30 Ekim 2024 Çarşamba

DUBAİ ÇİKOLATASI YİYEN HAİN MİDİR YOKSA HARAM MI YEMİŞ OLUR


Herhangi bir şeyi satmak sadece birinden para alıp karşılığında bir şey vermek değildir asıl bir kültür aktarımıdır ve benliğimizi hedef alır.

Bir jileti nasıl satabilirsin:

“En iyi jilet budur... Dünyanın bütün meşhurları bununla tıraş oluyor... İngiltere Kralı, Rahmetli Başkan Kenedi, Taçsız Kral Pele, Bekenbauer, Kaleci Mayer, Nadya Komonaçi, Brijit Bardot, Fenerbahçeli Cemil... Hepsi şöhretlerini bu bıçağa borçludurlar... (Neşeli Günler filmi)

Bir kalemi nasıl satabilirsin:

“Her şeyi satabilir misin? Şu basit kalemi sat bana!”

“Önce yemeğimi yesem bugün hiçbir şey yemedin çünkü.”

“Brad, nasıl yapıldığını göster, sat bu kalemi bana; izleyelim!” (Kalemi Brad’a uzatır.)

“Kalemi satmamı mı istiyorsun?”

“İşte benim oğlum!”

“Bu kalem.”

“Her şeyi satabilir.”

“Bana bir iyilik yapsana oradaki peçeteye adını yaz.”

“Kalemim yok.”

“Kesinlikle! Arz, talep dostum.”

“Demek istediğimiz anladınız mı?” (Para Avcısı filmi)

Pazarlama sürüden çalmaktır. Sürüden çaldığınız her kişi için kazancınız ikiye katlanır ve yeni bir sürü/kendi sürünüzü oluşturursunuz.

Büyük markaların serencamı böyledir. Hemen hepsi satma ve satın almanın altın vuruşunu yapmışlardır ve kendi cemaatlerini oluşturmuşlardır.

Büyük markaların hikâyeleri ihtiyaç üzerine değil ihtiyaç oluşturma üzerine kuruludur.

Dubai çikolatası gibi bir çikolataya ihtiyacımız var mıydı?

Peki, her aldığımız Dubai çikolatasının Filistin’e bir mermi olduğu bize söylense ne yapardık?

Starbucks ile Dubai çikolatası arasındaki fark ne, ya da bir fark var mı?

Ya da Ukrayna’ya satılan İHA ve SİHA’lar Starbucks’tan daha mı masum?

Ürünlerin “kapitalizm”, “emperyalizm”, “ihanet” içerdiğini kim neye göre belirliyor?

Pazarlama teknikleri ve ihtiyaç üretmek pratiklerinin bize gösterdiği şey oluşturulan tüketim sürüsü ile diğer sürüler veya diğer sürüleri yönetenler arasındaki etkileşimler belirliyor. Aslında satılan özellikle de uluslararası alanda tüketilen büyük marka ürünlerin politik bir yanı var. Ancak bütün bu ürünlerin hikâyeleri ve bizde ifade ettikleri de birbiri içine girmiş durumda. Çünkü uluslararası markalar iktidarlara ortak oluyorlar, iyi geçindiğiniz sürece çok fazla zarar görmüyorlar ama hesaplar tersine döndüğünde ortaklık güçlü lehine bozulabiliyor.

Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları önemlidir!

O yüzden günümüzde bir şeyi yerken içenken helal haramlığı bir yana bizi hain yapıp yapmadığı artık daha önemli; ya da iktidar sahipleri böyle örgütlenmemizi istiyorlar, çünkü işlerine siyaseten öyle geliyor olabilir.    

 

 

29 Ekim 2024 Salı

TARİH TEMBELLİĞİ


Ülkemizde yıllardır cumhuriyet öncesi ve cumhuriyet sonrasına küfredenler azalmadı. İlginçtir bu durum nesilden nesle de aktarılabiliyor.

Tarihine küfreden başka bir millet var mıdır bilmiyorum ama bizim ülkemizde bu durum bir çatışma gerekçesi ve bu gerekçe toplumu ikiye bölen bir olgu.

