23 Mart 2015 Pazartesi
17 Mart 2015 Salı
Allah’a Emanet Olun Gençler
Belki de özür
dilemeliyiz onlardan. Gençlerden bahsediyorum. Zaman zaman kitap imza
günlerimde birlikte olduğum gençleri yorgunluğunu, bıkkınlığını ve
boşvermişliğini… daha iyi anlamaya başladım. Çünkü ağır kanamalı bir ülke
emanet almıştık büyüklerimizden. Üstelik bu yaraların neden açıldığını onlar da
bilmiyorlardı. Ya da biliyorlardı ve bunda biraz kendileri de suçluydu da bize
hissettirmek istememişlerdi. Bir umut… En iyi bildikleri veya en iyi
bildiklerini sandıkları şeyi yapacaklardı: çocuklarını en iyi şekilde ve yara
bere almadan yetiştirmek. Birini bir yolculuğa uğurlarken söylediğimiz “Allah’a
emanet ol” gibi bir şeydi bu. Nereye, ne için ve nasıl gittiğinden, gittiği
yere ulaşıp ulaşmayacağından ama en azından ulaşması için bir umut
barındırılan, kimlerle karşılaşacağından ve kendi başına ne yapacağından emin
olmadığımız sevdiklerimizi uğurlama biçimimizin son cümle kalıbı: “Allah’a
emanet ol.” Başka kime emanet edilebilir ki insanın çok sevdiği. Oysa
çocuklarımızı Allah’a emanet etmeden önce yapacağımız çok şey vardı. Çoğunu
yapılmadı. Yaptırılmadı da. Ancak geçmiş, geçmişimiz kolaylıkla suçlu
bulacağımız en karanlık ve en kalabalık şehir gibiydi. “Şu” dediğimiz herkes ve
her şey, objektif veya subjektif suçlu olabilirdi. Hiçbir önemi yok. Çünkü
artık suçlu bulmuş olmamız bugünkü gençlerimizin omuzlarında hissettiği o ağır
kanamalı yarayı hafifletmeyecek. Aynı hataları tekrarlamak ve hatta bir miras
gibi bırakmak her şeyi daha da içinden çıkılmaz bir hale sokuyor. Elbette
kendimizi başkasının yerine koymak, koyabilmek bir ayrıcalık olabilir ama
aslında bu büyük bir sorumluluktur. Bugün gençlerin yerine kendimi koyamıyorum
ama onları anlamaya çalışıyorum. Bu noktada sanırım büyük bir özür borcumuz var
gençlerimize. Büyük harflerle söylendiğinde anlamlı olacak veya bağışlanmış
olmamız dolayısıyla ruhumuzu sıkıntıdan kurtaracak bir özürden daha geçerli bir
özür olmalı bu. Onlara yeni bir içerik sunmalıyız. Yeni bir insan ve yeni bir
ülke içeriği sunmalıyız gençlerimize. İnsanın yeniden tanımlandığı, ülkenin ne
anlama geldiği, namus, şeref, onur, doğruluk, dürüstlük… din gibi kavramların
nerede, nasıl, ne şekilde ve ne için kullanılacağına ilişkin sağlam bir içerik.
Kadın erkek ayrımı yapmadan yapmalıyız üstelik bunu. Sadece geleceğimizi
kurtarmak adına da değil, yeni bir ülke, yeni bir dünya ve dünyamızın geleceği
açısından… En başta yapmamız gereken şey ise konuşmadan çok iletişime geçme seansları
düzenlemeliyiz. Bu sadece okulda olabilecek, ders olarak okutulabilecek bir şey
değil. Temas kurabileceklerimizle nasıl iletişime geçeceğimizle ilgili temel
bir dil, beden, ve ruh dili geliştirmeliyiz. İyi insanların iyi niyetinden
vurulmayacağını göstermeli hatta bunu ispat etmeliyiz… Gözün, dilin, elin ve
insanı insan yapan her şeyin bir anda silah olabileceğini ve karşımızdaki
insanı öldürebileceğini onlara öğretip gösterirken biz de kendimizin içeriğini
değiştirmeliyiz, ayrım yapmadan. Birbirimizi Allah’a emanet edip İblis’in
yelkenlisiyle kendi kendimizi geleceğe uğurlayamayız.
12 Mart 2015 Perşembe
BIÇAK-Metafordan Gerçeğe Sızan Kan (ÖLÜ ZİYAFETİ)
İkisini de bıçakladım: “Beni
hırsızlıkla suçladılar. Konuşmak için gittiğimde Zekiye saldırınca, elinden
aldığım bıçakla ikisinide bıçakladım.” İşkenceli
Tüm Oyunlar oyunu hakkında . Oynamak
için fareni kullan. Oyun açıklaması: Birbirinden korkunç yöntemlerle çubuk
adamlara işkence yapacağın tüm oyunlar sizi bekliyor. Bu korku oyunu ile
birbirinden ilginç yöntemleri kullanarak kötü bir adama işkence yaparak onu
öldürmeye çalışacaksın. İşkenceleri yapmak için sol taraftaki karelere tıklayabilirsin.
