24 Eylül 2024 Salı

YENİ BİR KÖLELİK BİÇİMİ: FAST FOOD BEDENLER


Ruhun özgür olsa da bedenin artık sana ait değildir; köleliğin en genel tanımı budur. Hayal kurabilirsin, düşleyebilirsin, umut edebilirsin ama bedeninin için belirlenmiş sınırlarının dışına çıkamazsın.

Bedeninizin sınırları sana sahip olanın sana çizdiği gündelik sosyal haritanın sınırlarıyla özdeştir.  

Günümüzde beden değerini yitirmiştir. Yıllardır bedenlerimiz üzerinde yapılan mühendislik günümüzde yerli yerine oturmuş, yeni bir kölelik biçimine evrilmiştir.

Bedenlerimiz bizim olmasına bizimdir ve kullanımı da bize aittir ama tersten bir kölelik biçiminin nesnesi ve aracıdır. Artık köleliğin o genel tanımı içindeki hayal kurmak düşlemek ve umut etmek de bedenin sahibine ait değildir.

Üretilen yeni beden ötekinin bakışının ve beğenisini bedenidir.

Bedenle birlikte insanın benliği de üretilmiştir ve böylece biz bedenle benlik arasındaki ilişkinin ne derece önemli olduğunu anlamış durumdayız; yada anladım mı?

Sosyal medyada görünen biz bakışların ve beğenilerin kölesiyiz artık, buna ne kadar direnç gösteriyormuşuz veya öyle değilmiş gibi olsa da.

Birbirimize bedenimizden yakalanıyoruz veya

birbirimizi bedenimizden ele veriyoruz yahut

birbirimize bedinizi ikram ediyoruz. Estetikle üretilmiş bir beden ve bu estetiğin zorunluluğu bir ortopedik benlik; yeni kadınlar, yeni erkekler ve herkes birbirinin nasıl bir inşaat alanı olduğunu, ne şekilde bir dış cephe kaplamasına sahip bulunduğunu biliyor; dolayısıyla

tek kullanımlık bedenler üzerinden gündelik hayatlar yaşanıyor.

Beden “şöyle” bir yaşam arzusunun nesnesine dönüşüyor; oradaki yaşamda herkes “şöyle” bir yaşamın nesnesi zaten.

Dindar bedenler, seküler bedenler ve şu ya da bu tanım içindeki bedenler birbirine karışıyor birbirini ayaküstü tüketirken.

Ayaküstü tüketilen bedenlerin sahipleri ayaküstü tüketildiğini biliyor. Kölelik böylece bir onaylanmış bilinç kazanıyor.

Bedenin sosyal medya da dahil bugünkü sıcak tarihi açıklık, çıplaklık, başıboşluk, denetimsizlik, vahşilik, şehvet, şiddet, görgüsüzlük özgürlüğü.

Modernleşme beden üzerinden yürümüştü; bedenin kontrolü, onun hem kendisi hem de toplum için faydalı olması için düzenlemeler yapılmıştı.

Beden gerçek sahibine (bireye) verilmişti ama birey gündelik ve geçici kazanım stratejilerinde bedenine hapsoldu ve bu beden bir köle bedeni ve işin garibi bedenin sahibi bundan memnun; çünkü zaten sofra yatakla, yatak sokakla, sokak işle vb. birbirine karışmış durumda, bu hal de köleliği köleye makulleştiren bir strateji.

(imaj:au

23 Eylül 2024 Pazartesi

KENDİMLE KONUŞMAYI ÖĞRENMEK


Kendinize kendinizi dayattığınızı düşünür müsünüz?

Kendimize bakıyor, kendimizle ilgileniyor gibiyizdir ama aslında yaptığımız ötekinin gözünden kendimize bakıp, kendimize çeki düzen vermektir; iştahla bu yalana da inanırız ya da kendimizi inanmaya zorlarız.

Kendimizle ilişkimiz çoğu zaman bir suskunluk ilişkisidir veya bir aktör ilişkisidir.

Toplumsal alan için belirlediğimiz senaryo üzerinden kendimizi şurada, burada şöyle veya böyle içimde konumlandırırız; gündelik yaşamımız ötekinin sağanak bakışı altında gerçekleşir.

Çoğu zaman ötekinin yaşamıdır yaşadığımız hayat ama kendi hayatımızı yaşadığımızı düşünürüz.

İnsanın kendiyle barışık olmasından, kendilik ideolojisini pratik etmekten bahsetmiyorum.

Kendimizi anlamaya çabalamaktan ve bunun ilk adımının da kendimizle samimi bir biçimde konuşmaktan bahsediyorum.

Kendimizi kendimize itiraf etmekten, kendimizi kendimize ifşa etmekten, kendi kendimize samimi duyuş, düşünüş ve davranıştan bahsediyorum.

İhtimal yaşadığımız veya kendi kendimize dayattığımız hayat kendimizi başkaları için ikna ettiğimiz hayattır.

Ben artık aşık olma, sevme, inanma, güvenme biçimlerimizin bile üretildiğini düşünüyorum.

