17 Mart 2015 Salı

Allah’a Emanet Olun Gençler

Belki de özür dilemeliyiz onlardan. Gençlerden bahsediyorum. Zaman zaman kitap imza günlerimde birlikte olduğum gençleri yorgunluğunu, bıkkınlığını ve boşvermişliğini… daha iyi anlamaya başladım. Çünkü ağır kanamalı bir ülke emanet almıştık büyüklerimizden. Üstelik bu yaraların neden açıldığını onlar da bilmiyorlardı. Ya da biliyorlardı ve bunda biraz kendileri de suçluydu da bize hissettirmek istememişlerdi. Bir umut… En iyi bildikleri veya en iyi bildiklerini sandıkları şeyi yapacaklardı: çocuklarını en iyi şekilde ve yara bere almadan yetiştirmek. Birini bir yolculuğa uğurlarken söylediğimiz “Allah’a emanet ol” gibi bir şeydi bu. Nereye, ne için ve nasıl gittiğinden, gittiği yere ulaşıp ulaşmayacağından ama en azından ulaşması için bir umut barındırılan, kimlerle karşılaşacağından ve kendi başına ne yapacağından emin olmadığımız sevdiklerimizi uğurlama biçimimizin son cümle kalıbı: “Allah’a emanet ol.” Başka kime emanet edilebilir ki insanın çok sevdiği. Oysa çocuklarımızı Allah’a emanet etmeden önce yapacağımız çok şey vardı. Çoğunu yapılmadı. Yaptırılmadı da. Ancak geçmiş, geçmişimiz kolaylıkla suçlu bulacağımız en karanlık ve en kalabalık şehir gibiydi. “Şu” dediğimiz herkes ve her şey, objektif veya subjektif suçlu olabilirdi. Hiçbir önemi yok. Çünkü artık suçlu bulmuş olmamız bugünkü gençlerimizin omuzlarında hissettiği o ağır kanamalı yarayı hafifletmeyecek. Aynı hataları tekrarlamak ve hatta bir miras gibi bırakmak her şeyi daha da içinden çıkılmaz bir hale sokuyor. Elbette kendimizi başkasının yerine koymak, koyabilmek bir ayrıcalık olabilir ama aslında bu büyük bir sorumluluktur. Bugün gençlerin yerine kendimi koyamıyorum ama onları anlamaya çalışıyorum. Bu noktada sanırım büyük bir özür borcumuz var gençlerimize. Büyük harflerle söylendiğinde anlamlı olacak veya bağışlanmış olmamız dolayısıyla ruhumuzu sıkıntıdan kurtaracak bir özürden daha geçerli bir özür olmalı bu. Onlara yeni bir içerik sunmalıyız. Yeni bir insan ve yeni bir ülke içeriği sunmalıyız gençlerimize. İnsanın yeniden tanımlandığı, ülkenin ne anlama geldiği, namus, şeref, onur, doğruluk, dürüstlük… din gibi kavramların nerede, nasıl, ne şekilde ve ne için kullanılacağına ilişkin sağlam bir içerik. Kadın erkek ayrımı yapmadan yapmalıyız üstelik bunu. Sadece geleceğimizi kurtarmak adına da değil, yeni bir ülke, yeni bir dünya ve dünyamızın geleceği açısından… En başta yapmamız gereken şey ise konuşmadan çok iletişime geçme seansları düzenlemeliyiz. Bu sadece okulda olabilecek, ders olarak okutulabilecek bir şey değil. Temas kurabileceklerimizle nasıl iletişime geçeceğimizle ilgili temel bir dil, beden, ve ruh dili geliştirmeliyiz. İyi insanların iyi niyetinden vurulmayacağını göstermeli hatta bunu ispat etmeliyiz… Gözün, dilin, elin ve insanı insan yapan her şeyin bir anda silah olabileceğini ve karşımızdaki insanı öldürebileceğini onlara öğretip gösterirken biz de kendimizin içeriğini değiştirmeliyiz, ayrım yapmadan. Birbirimizi Allah’a emanet edip İblis’in yelkenlisiyle kendi kendimizi geleceğe uğurlayamayız. 