Kötü adamı, bıçakla kesebilir, şöminede yakabilir, gaz ile zehirleyebilir,
silah ile vurabilir ve keskin aletlerle delik deşik edebilirsin. Ve daha fazla
işkence yöntemini kullanabilirsin. Oyun yüklenince, kuru kafa işaretine tıkla,
daha sonra skip intro butonuna tıkla ve işkenceye başla. En yeni işkence
yöntemleri ile kötü adamlara işkence yapmak istersen işkence oyunları sitemizde
sizi bekliyor. Mutfaktaki kör katil: Mutfaklarımızdaki masum, eksek kestiğimiz,
sebze meyve doğradığımız, hayatımızın akışında doğal bir kolaylaştırıcı olarak
kullandığımız bıçak ve bıçaklar. Masum mu gerçekten yoksa birbirini baştan
çıkaran iki varlığın ortasına mı seriyoruz katillerimizi. Bıçak. Bıçaklarımız… Bir metafor olarak bıçağı aslına bakarsanız
hemen her alanda görebilir ve çok kolay ulaşabiliriz. Hazreti İbrahim’in
elindeki bıçaktan, mutfağımızda soğan doğradığımız bıçağa… İskender’in Gordion
düğümünü kestiği büyük bıçaktan, rahmetli dedemin söğüt dalını kesip minik
kaval yaptığı çakıya… Bir süredir
yaptığım bir araştırmanın olabildiğince kısa bir özetini vermeye çalışacağım bu
denememde. Bu geniş çaplı ve muhtemelen benim dışımda kimsenin işine
yaramayacağını düşündüğüm “bıçak” ve “bıçak metaforu” aslında korkunç bir
metaforun nasıl olup da kanlı canlı hayatımıza sızdığının da resmidir. Bu
araştırmayı yapmama sebep İzmir’de 2006 yılında işlenen bir cinayetti. Acı ve
dehşet hiçbir şeyle kıyaslanmaz elbette ama Özge Can cinayetinden daha korkunç
bir vahşetti Balçova’daki olay. 11 yaşındaki Aylin Kır ve ablası Zekiye Kır 130
bıçak darbesiyle öldürülmüşlerdi. İki kızın katil zanlısı olarak 14
yaşındaki kuzenleri E.A. tutuklandı. E. A. “Beni hırsızlıkla suçladılar.
Konuşmak için gittiğimde Zekiye saldırınca, elinden aldığım bıçakla ikisini de
bıçakladım” diyordu. Olayda masum kızlar, katilleriyle boğuşmuşlardı14
yaşındaki kuzenleri E.A. tutuklandı. E.A., “Beni hırsızlıkla suçladılar.
Konuşmak için gittiğimde Zekiye saldırınca, elinden aldığım bıçakla ikisini kurtulmak
için, nafile… 130 bıçak darbesi sayıldı bedenlerinde... Unutulup gitti. Olayın
bende bıraktığı acı izden yola çıkarak, zaman zaman bıraktığım, zaman zaman
veri biriktirdiğim araştırmamla ilgili Özge Can cinayetine kadar (toplumsal
algının hareketlenmesi açısından önemli ama soluksuz bir hareketlenme) pek bir
şey yapmamıştım. Ancak havuzda biriken verilere bir göz atmak istediğimde
korkunç gerçeklerle yeniden yüzleştim. Acı bize ne kadar yakınsa algımız o
kadar açık oluyor ve her şeyi daha derinden yaşayabiliyoruz. Tersi, algımızda
basit ve kesik bir hareketlenmeden öteye geçmiyor. Canımızın yanması canı
yayanları duyumsamamızı maalesef sağlayabiliyor. 130 bıçak darbesiyle öldürülen
kız kardeşler unutulalı çok oldu ama bu açık yara her gün dağlanıyor. Bu ayrı
bir konu. Benim burada üzerinde durmak istediğim özellikle kadın
cinayetlerinde, katillerin çoğunun bıçak kullanması… Bıçakla işlenen
cinayetlerde artış İstanbul’da
2011 yılı içinde 244 cinayet işlendi. Bu cinayetlerde 107’sinde bıçak 90’ında
tabanca kullanıldı. Polis kayıtlarına göre bu cinayetlerden 53’ü kavga sonucu
meydana geldi. 2011’de namus yüzünden 14 kişi öldürülürken, ailevi sebeplerden
