini beklemeye başlar; doğurduğu oğlunu büyütür. Pinterkon ise Amerika’da evlenmiştir. Zaman geçer. 3 yıl sonra Pinterkon, Japonya’da terk ettiği karısının yanına gider. Pinterkon’u 3 yaşındaki oğluyla karşılayan Batırfılay kocasının Amerika’da evlendiğini öğrenir, bunu affetmez ve harakiri yaparak intihar edip, canına kıyar; cezalandırdığı kendisi olur. Klişe gibi gelir ama değildir… Bu onurlu bir davranıştır ve aslında Pinterkon’a vicdan azabı da aktarır…

Puccini’nun bu eseri benim için bir sadakatsizlik örneğinden çok insanlar sevgiyle yaratılanın kendisini nasıl ortadan kaldırdığıyla ilgilidir. Birini sevmek, birine aşık olmak ve birine adanmak… Madam Batırfılay nerede hata yapmıştır? Birini severek mi, birine aşık olarak mı, yoksa birine adanarak mı? Aslında hata yapmamıştır. Çok sevmenin ölçüsü nedir henüz tam anlamıyla hatları çizilmemiş olsa da o gerçekten çok sevmiştir. İntiharının altında yatan sebep de bana göre adanmış bir kalbin aldatılmışlık hissiyle yaşama devam edemeyeceğinden çok, adandığının daha da açıkçası severek var ettiğinin buna değmeyecek kadar vasat oluşunu hazmedememiş olmasındadır. “Sen o kadın değilsin” ya da “Sen o adam değilsin” derken acaba biz ne kadar o’yuz. Kendimizi adamaya hazır insanlar bulduğumuzda onları köle yapmaya mı çalışıyoruz yoksa kölesi mi olmaya çabalıyoruz? Severken ne kadar ileri gidebiliriz? 
Puccini bize bu muhteşem eseriyle, adanmış olunanın adanan karşısındaki çaresizliğinden çok adananın kendi eserini nasıl çürüttüğünü ve böylece çürüyüp gideceğini gösterdiğini düşünür ve önemserim. Bence insan çok severek sevdiğini kendinden yaratır, yaratılan yaratanı küçümseyip, artık kendisini önemsediğinde kendisini ortadan kaldırır… Bu yüzden Madam Batırfılay’i biliriz Pinterkon hiçbir şey ifade etmez.

24 Kasım 2016 Perşembe

KÖKSÜZ BİR SERA BİTKİSİ GİBİ DAVRANMA

Denize düştüğünüzde yılana sarılmayın, başınızı sudan çıkardığınızda yılanın ilk sokacağı siz olursunuz; - bu ülkede yaşanmaz artık gitmek lâzım diyerek gidiş için hazırlıklar yapmayın. Gitmeyin, yılana sarılmayın, savaşın. Size karşı olanlar bütün ahlak kurallarını yerle bir ederek bu savaşta sizi sadece arkanızdan değil en ummadığınız yerden vurmaya çalışabilir, hatta vurabilir. Acıyı hissedin, sabırlı olun. 
Düştünüz mü, kalkın. Kaleminizi mi kırıyorlar elinize bir cam parçası geçirin duvarlara kazıyın içinizdekileri. Kitaplarını cezaevlerinin duvarlarına yazan insanlar çok oldu bu ülkede. Bu ülkede bundan daha korkunç günler yaşandı. Vazgeçmeyin. Vazgeçenlerin, gidenlerin, yılana sarılanların yüzünden oldu bu olanların büyük çoğunluğu. Her insana ulaşılabilir. Hayal edin, fantaziler kurgulayın, yaratıcı olun, zekâyla, kültürle, yetenekle ve üretkenlikle ilerleyin, korkmayın. Popülistlere, faydacılara, iz bırakılmayacak şeylere, kısaca sizi siz, insan olan sizi siz olmaktan çıkaracak her şeye karşı dikkatli olun. Emin olun ölümünüz onların elinden olmayacak. Zaten gelecek olanı Allah onların aracılığıyla bizlere yazmışsa ve bunun adı ölümse korkacak ne var? Boşvermeyin. Ne melazımcılık yapmayın. Adamsendeciliğe, bananeciliğe tevessül etmeyin. 
Hayat müşterek. 
Ölümü kutsamayın, yaşamı sevin, ölüm sonrası kadar yaşam için de hatta daha fazlasını yaşam için sarfedin. 
Ölmüş bir insanın yapacağı şey yoktur. Buradan, işte tam buradan dönersek bir daha bir ülke bulamayız. Çocuklarınız bir daha bir ülke bulamaz. Çocuklarınız, her çağda çeşitli kılıklara bürünmüş faşizmin değil, işgalin altında bir defa ölmek yerine her gün bin kez ölürler. Yapacaklarınızı çocuklarınız için yapın. Yarın çocuklarınız bizim geleceğimiz için ne yaptınız dediğinde, başınızı utançla önünüze eğmeyin. İzlediğiniz televizyon programları, okumadığınız kitaplar, sosyal medya paylaşımlarınız utanç mirası olarak geleceğe kalmasın... 
Ülkemiz, evet ülkemiz çok ağır bir dönemden geçiyor ama dünyamız da ağrılı bir dönemden geçiyor. Bu geçiş döneminde gördüğümüz iyi insanlar gözlerimizi dolduruyorsa, gözleri dolacak ve gözleri dolduracak çok insan var, iyi olun. Yılana sarılmayın, gitmeyin, kalın. Kurtuluş savaşından muhteşem bir oluşla çıkmış bu ülkeye ve çocuklarınıza yine yepyeni bir ülke bırakarak gidin gidecekseniz. Mustafa Kemal Atatürk’ü ve onun etrafında hale hale insanları düşünün, onlar gitmediler… Gittiğiniz yer en fazla bu ülkenin bir karışlık mezarı olsun. Geleceğin size ihtiyacı var.
imaj:aLİULURASBA

2 Kasım 2016 Çarşamba

TEK DERSTE TÜRKİYE’DE TERSTEN YAŞAMA REHBERİ

Bu ülkede yaşamak için en güzel bahçemi kurmuştum alfabeden ve kitaplardan, olmadı galiba. Çiçeklerin açışında sorun var, kitapların varlığında büyük bir eksiklik, bahçemin yerinde derin bir boşluk. … belki de adı Türkiye olan absürt bir filmin içinde olunca insan kendini garip hissediyor; amaçsız, nedensiz bir acıya alışmak, eksiksiz bir felaketin doğurduğu gözyaşlarına bakıp katılırcasına gülmek ve iç geçirip talihsizlik demek ve en önemli de Allah’ı benimle iyi niyetle, hayırla uğraşma konusunda ikna etmek. 
Ben, edebiyata, sanata sarılıyorum, kendi çapında şiir falan yazıyorum, kitaplar kurguluyorum, belki kaçıyorum. Saçma evet, aslında sanırım kısaca aklını yitirmiş olmanın zevkini çıkarıyorum, siz ne düşünüyorsunuz bilmem, belki benim gördüğüm kadar trajik değil de kendime ülkemin zamanından acılar icat ediyorum. 
Hastalıklı olduğumu biliyordum ama bu kadar klinik olduğumu bilmezdim. Çünkü ya İblis bu coğrafyanın toprağıyla yoğrulmuş ya bu coğrafyadaki yöneticilerin hamurunda hep bir İblislik var. Yahut da gerçekten ilah onlar, insan ya da hayvan ya da bitki ya da her şey, kendilerine tapmayanları insanlık dışı oyunlarla cezalandırıyorlar. Çünkü kartlar karılmamış olmasına rağmen bir oyun oynanıyor. Masaya açılan her kartta kızlar, kupalar, papazlar yok, ölümler var. Ölümler evet. Çok canlı, çok ciddi ölüler hem de. 
Hayatta kalanlar, yarı ölmüş benim ülkeme geliyor, benim ülkemde ise insanlar bir gelecek arayışıyla yol almaya çalışıyorlar. 
Aslında ve galiba insanlar kendisini iyi hissetmek için kaybolup gitmeyi mi umuyor. Gidişinin beğenilmesi insana kendini iyi hissettirecek sanki.  Duble yollar, hızlı trenler, köprüler, uçaklar belki de bunun için yapıldı. Ya da bana öyle geliyor. 