Bu alandaki propaganda çalışmaları da negatif anlamda olumlu işliyor. İhtimal bu propaganda çalışmasının ilk ayağı aile ve yakın çevre. Sonrasında bu çevre cemaatlere evriliyor ve bizim sağ sol diye kategorize edebileceğimiz yapılar imparatorlukların, ülkelerin tarihindeki kavşak noktalarını, dönüşleri bir yıkma ve sıfırdan üretme olarak işliyor. Böylece kendi ülkemizin tarihine bakışta belli düşünce açısı üzerinden küs ve öfkeli bir nesil klişe tarihselliklerle sürekli kendisini tekrarlıyor.

Kibirli bir tarih bilinci aslında tarih tembelliği değil mi?

Tarih ile ilgili her şeyi biliyormuşçasına bir tarih anlayışı içinde olmak ve aslında propagandaya kurban olmuş olmak kimseye ikna edici gelmiyor.

Örneğin cumhuriyet kurulmadan en az iki yüz yıl, hatta daha önceden cumhuriyet kurma çalışmalarının, dil değiştirme çabalarının, yeni bir hukuk sistemi oluşturma, kısaca bireyi ve toplumu yeniden üretme, bir ulus devlet olma çabalarının başladığını bilmek önemli değil mi? Değil. Yani tarih tembelliği yapan insanların bakış perspektifleri buralar uzanmıyor.

Cumhuriyet ile birlikte bütün olup bitenlerin üstü örtük bir manda sistemi olduğunu varsaymak kolaycılık değil mi?

Aynı şekilde Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili düşmanca yaklaşımların iyi niyetle bağdaşır yanı var mı?

Bir ulus devletin kendi geçmişi hakkında bu derece düşmanlığa sevk eden şeyin ne olduğunu anlamak kolay mı, zor mu? Bunu anladığımızda aslında toplum olma sorununu da çözmüş olur muyuz? Toplum olma sorununu çözmek bize ne kazandıracak?

Bütün bu sorulara cevap verebilmenin yolu tarih öğrenme tembelliğinden kurtulmamızla mümkün olabileceğini düşünüyorum. Daha geniş kapsamlı olarak ise bilgi edinme pratiklerimizi değiştirmemiz gerekiyor. Kendimizi propagandadan, kendi kendimizi “gaza” getirmekten kurtulmak ve tarihimizi olumlu veya olumsuz yanlarıyla bir bütün olarak kabul etmek, bunun üzerinden kendi medeniyetimizi kurmak son derece önemsenmeli.

Nihayetinde kendi tarihimiz üzerinden bir uzlaşma pratiği geliştirememiş olmanın olumsuz yanlarını yaşayarak görüyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi propagandaya teslim edilecek ve bunu nesilden nesle aktaracak kadar vasat tarih değil. Köklü bir geçmişten bahsediyorsak bu köklü bir toplumsal gerçeklikten de bahsediyoruz demektir ancak bize tarih tembelliğini dayatanın kim ve ne olduğunu da görmek gerek.

Osmanlı İmparatorluğu nasıl ki tarihin bir hediyesiyse Türkiye Cumhuriyeti bir kentsel dönüşüm eseri değil tarihsel dönüşümün eseridir.

Tarih tembelliğini bizi getirdiği nokta ise propagandadan ibaret bir tarih körlüğü ve düşmanlığıdır.

(imaj: anonim

28 Ekim 2024 Pazartesi

TOPLUMUNUZ GÜÇLÜ DEĞİLSE İHA SİHA MÜHENDİSLERİN ÇOCUKSU OYUNCAĞIDIR

 






Bu bir 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı yazısıdır: Her 29 Ekim’de aşık olmak güzeldir!

...

Toplumunuz güçlü değilse silah sanayinizin üretim merkezi, ihalarınız sihalarınız mühendislerinizin çocukluk duygularını tatmin ettiği oyuncaklardır.

İmparatorlukların nasıl battığı veya batırıldığını hemen hepimiz ufak tefek farklılıklarla tarih kitaplarında okuduk. Aynı şekilde ülkelerin/ulus devletlerin nasıl yıkıldığını yakın zamanda özellikle Irak’ta Saddam Hüseyin’in heykeli devrilirken apaçık gördük.