25 kişi hayatını kaybetti. Aynı yılda, en çok cinayet işlenen yerler ise
sokaklar. (12 Ocak 2012, Hürriyet gazetesi) Cinayetlerin
büyük bölümünün Cumartesi günü işlenmesi de ayrı bir inceleme konusu olabilir… Ramses
Baltası “M.Ö
1200’lerde Mısır Kralı II. Ramses’i bir elinde balta diğer elinde esirin
saçlarını tutarken gösteren fresk veya M.Ö. 600’lü yıllardan kalma bir Asur taş
kabartmasındaki kafa kesme sahnelerini veya Eski ve Yeni Ahit’te geçen
Judith’in kendisine göz koyan Asur Generali Holofernes’in kafasını kesmesi veya
Kral Herod’un üvey kızı Salome ve onun annesinin kışkırtması üzerine Vaftizci
Yahya’nın başını kestirmesi gibi sembolik örnekleri bir yana bırakırsak, Antik
çağdan beri kafa kesmek çok yaygın bir cezalandırma yöntemiydi.” diyor Tarihçi
Ayşe Hür, son zamanlarda İŞID adlı örgütün kafa kesmeleri üzerine yazdığı bir
makalesinde. Metafordan gerçeğe Elbette
bıçak metaforu aslında kanlı canlı ve neredeyse ilk insandan bu yana sadece
insanların yemek, doğada kalma savaşı ve benzeri yardımcısı ancak bir başka
açıdan, bir cinayet aleti, bir silah olarak da karşımızda. Çünkü Milattan
önceye gitmeye gerek yok, bundan kısa bir süre önce ülkeyi dehşete düşüren Münevver Karabulut öldüren Cem Garipoğlu da cinayeti işlemekle kalmamış, cesedi parçalara ayırmıştı…
Cesedin parçalara ayrılması da ayrı bir psikolojik olgu ve değerlendirilmesi
gereken önemli bir durum ancak bıçak ve bıçakla işlenen cinayetler de
hissedilir derecede artış görülüyor, istatistiklere göre… Bu
cinayetlerin işlenmesinde etkili olan şudur diyerek Kurtlar Vadisi’ndeki Polat
Alemdar karakterinin hasmının boğazını bıçakla kestiği sahneyi yaklaşık 30 bin
kişi cep telefonuna indirmesiyle ilgili tartışmaların çok anlamlı olduğunu
düşünmüyorum. Çünkü bu sahneyi RTÜK özellikle gençlere olumsuz örnek
oluşturacağı düşüncesiyle yasaklamış olmasına rağmen, yapımcılar tarafından
internete verilen bu bölüm, paylaşım rekoruna imza atıyor. Peki, içerdiği kanlı
görüntülere rağmen binlerce kişinin bu sahneyi cep telefonuna yüklemesi nasıl
değerlendirilmeli? Psikiyatr Dr. Armağan Samancı, bu durumun, toplumun içindeki
şiddetin yansıması olduğunu söylüyor; “Toplum olarak içimizdeki agresyonun, güç
ve kızgınlığın yoğun olduğu bir dönem geçiriyoruz. Artık duygusallık, nezaket
gibi şeyler para etmiyor” diyen Dr. Samancı, şöyle devam ediyor: “İnsanlar
artık içindeki kızgınlığı ve çaresizliği kontrol edemiyor. Toplum daha agresif
ve gaddar oldu. İnsanlar bu yüzden bu tür görüntüleri izliyor.” Bu açıklamanın
bir psikolog tarafından yapılmış olmasını yadırgayamayız, yetersiz ama henüz
yaşadığımız zamanla ilgili araştırmalar da yapılmış ve ortaya belirli
parametreler çıkmış değil, insanlarımızın ruh dünyalarıyla ilgili… İşkence yapmak ister misin? İşkenceli Tüm Oyunlar oyunu hakkında: Oynamak
için fareni kullan. Oyun açıklaması : Birbirinden korkunç yöntemlerle çubuk
adamlara işkence yapacağın tüm oyunlar sizi bekliyor. Bu korku oyunu ile
birbirinden ilginç yöntemleri kullanarak kötü bir adama işkence yaparak onu
öldürmeye çalışacaksın. İşkenceleri yapmak için sol taraftaki karelere tıklayabilirsin.
