13 Temmuz 2020 Pazartesi

ÜCRADAKİ GÜZEL İSTANBUL HEYKELİ VE İKİYÜZLÜLÜK

Farkındalığını ve onurunu yitirmek ölmekle aynı şeydir. Egemen iktidar kendini aşağılamak ya da simgesel anlamda iğdiş etmek pahasına da olsa kendi düzenini dayatmaktadır. Buna nasıl karşılık verilebilir; meydan okumaya meydan okumayla mı, yok etmeye yok etmekle mi?.. Oysa bizler, Türkiye’de politik ikiyüzlülük ağları içinde yüzen rehineleriz.  Hem kurban hem de suç ortayız. İktidar olanların, yani daha genel anlamda egemenlik düzeninin en büyük kurnazlığıyla bu tekelin kimsenin denetimi altında bulunmamasıdır. Olan biten her türlü iyi ya da kötü şeylerden hiç kimse, hiçbir birey, devlet ya da yasal süreç sorumlu tutulmaz. İçinde yaşamakta olduğumuz bütün olumsuzluklar, soluk karşı çıkışlar, kimler tarafından gerçekleştirildiği tam olarak bilinmeyen (15 Temmuz FETÖ olayları, bitmeyen terör, darbeler vb. gibi) istisnai arkaik, kalıntı özelliğine sahip, egemenliği bekitme örnekler olarak, popülist suç işleme ya da teknokratik kefaret ödemeyi algılamaktan aciz fanatizm biçimleridir. Her şeyi olumlayan bir süreç olumsuzluğu kesinlikle Şeytani bir güç veya diyalektik bir antitez olarak görmemektedir. Egemen iktidar artık karşıt bir terime gerek duymamaktadır. Var olabilmek için karşıtına gerek yoktur. Boyun eğme bir tanıma sahipken, egemen iktidar bir tanıma sahip değildir. İhtiyaç da duymamaktadır. İktidarın boyun eğme zamanı geçmiştir. Çünkü artık ikiyüzlülük toplumun tabanına yayılmıştır. Üstelik iktidar sadece ülkeyi yöneten iktidar da değildir. İktidar soyutlaşmıştır. Muhalefet de iktidarın o anonim ikiüzlülüğü içinde erimiştir. Üstelik bu bugünün sorunu da değil. Uzatmayayım: 1973 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin 50. Yılını Kutlama Komitesi tarafından Türkiye Cumhuriyeti ilanının  50. yılı anısına aralarında Gürdal Duyar'ın da bulunduğu 20 sanatçıdan İstanbul’un çeşitli yerlerine konulmak üzere 20 heykel ısmarlamasıyla ortaya çıkar. Duyar’ın İstanbul’u bir kadın olarak tasvir ettiği Güzel İstanbul Heykeli, hafifçe geriye doğru uzanmış çıplak bir kadın figürü olarak ortaya çıkar (Fotoğraf 1). Heykel, 270 cm x 170 cm x 150 cm ölçülerinde ve yaklaşık 7 ton ağırlığındadır. Gürdal’ın anlatımıyla motifler:


İncir kutsallığı,
hanımeli İstanbul'un havasını,
arı nüfus yoğunluğunu, nar ise İstanbul'un efsanelerini öykülendirmektedir… Heykel, 10 Mart 1974’te kutlama komitesi tarafından Karaköy Meydanı’na hâkim bir yer olan, Bankalar Caddesi ile Kemeraltı Caddesi'nin kesiştiği yere dikilir. Dönem iktidarda CHP-MSP koalisyonu dönemidir. MSP heykeli “müstehcen” bulur ve kaldırılması ister. Heykel üzerinde tartışmalar o kadar büyür ki, neredeyse ülke durur; hatta koalisyonun sonu konuşulmaktadır. O dönemin gazete başlıkları genelde şöyledir: “Utanç Heykeli”, “memleketin milli manevi değerlerine saygısızlık”, “Tarihi inkâr”… Bu konuda bir bildiri bile yayınlanır. Dönemin CHP’li belediye başkanı Ahmet İsvan “Kendin alanlarına, halkın inançlarına ters düşen heykeller konamaz.” İfadelerini kullanır. İsvan şu ifadeleri de kullanır: “Kaldırılma emrini ben vermedim. Ama inanarak uyguladım”. Heykelle ilgili soruşturma açılır… Karşı tepkiler ise cılız olmamasına rağmen, azdır ve kulak tıkanır. Valilik “ açıklaması ise şöyledir: “Heykel çıplak olduğu için değil zevksiz olduğu için kaldırıldı.” Nihayetinde heykel 9 gün (10-18 Mart 1974) kaldığı Karaköy’deki yerinden sökülür. Bir süre belediye şantiyesinde durur. Tahminlere göre Ecevit’in sessiz müdahalesiyle Yıldız Parkına konulur (tartışanlar hiç olmamış gibi bir anda bitmiştir). Ta ki, 2017 yılına kadar. Belki okumuşsunuzdur: 2017 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi, heykelin yanındaki çocuk parkını kullanan ailelerin müstehcen diye heykeli şikâyet etmeleri gerekçesiyle heykelin etrafını çitle kapatmıştır (Fotoğraf 2). Ancak sosyal medya üzerinden gösterilen tepkiler üzerine Belediye, heykelin etrafındaki çiti kaldırdı. Şu da ilginçtir: Heykel söküldüğünde, kaidesi üzerine bir grup erkek çıkar (Fotoğraf 3). Bu ibretlik görüntü ise çok şey anlatır… Egemen geleneksel muhafazakar kesimler her zaman dini inançlardan sızacak bir yer bulurlar… Bir not olarak: Sanatta çıplaklık, doğal çıplaklığın örtüsüdür. Nü, bir görme biçimi, sanatsal bir gelenektir ve bu coğrafyada yabancısı olmadığımız bir bakış açısıdır aslında. (au