Yavaşlamak, hatta durmak ve kendimizin bize söylediklerini işitmenin hayati öneme sahip olduğunu da düşünüyorum.

Artık gündelik hayat bir intihar biçimini almış durumda.

Bizi, kendimizle bir araya bir türlü getiremiyoruz ve ne gariptir ki kendimizi yaşadığımız söylencesi inanılması bir zorunluluk olan şehir efsanesine dönüştürülmüş durumda.

Erving Goffman Tımarhaneler eserinde benliğimizin atfedilen kişinin mülkü olmadığını, aksine kinin üzerinde, kendisi ve etrafındaki kişiler tarafından uygulanan toplumsal kontrolün devamı olduğunu ifade eder.

Benliğimiz ne zaman ele geçirilmiştir veya hep mi böyleydi? Yaşadığımız hayatın yaşam tehlikesi içerdiğini bize kim unutturdu? Kendimizle yabancılaşma, kendimize sırtımızı dönmek nasıl iştahlı bir yaşam biçim oldu?

Topluma ya da daha doğrusu şu sadece bir boşluğu doldurma işlevi olan kalabalıklara itaati yaşam haline getiren süreçte kendimizi görmenin ve kendimizle konuşmanın yasaklanmadan yasaklandığı ve bunun bir özgürlük alanı olduğuna inanmak aslında hayatımızı derin bir suskunluğa çevirmiş durumda.

Ben kendimi duymuyorum ve kendime susuyorum, çünkü bu damgalanmışlığım beni ötekine yabancı yapmıyor.

20 Eylül 2024 Cuma

YENİ CİNSELLİK: KAMUYA AÇIK PORNOGRAFİK ORGANZM TERAPİSİ


Ülkemizdeki cinci hocaların kadınları cinden kurtarma operasyonu gibi hipnotik meditasyon orgazm şeklinde olunca sadece dikkat çekmiyor…

Ancak ondan önce şöyle bir durum da var:

Düşünün istihbarat servislerinde çalışıyorlar ve onlara – gidin şu parkta veya şu sahil kenarında seks yapın, deniliyor. Onlar da gidiyor orada herkesin gözü önünde seks yapıyor. Bir başka istihbarat ajanı tarafından bu görüntüler kaydediliyor ve sosyal medyaya servis ediliyor.

Birincisi bu ve neden yapılır, anlaşılmaya muhtaç?

İkincisi cinsel terapi adı altında örgütlü, kamuya açık, terapi pornografisi.

Yeni bir cinsellik anlayışı mı bu?

Cinsiyetlerin yavaş yavaş birbirine karıştırıldığı, yine erkek ve kadın birbirinden farklı gerekçelerle uzaklaştırılıp, yalnızlaştırılırken sanal veya yapay bir cinselliğe doğru yavaşça ve hissettirmeden çekildiği yaşlı dünyamızda yeni bir cinsellik de söz konusu olabilir.

Bazı araştırmalar mevcut; doğrudan ve dolaylı olarak bu durum ile ilgili. Hatta Türkiye’de de 70’li ve 80’li yıllarda erotik film furyasının (3Film birden) temelinde sosyal bunalım olduğuna dair. Araştırmaların savı olağanüstü ekonomik ve sosyal kırılmalarda insanlar kendilerini cinsellikle ve bunun aşkını olan pornografiyle kendisini tedavi etmeye (oyalamaya, enerjisini tüketmeye) bakıyor.

Kamuya açık pornografik orgazm tedavisi Rusya’da başladı ve ilginçtir başlama tarihi Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasıyla aşağı yukarı eşzamanlıdır. Bu bir gerekçe mi, hayır bir tarihlendirme.

Rus terapistin bulduğu yöntem izleyenleri şoke etti. Duygusal terapi ile insanların cinsel sorunlarını çözdüğünü söyleyen terapist gündemden düşmüyor.

Kadınların orgazm sorunlarını terapi yoluyla çözdüğünü söyleyen terapist grup çalışmaları da gündem oldu. Terapistin o paylaşımları milyonlar tarafından izleniyor.

Bunu ilk uygulayan ise Ilia Gutsaliuk adlı bir Rus terapist (ihtimal görmüşsünüzdür sosyal medyada). Açıklamasına göre insanlara hipno-meditasyon uygulayarak onları orgazm seviyesine çıkarıyor ve stres seviyelerini düşürüyor.

Aklınıza bizdeki cinci hocalar ve hem Cem Yılmaz’ın hem de Şahan Gökbakar’ın konuyu ele alındıkları filmler gelebilir.

Cinci hocalarda olduğu gibi hipnotik orgazm meditasyonu toplumsal cinsiyet açısından da sadece kadınlara odaklanmış olması da dikkat çekici. Bunun kameraya alınıp sosyal medyada servis edilmesi de ilginç. Daha ilginci ise bunun Uzakdoğu versiyonunun da servis edilmesi oldu.