Kötü adamı, bıçakla kesebilir, şöminede yakabilir, gaz ile zehirleyebilir,
silah ile vurabilir ve keskin aletlerle delik deşik edebilirsin. Ve daha fazla
işkence yöntemini kullanabilirsin. Oyun yüklenince, kuru kafa işaretine tıkla,
daha sonra skip intro butonuna tıkla ve işkenceye başla. En yeni işkence
yöntemleri ile kötü adamlara işkence yapmak istersen işkence oyunları sitemizde
sizi bekliyor. Yukarıdaki satırlara internet üzerinden çocuklar o kadar kolay
ulaşıyor ki ama bu yazıya kimsenin dikkat ettiğini sanmıyorum, çünkü hemen
kanlı oyunlara tıklanıyor ve… Bıçakla Adam Kesme 2 Oyunu: Bıçakla adam kesme oyunun devamı olan bu oyunda bıçak ve
aletlerinizi daha gelişmiş ve yeni teknikler ile… Çocuklar ve bıçak. “Öz Şiddet tüm toplumlarda yaygın olarak
görülen ciddi bir sorundur. Bıçakla işlenen suçlar ise şiddetin sonuçları en
vahim olan türlerindendir. Bu suç türü çok fazla sayıda ölüm, yaralanma,
sakatlanma ve ekonomik kayıpları beraberinde getirmektedir. Bu belirgin
zararlarının yanında bu suçlar mağdurlarını psikolojik olarak da
etkilemektedir. Mağdurlar korku ve tehdit altında yaşadıklarından hayat
kaliteleri düşmektedir. Hem dünyada hem de ülkemizde yapılan araştırmalar
çocukların ve gençlerin bıçakla işlenen suçlara yaygın olarak karıştıklarını
göstermektedir. Bununla beraber ülkemizde çocukların karıştığı bıçakla işlenen
suçlar yeterince incelenmemiştir. Bu araştırma bu ciddi problemi daha iyi
anlamak ve böylece daha etkili çözümler üretilmesine katkı sağlamak amacıyla
yapılmıştır. Araştırmanın bulguları Erzurum ilinde 10 yıllık süreçte meydana
gelen toplam 3061 bıçakla işlenen suç olayının 1004’üne 18 yaş altı çocukların
karıştığını ve ilde bıçakla işlenen suç olaylarına karışmış toplam 12776
kişiden 1864’ünün çocuk olduğunu göstermiştir. Bu bulgulara göre bıçakla işlenen
suçların yaklaşık %33’üne çocuklar karışmıştır.” Yukarıdaki
satırların sahibi de araştırma yaparken bulduğum gerçekten de son derece önem
verilmesi gereken bir araştırmanın özetinin özeti. Araştırmayı yapan ve Uluslararası
Sosyal Araştırmalar Dergisi’nde (Cilt: 7 Sayı: 29) yayınlayan Doç.Dr. Murat
Delice. Murat Delice, Erzurum Emniyet Müdürlüğü Koruma Şube Müdürü, son
bilgilere göre. Bakış açılarınızı kışkırtın. Bu güzel akademik çalışmadan ilginç bir
noktaya geçmek istiyorum, bakış açılarımızı kışkırtmak için: Hizmetçi, yardımcı
ve arkadaştır. Keskin bıçak çalışkan hizmetçiye, akıllı yardımcıya ve faydalı
arkadaşa; kör bıçak bunların tersine, Kadının gördüğü bıçak onun sevğidi
erkeğe, Erkeğin gördüğü bıçak mal ve güce, Bıçak yutmak oğul evladından gelecek
iyilliğe, Hamile kadının ve onun kocasının gördüğü bıçak erkek çocuğa,
Mahkemesi olan kişinin elindeki bıçak sağlam delile, Bıçağın eli kesmesi
şaşkınlık uyandıracak bir duruma, Büyük bıçak rızık ve hayra, Bıçağın kapalı
olması ya da kılıfında bulunması zelil olmaya, yalancı şahitliğe, Kalem açacak
bıçak yazma istidadı olan evlada yahut hesap yapmaya, Bıçağı bilemek bir iş
için gayrete gelmeye, çocuk terbiyecisine yahut insanlara çalışmayı öğütleyen
birine delalet eder. ( Ayrıca Bakınız; Bileği Taşı.) Rüyada elinde bıçak
görmek, güç ve varlığın sürekli olacağına, bıçakla birşey kesmek, eline maddi
kazanç geçeceğine işarettir. Kavganın ve ayrılığın işaretidir. Bu rüya, iş
hayatınızda zarar edeceğinizin habercisidir. Rüyada elinde bıçak tutmak, güç ve zenginliğin sürekli olacağına,
bıçakla bir şey kesmek, eline para geçeceğine işarettir. Bıçak kaybetmek
veya saklamak olası tehlikelerden kurtulacağınıza işarettir. Bıçağı kırmak
işlerin yolunda gitmesi, bıçak taşımak insanlardan zarar görmemek için dikkatli
olmanız gerektiğine, ölümle burunu buruna gelebileceğinize işarettir. Rüyada
bıçak görmek, kavganın ve ayrılığın işaretidir. Bu rüya, iş hayatında zarara
uğrayacağınız anlamına da gelir. Rüyasında elinde bıçak olduğunu gören kişi
yükselir ve mevki sahibi olur. Bıçak başkasından alınırsa kişinin yardım alarak
iş sahibi olacağına işaret eder. Genellikle bıçak, ayrılığa yorumlanır. Rüyasında bıçakla bir şey kestiğini görmek,
yolculuğa çıkacağına, bıçak bilediğini görmek, bir yere gitmek için hazırlık
yaptığına… Bir rivayete göre; bıçak görmek kuvvet ve kudretinin devamlı
olacağına, bıçakla bir şey kesmek, eline geçecek mal ve para olarak yorumlanır.