Ulus devletlerin neden ulus devlet olduğu apaçık değil mi? Ulus olmadan toplum olmaz. Toplum olmadan bir devlet de, kurallar da kurumlar da yoktur. Toplum yoksa orada hemen hemen hiçbir şey yoktur, bunu cemaatleşmelerde görüyoruz.

Birey toplumsal kimliğini cemaat, parti, ideoloji bir yere devrettiğinde bir topluluk içinde var olabiliyor ama bu kişiyi birey yapmıyor, tam aksine bir topluluğun basit, kendi kararlarını veremez, kendi başına herhangi bir adım atamaz vb. hale getiriyor, bireyi eritiyor.

Ancak toplum dediğimiz olgu özellikle de ulus devletler özdeş olarak bir sözleşme temelinde birlikteliği bize anlatır. Bu öykü sadece toplumun toplum olma hüviyetine değil bireyin toplumsal olan içinde kendi varlığını da istediği gibi temsil etmesi üzerine kurulu. Bunu sağlayan ise o toplumsal sözleşmedir.

Toplumsal sözleşme son derece önemlidir. Cumhuriyet bu açıdan bir kaderdir. Türkiye Cumhuriyeti de kaderdir. Dolayısıyla GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK kaderdir/100 yıllık tecrübeye-teste baktığımızda da iyi kaderdir. Çünkü Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı baruta, silaha değil sırtını bir topluma dayamıştır. Bu toplumun sözleşmesi yıkılan imparatorluk enkazı içinde herhangi bir arayış, bitmeyen bir yas ya da manda olup bir güce yamanma olmamış, Türkiye Cumhuriyeti adı altında bir ulus devlet kurulması olarak şekillenmiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi bu yüzden şehitler vermiş, şahit ve gazi bir meclis olarak dünyevi kutsal mekân olarak üretilmiş, dolayısıyla herhangi bir mekân değildir; o kürsülerde kimin ne konuşacağına o tarihsel ve kültürel dinamik karar verir. Bu alelade bir karar değil mantıklı, kararlı, samimi ve bilinçli biçimde benimsenmiş bir zorunluluktur.

Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti sadece herhangi bir ulus devlet değildir, savaşarak oluşturulmuş bir toplum sözleşmesinin gönüllü kültürel biyolojik-zorunluluğudur. Anadolu bu anlamda sadece eşit yurttaşlığın paylaşıldığı herhangi bir coğrafya, karın doyurmak için besinler yetiştirdiğimiz, ölülerimizi gömdüğümüz herhangi, alelade bir toprak parçası değil, toplumsal bir sözleşmenin bedel ödenerek kazanılmış organik kâğıdıdır. Bu manada bir toplumsal sözleşmenin kanla yazılmış olmasından daha önemli olan toplum sözleşmesinin ulus devleti mutlaka ve mutlaka sağlıklı ve canlı tutması gerekliliğidir.  

Türkiye Cumhuriyeti’nde Çanakkale ve Kurtuluş Savaşları’nda biyolojik olarak ortaya çıkan toplumsal sözleşmenin yırtılması, buruşturulup tarihin çöplüğüne atılması içinde yaşadığımız coğrafyadaki bütün topluluklar için Cehennemin kapılarının açılması anlamına gelir. O yüzden Gazi Mustafa Kemal Atatürk Türkiye’sinde toplum sözleşmesi yaşamsal önem taşır. Her 29 Ekim bunun için son derece önemlidir. Her 29 Ekim sadece bayram değil, toplumsal sözleşmenin biyolojik varlığının devamına dair inançlı bir taahhüdün yenilenmesidir; o yüzden bu yöndeki coşkuyu elden asla bırakmadan hassasiyet gösterilmeli ve çok dikkat edilmelidir. Bu bilinç 29 Ekim’i insana daha çok sevdirir hatta kendine aşık eder.

25 Ekim 2024 Cuma

DÜNYADA TEK BİR KUTSAL KİTAP VARDIR: SOSYOLOJİ

 


Toplumu anlamadan Tanrı inancı dâhil herhangi bir şeyi anlamış sayılmayız!