12 Temmuz 2020 Pazar

AYASOFYA VE EGEMENLİK


Ayasofya’nın cami olarak yeniden açılması üzerinde “egemenlik” tartışması yapılıyor. İki koldan yürüyor bu egemenlik tartışması: Birincisi laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün imzasının geçersiz sayılmasının; laik Türkiye Cumhuriyeti idealinin erozyona uğratıldığı yönünde. Birincilerin iddiasına göre bu erozyon durmayacak. Ardından hilafet, saltanat gelecek; Türkiye’de geriye doğru (İran’daki gibi) bir devrim gerçekleşecek. Olabilir de, olmayabilir de… İkincisi ise Türkiye yüz yıla yakındır Ayasofya’nın müze yapılmasına atılan imzanın Türkiye’yi mahkûm eden bir imza olduğu yönünde. Bu bağlamda Türkiye bir kurtuluş savaşı vermemişti, verilen savaş ülkenin, Osmanlı mirasının başta İngilizler olmak üzere, Batılılara teslim edilmesiydi. 


Ben de günümüzde Ayasofya’nın bu kadar değeri olmadığını ifade etmiştim. Nitekim mekânın müze yapılmasının da, yakın zamanda camiye çevrilmesinin de siyasi olduğunu söylemiştim. Açılışın çok heyecan yaratmadığını, en azından iktidarın umduğu kadar heyecan yaratmadığını da iddia etmiştim. Beni eleştirenler oldu. Saygıyla karşılıyorum. Aynı görüşte ama… Burada bahsetmek istediğim konu Ayasofya artık bir sembol değildir, hele de egemenlik sembolü hiç değildir; egemenlik sembolü zaten olmamıştır, Ayasofya egemenlerin- güçlülerin sembolü olmuştur (Romada’da Ayasofya egemenlerin mekânıydı). Dünya değişmiştir. Belli bir yaş grubu bu kararı duygusal olarak coşkuyla karşılayabilir ama bugün ve gelecek Ayasofya üzerinden kurgulanmıyor. 

Mitler çağında değiliz. Dijital bir çağındayız. Özellikle 2000 yılı sonrasında kimse geçmişi diriltmeye çabalamıyor. Dijital eğitimin, dijital çalışmanın vb. planların yoğun biçimde yapıldığı çağımızda Ayasofya’da, ikonaların siyah lambalarla karaltıldığı bir tavanın altında namaz kılmaktan daha farklı eylem biçimleri geliştirdi insanlar. İyilik değişti, kötülük değişti... Dahası Ayasofya ile ilgili görüşlerini yazanlar, bilgisayarlarına alfabemizde olmayan “www” harflerini girmek zorundalar. Egemenlik başkadır demek istiyorum. Bugün egemenlik parçalanmıştır ve bilgi kimdeyse ondadır demek istiyorum… 

Şuradan devam edeyim: Freud, Totem ve Tabu adlı eserinde tarih öncesi insanlar(1), ya da 17., 18., 19. 20. Yüzyıl insanları aramızda yaşıyor olabilir. Bu insanlar bununla coşku da yaşıyor olabilir. İktidar da halkın isteğini yerine getirmiş olabilir. Kim ne diyebilir... Ancak şu da bilinmeli ki, bu ne bir karşı devrimdir ne Türkiye Cumhuriyeti gibi büyük bir ülkenin Ayasofya gibi bir sembolün içine sıkıştırılmış egemenliğinin yeniden ilanıdır. Bu düpedüz halkın (halkın çok daha fazla ve farklı istekleri varken) sahte gündem yaratmadır. Tek başına bir iktidarın devletin devamlılığı ve istikrarını bağnazlığa (kendi bildiği anlamında) teslim etmesidir. 