Bazılarına göre: Rüyada bıçak evlat ile kini ise es ile tabir olunur. Rüyada gördüğü bıçakla beraber erkekliği
teyid edecek bir şey de varsa, doğacak çocuk erkek olur. Anlamış olduğunuz gibi bu da rüya
tabirleriyle ilgili ve bu rüya tabirleri de Diyanet İşleri Bakanlığı sitesinden
alınma, eğer site “çakma” değilse. Masum çocuklar masum bıçaklar ve cinayetlerin
bilinçaltı mutfaklar…
çok uzun bir dosya bendeki ama daha fazla uzatmama gerek yok, sanırım
anlaşılmıştır ne demek istediğim… Çok kolay ulaştığımız bıçağın masumiyetinden
bir katil hem de kendi annesini, kız kardeşini kesecek derecede ileri derecede
katiller nasıl ortaya çıkıyor?.. Bir başka açıdan kadın cinayetlerine bakmak
istedim, umarım bir faydası olur. (au, imaj:aliulurasba
11 Mart 2015 Çarşamba
HANGİ KADIN?
Her erkek bir kadının, her kadın da bir erkeğin
içinden çıkıp gelir hayata. Sonradan kimlikleniriz ve ölümcül yaramızı da o
zaman alırız. Yıllar içinde içimize sinen zehir bizi sonunda esir alıp öldürür.
Kadın dediğimizde veya erkek dediğimizde “Şudur” diyebileceğimiz belirgin bir
insan yoktur aslında karşımızda bu kimlik ayrımları yüzünden. Oysa ve belki de tartışmaya mahal bırakmayacak
aidiyetlerimizin bizi birçok insana bağladığının ayırtına varabilseydik, kavga
sebepleri uydurmak yerine umut edebileceğimiz bir gelecek için öykünürdük. Aynı
kökün aşılı bütün dallarında açan rengarenk çiçekler… Karma kimliklerimiz
bizim. Üzerine cilt cilt kitapların yazıldığı kimlik konusuna hemen hiç
girmeden şuraya gelmek istiyorum: Bazı şeylerimizi doğuştan getiriyoruz. İstanbul’da
Nişantaşı’nda kız doğmakla Kars’ta şehir merkezinde kız doğmak aynı anlamı
taşımıyor, kadınlık da aynı biçimde yaşanmıyor. Bu çerçevede bir kişinin belli
bir kimliğe sahip oluşunu belirleyen şeyin temelde başkaları olduğu savı
doğrudur. Bizi kendileri gibi yapmaya çalışır insanlar (ailemiz, çevremiz,
memleketlimiz, dindaşımız, meslektaşımız…) Böylesi bir bağra basmanın bütün
meşakkatli yollarından, tuzaklarından… geçerek bilincimizi oluşturmaya
çalışırız… Bilincimiz netleşirken ve neysek o olurken yaralar da alırız ve bu
yaralardır aidiyetimize ait pekişmişlik veya pekişmemişliktir. Sadece cinsiyet
açısından değil, dini, idelojik… bir çok alanda verilen savaş kazanılacak bir
savaş olmamasına rağmen yine de savaş sürer. Bazen yaralarımızı, bazen
aidiyetimizi gizleriz… Bütün bu yara ve gizlenme aslında apaçık bir ifşadır,
kendimizi ortaya koyuştur bir anlamda. Peki görünen biz veya daha daraltalım
görünen “kadın” kimdir o halde? Ya da bu yazının yukarıdaki satırlarından yola
çıkaran “Hangi kadın?”dır. Nişantaşı’ndaki kadın mı, Kars’ın dağ köyündeki kadın
mı? Yazar olan, aktivist olan bir kadın mı, okuyan, kitapların altını çizerken dişiliği
teninde dirileşen, ruhu yumuşayan kadın mı ya da yufka açarken çocuklarına ve
kocasına karşı bütün görevlerini yerine getirmenin sakınımsız özverisiyle
kendine özgürlük alanı oluşturmuş bir kadın mı? Henüz özgürlük bile tam
anlamıyla tanımlanamamışken… “Kadın özgürlüğü” dediğimizde hangi kadının
özgürlüğünden bahsediyoruz? Sevgilisiyle İspanya’ya sevgililer gününü kutlamaya
giden kadın mı, yoksa dünyayı bisikleti üzerinde gezmek için tek başına yola
çıkan kadın mı, ya da özgürlüğünü evi ve mahallesinin sınırlarıyla istemli ya
da istemsiz kendi kendine çizilmiş bir kadın özgürlüğü mü? Bu soruları uzatmak