12 Mart 2015 Perşembe

BIÇAK-Metafordan Gerçeğe Sızan Kan (ÖLÜ ZİYAFETİ)


İkisini de bıçakladım: “Beni hırsızlıkla suçladılar. Konuşmak için gittiğimde Zekiye saldırınca, elinden aldığım bıçakla ikisinide bıçakladım.” İşkenceli Tüm Oyunlar oyunu hakkında . Oynamak için fareni kullan. Oyun açıklaması: Birbirinden korkunç yöntemlerle çubuk adamlara işkence yapacağın tüm oyunlar sizi bekliyor. Bu korku oyunu ile birbirinden ilginç yöntemleri kullanarak kötü bir adama işkence yaparak onu öldürmeye çalışacaksın. İşkenceleri yapmak için sol taraftaki karelere tıklayabilirsin. Kötü adamı, bıçakla kesebilir, şöminede yakabilir, gaz ile zehirleyebilir, silah ile vurabilir ve keskin aletlerle delik deşik edebilirsin. Ve daha fazla işkence yöntemini kullanabilirsin. Oyun yüklenince, kuru kafa işaretine tıkla, daha sonra skip intro butonuna tıkla ve işkenceye başla. En yeni işkence yöntemleri ile kötü adamlara işkence yapmak istersen işkence oyunları sitemizde sizi bekliyor. Mutfaktaki kör katil: Mutfaklarımızdaki masum, eksek kestiğimiz, sebze meyve doğradığımız, hayatımızın akışında doğal bir kolaylaştırıcı olarak kullandığımız bıçak ve bıçaklar. Masum mu gerçekten yoksa birbirini baştan çıkaran iki varlığın ortasına mı seriyoruz katillerimizi. Bıçak. Bıçaklarımız… Bir metafor olarak bıçağı aslına bakarsanız hemen her alanda görebilir ve çok kolay ulaşabiliriz. Hazreti İbrahim’in elindeki bıçaktan, mutfağımızda soğan doğradığımız bıçağa… İskender’in Gordion düğümünü kestiği büyük bıçaktan, rahmetli dedemin söğüt dalını kesip minik kaval yaptığı çakıya…  Bir süredir yaptığım bir araştırmanın olabildiğince kısa bir özetini vermeye çalışacağım bu denememde. Bu geniş çaplı ve muhtemelen benim dışımda kimsenin işine yaramayacağını düşündüğüm “bıçak” ve “bıçak metaforu” aslında korkunç bir metaforun nasıl olup da kanlı canlı hayatımıza sızdığının da resmidir. Bu araştırmayı yapmama sebep İzmir’de 2006 yılında işlenen bir cinayetti. Acı ve dehşet hiçbir şeyle kıyaslanmaz elbette ama Özge Can cinayetinden daha korkunç bir vahşetti Balçova’daki olay. 11 yaşındaki Aylin Kır ve ablası Zekiye Kır 130 bıçak darbesiyle öldürülmüşlerdi. İki kızın katil zanlısı olarak 14 yaşındaki kuzenleri E.A. tutuklandı. E. A. “Beni hırsızlıkla suçladılar. Konuşmak için gittiğimde Zekiye saldırınca, elinden aldığım bıçakla ikisini de bıçakladım” diyordu. Olayda masum kızlar, katilleriyle boğuşmuşlardı14 yaşındaki kuzenleri E.A. tutuklandı. E.A., “Beni hırsızlıkla suçladılar. Konuşmak için gittiğimde Zekiye saldırınca, elinden aldığım bıçakla ikisini kurtulmak için, nafile… 130 bıçak darbesi sayıldı bedenlerinde... Unutulup gitti. Olayın bende bıraktığı acı izden yola çıkarak, zaman zaman bıraktığım, zaman zaman veri biriktirdiğim araştırmamla ilgili Özge Can cinayetine kadar (toplumsal algının hareketlenmesi açısından önemli ama soluksuz bir hareketlenme) pek bir şey yapmamıştım. Ancak havuzda biriken verilere bir göz atmak istediğimde korkunç gerçeklerle yeniden yüzleştim. Acı bize ne kadar yakınsa algımız o kadar açık oluyor ve her şeyi daha derinden yaşayabiliyoruz. Tersi, algımızda basit ve kesik bir hareketlenmeden öteye geçmiyor. Canımızın yanması canı yayanları duyumsamamızı maalesef sağlayabiliyor. 130 bıçak darbesiyle öldürülen kız kardeşler unutulalı çok oldu ama bu açık yara her gün dağlanıyor. Bu ayrı bir konu. Benim burada üzerinde durmak istediğim özellikle kadın cinayetlerinde, katillerin çoğunun bıçak kullanması… Bıçakla işlenen cinayetlerde artış İstanbul’da 2011 yılı içinde 244 cinayet işlendi. Bu cinayetlerde 107’sinde bıçak 90’ında tabanca kullanıldı. Polis kayıtlarına göre bu cinayetlerden 53’ü kavga sonucu meydana geldi. 