26 Ağustos 2013 Pazartesi

Kıyamet metrosu beleşçileri

Gelecekle ilgili umut ekmeye başladığımızda başladı her şey. Umut ekmek yerine umut edebilseydik başımıza geleceklere şaşırmazdık beklide. Hasat insanlığın da kanlı hasadıdır. Güneş kendi etrafında dönerken yorgunluk biriktirdi. Batının doğudan, doğunun batıdan alacağı her şey bitpazarında; alıcı beklemiyor çürümeyi bekliyor. Batı kendine sadık kalmamanın bedelini, doğu da kendine sadık kalmanın bedelini ödüyor. Bu kanlı ihanetin bedeli bir kutlu ibadet gibi taçlanmayacak. Her hezimet bir zaferin takıdır; savaşlar bütün kahramanların mezarı. Barışa adanan bütün sözler karaçalınmış bir güneş. Yaşamaktan tiridi çıkmış bir dünyada soluk alıp vermeye çalışıyoruz. Yalana karşı alıklık ne de göz kamaştırıcı. Medeni devletler kendi kumaşlarından kendilerine kanlı elbiseler dikerken, geri kalanlar bütün hesaplarını öldükten sonraya bırakma telaşında. Artık çaresiz halkların geleceği varetmek için üreteceği herhangi bir destan veya bir mitos yok. Zaten tarih de ideolojiler mezarlığıydı. Ne acı ki çaresi olduğunu sananlar savaş sonrası kendi cesetlerinden kalacak çürümüş mirası paylaşım hesabında. Kitaptan sapınca din uyduruklaşır: Kıblesini unutmuş rüzgâr ne yana secde eder? Ah şu zulme ağıt yakarken, zalimin yolunu aydınlatan mum ışığı… Yine ölü çocuk yüzleri yağacak yüzlerine insanların. Hani şafak ki, alnının çatına çatılmış suskunlukla belirmesin her sabah. Suskunluğun fırtına tutulmuş insan, nereye savuruyor insanı? Tutulmamış söze sözün kavlinde nasıl bir ihaneti doğuruyor kelâm? Ne zaman yontmuştu Musa’yı Michelangelo?.. Sultan Fatih hangi ortaçağı kapatmıştı?.. İlahi Dante, komedi dükkânında fillerle dans, tam bir tragedya; batının mistik romanlarının kahramanı mı olacak batan güneşin altındaki şu bütün gösterişiyle göklere doğru uzanan pörsümüş kiliseler? Don Kişot mu, Servantes miydi fikre tecavüzün pusulası, yoksa Robinson Curuso muydu ince ince işlenen işgalin acısına teşne? Dudaklarında çarpı işareti kadınların ve şimdi hangi rahme yağacak besmeleyle mermiler; doğmamış daha hangi çocuklar ölecek “Ekber Allah” nidalarıyla? Mukadderatı bir cenabetli kehanet gibi gelecek mi beklenen? İ
hanetin bekâretinde kibirli bir muhabbet mi zalimle aynı yatakta halleşmek?

Zehirli bir şevval acısı baldan tatlı. Cami minarelerinden yükselen ölülerimize ağıt sala sesleri bir insanlık işgalinin değil yokluğun, yoksulluğun ve çaresizliğin feryadı. Oysa halklar kendisine yeni tanrılar uydurunca Tanrı aradan çıktı. Barbar bir beslenme biçimiydi çünkü siyaset ve ilahiyat. Din afyonlaştı, ibadet yogalaştırıldı: Güç ve hâkimiyete susamışlık tek Tanrılı bir din. Son için bir sona ihtiyaç yok. İnsan kendi soyunun ve sonunun bekçisi değil, celladı. Batı sürekli olarak yaratamadı. Doğu batının yaratımları karşısında yok olmadı. Yöneticilerin kanında safdil bir barış ve demokrasi, halkın dilinde yöneticilerin kanının kekre tadı. Hoşgörüsüz bir dünyanın yok olması mukadder. Zaman her zaman talan yaratacak bir Moğol yaratır ta ki, göç yolları bitene kadar, hayat kahredici bir yok oluşla yüzleşene kadar. Bazen Musa’nın da gücü yetmez. Kutsal yok oluş çağı selam olsun sana. Yokoluşun ardından gelecek bir Altın Çağ beklentisi bezginliğin de beklentisidir. Gökleri ve yeri soygun yeri haline getirilmesi sonrasında insan, kendi soyunu efendisi olacak değil ya. Haç da Hilal de bahar göremeyecek. Kıyamet metrosu beleşçileri de ne mutlu yolcular: Ruhun kitabı insanın omuzlarındaysa, Cennet ve Cehennem de herkesin koltuğunun altında.