Dünyada altı kutsal kitaptan bahsedilir: Felsefe, Tarih, Matematik, Fizik, Kimya, Biyoloji. Bunları okumadıysan sonunda düşeceğin durum, durum değil, kaostur diye düşünülür. Aynı şekilde bu kitapları hemen hiç okumamış olanlara soracak olsak Felsefe, Tarih, Matematik, Fizik, Kimya, Biyoloji ile ilgili bize“bunların içinde insanlık yok, vicdan yok. Sadece bunları bilmek bizi iyi insan yapmaz” karşılığını verirler (iyi insan olmak bir zorunlulukmuş gibi). Aynı insanlar “Fiziği münafıklıkla, Kimya’da fasıklıkla, Biyoloji’ müşrik üretmekle suçlarlar. Onlara göre Matematik kitap sayılmaz, çünkü bize bir şey öğretmez, gösterir; dahası Tanrı’yı ve tarihi sorgulayamazsın, kabul edersin.

İncil’in, Barnabas İncil’nin, Tevrat’ın, Zebur’un, Kur'an-ı Kerim’in Sümer tabletlerinden kopyalanıp kopyalanmadığı tartışması ayrı bir konudur temelde bu kitapların toplumu belli bir açıdan, yöneticilerin, idarecilerin, iktidarların açısında tutup başkaldırmalarını önlemek için olduğu da ayrı bir konudur.  

Sokrat’ı, Newton’u, Darvin’i Freud’u, Lacan’ı vb. benzerleri bilmek yetmez, asıl Marks’ı, Weber’i, Comte, Durkhami’ı, İbn-i Haldun’u vd. bilmek gerekir.

Burada bahsettiğim kutsallık toplumun zorunlu saygı uyandıran güçlü yapısının nasıl kabul gördüğü, bozulmasının ya da yeni bir biçim almasının neleri getirdiği, dokunulmaması halinde neleri ortaya çıkaracağı, üstüne titrenildikçe kendisini nasıl kutsallaştırdığı, en önemlisi de kendi kendisini nasıl idare edip yönettiği vb.dir. Öncelikle bunu öğrenip yerinde kullanmamız gerekir.

Toplumu anlayan okur, cahil kalmaz.

Toplum öğrenmeyi emreder, öncelikle de kendisini öğrenmeyi emreder çünkü yaşamak toplumu yaşamaktır.

Dolayısıyla sosyoloji bir toplum bilimi olmanın sağladığı geniş imkânlarla toplumsal düzeni üreten etkileşimlerin üretilmesindeki o güçlü diyalektiği bize verir. Toplumun bizzat kendisi iktidardır, inanılması son derece güç, karmaşık bir güçtür. Örneğin hemen hiçbir toplum mühendisliğini kabul etmemiştir ama direnişi onu o mühendisliğin istediği noktalara da taşımıştır.

Toplum kendisinin iktidarıdır.

Toplum kendisinin oluşturduğu rızasıdır.

 Toplum kendisinin vicdanı, adaleti ve yok edicisidir.

Bu yüzden kutsal olan sosyoloji bize bir sadece “kahve”nin hikâyesini sunmaz. Dün Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışında Yeniçerilerin nasıl bir rol oynadığından bugün Starbucks Filistin’e yapılanlar üzerinden neden tepki gördüğünün derin toplumsallığını verir.  

Bu açıdan baktığımızda Narin cinayeti sadece kriminal bir vak’a mıdır?..

Ya da son terör saldırısı veya bir terör örgütü başının TBMM’de konuşma yapmaya çağrılması?..  

Toplumun kendi içindeki kaos ve düzeninde nerede durduğu son derece önemli hatta hayatidir.

Toplum şaka değildir ve sadece onu anlamak çini bile insanın “sosyolojik düşünesi” gerekir.  Ancak onunla hiç ilgilenmeyecek olursa, kendi bulanık zihninin bataklık yüzücüsü demektir;  oysa bu zihin de sosyolojik gerçeklikle ve soyut müdahale ilişkileriyle temas içinde çıkmıştır ve ancak kendini düşüncenin ayartmasına kaptıracak ve nesnenin yerine onun düşüncesi geçecektir.

Sosyoloji toplumsal içselliğin imkânıdır.

