28 Şubat 2017 Salı

İŞTE HENÜZ YAZMADIĞIM O EN KORKUNÇ ROMANIM

21. yüzyıl için GÜL KAN VE ŞEYTAN’DAN sonra, gerçekçi bir savaş romanı yazsaydım adı Uçurumun Üzerindeki Köprü, olurdu ve şöyle başlardı:
… sonra uyandı. Gördüğü kâbustan etkilenmişti. Ancak ne gördüğünü hatırlamayacaktı. Profesör Kelamî Şuan, icat ettiği bu robotik gözler ile bir rüya görürse, bunun aslında rüya değil ne yapacağına ilişkin şifreler içeren bir kısa film olacağını söylemişti. “Bunu da almalısın, ihtiyacın olacak gözlerindekini görmen için” diyerek kendisine bir cep telefonu inceliğinde ve büyüklüğünde, yeni nesil, elde tutulabilir, taşınabilir jöle kıvamında bir su tabakası uzatmıştı. Yatağından hemen doğrulmuştu. Uzun zamandır sırtında çanta ve kıyafetleriyle yattığı için sırtından çantasını sıyırdı. Fermuarı çekti. Su tabakasını buldu. Çıkarıp komodinin üzerine koydu. Sonra terörle mücadele esnasında kaybettiği gözleri yerine takılan ilk prototip robotik gözlerini yuvalarından çıkardı. Göz yuvalarında iki sonsuz karanlık delik açılıvermişti. Profesör Kelami Şuan’ın söylediği gibi robotik gözlerini su tabakasının altına el yordamıyla yerleştirdi. Ne olduğunu göremiyordu. Sadece ne olduğunu tam anlayamadığı metalik dalga sesleri duyuyordu. “İşlem tamamlandı, lütfen gözlerinizi takın” sözlerini duyar duymaz, yine el yordamıyla gözlerini göz oyuklarına yerleştirdi. İlk gördüğü şey su tabakası yok olmuştu. Profesör Kelami Şuan’ın söylediği gibi hemen ayaklandı. Salondaki aynanın karşısına geçti. Aynaya dikkatlice baktı. Gözlerinde bir hareketlenme olmuştu. Daha dikkatlice baktı. Gözlerinden yaşlar akmaya başlamışken, yarı uyur yarı uyanık, kısa bir süre önce gördüğü rüyasını tekrar görmeye başlamıştı. Görüntülerde yaşadığı ülkeden, herhangi bir terör eylemine maruz kalınmadan, güveli bir ortamda gerçekleşen referandum sonrası, paradokslarla dolu ergenlikten çıkmak için bocalayan “Yeni” Türkiye’de diğer birçok önemli milli yatırımı aldıkları gibi artık medyanın bir bölümünü satın alan çoğu Arap, bazı Avrupalı işadamları da ülke içerisinde, Başkana büyük propaganda desteği sağlamışlardı. Türk ordusu, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası emir komuta zinciri bozulan, yaralarını sarmadan, yoğun bir terörle mücadele ve Suriye rotasyonunda daha da zorlu bir dönemeçteyken, Yeni Türkiyeciler, Suriye sınırındaki baskıyı azaltmak düşünüyor ama sanki yavaş yavaş savaşın içine çekiliyordu; şehit haberleri sayısında tedirgin edici bir artış kaydedilmişti. Çalışmayan bürokrasiyi harekete geçirmek için hızla sistem değiştirip seçilen Başkan, kendi adına para bastırmıştı. Elektrikler kesilip durmasına rağmen jenaratörler ile aydınlatılan camilerde Hutbe de okunmuştu. Rejim yeni bir dönemece girmişti, Türkiye yine Cumhuriyetti ama... Halifelik tartışması sona erdiren Başkan ise hain Mekke Şerifi Hüseyin’i unutmamıştı belki ama İslâm ülkelerini yanına çekebilmeyi hedefliyor olmalıydı. Kredi borçları yüzünden intihar vak’aları artarken, birçok bankanın önünde eylemler