Terapinin Uzakdoğu etiketlisinde ise terapi pornografik bir orgazm niteliğine bürünmüş olması.

Burada önemli olan bedenin ve bakışın istismarının nerede başlayıp nerede bittiği; yani hem terapiye alınanlar açısından hem de sosyal medyada bu görüntülere maruz kalınanlar açısından. Ayrıca bu yeni bir cinsellik biçimiyse bunun kamuya açık olup olmayacağı konusunda tartışmalı veya tartışılmalı değil mi; bir cinsel masumiyet de yok mu?

(imaj:anonim

19 Eylül 2024 Perşembe

YENİ BİR POPÜLER KAZANÇ KAPISI: BİR DALGA ÇUKURU OLARAK SOSYAL MEDYADA LİNÇLENMEK



Denizde bir dalga çukuru vardır hepiniz görmüşsünüzdür (oraya geleceğim).

Ama güzel linçlendim…

İyi linçlendim…

Öyle böyle değil linçlediler…

İnanılmaz linçlendim…

Çok fena linçlendim…

Baya baya linçlendim…

Ağzım yüzüm her yerim linçlendi…

Sonra yine linçlendim, bir daha linçlendim, bir daha linçlendim…

Öyle ki ruhum bile linçlendi…

Kişisel sosyal medya hesabından “Kadir gecesi özel, Rabbim kabul etsin” notuyla içki masası fotoğrafı paylaştığı için işinden olan ve hakkında soruşturma başlatılan Pegasus çalışanı O.T., ifade vermeye gittiği savcılık tarafından tutuklamaya sevk edilmişti… Sonrasında Türkiye ona der edildi ve o da Amerika’ya göç etmek zorunda kaldı. Son röportajında “olmasaydı iyiydi” yanına “hayatımı değişti artık daha güçlüyüm” gibi ifadeleriyle dikkat çekti.

Bu tavrından dolayı bu şahıs milyonlarca insanın sosyal medya linçine maruz kalmıştı.

Bir başka olay ise son derece taze, takip etmişsinizdir. İbrahim Tatlıses'in kızı olduğu ifade edilen D. Ç. T., THY uçağını birbirine kattığı görüntüler servis edildi. Kedisini pusetten çıkarıp kucağına alarak kuralları ihlal eden Dilan Tatlıses kendisini uyaran kabin memurlarına saldırdığı görülüyordu görüntülerde. Olay sonrası gelen polislere de sert tepki gösteren Tatlıses polis memuruna, “Öyle üniformana güvenerek hareket etmeyeceksin. Yerler seni burada yerler koçum bak seni yerler.” ifadelerini kullandığı da videolarda dikkat çekmişti.

Sosyal medya linçi dalgası onu da içine aldı ve bir kenara attı.

D. Ç.T., son açıklamasında haksız yere linç edildiğini söyledi ama bunu kendisinin güçlü yaptığını ve gerektiğinde her zaman böyle davranacağını belirtiyordu. Açıklamasına göre hırsızlık yapmamış, fahişelikle gündeme gelmemiş vs. idi.

Bu iki örnekte de görüleceği üzere linç ilk anda dalgalı bir denizde giden geminin bir anda oluşuveren dalga çukurunda kaybolması etkisi gösteriyor. O ters dalga çukurunda gemi kayboluyor ama sonra ihtimal aynı dalga gemiyi tekrar su yüzüne çıkarıyor.

Etik değerlerdeki yeni uzamlar insanlardaki yeni anlak anlayışı bağlamında ayıp’ı yeniden düzenlediği ve yeni bir hale yola koyduğu için artık utanma da “reklamın iyisi kötüsü olmaz” mottosu işleğinde kendine yeni son derece popüler ve sıcağı sıcağına bir kazanç kapısı üretmiş durumda.

En fazla linç yiyenin daha çok görünür olması ve bunun bir kazanca dönüşmesi de an meselesi oluyor.

Linçlenenler “avukatı”nın gereğini yapacağını söylüyor. Ancak biz linçleyenlerin akıbetiyle ilgili bir bilgi sahibi değiliz, en azından çoğunun akıbetiyle ilgili bilgimiz yok.

Bu alanda planlı bir pazarlığın dönüp dönmediğini de bilmiyoruz: Gönülle linçlenmek, bunun için oyun planı kurmak ve oynamak yani.

Uzatmayayım: Şu da bir gerçek ki bir şey koparıp gidiyor olmalı linçler insanlardan ama bu daha mı değerli daha mı değersiz; feda edilen ne ya da bir feda edilen var mı?

(imaj:anonim

16 Eylül 2024 Pazartesi

TERÖRÖRİZE OLMUŞ İLİŞKİLER: İNSANLARIN BİRBİRİNE MARUZ KALMASI


Seni olduğun yere ben koymadım.

Travmatik bir toplumda ilişkiler de terörize olur. Sosyal psikolojide kıtlık psikolojisi vardır: Kıtlık, insanların sınırlı kaynaklarla sınırsız istek ve ihtiyaçlarını tatmin etme şeklidir. İnsanlar kıt olan bir şeye daha yüksek değer verir, bol miktarda olan ise daha düşük değer alacaktır.