2011’de namus yüzünden 14 kişi öldürülürken, ailevi sebeplerden 25 kişi hayatını kaybetti. Aynı yılda, en çok cinayet işlenen yerler ise sokaklar. (12 Ocak 2012, Hürriyet gazetesi) Cinayetlerin büyük bölümünün Cumartesi günü işlenmesi de ayrı bir inceleme konusu olabilir… Ramses BaltasıM.Ö 1200’lerde Mısır Kralı II. Ramses’i bir elinde balta diğer elinde esirin saçlarını tutarken gösteren fresk veya M.Ö. 600’lü yıllardan kalma bir Asur taş kabartmasındaki kafa kesme sahnelerini veya Eski ve Yeni Ahit’te geçen Judith’in kendisine göz koyan Asur Generali Holofernes’in kafasını kesmesi veya Kral Herod’un üvey kızı Salome ve onun annesinin kışkırtması üzerine Vaftizci Yahya’nın başını kestirmesi gibi sembolik örnekleri bir yana bırakırsak, Antik çağdan beri kafa kesmek çok yaygın bir cezalandırma yöntemiydi.” diyor Tarihçi Ayşe Hür, son zamanlarda İŞID adlı örgütün kafa kesmeleri üzerine yazdığı bir makalesinde. Metafordan gerçeğe Elbette bıçak metaforu aslında kanlı canlı ve neredeyse ilk insandan bu yana sadece insanların yemek, doğada kalma savaşı ve benzeri yardımcısı ancak bir başka açıdan, bir cinayet aleti, bir silah olarak da karşımızda. Çünkü Milattan önceye gitmeye gerek yok, bundan kısa bir süre önce ülkeyi dehşete düşüren Münevver Karabulut öldüren Cem Garipoğlu da cinayeti işlemekle kalmamış, cesedi parçalara ayırmıştı… Cesedin parçalara ayrılması da ayrı bir psikolojik olgu ve değerlendirilmesi gereken önemli bir durum ancak bıçak ve bıçakla işlenen cinayetler de hissedilir derecede artış görülüyor, istatistiklere göre… Bu cinayetlerin işlenmesinde etkili olan şudur diyerek Kurtlar Vadisi’ndeki Polat Alemdar karakterinin hasmının boğazını bıçakla kestiği sahneyi yaklaşık 30 bin kişi cep telefonuna indirmesiyle ilgili tartışmaların çok anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü bu sahneyi RTÜK özellikle gençlere olumsuz örnek oluşturacağı düşüncesiyle yasaklamış olmasına rağmen, yapımcılar tarafından internete verilen bu bölüm, paylaşım rekoruna imza atıyor. Peki, içerdiği kanlı görüntülere rağmen binlerce kişinin bu sahneyi cep telefonuna yüklemesi nasıl değerlendirilmeli? Psikiyatr Dr. Armağan Samancı, bu durumun, toplumun içindeki şiddetin yansıması olduğunu söylüyor; “Toplum olarak içimizdeki agresyonun, güç ve kızgınlığın yoğun olduğu bir dönem geçiriyoruz. Artık duygusallık, nezaket gibi şeyler para etmiyor” diyen Dr. Samancı, şöyle devam ediyor: “İnsanlar artık içindeki kızgınlığı ve çaresizliği kontrol edemiyor. Toplum daha agresif ve gaddar oldu. İnsanlar bu yüzden bu tür görüntüleri izliyor.” Bu açıklamanın bir psikolog tarafından yapılmış olmasını yadırgayamayız, yetersiz ama henüz yaşadığımız zamanla ilgili araştırmalar da yapılmış ve ortaya belirli parametreler çıkmış değil, insanlarımızın ruh dünyalarıyla ilgili… İşkence yapmak ister misin? İşkenceli Tüm Oyunlar oyunu hakkında: Oynamak için fareni kullan. Oyun açıklaması : Birbirinden korkunç yöntemlerle çubuk adamlara işkence yapacağın tüm oyunlar sizi bekliyor. Bu korku oyunu ile birbirinden ilginç yöntemleri kullanarak kötü bir adama işkence yaparak onu öldürmeye çalışacaksın. İşkenceleri yapmak için sol taraftaki karelere tıklayabilirsin. Kötü adamı, bıçakla kesebilir, şöminede yakabilir, gaz ile zehirleyebilir, silah ile vurabilir ve keskin aletlerle delik