vardı. İnsanlar kredi faizlerinin düşürülmesini, haksız borçlanmalarının önüne geçilmesini, kredi vadelerinin uzatılmasını isteyen, maaşlarının eksik yatırıldığını söyleyen insanlar tam anlamıyla ne olduğunu anlayamamışken, bireysel silahlanma daha da artmıştı; kaos ortamında, kim kime ateş ediyordu henüz tam belli olmasa da zaman zaman Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden, yerel çatışma haberleri geliyordu. Yerel çatışmalarda özellikle bölgedeki karışıklık sonrası Türkiye’ye gelen farklı ülkelerin vatandaşlarının karışması olayları daha da ateşliyordu. Bu arada ABD’de Türkiye’yi bölgedeki radikal unsurları temizlemesi, özellikle Suriye ve Irak’daki iç karışıklıkları durdurması, İran’ın İsrail’e tehdit olmaktan tamamen çıkarılması için “Yeni” Türkiye Cumhuriyeti’ne destek vermeye başlamıştı. Ermenistan ile çatışmaya başlayan Azerbaycan’dan başlayan bir Sunni İslâm kuşağı projesi olmalıydı bu. İran, Rusya Genelkurmay Başkanının ziyaretinin adından, ülkenin dört büyük kentinde tarihin en büyük askeri tatbikatına başlamıştı…  ABD’nin Yeni Türkiye’deki Başkana bu desteği, Rusya’ya karşı arkasının kollanmasıydı. Dolayısıyla ABD daha çok Karadeniz’de olacaktı. Aynı takvim içinde, Filistinlileri gemilere doldurarak Akdeniz üzerinden Afrika’ya sürmeye başlayan İsrail, İŞİD kontrollü bir şekilde geri çekilirken, PYD ile ortak Türkiye’nin toprak komşusu olmaya hazırlanıyordu; bölgede İsrail’in ve PYD’nin güvenliği ise ÖSO birlilerince sağlanıyordu. Çin, Rusya’ya el altından silah satarken bir gazete manşetiyle ifşa olmuştu. Kamuoyuna ise ABD, Çin ile kozlarını paylaşmaya hazırlanıyormuş görülüyordu. Mısır başta olmak üzere birçok Arap ülkesindeki iç karışıklıklar yüzünden korkunç olaylar yaşanmaktaydı, Tahrir’de, meydanda iki İngiliz erkek gazeteci ve bir Alman kadın doktor ajan oldukları gerekçesiyle linç edilerek, öldürülmüştü. Fransa’da temaslarda bulunan Almanya Başbakanı “Yeni” Türkiye Cumhuriyetine de gereken desteği vereceklerini belirttiği, daha büyük olayların çıkmaması için Rusya’ya itidal çağrısı yaptığı gün, Alman menşeli uzun menzilli füzelerin, Malatya’ya yerleştirildiği yönünde haberler çıkmıştı gazetelerde ve işte o günün sabahında, yıllar sonra ilk kez Ayasofya minarelerinde sabah ezanı duyuldu… Artık gündem Son Kutsal Savaş’tı. Bu savaşta ilk kez, insanların yanında robotların da olacağı söyleniyordu; ancak bu robotlardan önce muhtemelen robotlaştırılmış gerçek insanlar öleceklerdi cephelerde… İşte bir dakika bile sürmemişti bütün bu görüntülerin ve daha bir sürü bilgi ve görüntünün akışı. Gözlerini kapattığında gözyaşları hâlâ akıyordu. Oysa Profesör Kelamî Şuan, robotik gözlerin gözyaşına duyarlı olmadığını söylemişti… Ancak şimdi bununla uğraşacak zamanı yoktu. Demek ki bazen iktidarlar politik reflekslerle hareket ederken işler çığırından çıkabiliyordu. Yanaklarını elinin tersiyle sildi, hızla ayrıldı aynanın karşısından; şifreyi çözmüştü, “Ya istiklâl ya ölüm. Şimdi yapması gerekenleri yapacaktı. Ama nasıl?