Sosyolojiye yakınsak, kendimize ve en önemlisi de pratik yaşama yakınızdır.

Takip edebilirsiniz: https://x.com/ulurasba 

imaj: anonim

24 Ekim 2024 Perşembe

TUSAŞ’A SALDIRI VE TÜRKİYE’NİN TERÖR KASILMASI

 


Öldürmeyen yaşatır, diri tutar.

Türkiye’nin bugünkü olağanüstü korkunç durumunun en önemli sebeplerinden biri hatta en başta geleni terör. Türkiye’de insanlar terörde sadece çocuklarını kaybetmedi; benliklerini de yitirdi.

Bugün demokraside sorun yaşıyorsak, laiklikte bir türlü kendi gerçekliğimize ulaşamamışsak, hukuk devleti olmaktan hâlâ fersah fersah uzaktaysak, daha da önemlisi ekonomik ve sosyal olarak bir gıdım ilerleyememişsek bunun en önemli sebebi terördür; daha doğrusu siyasetin tıpkı darbelere baktığı gibi teröre bakış açıdır.

Teröristlerin delikleri tıkanmadan daha ilk anda sosyal medyanın yavaşlatılması ve sonrasında da fişinin çekilmesi sivil siyasetin ülkeyi yönetmedeki doğru adımlar atmada sadece çekinik değil korkak olduğunu da ortaya koyuyor.

Retorikle kahramanlık olmaz.

Büyük devlet söylemi hiçbir devleti büyük yapmadı.Bölgede kurulan oyunlar İsa’nın havarilerinin kendisine kurduğu kumpas gibi ve bu oyunları en az okumuş insan bile biliyor. Hiçbir şey gizli, saklı değil. Irak’tan Afganistan’a kadar uzanan müdahale, Suriye’nin kuzeyinde yapılmak istenenler, bölgenin parçalı yapısının daha da parçalı hale getirilmesine yönelik içten içe çalışmalar, şunlar ve bunlar…

Bütün gerçekleri ve pratikleri bilmemizin bize sağladığı yarar ne oluyor: Hiç!

Sivil siyasetçiler, ülkeyi yöneten insanlar balon siyaseti yapabilir mi?

Bu sivil siyasete inanmış halk bataklık yüzücüsü olabilir mi?

Türkiye’de her şey mümkün! Maalesef bizi mahveden de bu zihniyet: Türkiye’de her şey mümkün mantığı.

Söylenecek her şey söylenmiş, gerçekler ortada, ne yapılması gerektiği belliyken hâlâ gerçek sorunların etrafında retorik dansı yapmanın faydası yok. Bu mantıksızlık siyaseti sivil siyasete de zarar veriyor. En güçlü iktidarlar halkın kendilerine olan inancını kaybediyor.

Durum öyle bir hal alıyor ki, en basit sorunun çözümünde bile insanlar sorunun bizzat iktidar eliyle çıkarıldığı görüşüne inanmaya başlıyor. Sahi derin devlet kim, kimler yönetiyor onu ve kimler, ne için kullanıyor?

Her iktidar kendi şahsi çıkarına çalışmaya başladığında kendini halkın, seçmenlerinin mağduriyetiyle ele veriyor.

Vaatlerin gerçekleşmeden tükendiği yerde Kurtlar Vadisi’yle mi karın doyuracak insanlar?

En az kırk yıldır terör sorunuyla boğuşuyor Türkiye; hiç mi deneyim kazanılmadı, hiç mi bir birikimi yok?

MHP Lideri Bahçeli’nin söylemi soğumadan nasıl oluyor da TUSAŞ gibi bir yer teröristlerin eylem alanı haline gelebiliyor? Bu teröristler kaç gündür (Bahçeli’nin açıklama yapmasından önceki) burada eylem gerçekleştirmek için çalışma yapmışlar? Aslına bakarsanız bu soruları sormaya bile gerek yok.

Şu bir gerçek ki: Siyasi aldatmayı güvenceye almak için aldanmış birey feda edilir.


(imaj:anonim

23 Ekim 2024 Çarşamba


KAZANMAK

Hiç birimiz kendi yargıçlığımızdan kurtulamayız ama gel gör ki, bu tarafsız bir yargı değildir, günün sonunda kendimizi haklı çıkarırız.