Sosyal psikolojideki kıtlık psikolojisi ise yüzeysel olarak:  Partnerlerden birinin ihtiyaçları karşılanıyorsa ise diğerininki eksik kalacakmış gibi bir rekabet içine girilir ve partnerlerden biri diğerini düşman gibi görmeye başlar.

Etkileşimler inşa edilir; aşk inşa edilir; inançlar inşa edilir. Ancak itina ile ve inanılması güç bir sevgi ve aşkla inşa ettiğimiz her şey yerle bir olabilir ve bizler o inşa ettiğimiz ve yıkılan şeyin anlamı altında kalabiliriz.

Bazen ilişkilerde şöyle oluyor: Biri çok yaralı oluyor ve kendisini değil de yarasını sevmemizi istiyor ve ihtimal bunu bilmeden yapıyor. İlişkiler burada terörize oluyor. Çünkü benliğimizin yıkılmaması için bütün suçu ötekine atıyoruz. Ancak ötekinin ve onun temsil ettiği anlamın altında birlikte kalınıyor. Bütün baş etme stratejileri çöküyor.

Artık ilişki birbirine maruz kalmaya dönüşüyor.

Ama sahi bir ilişkide kazanan olunca ne oluyor? Mağdur rolünü oynayan neyi amaçlıyor?

Kazanmak mı yoksa mağduru oynamak mı kazançlı.

-          Senin yüzünden!

Düşüşten kim sorumluydu? Ya da düşüştün o’nun olması veya o’nun sorumlu olduğunu bilmek bize ne kazandırıyor.

Düşüşken kimin sorumlu olup olmasının belki de hiçbir önemi yok; belki de önem diye bir şey de yok; düşünce geri kalkmaktan sorumlu olan biz değil miyiz?

Şu da bir gerçek ki:

Aşırı zeki olmamıza gerek yok,

Aşırı duygusal olmamıza gerek yok,

Bir şeyi istemek ve bunun üzerinde çalışmak, emek sarf etmek…

Terörize olmuş ilişki, sadece bir haklılık veya mağduriyet üretmiyor; insanların birbirine maruz kalmasını da üretiyor. Benlik sürekli kazaya maruz kalıyor, bu da öznenin suçlu arayışındaki bıkkınlığı “o” diyerek damgalayıp, savuşturmasına vesile oluyor.

Ancak aslında sorun çözülmüyor. Çünkü temelde ilişkilerin terörize olması bir iktidar savaşı olarak karşımıza çıkıyor ve bu savaşı yürütenin sürekli mağdur rolünü oynamasının istekli zorunluluğu kısa vadeli rahatlamalarının narkotik etkisi olarak ortaya çıkıyor.

Şu bir gerçek ki hepimiz her şeyde sınırlıyız ve belki de bu kıtlık içinde yaşamayı öğrenmek her şeye yeni bir başlangıç yapmak demek olabilir…

  

13 Eylül 2024 Cuma

SOSYAL MÜSİLAJ


Sezen Aksu’nun “eller günahkâr, diller günahkâr” dediği o şarkıdaki toplumsallık bağlamında her cinayetten toplumun sorumlu olduğunu bilerek yaşamak sadece bilinçli olmak değil, katledilen her insanla ölmek anlamına da geliyor vicdan ve ahlak sahipleri için.

Cinayetin sorumlusu bulun(a)madıkça katledilenin öldürülüş anındaki çektiği o acıya eş umursamazlık ve unutuş bütün toplum katmanlarına yansıyor.

Bir insan yangını içindeymişiz gibi.

Her faili meçhul toplumun belleğinde paslı bir çivi…

Kendini kaybediş müsilaj etkisi yapıyor. Kalabalıklar her geçen pornografik derecede şeffaf, sümüksü ve yapışkan bir hal alıyor.

Ekonomik kriz…

Umursamazlık…

Yanına kâr kalma beklentisinin bir ödül haline gelmiş olması sosyal müsilajı her bireye ulaştıracak niteliğe getiriyor.

Toplum her geçen gün bireyi zehirlerken birey her geçen gün toplumdaki müsilaj etkisine yeni bir katkı yapıyor.

Dünkü faili meçhul cinayetlerde olduğu gibi

aşırı dilsizlik,

aşırı körlük,

aşırı eylemsizlik vicdan ve ahlaki deformasyonu otopsi dahi yapılamayacak duruma getiriyor.

Kimi suçlayacağız?

Neyle suçlayacağız?

Diyelim ki suçu sabit bulundu ne ceza vereceğiz?

Toplumsal kötülük susuzluğu artıran su gibi; toplumu bize gerçek üstü bir varlıkmış gibi algılattırıyor ve üç maymun müsilaj evreninden memnun.

Kötülük yarına dair güvenceyi de ortadan kaldırıyor.

Herkes “ne olacak?” diye soruyor.