deşik edebilirsin. Ve daha fazla işkence yöntemini kullanabilirsin. Oyun yüklenince, kuru kafa işaretine tıkla, daha sonra skip intro butonuna tıkla ve işkenceye başla. En yeni işkence yöntemleri ile kötü adamlara işkence yapmak istersen işkence oyunları sitemizde sizi bekliyor. Yukarıdaki satırlara internet üzerinden çocuklar o kadar kolay ulaşıyor ki ama bu yazıya kimsenin dikkat ettiğini sanmıyorum, çünkü hemen kanlı oyunlara tıklanıyor ve… Bıçakla Adam Kesme 2 Oyunu: Bıçakla adam kesme oyunun devamı olan bu oyunda bıçak ve aletlerinizi daha gelişmiş ve yeni teknikler ile… Çocuklar ve bıçak. “Öz Şiddet tüm toplumlarda yaygın olarak görülen ciddi bir sorundur. Bıçakla işlenen suçlar ise şiddetin sonuçları en vahim olan türlerindendir. Bu suç türü çok fazla sayıda ölüm, yaralanma, sakatlanma ve ekonomik kayıpları beraberinde getirmektedir. Bu belirgin zararlarının yanında bu suçlar mağdurlarını psikolojik olarak da etkilemektedir. Mağdurlar korku ve tehdit altında yaşadıklarından hayat kaliteleri düşmektedir. Hem dünyada hem de ülkemizde yapılan araştırmalar çocukların ve gençlerin bıçakla işlenen suçlara yaygın olarak karıştıklarını göstermektedir. Bununla beraber ülkemizde çocukların karıştığı bıçakla işlenen suçlar yeterince incelenmemiştir. Bu araştırma bu ciddi problemi daha iyi anlamak ve böylece daha etkili çözümler üretilmesine katkı sağlamak amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın bulguları Erzurum ilinde 10 yıllık süreçte meydana gelen toplam 3061 bıçakla işlenen suç olayının 1004’üne 18 yaş altı çocukların karıştığını ve ilde bıçakla işlenen suç olaylarına karışmış toplam 12776 kişiden 1864’ünün çocuk olduğunu göstermiştir. Bu bulgulara göre bıçakla işlenen suçların yaklaşık %33’üne çocuklar karışmıştır.” Yukarıdaki satırların sahibi de araştırma yaparken bulduğum gerçekten de son derece önem verilmesi gereken bir araştırmanın özetinin özeti. Araştırmayı yapan ve Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi’nde (Cilt: 7 Sayı: 29) yayınlayan Doç.Dr. Murat Delice. Murat Delice, Erzurum Emniyet Müdürlüğü Koruma Şube Müdürü, son bilgilere göre. Bakış açılarınızı kışkırtın. Bu güzel akademik çalışmadan ilginç bir noktaya geçmek istiyorum, bakış açılarımızı kışkırtmak için: Hizmetçi, yardımcı ve arkadaştır. Keskin bıçak çalışkan hizmetçiye, akıllı yardımcıya ve faydalı arkadaşa; kör bıçak bunların tersine, Kadının gördüğü bıçak onun sevğidi erkeğe, Erkeğin gördüğü bıçak mal ve güce, Bıçak yutmak oğul evladından gelecek iyilliğe, Hamile kadının ve onun kocasının gördüğü bıçak erkek çocuğa, Mahkemesi olan kişinin elindeki bıçak sağlam delile, Bıçağın eli kesmesi şaşkınlık uyandıracak bir duruma, Büyük bıçak rızık ve hayra, Bıçağın kapalı olması ya da kılıfında bulunması zelil olmaya, yalancı şahitliğe, Kalem açacak bıçak yazma istidadı olan evlada yahut hesap yapmaya, Bıçağı bilemek bir iş için gayrete gelmeye, çocuk terbiyecisine yahut insanlara çalışmayı öğütleyen birine delalet eder. ( Ayrıca Bakınız; Bileği Taşı.) Rüyada elinde bıçak görmek, güç ve varlığın sürekli olacağına, bıçakla birşey kesmek, eline maddi kazanç geçeceğine işarettir. Kavganın ve ayrılığın işaretidir. Bu rüya, iş hayatınızda zarar edeceğinizin habercisidir. Rüyada elinde bıçak tutmak, güç ve zenginliğin sürekli olacağına, bıçakla bir şey kesmek, eline para geçeceğine işarettir. Bıçak kaybetmek veya saklamak olası tehlikelerden kurtulacağınıza işarettir. Bıçağı kırmak işlerin yolunda gitmesi, bıçak taşımak insanlardan zarar