Gece başımızı koyduğumuz yastıklar hiçbir zaman taş olmaz.

Bütün çağlarda insanların en büyük hastalığı başarı ve kazanmak üzerine kurulu bir hayat isteği değil mi? Hayatın anlamı bu mu?

Tanrı bile onu istiyor bizden: Cennet Tanrı’yı kazananlarındır!

Hiçbirimizin akıbeti belli olmamasına rağmen Tanrı’yı bahane ederek ve onun ikazlarının, uyarılarının, korkutmaların yamacında “öldürmek”le işe başlarız.

Her katlettiğimiz için bir gerekçemiz de vardır. “Göze göz dişe diş” diyen de İsa’nın Tanrısı mıydı?

Sadece bir insanı öldürmekten bahsetmiyorum. Hatta bir insanı öldürmek, katlettiğimiz başta merhamet olmak üzere diğer bütün değerler dışında son derece vasat bir eylem olarak kalır.

Mutlaklaştırılan başarmak ve kazanmak kör bir inanç çöplüğünün en nadide çiçeğidir. Kokladığımız anda kendimizle yabancılaşmaya başlarız çünkü artık verilecek bir iç savaş kalmamıştır.

İç savaşımızı kaybettiğimizde ölürüz ve sonrasındaki yaşamımız kendimize yaşadığımızı ispat etmekle geçer. Böylece bütün vasat ikna yöntemlerine kendimizi kaptırırız çünkü ikna olduğumuz her şey geçici bir körlük hediye eder bize: Sahicinin sahteliği.  

Sadece en kaba talepte dile gelir başarı ve kazanç: Ben bir savaşçıyım!

Günümüzün barbarca başarısı ki buna ahlak da din de düpedüz karşı değildir öyleyse: Her türlü kör inançlı başarı ve kazanmanın modeli mahkumiyettir ve bugüne kadar birincisi ikincisini hep yeniden üretmiştir. Çünkü böyle buyuran Zerdüş değil toplumdur veya bizi buna inandıranlardır.

Yıllar içinde başarı ve kazanç hunharlığa dönüşmektedir.

Bir fetiş gibi artık başarı ve kazanç yoksa mutluluk da yoktur.   

İnsanları hayvanlar gibi kafes yerine mutlak başarı ve kazanç hendeklerine gönderen bu düzen Ağrı Dağı’nın vaat edebileceği kurtuluşun bir benzeşini yapmakla, Gemi’nin ilkesine ihanet etmektedir. Bütün bu başarıya ve kazanmaya endeksli mutlak mahkûmiyetler, açık alan niteliğindeki özgürlüğün özlemini tutuşturan sınır çizgilerini görünmez kıldıkları ölçüde yine özgürlüğümüzü daha kesin biçimde yadsıyorlar. Şimdi daha başarılı olmalıyız ve daha çok kazanmalıyız: Kafesin içinde boyuna dönüp duran kaplan, yaşadığı şaşkınlık ve öfkeyle, insanlığın da bir imgesini negatif biçimde yine insana geri yansıtmıyor mu?

Kazanç ve başarıya simgesel olarak ödenen haraç kafesteki kaplan imgesiyle insanı birleştiriyor. İşte mutlak bir başarı ve kazanmak için yaşamak: Bir ölüm kasılması!

imaj: anonim

21 Ekim 2024 Pazartesi


İSTİSMAR

İstismar insanları saflığından ve samimiyetinden vurmaktır. Dünya Sağlık Örgütü tarafından tanımlanan dört istismar türü var: Fiziksel istismar, cinsel istismar, duygusal istismar ve ihmal.

Fiziksel istismar; yaşamımıza, sağlığımıza, sosyal gelişimimize veya onurumuza zarar veren ya da zarar verebilme olasılığı yüksek, kasıtlı fiziksel güç kullanılmasıdır.

Cinsel istismar: Onay vermediğimiz, onay vermemizin mümkün olamayacağı, hazır olmadığımız ya da toplumsal yasalar, sosyal normlara aykırı olacak şekilde bir cinsel etkinliğe dâhil edilmemizdir.