ÖĞRETMENİM BENİM KURŞUN KALEMİM SİLGİM SENİ SEVİYORUM

Öğretmen dağı gibidir. Onları görüyorum, onlara inanıyorum, onları seviyorum ve onlara güveniyorum: O büyüleyici dağın, başında onca esen rüzgâra rağmen, yamaçlarında akan dereler, meyve veren ağaçlar, hayatın anlamını fısıldayan çiçekler… ve hatta bağrında kim tarafından atıldığı bilinmeyen, bir ölü lekesi gibi duran taşların bile kendini güvende hissettiğini gördüm. Üzerindeki kara bulutlara karşın, o bulutları yararak güneşe yol verişini, zirvesinden eteklerine kadar üzerindeki her şey o muhteşem güneşe muhtaç olduğunu hissettim. Kimse bilmez veya görmezden gelirken, kale almazken, o dağların içinde karanlık mağaralar olduğunu anladım. Ancak, sınıfa girdiklerinde her şey değişiyordu. Her şeyi değiştiriyorlardı öğretmenler, şahitlik ettim.
Öğretmenlerin;
yarı aydınlık evlerinden vasat bir ışıkla,
öğrenilmişlikle yarı karanlık ve uykulu,
ileriye bakamadığı ya da yarını çok uzak gördüğü için olağan bıkkın,
dünün gelenekselliğiyle yenik,
henüz tam bir adım bile atmamış olmasına rağmen umutsuz ve ileri sönük, ileriye dirençsiz, beklentisiz,
vakit geçirmek için boş vakit yaratma telaşıyla büyük sorunları olduğunu zannettiği için bilinçsiz kibirli
yerli yersiz egosunun yüksekliğiyle sorumsuz sorunlu,
verimsiz meşguliyetlerinin bile ne olduğunu bilmeden,
yaşı itibariyle haklı gerekçelerle çok bilmekten oldukça vakitsiz,
okullara, sınıflara zorla sokulmuş gibi umarsız,
ailelerinin ve kendi bilgisizliklerinin esiri çocukların, gençlerin gözlerine baktığında, hem kendi dışındaki hem içindeki karanlık mağaraları, hem de mağaralarının içinde etini, ruhunu yiyerek onu tüketmeye çalışan yarasaları bir bir yok ettiğine şahitlik ettim.
Hemen her yönetim biçiminde, eğitim-öğretim sistemindeki akşamdan sabaha yapılan değişikliklerin herkesten daha çok öğretmenlerimize zarar verdiğini anladım. Öğretmenin
Bütün bu değişikliklere adapte olmaktan bıkmadan, yılmadan öğrencisi, öğrenci velisi, okul idaresi, evi ve sosyal hayatı arasında, hep bir köprü olmaya çalışan öğretmenlerin ağır bedeller ödemesine rağmen, bu zararının, ülkenin geleceğine iletilmesine olabildiğince imkân vermemesi için kendini siper ettiğini bildim…
Yakınındayken değerini anlayamadığım öğretmenin, artık ondan uzaklaştığımda değer daha kazandığını ve her geçen gün daha da değer kazandığını da bildim…
Çocuğun, gencin, kısaca öğrenenin, bir mal, öğretmenin bir mal üreticisi olmadığını, ancak öğrenenin kendisi veya velisi tarafından en kibarından, öğretmenlere “Malıma neden iyi davranmıyorsun, bu malımı neden daha iyi yapmıyorsun?” diye tepkilere, suçlamalara ve hatta şiddete maruz kalamayacağını; öğretmenin umudunu, şevkini, inancını kıranların kendi geleceklerini karanlığa ittiğini de bildim; tıpkı bugünlerdeki karanlık gibi…
İyi veli, iyi öğrenci olmadığı yerde oyuncak öğretmen değil, gelecektir.
Özellikle veliler ve elbette öğrenciler öğretmenlerinizi sevmeyebilirsiniz, sevmek zorunda da değilsiniz ama sonsuz saygıda kusur etmeyin; bilgi ve ışık saygıyı hak eder ve dağlar, her zaman yerli yerinde durarak dünyanın dengesini sağlarlar.


15 Ekim 2016 Cumartesi

KIRKINDAN SONRA BİR KADIN SİYAHI

“… ben böyleyim.” Nasılım? Böyle. Siyah. Siyah bir zaman. Siyah bir nefes ve kan. Siyah bir şarkı. Olmamış bir yer burası. Siyah. Siyah olmamış bir renktir. Olmadığını, senden başkası bilmiyorsa, olmamasının bir anlamı yok, diye düşünmüyorsun. Olmadığın yerdesin. Siyah ve boşluk. Bir kadın olmanın en acı yanı, olmak istemediğin yerde olmanı, seni selamete götürmeyecek bir hastalık olmaktan çıkarıp, sağlık reçetesi haline getirmek olsa gerek. Boşluk yer değil. Siyah renk değil. İstememene rağmen olmak istemediğin yerde olursun, yarım bir kadınsındır. Yarım kadınlar var evet. Hatta, hemen hepsi yarım kadınların. Kanatlarının biri eksik kadınlardanım ben. Yarı uçan, yarı yürüyen, yarı kuş yarı belirsiz kadınlardan… Kendinden başka her şeye kıymet veren kadınlardan. Kendinden başka her şeyle tamamlandığını düşünen kadınlardan… Ve siyah kadınlardan. Ben böyleyim. Nasılım? Belki de babaları kırmıştı kalplerini ilk... Sonra o kalp kırıklıklarıyla babalarını utandırmamak için, bütün hayatlarını o faili affedilememiş ama kabullenilmiş kırık üzerine inşa ettiler. Bu seçimi istemeden yaptım. Hayır istedim. Ben benim, olmamış olan ben. Sonradan bu ben’i istemeyeceğim aklıma gelmezdi. Ben. Boşluk. Siyaha dönüş, sonra siyah. Koşullanılmış bir hayat… Bir alegori… Yaranı göstermemek için büsbütün yara olursun, kimse yara olduğunu anlamaz; seni kadın, seni insan sanırlar. Öyle ya, siyah renktir… Doğa boşluğu reddeder ya. Yalan. Doğa boşlukları sever. Boşluk kadındır. Boşluk sensin. Siyah ise bir renk değil, siyahtır. Daha iyisini yapabilirdin, diyorum kendime. Daha iyisi, “… ben böyleyim.” Kırkından sonra “… ben böyleyim” demek için kırk yıllık bir birikime gerek yoktu belki de. Kırıklar… Boşluk kırılmaz. Siyah kırılmaz. Oysa bir mucize eseri kadınsın.  Ölümün gözünü korkutansın. Ürkek bir alın yazısının içinde debelenip durmak… Hiçbir şey değişmiyor. Enkaz olma şehvetine boyun eğmek istemiyorum. Her an, her şekilde kullanılabilecek bir uyku hapı değilim. Bir şehvet nesnesi de değilim. Sadece dost kalınabilecek, çoğu zaman hoş sohbet yaşanılabilecek bir kadın da değilim. Yer yer saygı duyulmasın… Hakkımda dedikodu yapılsın istiyorum... Hissetmek istiyorum hayatı ve gerçek bir erkeği. Gelip her gün sırtımı verdiğim bir duvar olsun istemiyorum erkek. Bazen bir deniz olsun. Durduk yerde benim gibi bazen dalgalansın, birbirimize çarpalım istiyorum. Bazen iki sevgili arasındaki birbirini birbirine pekiştiren gerçek kavgalar yapmak istiyorum. Kapısı açılınca içine girilen bir kadın nasıl olunursa, kapısı açılınca dışarı çıkabileceğim, beni benimle kendime getirecek, beni benimle başbaşa bıraktığında bile onun hayatının en önemli bilgisi olduğumu hissedebileceğim bir erkek olsun istiyordum hayatımda. Bana düşkünlüğünü hissettirmeyen, ben yanındayken bile beni merak eden, öylesine alışkanlıkla değil, beni sevdiğine inandığı için düşünen bir insan; hatta bir erkeğin düşünme biçimi olmak istiyorum… Kendimi hissetmek istiyorum, etimi, kanımı, düşüncelerimi. Ne düşündüğümü hiç kimse sormadı, bildiklerini zannediyorlardı, biliyorlardı bekli de ama neden düşündüğümü hiç kimse bilmedi. Ben bile çoğu zaman neden bunları düşündüğümü merak ediyorum… Kendi kendime oluşturduğum bana ait bir acıyı hissetmek istiyorum ruhumda. Kendime ait bir yaramı kanatmak ve kendime şefkat duymak istiyorum. Kendime acımam bile bir başkasının yüzündenmiş gibi… Öfkeyle bir söz söylediğimde sevdiğim adamın uysallığındaki gücünü hissetmek istiyorum.  Hayatında ben varmış gibi sıradan çıkmadan yaşayanların huzuru ve mutluluğu benden ziyade; oysa yokum ki ben. Yok. Boşluk. Siyah. Yok nasıl sevsin, boşluk nasıl aşık olsun, siyah nasıl renk değiştirsin… sadece var mı var. Ordayım evet. Bir yerdeyim. Görülebilecek, istendiğinde ulaşılabilecek… Hayır. Kendime bile yokum ben, sana nasıl olabilirim ki… Annelik… Çocuklar… Mutfak… Her alışkanlık belli bir yüzsüzlükle yan yana ilerliyor; alışkanlıktan birinin etrafından bulunuyor olmam, gururumu kırıyor. Evet, kırılan bir gururum var aslında, kırıklar arasında farkedilmeyen. Mutlu olmadığın yerde durma, ilerle... Zaman içimden geçiyor, içinden geçiyorum zamanın… Hangi vazgeçiş daha kolaydır ki, insanın içinden her şey geçiyor, en çok da zaman geçiyor? Sahi hangi vaçgeçiş kolaydır ki, sözden, ekmekten, bilmiyorum. Boşluk işte, siyah. Kendime ait odam bu benim. Bu odada varlığım giderek daha da azalıyor. Boşluk büyüyor. Boşluk karşısında küçülmek üzücü… Hissediyorum. Ben bu oldum işte. Bu olmak istemezdim. Ya da bu olacağımı bilsem bunu istemezdim. Siyah. Boşluk.
(aliulurasba/viralmanipülasyon:au