 
Kılık değiştirip duran cinnet

Kılık değiştirip duran bir cinnetle yüz yüzeyiz. Acı acıyla kutsanıyor. İmanlı bir deliyle imansız bir akıllıyı ayırt etmek mümkün değil. İkisi de yasal görünüyor. Cinnetin kılıktan kılığa giren dervişleri bütün dinlerin Kâbe duvarlarına kadar vardılar, artık bütün duvarlar yerle yeksan. İnanmışı, inanmamışı Allah’a çalım atarak sonsuzluğun şerbetini sunuyor insana: Kan. Bu dünyaya sığamayanlar öbür dünyanın coğrafi özelliklerinin sonsuzluğundan dem vuruyor. Deliler için her şey mubah, akıllılar için delilik mubah. Gerçek gerçeğin bühtanı oldu. Beyinlerin içindeki kutsal su, tiride dönmüş, sahte tevazuun küstahlığı piramitleri gölgesiyle ezmiş. Tapınak merkezi öfke kalelerinden zehirli dua bombalar fırlatılıyor. Bayağılığın zirvesinde Yaratıcı yardıma çağrılıyor: Yetiş ya Rab, biz kan ektikçe kan biçiliyor. Kiliseler camiler karşısında mahcup, camiler kiliselerin karşısında ağlamaklı. Fatihler tiranlardan nasıl daha küstah ve kahredici olur? Cemaatlerin cemlerinden hırslı tevazular damlıyor gözlere, gönül gözlerine kurşun dökülüyor. Yaratıcıya inancın ve öldürmenin mubahlığı müminin deliliğinin de mubahlığı. Haç mı, hilal mi, palavra mı? Herkesin zafer düşü öldükten sonrasına dair… Bu dünyayı yaşanabilir yer yapamayan öbür dünyada nasıl bir cennet tahayyül ediyor? Bu dünyaya sığamayan öbür dünyaya nasıl sığabileceğini düşünüyor? İşte bütün ibadethanelerin mezar taşı gökdelenler… Benliğin yaşlı diliyle geviş getirdiği nasihatler, şeytanı bile baştan çıkaracak numaralar. Yeryüzündeki bütün ıstırapların sebebi aldatıcı bir açlık hissiyse, hangi dinde hangi mümin, hangi sofu, nasıl bir fethin yarenliğiyle yar?  

-         Ne istiyorsun?

-         Dahasını!
Dahası için yeryüzü dar olmalı, ahiret yeterli mi?.. Ölümsüzlük bir şehit madalyası gibi göğüslerde taşınıyor ama o göğüs kafesinin altında atıp duran kalp, yok olacağı gün için gün sayıyor. Yokluğu var etmeye çalıştığı yeryüzünde insan, hangi varla ahretine gidecek? Gururun kaynakları sınırlı değil. İnsanın bencilliğinin kaynakları da sınırlı değil. Sersemlemiş bir kadirimutlakçılık… Vicdanla sınırları çizilmemiş bir akıl yokluğu bile parselleyebilir. O akla yok edeceklerini göstermeseniz de olur o bulur. O azgın hırsıyla bulur, hem bu dünyasını hem ahretini inşa eder (!).Ama o Allah ki, nefsin şehvetli dudakları arasında eriyen dualara teslim olmayacak. Ölümsüzlük hava cıva. Masum ölümlüdür ve ne çıkarsa bahtına. İyilik veya kötülükten değil, masumiyetten korkmalı belki de insan. Ölümlülüğün içinde, hiçbir duaya ihtiyacı olmayan, sadece kendini de yaratan Rable aynı sofrada oturan o kutsal masumiyetten korkmalı insan.
Çay en çok sonbaharda da içilir

Biliyorum, yine efsunlu bir zamana geçiyor zaman. Yeniden çay demlemeliyim. Demliği sürmeliyim ateşe. Cızırdasın eski güğümler misali yanmakta ustalaşmış çaydanlığım. Varsın yansın su damlaları şevkle, zaten iştiyak içindeydi her şey her şeye. Karışsın ateşin feryadı suya. Vecd içinde dans ederken bulutlar, rüzgâra vereyim rüzgârı. Güze gelsin İstanbul, göze gelmesin. Sonbahar, değerini bilenler için som-bahar. Nasıl kıskanmasın ki mevsimler sonbaharı. En demli mevsimdir sonbahar. Sanki sonbahar değil de som-bahar. Üşütmez, ısıtmaz da, kararındadır. Sevdiğinizin üzerine bir hırka yeter, kendisini karşılamak için tören istemez, kendisi bir törendir zaten.  Yaşamla ölümün iç içe geçtiği tek mevsimdir o. İlk nefes gibi bir son nefes. Hissettire hissettire gelir. Hazmettire hazmettire gelir. Nazı yoktur sonbaharın. İçi dışı bir bir mevsim… Yaz gibi yakıcı ve geçici sahte canlılığı ve neşesi, kış gibi hesaplı içtenliği ve ilkbahar gibi insanı insan olmaktan çıkaran işvebazlığı yoktur. Eylül’e yazılır şiirler, Ekim’le yapılır devrimler ve Kasımpatıları, ağlayan bir kadının sevinçle dudak dudağa, hüzünlü gözyaşlarına benzer. İşte bütün renkler yanaklarında kadınım. Ve sonbahar gelir ve der ki; “Her şey bitti, işte yeni bir başlangıç için sana çay demleme süresi kadar bir zaman. Al hayrına kullan. Ama kış gibi üşüme, üşütme; yaz gibi yanma yakma ve ilkbahar gibi asla aldatma.”
Nasıl kıskanmasın ki mevsimler sonbaharı. Bütün mevsimlerin bir derkenarıdır sonbahar. Öyle bir derkenar ki, esası aşar, anlama yeni bir anlam ve anlamlar katar. Yaşama yeni bir yaşamın katılışı gibidir sonbahar. Yazdan, kıştan, ilkbahardan ve bütün zamanlardan bir iz taşır bu mevsim. Bu yüzden her rengi, her şekli son derece derin ve simgeseldir. Mesela kurumuş tek bir yaprak yoktur onda, gazel’dir hep bu mevsimde yapraklar… 