Ayasofya bugün dünkünden daha çok tarihe ve kültüre kapanmış ve artık daha çok din dışıdır ve tamamen iktidar perspektifinde bir zaman ve mekâna dâhil edilmiştir. Ayasofya ne gerilemenin ne ilerlemenin, ne fethin ya da ne zaferin sembolü de değildir artık; Ayasofya bir iktidarın kendini yeniden var etme hamlesi, hilesi, ilüzyonudur... 

Son iki cümle: İktidar tarafından Ayasofya ile bir inanç referandumu yapılmış ve kaybedilmiştir. Şeytan’a atılan taşla insan kendisini taşlar.(au
(1) Freud, Sigmund, Totem ve Tabu, s. 19, çev. K. Tahir Sel, Sosyal Yayınları, İstanbul,1984.

2 Temmuz 2020 Perşembe

BEN CUMHURİYETİ

Eski terapi merkezleri ve yeni insanlar… Evlenmeyi, ebeveyn olmayı, eş olmayı terapi merkezi haline getirmek, geçmiş zamanların adetiydi. Bu yanlış adet halen sürmekte:
-          Evlensin değişir. 
-          Eşi olsun değişir.
-          Anne baba olsun değişir.
İnsanlar evlenince, karı koca olunca, çocuk sahibi olunca değişmezler. Sadece varlıklarını ve varlıklarını oluşturan her şeyi pekiştirirler. Pekiştirdiklerini de çocuklarına öğretir ve miras bırakırlar. 

Günümüzde her şey değişime uğruyor, hem de hızla. Evlilik denilen o kurum da değişti. Sadece evlilik birlikteliği değil, kadın ile erkeğin birlikteliği de değişti. Eş olmak, karı koca olmak, sevgili olmak yeni içeriklere sahip. Sanırım çoğunluk bunun farkında değil. Artık “ben” bir cumhuriyeti ifade ediyor. İnsanlar (kadın erkek) “ben” dediklerinde onaylanma beklemiyorlar. 

Kedisiyle, köpeğiyle, beğenisiyle, beğenmedikleriyle, dahası bir yanı kolektif bilinçle irtibatlı da olsa “ben bilinci”yle kabullenilmeyi hayatın ortasına koyuyorlar. “Ben buyum, var mısın?” Özellikle kadınlar açısından bir “kendilik dünyası” inşa oldu. “Ben” diyen kadın “Hayır”ın ve “Evet”in bütün renkleriyle var. Bugün kadınlar için “Hayır”ın anlamı sadece “İstemiyorum” değil. Kadınlar için bugün “Hayır’ın anlamı”
“Tarzım değil…”
“Beğenmiyorum…”
“Beni bağlamıyor.”
“Beni ifade etmiyor...”
“Benim seçimim…”
“Benim ifade biçimim…”
“Ben istersem…”
“Ben de zevk alırsam…”
“Bana kalırsa…”
“Bence…”
“Kanımca…”
“Bana emir veremezsin…”
“Benimle böyle konuşamazsın…”
“Ben şu an okuyorum…”
“Ben şu an dinleniyorum…”
“Şu an bunu yapmak istemiyorum…” ve dahası, kadınların “Hayır’ı içinde olanlar. “Hayır” sadece bir ret olmak gibi geleneksel, küflü biçimini kaybedeli çok oldu. “Hayır” özellikle yeni nesil kadınlar için “içeriği zenginleştirilmiş bir aroma terapi gibi. Kadınlar bu zengin içerikli “hayır”ları bireycilik değil, bireysellik. Bireysellikten sonraki aşama ise “kendilik”tir. “Kendilik” en yüzeysel biçimiyle insanın “kendi olma halidir” yani kendisini kendisinden inşa etmiş olma halidir.

Elbette  “kendiliğini” inşa etmeye çalışan erkekler de var. Ancak genele baktığımızda (kadın veya erkek) çok sıkıntılı bir süreçten geçtiğimiz kesin. İnsanlar, bu değişime apansız yakalanmış ve düşmanmış gibi direnç gösteriyorlar. 