24 Eylül 2016 Cumartesi

ÖLÜLER ALBÜMÜ

            

Ölmüş sevdiklerinizle fotoğraf çektirmek ister miydiniz?
Şairin söylediği gibi “Her ölüm erken”midir?
Öykünün sonu bellidir aslında. Yine de herhangi bir zamanda, bir anda geliveren ölüm büyük bir şaşkınlık yaratır. Şaşkınlık acıya dönüşür. Ölenin arkasından dökülen gözyaşları gerçekten ölen için mi dökülür, yoksa o soluksuz bedenin yattığı toprağın içinde kendimizi gördüğümüz için midir?
Ölüm bahsi hiç iç açıcı değil.
Var olma eğilimimiz hiçbir zaman ağır basmayacak.
Yaşamak da zaten kuşkulu bir lütuftur. Yaşarız, ölüm kuşkusuyla…
Hayatın sonucu en ağır sonuçlardan daha da ağır olsa dört elle sarıldığımız hayat, bizi kendisiyle hiç selamlaşmamış gibi bırakır gider. Ardında bıraktığı acı ve derin bir boşluktur.
Gözyaşlarımız ölünün arkasından dökülen keşkelerimiz olabilir mi? Her ne için ölenin arkasından ağlamış olursak olalım, ölen ile bize bir dakikalık daha yaşam şansı verilseydi ölene ölmeden önce nasıl davranıyorsak öyle davranırdık. Öldükten sonra çekilen vicdan azabı ne bir özür, ne keşkelerin tamiri ne de bir başka şey.
Ölü ile bize bir dakikalık bir yaşam armağan edilmese de insan ölüyle bir arada fotoğraf çektirmeyi düşünebiliyor.
Ölmüş sevdiklerimizle fotoğraf çektirmek… Neyle açıklanır İngiltere’deki bu gelenek? Bu fotoğraflardan bir duyarsızlık ve acımasızlık albümü mü çıkar? Yoksa bir gün ölecek olan ile ölmüş olanın aynı kare içinde buluşması, bizden önce olmuş olana yönelik bir özür müdür: Seni yaşatmaya, seni yaşamaya gücüm yetmiyor ama işte seninle birlikteyim.
Kraliçe Victoria dönemi (1837-1901) İngiltere’sinde ölülerle fotoğraf çektirmek ölenin acısıyla başa çıkabilmenin bir yöntemi olarak ortaya çıkmıştı.
Fotoğraflar garip, etkileyici: Uyuyor gibi görünen çocuklar, zarifçe arkasına yaslanmış genç kadınlar…
Kraliçe Viktoria döneminde difteri, tifo, kolera salgınlarıyla Azrail çocuk genç demeden o derece yoğun çalışıyordu ki, bu fazla mesai yüzünden neredeyse yaşam askıya alınmış gibiydi… Kraliçe hayata tutunmayı böyle bir modayla insanların hayatına sızdırmış olmalı…
Yıllar öncesinden Viktoria dönemine ulaşan “memento mori” yani “Öleceğini unutma” eşyaları, bir anda fotoğraf albümüne dönüşmüştü.
Ölülerden kesilen saçlar, kolyeler, yüzükler kutulara konuluyor, balmumundan ölüm maskeleri yapılıyor, tablolar ile heykeller hayatın dört bir yanında ölümü sembollerle yaşatıyordu. 1800’lü yılların ortalarında fotoğraf daha popüler ve ucuz olunca bir anlamda ölüler albümü- memento mori fotoğrafları ortaya çıktı. Ancak           çoğu insan fotoğraflarını çektirip, anılarını yaşatmak, ailelerin aklına ölümden sonra geliyordu…
Tıp alanındaki ilerlemeler çocukların yaşama şansını arttırınca, ölüm fotoğraflarına talep azaldı. (manipülasyon aliulurasba

15 Ağustos 2016 Pazartesi

YAŞAMAK MEYDAN OKUMAKTIR

 … iyi halleri de var şu doğan güneşin, yadsına yadsına varoluşu cılızlaşan içli geceye karşı. 
Sokrat samimileşir, Nietze naifleşir, Dostoyevski acılı da olsa tebessüm eder, Firida bıyıklı dudaklarının altından imalarda bulunur, Oğuz Atay her gece tutunduğu bir yıldızı söndürüp yatağının başucuna koyar, Sabahattin Ali üzüm bağlarında demlenen şarap gibi toprakla içselleşmek için yürüyüşe çıkar, Murathan Mungan bahçesinden domateslerini toplayacağı mutfakta sepetini arar, Orhan Veli boğaza doğru yürüyüşe hazırlanır, Nazım Hikmet insan manzaraları içinde aşka dair o kareyi arar, Orhan Pamuk uyanmış olmanın tuhaflığına bahane arar, Pavase derin bir sessizlik ve kalp kırıklığıyla günlüklerinin başına oturur, Amin Maalouf keyifle kahvesini yudumlar, Beckett en uzun cümle için ilk hamlesini yapar, Bukowski pansiyonunun penceresinden, gidip gelen yaylı arabalar sokağına şöyle bir bakar, Virgina Woolf kendina ait odasındaki yalnızlığının tozlarını alır, Sait Faik, teknesinden hikâye dolu kıyıyı süzer, Yahya Kemal yeni şiiri için İstanbul’un yeni bir tepesini aramaya başlar, Necip Fazıl kaldırımlara konup rızkını arayan güvercinlerin karıncaları ezmeden nasıl yürüdüklerine kafa yorar, Cemil Meriç uyunmamış gözlerini sözleriyle yıkamak için serin suyun aktığı musluğa uzanır, Peyami Safa bugün kendinde hangi hastalığı icat edeceğini düşünerek günün perdeleri açar, Attila İlhan gece bir A4 kağıdına daktiloyla yazdığı çiviyi söküp, çivinin izini sever, Edip Cansever anlaşılması güç bir şiir bulmak için kapıdan dışarıya düzyazı adımını atar, Dante yüzüne Beatris maskesi geçirerek evden çıkmaya hazırlanır, Orhan Veli her zamanki gibi garip, doğan güneşe hayretle bakar, Can Yücel yatağın içinde elinde sigara yine küfretmek için bahane arar, Ataol Behramoglu günün kahvaltı sofrasında sabahın alaca sessizliğini dinler, Cahit Zarifoğlu şiir yazacağı çocukları işaretlemek için perdeyi aralar, Ahmet Mahdi Tanpınar hülyalı bir Bursa özlemiyle balkonundan uzaklara bakar, Yaşar Kemal dev gibi ayaklarını yataktan zemine değil de sanki bir denize atar, Didem Madak yaşıyor olmanın keyifsizliğine makyaj yapar, Abdurrahim Karakoç yine söz kuşlarını Anadolu'ya doğru uçurur, Ümit Yaşar intihar etmemek için oturduğu koltukta gün ışığını koklar, Turgut Uyar, Ahmet Arif, Gülten Akın, Özdemir Asaf… velhasıl hepimiz gülünç derecesinde hayata sarılırız, biliriz ki yaşamak meydan okumaktır.
(imaj.aliulurasba

RİO-DÜNYANIN UTANÇ OLİMPİYATI

Vicdansızlık, özü şeytani olan etik bir ilkedir. Karnavallarıyla, eğlencesiyle, dansıyla, müziğiyle dünyanın bir eğlence yeri olduğunu haykıran meşhur Rio, olimpiyatlara ev sahipliği yapıyor.