(hangi Müslüman kadın, hangi milliyetçi kadın, hangi anne... vd.,
küreselleşmeyi ve iletişim çağının getirdiklerini de hesaba katarak) ve konuyu
enine boyuna bütün ayrıntılarıyla ele almak mümkün ama bu, bu köşe için sıkıcı
olur eminim… Onun için kadın hakları veya kadının özgürleşmesi ve kadına karşı
cinayet ve şiddeti konuşurken veya bu yönde adımlar atılırken toplumdaki hemen
bütün kadınlarımıza ve erkeklerimize hitap edecek yeni bir dil geliştirmemiz
gerekiyor. Bunun zorunluluğuna inanıyorum. Bana göre hemen hepimiz hızla
değişen dünyamızda yerimizin neresi olduğu konusunda zorlanıyoruz. Kavramlar
bir anda yer değiştiriyor… Ötekiyken bir anda ötekileşiyoruz veya
ötekileştiriliyoruz, dolayısıyla yargılarımızın sabitlenmesi ve bu sabiteler
üzerinden yeni bir şeyler ortaya çıkarıp, bu düzlem üzerinde ilerlemek çok
mümkün görünmüyor. Devlet kurumlarından, sivil örgütlere, eğitimden hukuka, sanattan
edebiyata, televizyondan sinemaya ve kesinlikle tarihe bakış açımızdan ve
oradaki parçalı algılarımıza, dinden, geleneğe bugüne ve gelecek umutlarımıza dönük
öncelikle yeni bir dil geliştirmemiz, bu dil üzerinden yeni kavramlar ortaya
koymamız ve berrak bir zihinle yeniden bir toplumsal düzen ve devlet düzeni
inşasına girişmemiz elzem. Bu değişimi ülkemizin modernleşmesinde yaptığımız
yanlışa yukarıdan aşağıya değil hem yukarıdan aşağıya hem de aşağıdan yukarıya
doğru yapmamız gerekiyor. Bunu yapmadığımız sürece kendi etimizi kendi
kanımızda kavuracağız… Günlük olaylar üzerinden (kamu spotları, çeşitli
didaktik videolar, sloganlar, günlük politik kaygılarla atılan adımlar,
söylemler, temelsiz eylemler, algı operasyonları vb.) gündemi değiştirmek ve
bir şeyler yapıyormuş gibi yapmak, üzeri kabuk bağlamış yaranın kemiğimize,
iliğimize ve oradan bütün vücudumuza yayılmasını hızlandırmak anlamına gelir. “Hangi
kadın?” sorum da muhtemelen havada kalır… Zira hangi kadından çok “bizim
insanımız” üzerine odaklanmamız gerektiğini düşünüyorum
(au, imaj:aliulurasba
KİŞİLİKSİZLEŞTİREREK ÖLDÜRMEK
Biz kibritle oynarken yangın çıkaran zamana karşı
ihmal, bütün en iyi ihtimalleri ortadan kaldırıyor. Oyunumuzun bütün taşlarında
parmak izimiz var ama yenilgimizi kabullenebilmek için suç ortakları arıyoruz
kendimize. Küçük yalanlara inananların sayısı ne kadar da büyük... Radyo ilk
çıktığı (Radyo Çağı-duyma) veya ülkemize ilk geldiği zamanlar insanların
birbirine olan güveni sarsılmış mıydı veya o zamanın insanları radyoyla
geçirilen vakitte cömert, diğer insanlara karşı vakit ayırmakta cimriler miydi
bilmiyorum. Ama bir zamanlar televizyonun insan ilişkilerini etkilediği
üzerinde durulmuş (Televizyon Çağı-Görme ve duyma), ciddi ve ciddi olmayan söylemler,
araştırmalar, istatistikler yayınlanmıştı. Televizyon insanları birbirinden
koparıyor, insanların birbirine olan ihtiyacı azalıyor, sohbetler azaldı,
herkes bir ekranın karşısında televizyon kapanana kadar kimse kimseyle
konuşmuyor… Daha bir sürü suçlama vardı televizyona karşı, oysa televizyonun
bundan hiç haberi yoktu, doğrusu umurunda da değildi. Çok kanallı olunca iş
biraz daha sertleşir gibi oldu çünkü aile bireyleri ayrı ayrı kanalları
seyretmek istiyordu. Bu da belli bir gerilimi tetikliyor ve böylece televizyon
gerçekten de insanları ayıran bir özelliğiyle karşımızda dikiliyordu. Sonra
evdeki televizyon sayısı arttı, iş kökünden halledildi. Herkes kendi odasında