görmemek için dikkatli olmanız gerektiğine, ölümle burunu buruna gelebileceğinize işarettir. Rüyada bıçak görmek, kavganın ve ayrılığın işaretidir. Bu rüya, iş hayatında zarara uğrayacağınız anlamına da gelir. Rüyasında elinde bıçak olduğunu gören kişi yükselir ve mevki sahibi olur. Bıçak başkasından alınırsa kişinin yardım alarak iş sahibi olacağına işaret eder. Genellikle bıçak, ayrılığa yorumlanır. Rüyasında bıçakla bir şey kestiğini görmek, yolculuğa çıkacağına, bıçak bilediğini görmek, bir yere gitmek için hazırlık yaptığına… Bir rivayete göre; bıçak görmek kuvvet ve kudretinin devamlı olacağına, bıçakla bir şey kesmek, eline geçecek mal ve para olarak yorumlanır. Bazılarına göre: Rüyada bıçak evlat ile kini ise es ile tabir olunur. Rüyada gördüğü bıçakla beraber erkekliği teyid edecek bir şey de varsa, doğacak çocuk erkek olur. Anlamış olduğunuz gibi bu da rüya tabirleriyle ilgili ve bu rüya tabirleri de Diyanet İşleri Bakanlığı sitesinden alınma, eğer site “çakma” değilse. Masum çocuklar masum bıçaklar ve cinayetlerin bilinçaltı mutfaklar… çok uzun bir dosya bendeki ama daha fazla uzatmama gerek yok, sanırım anlaşılmıştır ne demek istediğim… Çok kolay ulaştığımız bıçağın masumiyetinden bir katil hem de kendi annesini, kız kardeşini kesecek derecede ileri derecede katiller nasıl ortaya çıkıyor?.. Bir başka açıdan kadın cinayetlerine bakmak istedim, umarım bir faydası olur. (au, imaj:aliulurasba

11 Mart 2015 Çarşamba

HANGİ KADIN?

Her erkek bir kadının, her kadın da bir erkeğin içinden çıkıp gelir hayata. Sonradan kimlikleniriz ve ölümcül yaramızı da o zaman alırız. Yıllar içinde içimize sinen zehir bizi sonunda esir alıp öldürür. Kadın dediğimizde veya erkek dediğimizde “Şudur” diyebileceğimiz belirgin bir insan yoktur aslında karşımızda bu kimlik ayrımları yüzünden.  Oysa ve belki de tartışmaya mahal bırakmayacak aidiyetlerimizin bizi birçok insana bağladığının ayırtına varabilseydik, kavga sebepleri uydurmak yerine umut edebileceğimiz bir gelecek için öykünürdük. Aynı kökün aşılı bütün dallarında açan rengarenk çiçekler… Karma kimliklerimiz bizim. Üzerine cilt cilt kitapların yazıldığı kimlik konusuna hemen hiç girmeden şuraya gelmek istiyorum: Bazı şeylerimizi doğuştan getiriyoruz. İstanbul’da Nişantaşı’nda kız doğmakla Kars’ta şehir merkezinde kız doğmak aynı anlamı taşımıyor, kadınlık da aynı biçimde yaşanmıyor. Bu çerçevede bir kişinin belli bir kimliğe sahip oluşunu belirleyen şeyin temelde başkaları olduğu savı doğrudur. Bizi kendileri gibi yapmaya çalışır insanlar (ailemiz, çevremiz, memleketlimiz, dindaşımız, meslektaşımız…) Böylesi bir bağra basmanın bütün meşakkatli yollarından, tuzaklarından… geçerek bilincimizi oluşturmaya çalışırız… Bilincimiz netleşirken ve neysek o olurken yaralar da alırız ve bu yaralardır aidiyetimize ait pekişmişlik veya pekişmemişliktir. Sadece cinsiyet açısından değil, dini, idelojik… bir çok alanda verilen savaş kazanılacak bir savaş olmamasına rağmen yine de savaş sürer. Bazen yaralarımızı, bazen aidiyetimizi gizleriz… Bütün bu yara ve gizlenme aslında apaçık bir ifşadır, kendimizi ortaya koyuştur bir anlamda. Peki görünen biz veya daha daraltalım görünen “kadın” kimdir o halde? Ya da bu yazının yukarıdaki satırlarından yola çıkaran “Hangi kadın?”dır. Nişantaşı’ndaki kadın mı, Kars’ın dağ köyündeki kadın mı? Yazar olan, aktivist olan bir kadın mı, okuyan, kitapların altını çizerken dişiliği teninde dirileşen, ruhu yumuşayan kadın mı ya da yufka açarken çocuklarına ve kocasına karşı