Oysa insanlar birer birer kendi cumhuriyetlerini, yani kendiliklerini ilan ediyor, kendi demokrasilerini geliştiriyor. Kendi kıta sahanlıklarını, kendi haritalarını oluşturuyorlar. Bunu da kendi demokratik anlayışları içinde gerçekleştirmeye çabalıyorlar. Burada ortaya çıkan direnç doğrudan ölüme varan şiddete kadar gidiyor… Bunu durdurmanın yolu bu yeni cumhuriyet rejimlerini kabul etmek ve o insanın kendiliğindeki demokratik yapısına uymak,  uyumu ifade edecek. Diğer yapılacak her şey bir darbe olarak kalacak. 

Dolayısıyla bugün evleri terapi merkezi yapmaya çalışmanın özellikle kadınları korumayacağını görmek için her gün yenilenen şiddet ve cinayetleri kanıksamakla eşanlamlı olabilir. Aynı şekilde evlenmek, ebeveyn olmak, eş olmak bir terapist edinmek ve terapi merkezinde yaşıyormuş gibi yapmak tam aksine hastalıklı her şeyi daha içinden çıkılmaz hale getirebilir. Eskiden de bu doğru değildi, sadece bastırılmış duyguları olan insanların, buruk tebessümlerine şahit olurduk. Demem o ki: değim aniden, bir baskın halinde falan gelmiyor. Kısaca tampon, kesilmiş atardamarı durdurmaz…

MAYMUN KRAL

DURUN BENİ DİNLEYİN

Eduardo Vanya, kralın ikiz çocuklarından biridir. Çelimsiz ve minicik doğar. Oysa krallık için güçlü ve gösterişli birine ihtiyaç vardır. Küçük olan ikizi anında hayatın içine çekilir, çelimsiz Vanya ölüm çukuruna atılır; bu iktidarla birlikte halkın köleleşmesine atılan ilk vicdansız adımdır. Toplum tarafından dışlanmış, dilsiz, saf, ancak hayata bakışındaki her zaman iyi niyetli cömertliğiyle, her şeydeki anlamı anlamsızca keşfeden bir yetişkin maymun olan Ian, Vanya’yı sahiplenir, onu büyütür ve ona Yaratıcı tarafından sunulan ancak, diğer yaratılmışlarca elinden alınan hayatını tekrar inşa eder. İnşa çalışması sırasında Vanya sağ elini kaybeder. (İmgeseldir bu sağ elin kaybı ama uzatmayacağım mevzu…) Vanya, Ian’ın saflığıyla kendi aklını birleştirir ve ateşi, avlanmayı, modern yaşamı, aşkı ve hatta umudu keşfeder. Cömerttir üstelik, her şeyi paylaşmak ister, kurulu düzeni kökten değiştirir. Halkını başarı ve mizahla yepyeni bir insanlığa taşır. Bu arada babası vicdan azabının kendisini rahatsız edişiyle itirafta bulunur Vanya, kendi çocuğudur. Elbette hem iktidar hem de iktidarı paylaşan toplum şoka uğrar. Kabullenemez. Hayat da bu kabullenemeyişlerin üzerinden akar zaten… Bir gün herkesin cennet sandığı o devasa ağaç yanar. Bu yangın ilk günah gibidir ve artık hislerle, önyargılarla ve sahte inançlarla oluşturulmuş sahte Cennet küle dönmüştür. 

BEYAZ DAĞA YOLCULUK

Varlık sebeplerinin kül olduğunu gören herkes şaşkın ve ne yapacağını bilemez. 
Vanya tam bu sırada küllerin üzerinden İbikus’un turnaları gibi vadiye uçan kuşları görür. Oradan sonrası şöyle repliklenir film:
Eduardo Vanya:
Durun beni dinleyin. Muhteşem bir dünya biliyorum. Uçsuz bucaksız ormanları var, herkese yetecek kadar ağaç ve mağara, pırıl pırıl bir dünya içinde meyve suların akan bir sürü nehir var papaya guya ve mango...
Eduardo Vanya’nın Eşi:
Eduardo sen neden bahsediyorsun
Eduardo Vanya:
Güven bana, umudu yaratmak üzereyim
Eduardo Vanya’nın Eşi
Bunu nasıl bilebilirsin
Eduardo Vanya:
Kuşlar söyledi bana. (Sonra da halkına döner)
Eduardo Vanya: Maymun halkı birlikte beyaz dağa gidiyoruz. (Maymun Kral filmi-Çocuk filmi(!)