Ancak özellikle Amerikalı yüzücülerin, yarışma öncesi sırtlarına çektirdikleri “bardak” izleri, Rio’ya gelen mülteciler kadar ilgi çekmiyor. Çekmez de, niye çeksin. Çünkü insan acıyı, umutsuzluğu kendi üzerine gelmediği sürece dikkate almaz. Başkasının acısı başkasını ilgilendirir.

Orada, Rio’da “mülteciler takımı” da var. Vicdan sızımızın uzağında mülteciler bir ülke olmuş. Haberimiz yok.

Sahillerde denizyıldızları gibi can veren çocuk, anneleri, babaları, kardeşleri, kızlar, erkekler, gençler, yaşlılar, ikiyüzlülüğümüzün karşısında ölmemişler, direnmişler ve olimpiyatlara gidecek kadar vicdansızlığımızın içine sızabilmişler, haberimiz olmamış.

Olimpiyat Komitesi sporcuların belirlenmesinde iyi sporculuk düzeyi, Birleşmiş Milletler tarafından onaylanmış bir mülteci statüsü, kişisel durum ve öz geçmiş gibi kriterlerin rol oynadığını açıklamıştı, daha ilk gün. İlginç değil mi kriterler ve özellikle BM tarafından onaylanmış bir mülteci statüsü edinmek… Kişisel durumları nedir mültecilerin ve gerçekten bir özgeçmişleri var mıdır yoksa doğrudan özgeçmişlerine “insanların vicdansızlığı” diye yazsalar geçerli olur mu?

Komite açıklamasında mültecileri olimpiyatlara almalarında bir hedefi olmadığını açıklamıştı.  Açıklamada, “Mülteci takımını Rio’daki Olimpiyat Oyunları’na buyur (buyur ederek ifadeye dikkat) ederek dünyadaki tüm mültecilere bir umut (bir umut, ifadeye yine dikkat) mesajı vermek istiyoruz” diyordu. Komite başkanı yapıyordu bu açıklamayı ve aynı açıklamada şu ifadeler de yer alıyordu: “Bir ulusal takımları, arkalarında yürüyecekleri bir bayrakları ve çalınacak bir ulusal marşları olmayan bu mülteciler, Olimpiyat bayrağı ve marşı altında oyunlara katılmalarını memnuniyetle karşılayacağız.” “Memnuniyetle” ifadesine de dikkat lütfen.

Bir ekip olmayı başarmış ve gerçeği yüzümüze vurmak için olimpiyatlara kadar gelmiş mültecilerin bayrağı var aslında ve renkleri turuncu siyah, yani aslında can yelekleri.

… ötekiler sizi dışlar ve siz ya zindan ya da giyotine boyun eğersiniz. Her şeyin neyi temsil ettiğinin ne önemi var, her şeyden yüz çevirmek daha kolay. Mülteciler Rio Olimpiyatlarında ne kazanacak bilemiyorum ama biz, birbirimize “ihanet” tanımlamaları yapıp hainler ile ilgili uzmanlığımızı geliştirirken, asıl ihanet insanlığa yapılıyor. Yarın her şey süt liman olduğunda birbirimizin yüzüne bakarken ne diyeceğiz; “Vay canına Rio olimpiyatlarına mülteciler katılmıştı ve bayrağı can yelekleriydi” mi diyeceğiz. Vicdansızlık denizinde çırpınan bize kim can yeleği atacak?  


14 Ağustos 2016 Pazar

15 TEMMUZ'U BAHANE EDEREK "KANDIRILMAK"

(Sadece kandırıldık diyenler için söylemiyorum…) “Kandırıldık” neşteriyle, sadece bu sözleri söyleyenler değil herkes açısından zehirleyici bir ilişkinin geçmişini örtmek, ya da her şeyi kesip atmak ve geleceğe bakmak, düşüncelerin üzerindeki kalın, irinli kabuğu ve bu kabuğun zifir karanlığını ortadan kaldırmaya yetmez. Halkın “15 Temmuz” korkusu üzerinden, her şeyi bir gecede değiştirmeye kalkarak, geçmişi belli bir takvim diliminden sonra yok sayarak, gelecek inşa etmeye kalkışmak ham hayaldir. Projemiz ne, planımız nasıl şekillenmiş, akıl nerede, inanç hangi araya sıkıştırılmış, “vatan”, “din” sevgisi ve bağlılığı hâlâ politik bir argüman mı?... Komediye aç değiliz, trajediye ve acıya kusacak kadar doyduk. “Hain yetişiyor” diye bir yerlerin kapısına kilit vurmak ya da onları dış cephe kaplaması veya kentsel dönüşüm rantına kurban etmeden, eksik de olsa fikirsel dönüşüme tabi tutmak belki bir yere kadar anlaşılabilir, kabullenmesem de (dönüşüm çerçevesi belli olmadığı için)… ama şuursuz bir öfkeden kaynaklanmayan, “Hainler ülkenin toprakları üzerinde yetişiyor, ülkeyi de kapatacak mısınız?” sorusunu sormayı da haklı kılar. Buna “Konuyu çarpıtıyorsun” diye cevap verilmeye bilir, hatta beni artık yüz göz olunan “Hain” suçlamasıyla karşılık verebilirsiniz. Ben asıl şu soruları sormak istiyorum: Özelleştirme İdaresi aracılığıyla Atatürk Orman Çiftliğini, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğünü, Türk Tarih ve Dil Kurumunu, Kredi ve Yurtlar Kurumunu, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nü özelleştirecek misiniz? Eğer bunu cidden yapacaksanız kimsenin “üç-beş çocuk” yapmasına gerek yok. Bu trajik komik-komik durumun çıtasını yükselteyim… Çünkü Atatürk Orman Çiftliği’ni yok ederek bir doğal doğa düşüncesini ve doğayla irtibatı, Devlet Tiyatroları’nı yok ederek insanın sanat sahnesinde kendisiyle yüzleşmesini-empatisini, Tarih ve Dil Kurumu’nu yok ederek geçmişin derinliğini ve geleceğin ufkunu, Kredi ve Yurtlar Kurumu’nu yok ederek gelecek kurmaya çalışan gencecik insanların, kim olduğu belli olmayanların tuzaklarına açık hale geleceğini, Devlet Opera ve Balesini yok ederek, estetik varoluşu ortadan kaldıracağınızı bilin. Bu kurumlar bu kadar önemlidir. Kapatılmak, satılma yerine desteklenip güçlendirilmesi gerekir. Bunu devlet değil vatandaş yapar. Zaten yapmıştır da. Kurumların bugün işlevsiz hale getirilmesi günlük politik yozlaşmadan kaynaklanmaktadır. Bu düşüncemin ne köhnemiş, çürümeye yüz tutmuş bir solculukla, ne bir slogan haline getirilmiş milliyetçilikle, çağdaşlıkla veya gericilikle ya da şununla bununla bir ilgisi yok. Bağlantısız, bağımsız bir gazeteci ve yazar, aydınlanmaya çalışan, ülkesini, ülkesinin insanlarını nefret ederek de olsa seven (anlayabilecekler için) bir insan sorumluluğuyla, 15 Temmuz’u bahane ederek ülkenin geleceğini yok etmeyin, derim, iyi niyetle bir kez daha düşünün diye de eklerim.
(viralimaj: aliulurasba