bütün görevlerini yerine getirmenin sakınımsız özverisiyle kendine özgürlük alanı oluşturmuş bir kadın mı? Henüz özgürlük bile tam anlamıyla tanımlanamamışken… “Kadın özgürlüğü” dediğimizde hangi kadının özgürlüğünden bahsediyoruz? Sevgilisiyle İspanya’ya sevgililer gününü kutlamaya giden kadın mı, yoksa dünyayı bisikleti üzerinde gezmek için tek başına yola çıkan kadın mı, ya da özgürlüğünü evi ve mahallesinin sınırlarıyla istemli ya da istemsiz kendi kendine çizilmiş bir kadın özgürlüğü mü? Bu soruları uzatmak (hangi Müslüman kadın, hangi milliyetçi kadın, hangi anne... vd., küreselleşmeyi ve iletişim çağının getirdiklerini de hesaba katarak) ve konuyu enine boyuna bütün ayrıntılarıyla ele almak mümkün ama bu, bu köşe için sıkıcı olur eminim… Onun için kadın hakları veya kadının özgürleşmesi ve kadına karşı cinayet ve şiddeti konuşurken veya bu yönde adımlar atılırken toplumdaki hemen bütün kadınlarımıza ve erkeklerimize hitap edecek yeni bir dil geliştirmemiz gerekiyor. Bunun zorunluluğuna inanıyorum. Bana göre hemen hepimiz hızla değişen dünyamızda yerimizin neresi olduğu konusunda zorlanıyoruz. Kavramlar bir anda yer değiştiriyor… Ötekiyken bir anda ötekileşiyoruz veya ötekileştiriliyoruz, dolayısıyla yargılarımızın sabitlenmesi ve bu sabiteler üzerinden yeni bir şeyler ortaya çıkarıp, bu düzlem üzerinde ilerlemek çok mümkün görünmüyor. Devlet kurumlarından, sivil örgütlere, eğitimden hukuka, sanattan edebiyata, televizyondan sinemaya ve kesinlikle tarihe bakış açımızdan ve oradaki parçalı algılarımıza, dinden, geleneğe bugüne ve gelecek umutlarımıza dönük öncelikle yeni bir dil geliştirmemiz, bu dil üzerinden yeni kavramlar ortaya koymamız ve berrak bir zihinle yeniden bir toplumsal düzen ve devlet düzeni inşasına girişmemiz elzem. Bu değişimi ülkemizin modernleşmesinde yaptığımız yanlışa yukarıdan aşağıya değil hem yukarıdan aşağıya hem de aşağıdan yukarıya doğru yapmamız gerekiyor. Bunu yapmadığımız sürece kendi etimizi kendi kanımızda kavuracağız… Günlük olaylar üzerinden (kamu spotları, çeşitli didaktik videolar, sloganlar, günlük politik kaygılarla atılan adımlar, söylemler, temelsiz eylemler, algı operasyonları vb.) gündemi değiştirmek ve bir şeyler yapıyormuş gibi yapmak, üzeri kabuk bağlamış yaranın kemiğimize, iliğimize ve oradan bütün vücudumuza yayılmasını hızlandırmak anlamına gelir. “Hangi kadın?” sorum da muhtemelen havada kalır… Zira hangi kadından çok “bizim insanımız” üzerine odaklanmamız gerektiğini düşünüyorum
...
(au, imaj:aliulurasba

KİŞİLİKSİZLEŞTİREREK ÖLDÜRMEK

Biz kibritle oynarken yangın çıkaran zamana karşı ihmal, bütün en iyi ihtimalleri ortadan kaldırıyor. Oyunumuzun bütün taşlarında parmak izimiz var ama yenilgimizi kabullenebilmek için suç ortakları arıyoruz kendimize. Küçük yalanlara inananların sayısı ne kadar da büyük... Radyo ilk çıktığı (Radyo Çağı-duyma) veya ülkemize ilk geldiği zamanlar insanların birbirine olan güveni sarsılmış mıydı veya o zamanın insanları radyoyla geçirilen vakitte cömert, diğer insanlara karşı vakit ayırmakta cimriler miydi bilmiyorum. Ama bir zamanlar televizyonun insan ilişkilerini etkilediği üzerinde durulmuş (Televizyon Çağı-Görme ve duyma), ciddi ve ciddi olmayan söylemler, araştırmalar, istatistikler yayınlanmıştı. Televizyon insanları birbirinden koparıyor, insanların birbirine olan ihtiyacı azalıyor, sohbetler azaldı, herkes bir ekranın karşısında televizyon kapanana kadar kimse kimseyle konuşmuyor… Daha bir sürü suçlama vardı televizyona karşı, oysa