Proleterya devriminden bahsedilirdi bir vakitler,  ya vicdan ve ahlak devrimi?

Bir kahrolası cinayet failini gizlemenin fazilet kabul edildiği bir toplumda insanlar nasıl daha huzurlu olabilir. Ya da o toplum mudur?

Üst benliğini hazza ve faydaya teslim etmiş ve değerler sistemini buna göre düzenlemiş üç maymun karşısında hepimiz daha çok yalnızız, çaresiziz ve her an başımıza gelebilecek bir şeyden asla emin değiliz.

Sosyal değişme tarihin mantığıdır, sosyal müsilaj değil; tarihin ne kadar çok sebebi varsa sosyal müsilajın da o kadar sebebi vardır. Dolayısıyla sosyal müsilaja karşı vicdanı ve ahlakı yeniden üretmek gerekir, kendinden memnun feodal bir inanca karşı.

(imaj: au

12 Eylül 2024 Perşembe

BAĞLANMA PRATİKLERİ: BİR İHTİYAÇ OLARAK VAZGEÇMEMEK


İnsanın içindeki beklentiyi bitirmesi en güzel vedadır. Neden böyle söyledim?

Bir insan kişiliğini birine verip bağlanıyorsa, 5 milyon yıl önceki gibi fetişizm yapıyordur.

Örneğin bugünkü şeyhlik kavramı 5 milyon yıl önceki totemizmin insana dönüşmüş hali olara nitelendiriliyor. Şeyhlikten bahsedenlere bilim “5 milyon yıl öncesinde yaşıyor, klinik vaka, yapabileceğimiz bir şey yok” diyor.

Bağlanmak?!

Birçoğumuz yeni doğan gibiyiz: Yaşamak için bağlanmaya gerek duyuyoruz. Neden bağlanmaya ihtiyaç duyarız?

Dört çeşit ihtiyaç bizi bağlanmaya iter:

1-Güvenli Bağlanma:  Ben değerliyim, öteki de değerli; ikimizin de özsaygısı yüksektir. Ben ötekini ve öteki de beni kabul edici, ulaşılabilir, destekleyici, hatta birbirinin hayatını inşa edici olarak görür. Yakınlık kolay kurulur ve bu yakınlık bağımsız bağlanmadır.

2-Saplantılı Bağlanma: Kendimle ilgili olumsuz düşüncelere, kararsızlıklara ve kaygılara sahibimdir. Kendimi değersiz hissederiz. Sevilmeye layık değilimdir. Ötekinin onayına ihtiyacım vardır. Yanı sıra bu bireyler başkaları ile yakın ilişkiler kurma isteği içinde olurlar. Ancak ötekinin kendi ihtiyaçlarına cevap vermesi, hazır bulunuyor oluşu, elde edilebilir oluşu güvensizlik üretir. Bu tür bağlanma pratiğinde sahip özne insanlarla yakınlaşmak ister. Ancak reddedilen ve terk edilen olabilecekleri kaygısı ve önyargısına sahiptirler. Dolayısıyla insanlar ilişkilerinde kendilerini ispat etmeye eğilim taşırlar ve ilişkilerinde takıntılı ve hem de pek gerçekçi olmayan beklentiler biriktirmişlerdir.

3-Kayıtsız Bağlanma: Özne, kendisiyle ilgili olumlu, öteki ile ilgili olumsuz bilişin sahibidir. Ötekinin reddedici tavırlar gözlemlenip bilişe işlenir. Kişinin özerkliği ilişkinin başlangıcı devamı açısından son derece hayati öneme sahiptir. Bu kişiler bağlanma nesnesini sorumsuz ve ulaşılamaz olarak nitelerler dolayısıyla yakın ilişkilerden kaçınlar. Bağlanma gereksinimlerini reddedici tavırlar sergilemelerinin amacı ise olası terk edilme ve reddedilme durumlarına karşı olumlu benlik modellerini koruma yönteminin pratiğidir.

4-Korkulu Bağlanma:  Bu tür bir bağlanma güvenli bağlanma stilinin tam zıddıdır. Bu kişiler kendilerinin sevilmeye ve değer görmeye layık olmayan birey olarak konumladıkları gibi başkalarını da güvenilmez ve reddedici olacaklarına dair bir önyargı ve algıya sahiptirler. Kişi her ne kadar onaylanmayı, kabul edilmeyi ister ancak reddedilme korkusu yüzünden yakın ilişkiler kurmaktan korkar, dolayısıyla uzak durur.

Güvenli bağlanma, bireyin duygusal sağlığı için önemli bir kaynaktır. Güvenli bağlanma var mıdır? Güvenli bağlanma duyarlı, sıcak, insanların gereksinimlerini doğru algılayıp yeterli ölçüde karşılayabilmesiyle üretilebilmektedir. Güvenli bağlanma, insanların birbirlerini keşfedebilmesine, uyumlu biçimde birbirini inşa etmelerine zemin hazırlar. Böyle bir bağlanma yönteminde beklentiye yer yoktur, yaşamak, deneyimlemek, pratik vardır.