11 Ağustos 2016 Perşembe

GÜLÜMSEMESİ YAKILIP SAN FRANCİSCO KÖRFEZİNE DÖKÜLEN ADAM

“Jumanji’yi seviyordum”…
Saat öğleye doğru 11’e geliyordu. Asistanı önce telefon etmiş, geleceğini teyit etmişti. Ancak o sabah telefonu cevap vermedi. O da kalkıp doğrudan evine gitti. Kapıyı açıp içeriye girdiğinde o korkunç manzarayla karşılaştı.
Günaydın Ölüm!
Yıllar önce dünyanın yaşayan en komik adamı seçilen, gelmiş geçmiş en yetenekli yüz aktör arasında 63. sırada olan Robin Williams, gülümseyen yüzüyle bedeni arasındaki bağı, boğazına geçirdiği kemeriyle asmıştı. Yıllarca belki her gün pantolonunu tutması için dokunduğu, köprülerinden geçirip beline sıktığı kemeriyle hayatla ölüm arasına kesin bir set çekeceğini belki kendisi bile bilmiyordu. “İntihar etmeseydi 3 yıl içinde ölecekti” diyordu doktoru, Williams’ın ardından.
Yüzünü güldüren bütün sebepler bitmiş miydi yoksa yakalandığı Alzaimer hastalığı yüzünden yavaş yavaş geriye, çocukluğunun çaresizliğine doğru sürüklenişi mi, alkol mü yoksa neydi onu bu korkunç sona iten, elbette kimse bilmeyecekti. Robin Williams artık yok.
Yıllar önce belki ilk gençlik yıllarımda izlediğim Mork Mindy dizisi, 12 Eylül yasaklısı listesine giren “Ölü Ozanlar Derneği” ardından “Günaydın Wietnam”, “Aşkın Gücü”, “Can Dostum”, “Balıkçı Kral”… filmleri ve diğer filmleriyle daha çok tanımıştım gülümseyen, duygu ve akıl dolu bu adamı.
Williams’in, Robot Adam (Bicentennial Man) filmi ise diğer bütün filmlerinde bana göre apayrı, hayata düşülen bir dip nottur. Aşk, merhamet, vicdan gibi hislerin teknolojiyle ötelendiği çağımıza karşı bir canlı kalkındı robot Andrew. Çünkü insanların arasına yaşarken robot değil de insan olduğunu anlıyordu ve bunu anlamı için aşık olması gerekiyordu…
Aynı şekilde Günaydın Wietnam filminde de bir asker insan olduğunu hatırlıyordu Robin Williams’ın yayınlarıyla. Savaşmak, öldürmek için robotlaşmış bir subay bir gün karargâhtaki radyoda yayın yapan Robin Williams’a geliyor ve şöyle bir şeyler diyordu: “Bütün kalbimle komik olduğuma inanıyorum.”
Kuşkusuz hayat böyleydi yani robotu insan yapacak kadar güçlü, öldürmeye kurulmuş robotlar gibi olan insanlar yaşama susuzdu. Ancak ilginçtir ve katilleri besleyen sistem her yerde aynıydı ve ipler onların elindeydi. Robin Williams öldükten sonra, bugün dünyanın en kanlı teröristleri olarak haber bültenlerinde izlediğimiz IŞİD üyeleri arasından bulunan 19 yaşındaki Abdullah adlı bir genç, “Robin Williams öldü mü? Çok garip. Onun filmlerini izleyerek büyüdüm” yazmıştı Twitter hesabından. İngiliz bir IŞİD’li ise ona cevaben “Çok yazık, Jumanji’yi seviyordum. Hatta filmini kaydetmiştim” karşılığın verdi.  IŞİD’ci Abdullah “Güzel film. Çocukken severdim. Jumanjihadi. Epey akılda kalıcı” diye yazdı. Twitter kullanıcılarının Abdullah’a filmlerle ilgili soru yöneltmesi, şaşkınlıklarını dile getirmeleri üzerine IŞİD üyesi “Şimdi insanlar beni, cihat hakkında verdiğim bilgiler için değil de sevdiğim filmler için takip etmesinden endişe ediyorum. Son üç saattir sorular soruyorsunuz, gerçekten hem IŞİD’i ve cihadı desteklemek hem de film izlemenin imkânsız olduğunu mu düşünüyorsunuz?” diye soracaktı.
Ancak Robin Williasm’a taziye mesajı yazan IŞİD üyelerine tepki gecikmeyecekti. IŞİD destekçileri twitter kullanıcısı, oyuncunun cihat hakkındaki konuşmasını paylaşarak “Robin Williams’ı övenlere sesleniyorum, inancınızı gözden geçirmeniz gerekiyor” ifadelerine yer verdi. Bir başka kullanıcı ise Robin Williams’ın intihar ettiği videoyu paylaşan üyeye destek vererek “O intihar etti, yaşamını sürdürmek için kadın kılığına girdi ve dinimizi lekeledi. Allah onu Cehennemde cezalandırsın” diye yazacaktı.
Her robot insana dönüşebilirdi ve bu filmlerde olmazdı aslında ama insanların filmlere, filmlerin insanlara sızdığı kadar kolay olmuyordu bazı şeyler.
Öldükten sonra yakılan ve külleri gülümsemesiyle birlikte suya verilen daha doğrusu yazılan gülen adam Robin Williams, katılaşmış yüreklerin su içtiği insanlara, yüreklere ne zaman ulaşırdı ki…
Jumanji’yi sevmekle başlamalı belki de ya da sadece sevmekle başlamalı insan yeniden bir sapaktan dönerken… Robot insanlar arasında insana dönüşürken, insanların arasındaki insanın robota dönüşmesi nasıl bir paradoks?

viralimaj:aliulurasba

10 Ağustos 2016 Çarşamba

SİNEMADA ÖLEN KADIN

1919 yılının Aralık ayıydı. Anadolu işgal altındaydı. Halk kurtuluş günü için bir kıvılcım bekliyordu. Bu kıvılcım 19 Mayıs günü Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışıyla çakacaktı.
Bundan yaklaşık beş ay öncesi, Aralık ayında kaybedilmiş bir toprak olmanın kederli iç çekişiyle yazgısına teslim olan Yemen’de bir kız çocuğu dünyaya gelmişti. Hem kendi kaderi hem de ülkesinin kaderi için savaşsın ve muzaffer olsun” diye mi bu isim konulmuştu bilinmez ama Cahide’yi bir süre sonra geldiği Anavatanında, Türkiye’de herkes tanıyacaktı.

Henüz geç kızlığa yeni adım atmaya başlarken girdiği Darülbedai’de göz alıcı güzelliğiyle tiyatronun duayeni Muhsin Ertuğrul tarafından keşfedilmişti.  O günden sonra yıldızı parlayacak sadece güzelliğiyle değil Türkiye’nin ışığı hiç sönmeyecek, pırıl pırıl parlayan bir artisti olacaktı.

Giydiği o narin ökçeli pabucundan şampanya içecek, Taksim, Gümüşsuyu’nda kendisi için inşa edilen apartmanının temeline pırlantalar serpilecek kadar erkekleri büyüleyen güzelliğiyle Cahide Sonku, ülkesinin ilk kadın oyuncusu, ilk kadın yönetmeni, ilk kadın yapımcısı belki de ilk gerçek kadını olarak tarihe geçecekti.

Oyunculuğu kadar özel yaşamı da herkesin gözü önünde olan Cahide Sonku, karton kadınlardan hayli uzak, sadece oynamıyor, oynadığını yaşıyor, yaşadığını ise oynuyordu. Aslında sadece bir insan değil bir tiyatro sahnesindeki muhteşem kadın kahraman veya bir filmdeki oyuncuydu ama gerçekti de. O yüzden oyuncu Cahide Sonku mu yoksa gerçek insan olan Cahide Sonku mu, muhtemelen karar vermek zordu, yazgısıyla ilgili.

O sadece sahnedeki veya kamera önündeki kuralları değil hayattaki bütün kuralları da yerle bir ediyordu. “Kendine ait bir oda” kurmaya çalışırken, bu oda, daha ilk anda çürümeye yüz tutmuş bir hal alıyordu. Gözyaşları dudaklarından ruhuna sızan alkolle karışarak bir azizeyle bir kötü kadını aynı anda ilmek ilmek işliyor, sahneye veya kamera önüne getiriyordu. Kendi olmaya çalıştıkça kendinden uzaklaşan Cahide Sonku, Dostoyevski’nin kararlı ezik ruhlu, kendi kendini ötekileştirmiş ve bu halleriyle baş kaldırmanın büyüsüne kapılmış mistikleri gibi içine kapanıyor, içine kapandıkça da dışarıya kök salıyordu. Kendisini kucaklayarak öldürmeye çalışanlara karşı oyuncu Cahide, oyuncu olmayan Cahide’ye sarılıyor, o anda yaralanıyor, sonra oyuncu olmayan Cahide oyuncu olan Cahide’ye sarılıyor yine yaralanıyordu. Tenin oyunları, bir kadının ruhuna kan olarak yağıyordu…

Büyük yıldız sahnede ve kamera önündeki bütün pırıltılı yıldızlarını meyhane köşelerinde dökmekten çekinmiyordu. Onun için ne sahne ve kamera önü ne meyhane gerçek değildi. Ya da ikisi de gerçekti ama o gerçeği umursamıyor, umursanmayan gerçek film seti, sahne üzeri oluyordu. Alkol bağımlılığı kendini ifade biçimi olduğu kadar kendini reddedişin de sığınılacak tek güvenli kıyısıydı. İçkiliyken belki şuursuzca iyilik ve güzellik hissiyle doluyken ve bunlar kendisine yönelik suikast girişimlerinde kullanılırken… İçi yerine dış güzelliğine tapılan züppe bir çevreye karşı muhteşem bir kadın ruhuyla, vicdanıyla kendisini nasıl savunsun? İçerek, daha çok rezil olarak ve rezil oldukça kendisini daha güzel, daha iyi hissederek… Çünkü alkol ona yeni bir ruh ve beden dili veriyordu. Cahide Sonku da bu dilin esaretinden memnun, bu dili olabildiğinden daha fazla hoyrat kullanıyordu işte, hem de her yerde ve herkese karşı.