televizyonun bundan hiç haberi yoktu, doğrusu umurunda da değildi. Çok kanallı olunca iş biraz daha sertleşir gibi oldu çünkü aile bireyleri ayrı ayrı kanalları seyretmek istiyordu. Bu da belli bir gerilimi tetikliyor ve böylece televizyon gerçekten de insanları ayıran bir özelliğiyle karşımızda dikiliyordu. Sonra evdeki televizyon sayısı arttı, iş kökünden halledildi. Herkes kendi odasında istediği her neyse onu izlemeye başladı… Ancak radyodan televizyona geçişteki sancı, televizyondan bilgisayar ve dolayısıyla internete (İnternet-Bilişim Çağı, Görme-duyma-iletişime geçme) geçişteki sancının milyonda biri bile değildi. Bilgisayar hayatlarımıza o derece hızlı girdi ki, birbirimizden koparılırcasına alındık birbirimizden. Yumuşak bir geçişin olmaması ve birbirimizin gözlerinin içine baka baka bilgisayardan internete sızmamız, hissettiğimiz ama önemsemediğimiz lirik bir acıdan çok bir ilk gençlik hevesiyle affedilebilirmiş çocuksu yaramazlık gibi gelmişti. Öyle olmadığı da bilgisayarın ve internetin cep telefonlarına entegre edilmesiyle çok geç olmadan anlaşıldı. Bu geçişler aslında birbirine zincirleme bağlıydı ve son halkanın içine ne kadar zincir bağlanacağı bilinmiyordu. Hâlâ da bilinmiyor (Bilişim çağının post-ergenleriyiz). Çünkü daha öncesinden deneyimlenmiş bir durum değil internet bağımlılığı… Yanlış bilmiyorsam: Psikolojide bir insanı yüz üstü yatırarak öldürmek, öldürülenin (Maktul), öldüren (Katil) tarafından kişiliksizleştirmesi olarak nitelendiriliyor. İnternet kullanımımızla, katil-maktul arasında böylesi bir ilişki düzeni kurduğumuzu düşünüyorum. Evet, bir canlı organizma gibi düşünüyorum, çünkü internet, artık hayatın kopyalandığı bir sanal gerçeklik halini almış durumda. Eğer, sosyolojik ve psikolojik açıdan, interneti kullandığımız için insanlar arasında büyük bir güven bunalımının ortaya çıktığını, moral değerlerde çöküntü yaşandığını söylüyorsak ve bu bilimsel makalelere girecek kadar ciddiyse internet canlıdır. Hatta hayatın bir parçası olmaktan öte hayatın hem içinde hem dışında bir varlık olarak bizi gerçek hayattan fazlasıyla kuşatmış durumdadır… En başa dönece olursak biz kibritle oynarken yangın çıkaran zamana karşı ihmal, bütün en iyi ihtimalleri ortadan kaldırıyor. Oyunumuzun bütün taşlarında parmak izimiz var ama yenilgimizi kabullenebilmek için suç ortakları arıyoruz kendimize. İnsani değerlerimizi bir bir kaybederken ve yavaş yavaş ekranlar üzerinde yüz üstü ölürken katilimizle kurduğumuz karşılıklı suçluluk bağından medet umuyoruz. Katilimizin bize, bizim ilgimize ihtiyacı olduğu kadar bizim de katilimizin ilgisine ihtiyacımız olduğunu haykırıyoruz ama sessiz bir çığlıkla. Çünkü hâlâ bazı yanlış anlamalar olabilir. Bu eşik de aşıldığında ne olacak dersiniz? İnternete herhangi bir şekilde yüklediğimiz bırakın yazı, fotoğraf, özel hayatla ilgili bilgileri, anlam kadar internet de bize bir anlam yüklüyor. Bu anlam ütopik olanı aşan distopik-post-reellik içeriyor ama bir o kadar da ütopya içinde ve hayal edilenin ötesinde bir düşünceyle aynı yatakta yatıyor; fantezi gerçeği yok ederken kendi gerçeğini ete, kemiğe ve ruha bürüyor... Bu şişme bir kadınla veya erkekle yatmak gibi tek taraflı bir zevk ama o tek kişi iki taraf da zevk alıyormuş gibi kendini kaptırıyor, kendi yarattığına… İnternet ile olan bireysel bağımızda organik olan inorganiğe, inorganik olan organiğe dönüşürken… Duşta ıslanmayan telefonlar icat oldu mu bilmiyorum ama bu icat olduğunda bir yeni eşiği daha aşmış olacağız. Post-moral bir toplum…