(imaj:au

11 Eylül 2024 Çarşamba

KURALSIZ OYUN: ÇIKARLAR VE YANINA KÂR KALMAK



Ödül yanına kâr kalmak olunca, oyunu başlatan ve oyunun kuralını tesis edenlerin eylemleri çıkarları doğrultusunda oyunun kuralına uymamak şeklinde tezahür eder.
Bourdieu; bireylerin kurala uymaktaki çıkarlarının, kurala uymamaktan daha büyük olduğu durumda, uymayı tercih edecekleri saptamasını yapan Weber’i örnek göstererek, oyunun oynanmaya değer bulunması için çıkarın önemine işaret eder.
Çıkarlarımız…
Yanımıza kâr kalmak…
Oyunun kurallarını oyun içinde kendimiz koyduğumuzda çıkarlarımız ön planda olur ve ödül yanımıza kâr kalmak şeklinde gerçekleşir.
Oyunun oynamaya değer bulunduğu her yer insanın zamanı, mekânı ve ötekini kendine yonttuğu bir oyun, bir kazanç ve cezaya çarptırılmama alanıdır.
Ahlak özgürlükten önce gelir; insanın özgür olabilmesi için önce ahlaklı olması gerekir.
Bu açıdan yoğun eleştiri bombardımanına da tuttuğumuz modernitenin temeli ahlaktır. Ahlak kurallar rejimidir. Kural ötekinin hakkının başladığı yerde benim hakkım biter. Bunun en vasat ve bariz örneği trafik ışıklarıdır. Trafik ışıklarında sadece bir kazanın kurbanı olacağımız için değil diğerinin hayatına ve hakkına saygı göstermek, hakkını korumak için dururuz. Bu bir hakkın teslimidir, ötekinin hakkının teslimi, öteki de bizim için aynısını yapar bir zorunluluk dahi olsa (hatta bu zorunluluk ahlakıdır).
Ahlaklı olmak istendik bir zorunluluktur.
Ahlaklı olmak istencimizin hem kendi kendimize yaptığımız hem de toplumsal sözleşmeler üzerinden özgürlüğüdür.
Çocuklukta gördüğümüz yetişkin rolü, bir mesleğe sahip olmamız gerektiği bilinci, düzgün oturmamız ve sorulduğunda cevap vermemiz gerektiği tembihleri, aile terbiyesinden öğrendiğimiz özgüven ya da utanma duygusu, toplumsal iletilerden edindiğimiz paraya ya da şöhrete hayranlığın bize aşılamış olduğu duygu vd., ahlak habitusumuzun oluşmasında doğrudan etkilidir.
Oyunun kuralları kalktığında ve bu kuralların kalkma sebebi yanına kâr kalmak biçiminde bir çıkara dönüştüğünde ortaya sadece kuralsızlık çıkmıyor. Çocuk tecavüzlerinden kadın cinayetlerine, hayvanlara işkence edilmesinden cadde ve sokakların pislik içinde kalmasına ve insanların bütün bunlardan kurtulmak için bunları desteklediğine şahit olabiliyoruz.
Oyunun kurallarının her an değiştiği, yapılan her türlü haksızlığın insanların yanına kâr kaldığı bir dönemde ahlaklının kendini ifade etme biçimi nasıl olabilir?
Mubah olanın sınırlarını güçlülerin koyduğu yerde çıkarların yanına kâr kalma biçiminde korunması karşısında hangi hukuki sistem karşı koyabilir veya koyar mı?
Zamanın yaşanmaz olduğuna, sohbetin son derece sığ ve faydasızlaştığına, hemen herkesin haksızlıklara direnemediği için kendisini yorgun ve kaygılı hissettiğine, neredeyse her başın taşınamayacak bir ağırlıkta ağrı taşıdığına şahitlik ederken, evimize kapanıp haysiyetimi koruma savaşı mı vereceğiz? Yoksa kendi oyunumuzu mu kuracağız ve bunun kurarken sadece güç olarak ahlak yeter mi?
(imaj:au

 

 

10 Eylül 2024 Salı

OTELLO, TAŞRA VE OBSESİF KALABALIKLAR: OTELLO SENDROMU VE DOGVİL


William Shakespeare’in Othello’sunda Diyagonun yalan söylediğini etrafındaki herkes biliyorken Otello neden Diyago’ya bu kadar güveniyor? Bunu nasıl göremez ki?

Bunu bilemiyorum.

Bildiğimiz şu ki sonunda her zaman en yakınındakiler seni ele geçirir.

Otello Sendromu genellikle kıskançlıkla, dolayısıyla insanın sevdiğinin hayatını kısıtlamaya kadar giden bir saplantılılıkla anılır. Ancak buradaki patalojik kıskançlık elinde olan şeyi kaybetme üzerine kuruludur.

Taşra’nın elinde olan nedir?