istediği her neyse onu izlemeye başladı… Ancak radyodan televizyona geçişteki
sancı, televizyondan bilgisayar ve dolayısıyla internete (İnternet-Bilişim
Çağı, Görme-duyma-iletişime geçme) geçişteki sancının milyonda biri bile
değildi. Bilgisayar hayatlarımıza o derece hızlı girdi ki, birbirimizden
koparılırcasına alındık birbirimizden. Yumuşak bir geçişin olmaması ve
birbirimizin gözlerinin içine baka baka bilgisayardan internete sızmamız, hissettiğimiz
ama önemsemediğimiz lirik bir acıdan çok bir ilk gençlik hevesiyle
affedilebilirmiş çocuksu yaramazlık gibi gelmişti. Öyle olmadığı da
bilgisayarın ve internetin cep telefonlarına entegre edilmesiyle çok geç
olmadan anlaşıldı. Bu geçişler aslında birbirine zincirleme bağlıydı ve son
halkanın içine ne kadar zincir bağlanacağı bilinmiyordu. Hâlâ da bilinmiyor (Bilişim
çağının post-ergenleriyiz). Çünkü daha öncesinden deneyimlenmiş bir durum değil
internet bağımlılığı… Yanlış bilmiyorsam: Psikolojide bir insanı yüz üstü
yatırarak öldürmek, öldürülenin (Maktul), öldüren (Katil) tarafından kişiliksizleştirmesi
olarak nitelendiriliyor. İnternet kullanımımızla, katil-maktul arasında böylesi
bir ilişki düzeni kurduğumuzu düşünüyorum. Evet, bir canlı organizma gibi
düşünüyorum, çünkü internet, artık hayatın kopyalandığı bir sanal gerçeklik
halini almış durumda. Eğer, sosyolojik ve psikolojik açıdan, interneti
kullandığımız için insanlar arasında büyük bir güven bunalımının ortaya
çıktığını, moral değerlerde çöküntü yaşandığını söylüyorsak ve bu bilimsel
makalelere girecek kadar ciddiyse internet canlıdır. Hatta hayatın bir parçası
olmaktan öte hayatın hem içinde hem dışında bir varlık olarak bizi gerçek
hayattan fazlasıyla kuşatmış durumdadır… En başa dönece olursak biz kibritle
oynarken yangın çıkaran zamana karşı ihmal, bütün en iyi ihtimalleri ortadan
kaldırıyor. Oyunumuzun bütün taşlarında parmak izimiz var ama yenilgimizi
kabullenebilmek için suç ortakları arıyoruz kendimize. İnsani değerlerimizi bir
bir kaybederken ve yavaş yavaş ekranlar üzerinde yüz üstü ölürken katilimizle
kurduğumuz karşılıklı suçluluk bağından medet umuyoruz. Katilimizin bize, bizim
ilgimize ihtiyacı olduğu kadar bizim de katilimizin ilgisine ihtiyacımız
olduğunu haykırıyoruz ama sessiz bir çığlıkla. Çünkü hâlâ bazı yanlış anlamalar
olabilir. Bu eşik de aşıldığında ne olacak dersiniz? İnternete herhangi bir
şekilde yüklediğimiz bırakın yazı, fotoğraf, özel hayatla ilgili bilgileri,
anlam kadar internet de bize bir anlam yüklüyor. Bu anlam ütopik olanı aşan
distopik-post-reellik içeriyor ama bir o kadar da ütopya içinde ve hayal
edilenin ötesinde bir düşünceyle aynı yatakta yatıyor; fantezi gerçeği yok
ederken kendi gerçeğini ete, kemiğe ve ruha bürüyor... Bu şişme bir kadınla
veya erkekle yatmak gibi tek taraflı bir zevk ama o tek kişi iki taraf da zevk
alıyormuş gibi kendini kaptırıyor, kendi yarattığına… İnternet ile olan
bireysel bağımızda organik olan inorganiğe, inorganik olan organiğe dönüşürken…
Duşta ıslanmayan telefonlar icat oldu mu bilmiyorum ama bu icat olduğunda bir
yeni eşiği daha aşmış olacağız. Post-moral bir toplum…
(au, imaj:aliulurasba
10 Mart 2015 Salı
2 Mart 2015 Pazartesi
AVDA AVLAYACAĞIN HAYVAN KORKMAZSA