(au, imaj:aliulurasba


2 Mart 2015 Pazartesi

AVDA AVLAYACAĞIN HAYVAN KORKMAZSA


Ormanın o derin ve geniş, içindeyken insanı büyüleyen kendine has sessizliğinde hayranlıkla ilerliyordu. Sanki toprağa değil de yapraklara basıyor, bastığı yapraklar, bir suyun içine atılmış minik bir taş gibi ormanın varlığında yarı ışıklı, yarı serin ama kesinlikle diri haleler halinde vücudunu bu güzelliğin her zerresine ulaştırıyordu. Ormandan da etine, etinden ruhuna toprağın suyla, suyun gökle damıtılıp iksirleştiği yeni yetme fidanlar ve demlenmiş ağaçlardan sızıp, toprağı, havayı, ışığı ve şaşırtıcı, coşkulu sessizliğin sesini kullanarak kanını, etini alevlendiren dingin bir telaşla çocuksu, saf bir mevsim sızıyordu… Uzun süre sonra ilk kez ava çıkmıştı. İlk avının üzerinden geçen yıllarda vahşi doğanın kucağında birçok hayvana en öldürücü darbeyi vurmuştu. İZLERİ TAKİP ET. Yıllar önce büyükbabası öğretmişti izleri takip etmeyi. Her temasın iz bırakacağı ayrı bir konu: temas ve iz, bir av öğretisinin temel felsefesiydi. Her temas iz bırakmayabilir. Her iz, iz olmayabilir. Heyecan verici gizemin kapısı da böyle aralanır. Aslında avla avcı arasındaki eti ve kanı coşturan sır da burada gizli. Bu iki ayrı kaderin aynı zaman diliminde birbirinin kaderine karışma arzusu… İnsanın derisinin altındaki kılcal damarlar gibi kendi yolunu kendisi açan kâh bir işaret parmağı, kah gelişmiş ve güçlü bir pazu gibi akan ırmakların yankısız ve telaşsızlığında yamacı geçti… İlk kez her zamanki avlanma yerine gitmedi. Yaşlı bir mavi çınarın simli yorgunluğunun yanından geçip, tarih öncesi insanlarını andıran bir kayanın gölgesine yerleşti. O anda gördü kendisini ormanın bilge güvenliğine ve cesaretinin su katılmamış vahşiliğine teslim olmuş karnını doyurmaya çalışan o Ceylan’ı. Her zamanki gibi yaratılmışlığın büyüsüne kapılmışçasına hayranlıkla baktı avına: Yaşama içgüdüsü alevlenmiş Ceylan kanının dirençli ve vahşi saflığındaki akışla umarsızdı.  Üstelik tıpkı şu anda atan kalbinin sesi kadar yaşamaya hevesli, ölüme çok uzak ama bir anda ölümün cazibesine kapılacak kadar da yakındı kendisine. Okunu yerleştirdi yayına kararlı parmaklarıyla. Yayını gerdi bedeninden sıralı patlamalarla boşalan nefesiyle. Her zamanki yerinden vuracaktı. En zayıf noktasından: boynu. Felç olacaktı avı. Sonra da gidip boynunu vuracaktı ceylan kemiği saplı bıçağıyla; Ceylan kendi kendini öldürecekti aslında ve avcının ruhu bu ikilemin soru işaretlerince insanı değil av olanı yakacaktı. Yayını daha da gerdi. Bir anda olacaktı her şey. Ok yaydan fırlayacak, ormanın bu derin ve geniş sessizliğinde acılı ıslığıyla ilerleyecek avını avlayacaktı, her zamanki gibi. Ceylan diğer avlarından farklı kendisinin varlığını hissetmiş ama hiç umursamıyormuş gibi karnını doyurmayı sürdürüyordu. Neden bu kadar kolay teslim olmuştu ki şimdi bu hayvan? Yayını son bir nefeslik daha gerdi. Bıraktığı anda her şey yepyeni bir yazgının çığlığında artık bir başka yöne akacaktı. Ceylan, kaslarının bütün ürkekliğine rağmen sakinlikle büyülenmişçesine… Yaşam av ve avcı arasındaki o yalın döngüde bir göz, bir soluk ve bir parmak üzerinde dönmeye başlamıştı ki Ceylan ilk kez başını kaldırıp kendisine baktı. Uzak gözlerinde ne gördüğünü kendisinden bile sakladı avcı... Ve avlanmayı neden bıraktığıyla ilgili bu anısının sürekli değişen hikâyesini anlatırken şu son cümleyle bitirmeyi adet edindi: Avda avlayacağın hayvan korkmazsa, korkuyu bilmediğinden değil, sana güvendiğindendir… 
(aliulurasba, imaj:fotodali