Taşra hapishane parmaklıları görülmeyen bir yerdir. Bu hapishane parmaklıklarına insanlar elinde olanı kaybetmemek için görünmez biçimde inşa etmişler ve kendilerini oraya hapsetmişlerdir.

Ancak kendilerini mahkûm hissetmezler. Hatta o kadar özgürdürler ki elinde olanı, yani orada yaşayan gücün kendisine sunduğu din de dâhil bütün imkânları özgürlük olarak değerlendirir. Taşra kalabalığının bu obsesifliği kendi gerçekliğini ve bunun pratiğini ürettiği o parmaklıkları görünmez olan hapishanede son derece mutlu biçimde yaşar.

Bu mutluluğuna bağlılığı o derece hastalıklıdır ki kendisini her zaman diğerlerinden daha sağlıklı olarak görür ve kaybedeceğini bildiği her şeye karşı saplantılı bağlılığı böylece pekişir.

Taşrada insanlar hayatlarından tek bir tuğla çekilmesine izin vermezler. Zamanın mekan gibi donuklaştığı taşra da her şey kendi gizliliği içinde kalır.

 Her şeye şahit olan Dogvil Köpeği’dir, ancak o da köpektir ve hiçbir şey söyleyemez, sadece izler.

Taşra, kendisini var ettiğini düşündüğü her şeye dört elle sarılırken bütün suçlar ortak işlenir ve günah ortak çıkarılır. Taşra’nın o donmuşluğu hiçbir zaman çözülmez; değişim taşraya hemen hiçbir zaman gelmez çünkü değişmemek orada en sağlıklı hal olarak nitelendirilmektedir. En küçük değişik bir yıkım gibi algılanır. En adi suç gizlenmesi gereken büyük suçlar kadar dibe gömülmek zorundadır.

Taşra’nın kendi yaşamını takıntılığı, kendini ortadan kaldıracak derecede acımasızdır. Elinde olan her şeyi sıkar, büzüştürür, kendi kalıbından, kendi özelliklerinden çıkarır ve öldüğünde onu en derinine gömer; bütün suç ortakları da cenaze töreninde yer alır.

Katil bizzat taşra’nın kendisidir, kendisi öldürür ama bu ölüm değişime karşı onun yaşama ve direnme biçimidir.

Yani bir kız çocuğunu parçalayabilirler ve onun cansız bedenini şuraya veya buraya atabilirler ve ardından namaz kılıp, ev ziyaretlerine gider, hatta düğüne bile katılabilirler.

Taşranın cinsellik anlayışı, din anlayışı ve eğlence anlayışı birbirinin içine girmiştir ve bu yüzden anlaşılması güçtür. Çünkü bu anlayışa ulaşabilmek için değişimi tersten yaşamak gerekir. Yani toplumsal dinamikleri oluşturan değerleri göz ardı etmek gerekir. Dolayısıyla taşra dini anlayış da dâhil bir yalandır ve buna en çok kendisi inanır çünkü yaşam motivasyonu bu yalandır.  

 

9 Eylül 2024 Pazartesi

ÇOCUK BEDENLERİ: İNFLUENCE PAZARINDAKİ TEŞHİR VE FUHUŞUN İNFLUENCE EDİLMESİ

 


Kötülüğün anne babalaştırılmasından ilk ve en çok zarar görecek olanlar çocuklardır. 

Çocuk bedenleri masumiyetin sembolleridir. Onlar dokunulmazdır.

Çocuklar bir beden bile değildirler, onlar sadece ve sadece çocukturlar.

Yaşadığımız çağda sosyal yaşamın önemli ölçüde dijitalleşmesi yetişkin bedenleri açısından yepyeni bir sürece karşılık gelirken, çocuk bedenlerinin bu pazarda teşhiri dehşet verici gelişmelerin tetikleyicisi olarak gündelik hayata dâhil ediliyor.

Masumiyet ekonomisinin oyuncuları çocukları korkunç bir oyunun içine çekiyor buna aracılık edenler ise ebeveynler olarak işaretleniyor.

Dijital pazarda her şey pazarlanabilir mi?

Her şeyin görünür olmasında bir sakınca olmayacağı inancı, kız ve erkek çocuklarının ama özellikle de kız çocuklarının teşhirini, kız çocuklarının bedenlerinin influenceleşmesini normalleştiriyor. Bu masummuş gibi görünen normalleşme ile ebeveynler, özellikle kız çocuklarının, internette her zaman ilkel dürtüleriyle korsanlık yapanların tatmin makinesine dönüştüğünün farkına varamıyor olabilirler. 

Özellikle günümüzde kutsal olan bedenin metalaştırılarak çıplaklığın, fuhşun influence edildiği bir kavşakta masumiyetin pazarlanmasının avantajlarını, kolaylıklarını ve kazançlarını kendi fahiş hikâyeleriyle bütünleştirmiş insanların kendilerine her tutulan mikrofonla öykülendirilmesi ve bunun cazip hale getirilmesi çocuk bedenlerine yönelişle birleştirilebiliyor.

Yeni rol modeller mi belirleniyor?