Alkol bağımlılığıyla kendini gizlerken aslında bu gizliliği herkesin görmesini istiyordu, bir anlamda Cahide Sonku, zaten, artık herkesin kendisini görmesini istediği yere tırmanmıştı. Her insanın alkol içmek için bir sebebi vardı Cahide Sonku’nun sebebi ise çevresinin parlattığı eseri görüp aşağılık övünmelerine kılıf bulmaktı. İçki içindeki kalabalıkları öldürüyordu. İçki dışındakileri öldürüyordu. Ancak Cahide Sonku bir anda bütün bu ölümlerin ortasında kendisini canlı hissettiğinde, yapayalnız kaldığını düşünüyor ve tekrar silinenleri, öldürülenleri toplamak için yeniden alkol şişelerine uzanıyordu. Sanki ilahi olan mükemmelliğe bir çentik atıyordu. Bu var olma sanatına karşı saldırılara, bu saldırılar yüzünden olağanüstü bozulma yaşayan muhteşem yok oluşa yepyeni, alışılmadık bir figür eklemekti. Böylece tapılan kadın yavaş yavaş İblis’in içine girdiği ve herkesi kandırdığı bir figür haline geliyordu. Oysa kendisine tapınmayı da kendinden nefret edilmesini de yaratan toplumdu. Ortaya çıkan eser, Cahide Sonku bir sonuçtu, bir neden olduğu kadar.

Artık iş çığırından çıkabilir, bütün tapınmalar bir son bulur ve Cahide Sonku, herkesin beklediği sona kendisini gönül rahatlığıyla teslim edebilirdi. Çünkü eser tamamlanmıştı. Her yerinden kan sızan ama görünmeyen Cahedi Sonku, 16 yıl önce adım attığı bu dünyaya tersine çevrilmiş zaman takvimi olarak 61 yaşında veda edecekti. Ölümü yine herkesin önünde, bir sinemada gerçekleşecekti. Tıpkı bir film gibi ama gerçek, eti kemiği, olan, kan sızan bir film... Yıllarca filmlerinin beyaz perdeye düştüğü Alkazar (bazı kaynaklara göre göre izbe bir evde) sinemasında hayatını kaybedecekti. Türkiye’nin ilk adın starı, kendisini arzularından kışkırtarak ışıklandıran halkın önünde yepyeni bir arzu fırtınası estirecekti. Ölüm çırılçıplak gelecek ve Cahide Sonku’yu alıp gidecekti. Cahide Sonku gibi yaşamak yerine insanların içinde kendi icat ettikleri “Cahide Sonku gibi ölmek” fiilinin çekimlerini bile yapmayacaklardı. Çünkü bu fiil çekimi ancak ona yakışan ve güzelliğine güzellik katan müstehzi gülümsemesiyle Cahide Sonku’ya yakışırdı.   Kim çırılçıplak, herkesin önünde ölebilme cesareti gösterebilir ki, elbette hiç kimse. Çünkü çırılçıplak yaşamak cesaret ister. Bir kaybediş öyküsü değildir Cahide Sonku’nun öyküsü, bir muzaffer kazanç da değildir, o bir kadındır ve kendi gelgitlerini kendisi oluşturan bir kadındır aslında. Şöhret kurbanı olmaktan çok şöhretinin kurbanları ortaya çıkardığı bir kadındır Cahide Sonku. O Marlen Dietrich kadar görünen ve dişiliğini saklamayan, Virgina Woolf kadar görünmeyen ve kadınlığını saklayıp, keşfedilmeyi bekleyen iki ayrı kadını içinde barındıran bir kadındır Cahide Sonku. Dolayısıyla kendi ifadesiyle Talat Artemel’den içkinin dilini, İhsan Doruk’tan gücü ve sadakatsizliği öğrenen bir anlamda toplumun öbeklendiği iki erkekten iki ayrı kadın haline gelen kadın. Star olmak zor değildir aslında zor olan bir toplumun Cahide Sonku’yu taşımasıdır. Sadece özgür bir kadın değildir Cahide Sonku, aynı zamanda özgündür. Bu özgürlük ve özgünlük çağa, çağın toplumuna yabancıdır. Alkol şişelerinin dibinde de kaybolmamıştır o kadın. Kaybolan o dönemin toplumdur.

İlkokul mezunu olduğu, sonradan gördüğü, star olmayı taşıyamadığı, kötü oyunculuğu vesaire Cahide Sonku sendromu” kaynaklı hepsi birer yaftadır. Cahide Sonku o dönemin toplumuna “özgür-özgü kadın”imajından çok “gerçek bir kadın” imgesi olarak fazladır. 61 yıllık yaşam Cahide Sonku tarihidir ve ne hazindir ki, günlük tutmamıştır bu zarif kadın, ya da tuttuysa bile yok edilmiştir. Çünkü Türk Sinema tarihi kahraman erkekler tarihidir ve Cahide Sonku bu yüzden ötekileştirilmiş bir kadın olarak çıkar karşımıza yani bağımlılıktan ölmüş, yaşarken çürümüş. Kahramanlık öykülerine susamış her toplumda kadın kahramanlar kolay harcanır. Cahide Sonku da bilerek harcanmıştır. Her şeye rağmen yenilmemiş bir kadın… Sinemada öldüğü gün daha diri bir kadın olarak olarak yaşamaya başlayan Cahide Sonku gibi ölebilmek için onun gibi yaşamak gerekir ve bu sadece cesaret değil kadın olmayı da gerektirir.
… ve bazı kadınların içi boş tezahürata değil sevildiğine inanmaya ihtiyacı vardı.

(aliulurasba

8 Ağustos 2016 Pazartesi

AİLESİNİN AFOROZ ETTİĞİ FETÖ’CÜ ENES KANTER’İN AÇIKLAMALARINDA 14 AĞUSTOS ŞİFRELERİ GİZLİ OLABİLİR Mİ? GİZLİ ŞİFRE ERMENİLERE SALDIRI MI?

15 Temmuz darbe girişi sonrası Amerikan Ulusal Basketbol Ligi NBA’de forma giyen basketbolcu Enes Kanter, FETÖ başı Fethullah Gülen’e canını feda edeceğini söylemişti. Amerika’daki Enes bunları söylerken, sosyal medyada FETÖ’nün tetikçiliğine de soyunmuştu.

İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisi olan baba Mehmet Kanter, 15 Temmuz sonrası hakkında soruşturma açılmıştı.

Baba yaptığı son açıklamada oğlunun FETÖ tarafından hipnotize edildiğini söyledi. Mehmet Kanter, kaleme aldığı mektupla oğlunu evlatlıktan reddettiğini de açıkladı. Aile ortak bir mektup kaleme alarak, özetle “Kendisinin FETÖ terör örgütü tarafından hipnotize olduğunu ve kullanıldığını düşünüyoruz. İnsanlar yanlışlıklar yapabilir. Yanlıştan dönmenin erdem olduğunu defalarca söyledik ancak ikna edemedik. Ben babası ve bütün Kanter aileleri olarak FETÖ terör örgütü tarafından yapılan çirkin darbeyi kınıyor ve lanetliyoruz. Enes’i başta ben babası ve Kanter aileleri evlatlıktan reddediyoruz. Bir an önce soy ismini değiştirmesini istiyoruz. Başta Cumhurbaşkanımız ve Türk halkından böyle bir çocuğum olduğu için utanç duyarak özür diliyorum” denildi.

Enes Kanter’de bir açıkla yaptı. “Yaz Tarih! Ey kâinat duy sesimi” diye başlayan mektubu-açıklaması bana göre son derece ilginç ayrıntılar içeriyor. Bu açıklama Enes Kanter tarafından yazılmamıştı. Ya da bazı önemli ayrıntılar bazıları tarafından bu metne iliştirilmiştir. Bu metni oluşturamayacağından değil, hitap biçimi, seçtiği kelimeler, yazının kompozisyon olarak akışı, kelimelerin seçilmişliği, daha da önemlisi bir iki çok önemli detayın yazının içine gizlenmiş olması ve daha bir sürü ayrıntı.