En yakın ve en uzak çevresel, iş veya değil (sosyal) ilişkilerimizde sözleriyle ruh sağlığımızı bozacak etkide bulunmak ve bu nedenle kaygı verip, korku salıp ruh sağlığımız açısından olağan kapasitemizin kullanımının engellenmesidir. Bu durum bir süreç içinde, pek çok defalar tekrarlanabileceği gibi, tek bir seferde de gerçekleşebilmektedir.

Kendimize bakmakla yükümlüyüz ama bu da siyasi ve ekonomik, iktidarlarca engellenebilmektedir. Beslenme, giyinme, barınma, eğitim, sağlık ve sevgi (boşanma, aile içi şiddet vb.) gibi temel gereksinimlerimizi karşılamada yetersizlikler ortaya çıkabilmektedir. Bu da beden ve ruh sağlığımızın veya bedensel, duygusal, sosyal ya da ahlaki ve inançsal gelişimizde (şiddet eğilimleri, intiharlar vb.) sapmalara neden olabilmektedir.

Görüleceği üzere istismar, insanın kendisiyle başlıyor, çocuklara ve yaşlılara, hatta ölülere kadar uzanabiliyor.

Bir eylem olarak istismar, istismarın niteliğini de belirliyor. İstismara açığız. İnsan (hayvanlar da) her şeyle istismar edebiliyor ve edilebiliyor. İstismarın coğrafyası son derece geniş ve bu genişlik içinde son derece farklı çeşitlilikleri de barındırıyor. Bu genişlik ve farklılıklar istismara uğradığımızın farkına varmamızı engelliyor.

İstismar hemen fark edilebilen bir negatif eylem biçimi de değil. Bir ebeveyn ölünceye kadar çocuğunu istismar edebiliyor, ya da bir insan mezardan çıkardığı kadınlara tecavüz edebiliyor. Ancak istismar bu kadarla sınırlı değil. Eline güç geçirenin istismarından elinde hiçbir gücü olmayanın, kendine acındırarak istismar ettiği (dilencilik) de karakol kayıtlarında mevcut.

Tam olarak anlayamadığımız, bu yüzden onay verilip verilmemesi konusunda bir karımızın olmadığı, hazır olmadığımız ya da kendimizi hazır hissetmediğimiz, içinde bulunduğumuz ekonomik, bireysel, fiziksel, psikolojik ve sosyal konum (farklılıklar) ve maddi ya da ruhsal veyahut da sosyal durumumuzun hazır olmadığı, bize karşı yapılanda yapanın kâr hesabını gütmediğini düşündüğümüz iyi niyeti istismara açık kapıdır.

İstismar geleceği şöyle üretiyor: İstenmeyen çocuklar ya da istenmeyen cinsiyette çocuklar. Doğum anomaliler. Mizaç vb. nedenlerle ailenin beklentilerini karşılayamayan çocuklar. Zihinsel gerilik. Erken doğum. Kronik hastalık gibi nedenlerle sürekli bakım gerektiren çocuklar. Engelli çocuklar. Hiperaktivitesi, tehlikeli davranış sorunları olan çocuklar. Üvey çocuklar. Sık ve uzun süre ağlayan çocuklar.

Çocuklar bu şekilde olunca riskler de şöyle ortaya çıkıyor: Anne-baba ya da bakım veren kişi ile ilişkili şiddet vb. sorunlar. Genç ebeveyn, yalnız yaşayan ebeveynler. Eğitim eksikliği (Çocuk gelişimi hakkında bilgisizlik, bilinçsizlik). Alkol ve/veya uyuşturucu kullanıyor olmak. Çocukken istismara uğramış olmak. Fiziksel veya psikiyatrik bir hastalıkların varlığı. Dürtü ve öfke kontrolünün yetersizliği. Toplumsal iletişim becerilerinin yetersizliği.

Ebeveyn ve çocuk bağının kopması, bağın kurulamaması. Çok çocuklu, katı disiplin uygulayan aileler (aile içi şiddet). Ekonomik sıkıntı, işsizlik. Sosyal destek sistemlerinin yetersizliği. Evlilikteki veya yakın ilişkilerdeki sorunlar nedeniyle aile yapısının bozulması. Bunun sonucunda çocukta veya erişkinde duygusal ve zihinsel sorunların ortaya çıkması. Aile bireyleri arasındaki bağın zayıf olması, sözel ve psikolojik çatışmaların sık yaşanması.