Ormanın o derin ve geniş, içindeyken insanı büyüleyen kendine has sessizliğinde hayranlıkla ilerliyordu. Sanki toprağa değil de yapraklara basıyor, bastığı yapraklar, bir suyun içine atılmış minik bir taş gibi ormanın varlığında yarı ışıklı, yarı serin ama kesinlikle diri haleler halinde vücudunu bu güzelliğin her zerresine ulaştırıyordu. Ormandan da etine, etinden ruhuna toprağın suyla, suyun gökle damıtılıp iksirleştiği yeni yetme fidanlar ve demlenmiş ağaçlardan sızıp, toprağı, havayı, ışığı ve şaşırtıcı, coşkulu sessizliğin sesini kullanarak kanını, etini alevlendiren dingin bir telaşla çocuksu, saf bir mevsim sızıyordu… Uzun süre sonra ilk kez ava çıkmıştı. İlk avının üzerinden geçen yıllarda vahşi doğanın kucağında birçok hayvana en öldürücü darbeyi vurmuştu. İZLERİ TAKİP ET. Yıllar önce büyükbabası öğretmişti izleri takip etmeyi. Her temasın iz bırakacağı ayrı bir konu: temas ve iz, bir av öğretisinin temel felsefesiydi. Her temas iz bırakmayabilir. Her iz, iz olmayabilir. Heyecan verici gizemin kapısı da böyle aralanır. Aslında avla avcı arasındaki eti ve kanı coşturan sır da burada gizli. Bu iki ayrı kaderin aynı zaman diliminde birbirinin kaderine karışma arzusu… İnsanın derisinin altındaki kılcal damarlar gibi kendi yolunu kendisi açan kâh bir işaret parmağı, kah gelişmiş ve güçlü bir pazu gibi akan ırmakların yankısız ve telaşsızlığında yamacı geçti… İlk kez her zamanki avlanma yerine gitmedi. Yaşlı bir mavi çınarın simli yorgunluğunun yanından geçip, tarih öncesi insanlarını andıran bir kayanın gölgesine yerleşti. O anda gördü kendisini ormanın bilge güvenliğine ve cesaretinin su katılmamış vahşiliğine teslim olmuş karnını doyurmaya çalışan o Ceylan’ı. Her zamanki gibi yaratılmışlığın büyüsüne kapılmışçasına hayranlıkla baktı avına: Yaşama içgüdüsü alevlenmiş Ceylan kanının dirençli ve vahşi saflığındaki akışla umarsızdı. Üstelik tıpkı şu anda atan kalbinin sesi kadar yaşamaya hevesli, ölüme çok uzak ama bir anda ölümün cazibesine kapılacak kadar da yakındı kendisine. Okunu yerleştirdi yayına kararlı parmaklarıyla. Yayını gerdi bedeninden sıralı patlamalarla boşalan nefesiyle. Her zamanki yerinden vuracaktı. En zayıf noktasından: boynu. Felç olacaktı avı. Sonra da gidip boynunu vuracaktı ceylan kemiği saplı bıçağıyla; Ceylan kendi kendini öldürecekti aslında ve avcının ruhu bu ikilemin soru işaretlerince insanı değil av olanı yakacaktı. Yayını daha da gerdi. Bir anda olacaktı her şey. Ok yaydan fırlayacak, ormanın bu derin ve geniş sessizliğinde acılı ıslığıyla ilerleyecek avını avlayacaktı, her zamanki gibi. Ceylan diğer avlarından farklı kendisinin varlığını hissetmiş ama hiç umursamıyormuş gibi karnını doyurmayı sürdürüyordu. Neden bu kadar kolay teslim olmuştu ki şimdi bu hayvan? Yayını son bir nefeslik daha gerdi. Bıraktığı anda her şey yepyeni bir yazgının çığlığında artık bir başka yöne akacaktı. Ceylan, kaslarının bütün ürkekliğine rağmen sakinlikle büyülenmişçesine… Yaşam av ve avcı arasındaki o yalın döngüde bir göz, bir soluk ve bir parmak üzerinde dönmeye başlamıştı ki Ceylan ilk kez başını kaldırıp kendisine baktı. Uzak gözlerinde ne gördüğünü kendisinden bile sakladı avcı... Ve avlanmayı neden bıraktığıyla ilgili bu anısının sürekli değişen hikâyesini anlatırken şu son cümleyle bitirmeyi adet edindi: Avda avlayacağın hayvan korkmazsa, korkuyu bilmediğinden değil, sana güvendiğindendir…
(aliulurasba, imaj:fotodali
(aliulurasba, imaj:fotodali
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)