Zaman zaman duygusal ögeler içeren ama bazı satırları çok ustaca kaleme alınmış bu metni sadece üslup bakımından değil ifade biçimi, giriş, gelişme ve sonuçları itibariyle de analiz etmeye çalıştım; bir bilinçaltını çıkarmak için.
BİR
Öncelikle “Yaz tarih” ve “Ey Kâinat duy sesimi” ifadesi bir haksızlığa uğramış bir mazlumun ifadelerine benzese de tarihe ve kâinata karşı, dolayısıyla geçmiş ve gelecek zamana karşı küstahça bir başkaldırı var. “Yaz tarih” öfkeli bir emir cümlesi olarak kurulmuş. Üstelik üstten bakan, kibirli bir emir cümlesidir. “Yaz kâtip”, “Yaz kızım” veya “Yaz oğlum” ifadelerinde olduğu gibi bir emir cümlesi değil. Doğrudan geçmişe ve geçmişten bugüne ve geleceğe küstahça bir gönderme: “Bizim gibi insanlar ne geçmişte anlaşılabildi ne bugün ne de gelecekte anlaşılabilecek ama sen yine de yazacaksın, emrediyorum, çünkü hâkim olan benim, hâkim olacak olan da benim. Bunu göreceksin; ben zamana hükmediyorum…” deniliyor.
“Ey kâinat duy sesimi” ifadesi ise yine bir emir cümlesidir ama aslında fethedilmiş bir mekân veya mekânsızlığın mekânı ile kâinatın yaratıcısına yani doğrudan Allah’a hitap bir vardır ve ilk emir cümlesine nazaran daha geridedir. Ancak küstah ve hileli bir hitaptır. Zira kâinatı yaratan (zamanı ve mekânı da) Allah’tır. “Ey Allah’ım duy sesimi” yakarışı yerine “Ey kâinat duy sesimi” bir yakınmayla birlikte, Allah’ın karşısında bile güya kendi davasının ne kadar güçlü olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Dolayısıyla bu cümlede, doğrudan Allah’ın içindeki durumu bilmediğinden yakınmaktan çok, yakınmasının neden duyulmadığına, muhatap alınmadığına, bir işaret gönderilmediğine ilişkin bir hitap durum vardır ve şöyledir: “Ey Allah, sesimi neden duymuyorsun? Bizi -kesinlikle bizi, yani FETÖ’yü- neden görmüyor, ona-bize yardım etmiyorsun? Sen Allah değil misin? Biz senin davanın hicret ehli cihatçıları değil miyiz?”
Çünkü alt satırlarda (biz senin aracın Peygamberin(!) olan insan için-Fethulah Gülen, her şeyi feda ediyoruz, bak ben evlatlıktan reddedildim, buna rağmen onunlayım - Fetullah Gülen’leyim. Sen Allah’sın, sesimizi şimdi duymayacaksın da ne zaman duyacaksın.) Bu çerçevede “Ey kâinat duy sesimi” ifadesindeki gizli bir özne gibi kullanılan Allah’a öfke kusmak ile “Ey Allah’ın duy sesimi” yakarışı arasındaki fark sanırım kolayca anlaşılabilir.
İKİ
Yukarıdaki iki cümleden sonra gelen paragraf kayıplarıyla ilgilidir. Geçmiş 24 yıla özellikle vurgu yapılıyor. Çünkü 24 yıl kısa bir süre değildir. O güne değin her şey normaldir. Ancak sonra her şey değişmiştir. Kökleri onu reddetmiştir. Bu paragraftaki cümlelerin sonlarındaki son ve sondan bir önceki kelimeler “kaybettim”, “istedi”, “reddetti”, “yok sayıyor”, “istemiyor” ifadeleri, sadece duygusallık içermiyor. Bir kibrin öfkesini de barındırıyor. Buradaki “…bugün 24 senedir…” vurgusu da bunun göstergesidir. “… Beni doğuran anne beni reddetti…” cümlesinde iki kez “beni” ifadesinin geçmesi “Bu nasıl olur?” anlamından çok, “Bu olamaz, korkunç bir gerçek-bir yüzleşme” anlamına gelir. Burada da birçok şey söylenebilir ama çok uzatmak istemem. Bu paragrafta önemsediğim en çarpıcı ifade “Beni doğuran anne beni reddetti” ifadesidir. Yani “ağaç meyvesini nasıl dalından atabilir, beni nasıl kapı dışarı edebilir, ben onun bir parçasıyım, üstelik insanım, bir hayvan değilim, bir geçmişim, bir köküm olmalı, ama yok. Beni doğuran annem bile beni reddetti. Hani Cennet ayaklarının altında olan kadın… beni reddetti, artık beni doğurmamış gibi ben de doğmamış gibiyim…” diyor. Ki, bu “Yaz tarih”, “Ey kâinat duy sesimi” ifadesine de doğrudan bir göndermedir. Zira alttaki paragraf artık bir kökünün olmamasına derin bir üzüntüden çok, “dava” insanı olmasını kimsenin anlamadığına öfkeleniyor. “Allah’a sığınma yerine başka kişilere sığınma ortaya çıkıyor… Diğer cümleleri incelemiyorum, uzatmamak için…
ÜÇ
Anne kendisini yok saydıktan sonra kim vefalı ve fedakâr olabilir, kim ona gözyaşı dökmüştür o büyürken. Yani artık anne onu reddettiği için o da anneyi reddetmiştir, anne zaten hayatında yoktur ki, (kendini ikna, bastırma). “Elbette beni siz büyütmemiştiniz, dolayısıyla beni sahiplenmeniz de mümkün değildi” demek ister ve aslında açıklamasındaki, “Vefalı, fedakâr insanların gözyaşları ile büyüttüğü bu hizmet için bir Enes değil bin Enes feda olsun. Hocaefendi yolunda anam, babam, kardeşlerim, tüm sülalem feda olsun. Bu dava uğrunda bir değil saçlarım adedince başım olsa yine veririm feda olsun. Rabbim benim ömrümden alsın her saniyesini yiğit hocama versin. Hizmet yolunda (Allah veya İslâm değil) cennetim feda olsun, cehennemlere güler geçerim. Canım hocamın sevgisi ana, baba, kardeş bütün sevgilerin üzerindedir” ifadeleri doğrudan sahabenin Peygamber efendimize hitabı gibidir. Oysa ne sahabedir ne de birlikte olduğu, yolundan gittiği, yan yana durduğu insan, yani Fethullah Gülen peygamberdir. Hepsi müphem bir “hizmet” yolunun yolcularıdır, hatta terörist faaliyet içindedirler… Burada da birçok simgesel veri vardır analiz edilebilecek ancak en çarpıcı olanı “Cennetin feda edilmesi”, “Cehennem’e razı olunması”dır ki, bu bir meydan okumaktan çok, aslında bir ifşaattır. Neyin ifşaatıdır? Köksüzleşme tamam, “Beni herkes reddedebilir, ben tek başıma olabilirim ama aslında acizim. Cennetimi bile feda edebilirim, Cehennem’e gülebilirim, yani bu dünyadan geçebilirim ama ya öbür dünya…” Bu konudaki tereddüt bir meydan okuma gibi gelebilir bize oysa metnin alt okuması yapıldığında derin bir çaresizlik sezilmektedir. Bu bir yakalanmışlığın ifadesidir. Zira “Canım hocamın sevgisi” derken hocasının ona sevgisi mi onun hocasına sevgisi mi belirsizdir. Oysa feda ettikleri belirlidir. Ne için feda edildikleri de bellidir. Feda edilenler feda edilene değecek midir?.. Çünkü “hoca”-Fetullah Gülen sadece “yiğittir”. Ya iman, ya itikat ve diğer her şey?.. Uzatmayayım.  
DÖRT-14 AĞUSTOS İÇİN ŞİFRE “PAKRUDİN” Mİ?
En önemli cümle: “Biz bu hizmeti sokakta bulmadık ki birkaç pakrudin dönme* yüzünden bırakalım.” Bu cümle sadece hükümete yönelik olamaz. Yani Enes Kanter için olamaz. Çünkü esas mücadeleyi yapan “lideridir(!)”. Onun söylemesi daha anlamlı olmalı, en azından, bedduasında yaptığı gibi.
FETÖ ‘nün başındaki isim Fethullah Gülen’in** bir duasında gündeme gelen bu kelime ile ilgili araştırmanızı google de yapabilirsiniz. Burada şunu söylemek istiyorum; yazıyı bir bütün olarak deşifre etmeye, ayı metni, bir anlamda yazanın ve yazının bilinçaltını okumaya çalıştım. Bilinçaltını okuyabildim mi bilmiyorum ama 14 AĞUSTOS tarihi ile ilgili FETÖ örgütünün tehditlerinin bununla bir bağlantısı olabilir! Bu iç savaş anlamına gelir. Gezi olayları ile 15 Temmuz’da sokağa çıkan insanlar arasında özellikle internet ortamında yapılan kıyaslamalara bakın derim… Dolayısıyla bu aynı zamanda Türkiye’nin dış müdahaleye açılması anlamına gelir ve daha birçok anlama gelir. Yani Ermenilere veya Ermenilerin kutsal mekânlarına karşı İstanbul’da veya şurada burada bir saldırı olması… Onun için de dikkat çekmek istedim. Çünkü bu ifadenin altında “Anam babam sana feda olsun, hizmet yolunda feda olsun bu dava uğrunda feda olsun” ifadesi yer almaktadır. Biraz komplocu bir yan varmış gibi ancak evet; ancak… ifademi koyuyorum...
Çünkü, “pakrudin dönme” ifadesinden sonraki ikinci cümle bir NBA oyuncusu tarafından şöyle kurulmuştur “…kimsenin zerre şüphesi olmasın. Allah (cc) sahabi ruhunu yeniden dirilten…” Bu cümle “Cihat’ı işaret eder ki, daha önce bu tür söylemler çıkmıştı. Yani Peygamber efendimizin sahabesi aynı zamanda cihatçıdır. Aynı cümle “… bu garip davanın (müphem dava) garip yolcularına (yolcuları belli ve garip değil, gariban vatandaşlar ayrı) sahip çıkacaktır, şahlandıracaktır” diye biter. Ardından ise tabana mesaj olarak “Dayanın ağabeylerim dayanın ablalarım dayanın kardeşlerim. Sıkın dişinizi. İmtihanı kaybetmeyelim. Kazanma kuşağında kaybedenlerden olmayalım…” ifadeleri gelir. Neden “Pakrudin-dönme” kelimesi oraya yerleştirilmiştir? Yani eğer dava “İslâm” davasıyla ki metinde “İslâm”, “Müslümanlık” ile ilgili hiçbir ifade geçmez, “Allah” ismi üç yerde ve “Mevlam” ismi bir yerde geçmektedir, o halde “pakrudin-dönmelerle” ne gibi bir hesap vardır? Ayrıca, “Bundan sonra benim anam babam da benim kardeşim de dünyanın 171 küsur ülkesinde Türk Bayrağını şerefle dalgalandıran o fedakâr hizmet erleridir. Bundan sonra benim ailem o gözü yaşlı hocafendimdir” ifadesi neden kullanılır? Çünkü anlaşılmıştır ki zaten yukarıda bu cümlelerde verilmiştir asıl maksat. Burada neden “171 ülke” ve “Türk bayrağı” kullanılmıştır. Bu hareket milliyetçi bir hareket değildir. Yine ve yeniden tabana (özne belirsiz olsa da) mesaj olarak, “… Zalimler yakın zamanda savrulup gidecektir. Sıkın dişinizi Allah bizimle beraber. Mevlam her şeyi güzel eyleyecek. Bu davadan vazgeçilmez. Allah var gam yok” ifadelerinde “İslam” ve “Müslüman” kelimesi neden hiç geçmez. Metinle ilgili yazılacak aslında daha çok şey var ama kafanızı şişirmeyeyim; saçmalıyorsun diyenlere de hak veririm.