Uygun beslenme, barınma ve bakım olanaklarının yetersizliği. İşsizlik oranlarının yüksek, geçim sıkıntısının yaygın olması. Uyuşturucu ticaretinin varlığı. İstismara uğrayanların savunuculuğunu yapacak kurum ve yapıların yetersizliği; rehabilitasyonsuzluk. Hukuksuzluk, hiçbir denetimin olmaması veya yetersizlik.

İnsanları koruyan yasaların yetersizliği. İnsana verilen değerin düşük olması. Cinsel ayrımcılık ve toplumsal eşitsizlik. Şiddetin kabul edilir olması, hatta hoş görüyle karşılanması. Organize şiddetin varlığı (savaş, terör, yüksek suç oranları). Pedofili. Kontrolsüz internet. Kültürel normların ve kodların iğdiş edilmesi.

İstismar bizi iyi niyetimizden yakaladığı için cezasız kalan tek üstü örtülü suçtur.

Peki hepimiz bir istismarın kurbanları mıyız?

imaj:au

 

19 Ekim 2024 Cumartesi


BİR NORMAL OLARAK ANORMAL

Normal öldü!

Hepimiz kendi deliliğimizin çağını yaşıyoruz.

İyi niyetli dokunmaların çağı geçti. Kucaklaşmalar eskide kaldı. Güzel söz mazinin derinliklerine sürüldü. Samimi bakış kendine hapsedildi. Her şey kendini zehirliyor. Aşk ve kadınla mı çıkmıştık yola? Ah evet, hiçbir günah ilk günahın yerini tutmuyor. Yolu mu kaybettik? Gideceğimiz yer mi sisler altında kayboldu? Belki gitmekten vazgeçtik. Artık dönmeye de gücümüz yetmeyecek; hem nereye dönsek, defalarca kendi kanımıza girdiğimiz o katliam mahalline çıkıyor yolumuz. Ders çıkartılan hatalar yok artık hayatımızda. Derin bir boşluk ve bu derin boşluğun kaygısı her yeri sarmış durumda. İki kere iki bir kez daha dört edecek mi bilmiyorum. İyi niyet ipi kopmuş bir salıncak. Bir şeytan uçurtması – ah o eski güzel günler sızlanması. Eskiden güzel günler var mıydı?

Eskiden…

Güzel…

Günler…

Zaman gerçek yüzümüzü ortaya çıkardı. Maskelerimiz düştü.

Ne hikmetse normali öldürdüğümüz yerde kalan parmak izlerimiz katil olarak bizi işaret etmiyor.

Normal öldü!

Ne çarpıcı bir gerçek ki: İçine düştüğümüz zamanda hepimiz birbirimizi öldürürken hiçbirimiz katil damgası yemeyeceğiz. Hiçbirimiz yargılanmayacak, mahkûm olmayacak, ceza çekmeyeceğiz. Cehennemimiz de bul olsa gerek: öldürülmeyi beklemek ve defalarca öldürülmeyi beklemek; inancandan, duyularından, fikirlerinden, samimiyetinden, vicdanından, hak arayışından, gururundan, onurundan defalarca vurulmak ve vurulmak ve bütün bunları en adi savaşta kazanılmış madalyalar olarak göğsümüzde taşımak, bir kazanca dönüştürmek: Normalin gazisi anormal değil miydi?

Normal öldü, artık parmak kıpırdamaz.

Anormal yaşamak son derece eğlenceli bitmeyen bir seramonidir, normalin cenaze merasimindeki.

Böyle yaşamak da yaşamaktır; kimse kimsenin beklentisine karşılamak zorunda değil. Kimsenin kimseyi bir diyet borcu yok. Kimsenin kimseye ihtiyacı yok…

Hepimiz kendi kirli soluğumuzun gölgesinde yaşarız.

Neden utanacağız.

Normal öldü!

Tanrı, daha önce ölmüştü.