Bedenler artık insanlara wi fi mesafesinde. Ancak gündelik hayat wi fi üzerinden yaşanmıyor.

Yaşam sosyal medya platformlarındaki birkaç dakika içinde tüketildiği gibi tüketilmiyor.  

Fuhşun influence edilmesi, birbirini hiç tanımayan, birbirini hiç tanımayacak, birbiriyle hiç görüşmeyecek insanlar arasında bir bağ kurarken, bu bağ gerçek hayatta kurulamayan bir bağın şiddetle tüketilmesine aracılık ediyor.

Ulaşılamayanla gerçekleştirilmek istenip de gerçekleştirilemeyip fanteziye dönüştürülenler, hedef gözetmeksizin en kısa yoldan ulaşılanlarla, en vahşi, en ilkel ve en kanlı biçimde gerçekleştirilebiliyor. Bedenini kendi zaman ve mekânı içinde belirli bir süreliğine kiralayanlar ve bunun reklamını yapanlar ayrı; sosyal medya paylaşımları üzerinden çocuklara yönelenlerin gizleniyor olması, çocuk bedenine yönelimi tetikleyici unsur olarak da karşımıza çıkabiliyor.  

En başa dönersem, yani kötülüğün anne babalaştırılmasıyla ne demek istediğime son bir şey eklemek gerekir: Bedenlerimiz özellikle de çocuk ve kız çocuğu bedenleri dijital pazarın ve bu pazarın ekonomisini işletenlerin teşhir ürünü değil.

Bedenimiz ilk kutsalımızdır ve en çok üzerine titrenmesi gereken bedenler ise çocukların özellikle de kız çocuklarının bedenidir.

(imaj:anonim

NOT: Aşağıdaki görsel çocukların cinsel istismarına Adalet Bakanlığı'nın resmi belgesidir.

6 Eylül 2024 Cuma

DUYARLILIĞA HAPSEDİLMEK VE SORUMLU HİSSETMENİN SUÇLULUĞU

                             

Sezen Aksu’nun “bir çağ yangını” dediği yerde olabiliriz.

Kendimizi sorumlu hissetmek artık bir suçlanmayla birlikte işliyor. Neye karşı duyarlılık gösterirsek gösterdiğimiz o duyarlılığa hapsediliyoruz.


Belki her yer iyilik yapma fırsatıyla dolu ama yaptığımız her iyiliğin karşılığı bırakın ödülü zaman zaman bedeli ağır biçimde ödenen negatif reflekslerle karşılanıyor.


Sivil toplum artık neredeyse son nefesini vermek üzere.


Bir amaç için birliktelikler nedense bir tehdit olarak algılanıyor.


Başkalarının acısını konuşmak bir kovuşturma sebebi.


“Ona” ait olmayanın övüncünü paylaşmak sert bir eleştiri gerekçesi.


Sanki artık ne birbirimizin yarasına bakıp onu sağaltmanın yollarını aramamalıyız, ne de “ondan” olmayana övgüler düzmeliyiz.


Bir şefkat kırıntısı, “şu ağaca dokunma” demek, bir köpeğin başını okşamak, yere atılmış bir çöpü çöp kutusuna atmak neredeyse küçük düşürücü eylemler olarak görülmeye başlandı.


İmecenin ortasına adeta bir el bombası atıldı.


Hepimiz birbirimizden şüphe etmeye başladık. Hepimiz birbirimize kaygıyla bakıyoruz.

Söylenmemiş, yapılmamış şeyler bir yılan gibi ortamızda yatıyor ve biz ne söylemeye, ne yapmaya cesaret bulamıyoruz.


Korku, ayıplanmayla, ayıplanma insanın kendi kendini suçlamasıyla karışmış durumda.


İhtimal böyle yönetmek çok kolay olsa gerek.


Duyarlılığı hapset, sorumlu hisseden suçluluk duygusuna kapılsın, herkes kendi kabuğuna çekilsin, hayat böyle sürsün.


İnsanları iyi niyetinden vurmak, samimiyetinden şüphe ettirmek, yardımseverliğini suiistimal etmek, dürüstlüğünü iğfale uğratmak…


Bazen kendi kendime “dönülmez akşamın ufkunda mıyız?” diye sormuyor değilim. Çünkü böyle bir durumun sürdürülebilir olmadığını düşünüyorum.


Bazı şeyleri yok ettiğimizde yerine konmuyor. Ancak şu da bir gerçek: Ekonomik kriz ne kadar derinleşirse ahlaki ve etik değerler de o kadar yozlaşıyor ama bundan daha önemlisi derin bir duyarsızlık kölesine dönüşüyor insanlar. Sonunda öyle bir yere geliyoruz ki “göze göz dişe diş!”.


Günümüzde geldiğimiz nokta çok da hayra alamet değil ama galiba dip yapmadan da bazı şeyler hissedilmiyor, düzelmiyor, düzeltilmiyor…


Söz aramızda, en zenginlerle en fakirler arasında her zaman garip bir benzerlik de var.

(imaj: anonim