* Ermeniler içinde Yahudi orijinli bir unsurun 2 bin 700 yıldır varlığını sürdürdüğü Pakraduniler (Bagratuni/Bagratids) adı verilen ve asırlarca Ermeni toplumunu yöneten gizli (Kripto) Yahudi asıllı cemaate Pakraduniler deniyor. Ermeni cemaatinden Levon Panos Dabağyan, 2006 yılında Cemaat'in yayını Aksiyon Dergisinde vermiş olduğu röportajında Pakradunilerin Ermenilerden farklı bir yaşam sürdüklerini, geleneklerini devam ettirdiklerini, domuz eti yemediklerini ve çocuklarına İbrani isimler verdiklerini söylüyordu. (Aksiyon Dergisi/Mustafa Aydın Ermenileri Yöneten Yahudiler, 03/04/2006)
**Fethullah Gülen son bedduasında "bütün terör örgütlerinin Allah belasını versin!.. Pakrudin Terör Örgütü’nün Allah belasını versin!.. Pers Terör Örgütü’nün Allah belasını versin!.. Terör örgütü olmayana, 'terör örgütü' diyenlerin Allah belasını versin!.. Paralel olmayana 'paralel' diyenlerin de Allah belasını versin!.. Umduklarının aksiyle onları tokatlasın, yerle bir etsin, hazan yemiş yapraklar gibi savursun, gübreler gibi toprağın bağrına devirsin, gübre kılsın hepsini!.." (9.11.2015)

ENES KANTER (GÜLEN)’in açıklaması
"Yaz tarih!
Ey Kâinat duy sesimi
Bugün 24 senedir ana, baba, kardeş dediğim ailemi ve tüm akrabalarımı kaybettim. Kendi babam soyismimi değiştirmemi istedi. Beni doğuran anne beni reddetti. Beraber büyüdüğümüz kardeşlerim beni artık yok sayıyor. Akrabalarım beni bir daha görmek istemiyorlar.
Vefalı, fedakâr insanların gözyaşları ile büyüttüğü bu hizmet için bir Enes değil bin Enes feda olsun. Hocaefendi yolunda anam, babam, kardeşlerim, tüm sülalem feda olsun. Bu dava uğrunda bir değil saçlarım adedince başım olsa yine veririm feda olsun.
Rabbim benim ömrümden alsın her saniyesini yiğit hocama versin.
Hizmet yolunda cennetim feda olsun, cehennemlere güler geçerim. Canım hocamın sevgisi ana, baba, kardeş bütün sevgilerin üzerindedir.
Biz bu hizmeti sokakta bulmadık ki birkaç pakrudin dönme yüzünden bırakalım.
Anam babam sana feda olsun, hizmet yolunda feda olsun bu dava uğrunda feda olsun.
Kimsenin zerre şüphesi olmasın. Allah (cc) sahabi ruhunu yeniden dirilten bu garip davanın garip yolcularına sahip çıkacaktır şahlandıracaktır.
Dayanın abilerim dayanın ablalarım dayanın kardeşlerim. Sıkının dişinizi. İmtihanı kaybetmeyelim. Kazanma kuşağında kaybedenlerden olmayalım.
Bundan sonra benim anamda babamda benim kardeşlerimde dünyanın 171 kusur ülkesinde Türk bayrağını şerefle dalgalandıran o fedakâr hizmet erleridir. Bundan sonra benim ailem o gözü yaşlı hocaefendimdir.
Zalimler yakın zamanda savrulup gidecektir. Sıkın dişinizi Allah bizimle beraber.
Mevlam her şeyi güzel eyleyecek. Bu davadan vazgeçilmez.
Allah var gam yok."
Enes (Kanter) Gülen

ENES KANTER’İN AÇIKLAMASINDAKİ DUYGUSAL BÖLÜMLER ÇIKTIKTAN SONRAKİ METNİN MESAJ BÖLÜMÜ, BENCE

"Yaz tarih!
Ey Kâinat duy sesimi
Biz bu hizmeti sokakta bulmadık ki birkaç pakrudin dönme yüzünden bırakalım.
Kimsenin zerre şüphesi olmasın. Allah (cc) sahabi ruhunu yeniden dirilten bu garip davanın garip yolcularına sahip çıkacaktır şahlandıracaktır.
Dayanın abilerim dayanın ablalarım dayanın kardeşlerim. Sıkının dişinizi. İmtihanı kaybetmeyelim. Kazanma kuşağında kaybedenlerden olmayalım.
Bundan sonra benim anamda babamda benim kardeşlerimde dünyanın 171 kusur ülkesinde Türk bayrağını şerefle dalgalandıran o fedakâr hizmet erleridir. Bundan sonra benim ailem o gözü yaşlı hocaefendimdir.
Zalimler yakın zamanda savrulup gidecektir. Sıkın dişinizi Allah bizimle beraber.
Mevlam her şeyi güzel eyleyecek. Bu davadan vazgeçilmez.
Allah var gam yok.

Enes (Kanter) Gülen"

(imaj:aliulurasba