Her zaman kıskandıkları gibi kıskansın yine mevsimler sonbaharı. Öyle ya demini yavaş yavaş alır her şey. Acı bile demlidir bu mevsimde. Hüznün sevinci, sevincin hüznüdür sonbahar. Sabır yasak bir bahçenin meyvesiymiş gibi durur ilk anda. Sonra üzerinde ismin yazılıymış gibi alırsın ve sulu bir elmaya diş geçirircesine geçirirsin dişlerini. Ne bir kamaşma ne bir yabancılık ne başka bir şey, çay demleniyormuş gibidir işte her şey. Kış, ilkbahar ve yaz, geçmedi mi?.. Bu yüzden en çok sonbaharda içilir çay, tabağından deniz damlar üzerinize sakarlığınız değil. Bu yüzden en çok sonbaharda içilir çay, yeniden dirilişe serenad. Son’dur ama bahardır. Sonbahar geliyor, hazır mısın?

 


Empati: Ucuz duygu pazarının bedava mantıksızlığı

Adem, Cennet’e uyanmadan önce son kez, Rabbi’nin karşısına yine Rab tarafından boylu boyunca yatırıldı. İnkârından bu yana kayıp olan Şeytan işte orada ortaya çıktı. Boylu boyunca yatan Adem’i görünce şaşırdı. İçine girdi. Damarlarında, kanında, kaslarında, sinir uçlarında, kalbinde, en çok da beyninde, bilcümle bütün vücudunda dolaştı; kibre, şehvete, adaletsizliğe ve sadakatsizliğe bulaştıracağı insanın. Dünya sürgününün imtihanı da insanın bu dört günaha karşı nasıl direneceğinin coğrafyasıydı. Olmadı. Bu yüzden düşünce odağımızı değiştirmeliyiz. Empatiden çok yapmamız gereken şey düşünce odaklarımızı değiştirmeli, her şeye hastalıklı bir zihin odaklanmasıyla değil, hisli fikirlerden sıyrılmış olarak objektif bakabilmeliyiz. Bir anlık empatidir insanlığı bu hale getiren ve kendini yok etmeye doğru uçurumun kenarına iten. Mantığımız korkunç bir hastalığa yakalanmış durumda. Muhakemelerimiz ölü lekesi. Hislerimiz, mantığımız korkunç hastalığına virüsler taşırken, muhakemelerimiz sinsi ve kanserli varlığıyla bütün düşünce dünyamızı sarıyor. Ölüyoruz. İnsanlık ölüyor. Sonra da birbirimizin karşısına geçip kendimizi hem katil hem maktul yerine koymaya davet ediyoruz. Aslında bu davet “Kralın kim olduğunu anla? Yeryüzüne iki kral fazla” tercümesinden başka bir şey değil. Amaç güç odağının değişmesi, bizim veya diğerinin elimize geçmesi. Empati sağlıklı bir yer değiştirme olsaydı bunca kan ve gözyaşı karşısına bir baraj oluşturabilir hatta şiddet dağlarından, dehşet ormanlarına süzülüp gelen öfke ve kin derelerini durdurabilirdi. Olmadı. Olmaz da zaten. Dinleri bile kendine göre değiştiren insanı, yanlış yaptığına kim inandırabilir? Mesele empati değil, mesele zihinsel temellerimizi, düşünce odaklarımızı değiştirmekte. Artık düşünce yapımızın, zihnimizin hastalıklı olduğumuzu kabul etmeliyiz. Bunu kabul ettiğimiz zaman iyileşmeye doğru ilk adımı da atmış olacağız. Sevinç, hayret, haşyet, dehşet, fedakârlık, pişmanlık, mutluluk, teslimiyet ve merhamet! Neye sevineceğimizi, hayret ve haşyetle neye bakacağımızı, dehşet karşısında nasıl bir fedakârlık göstereceğimizi, pişmanlığımızı nasıl duyumsayabileceğimizi, Allah’tan başka bir şeye teslimiyetin olmayacağı ve kendi kendimize hesapsız bir merhamet ve gerçekten alçakgönüllü bir hoşgörüyle nasıl kurtulabileceğimizi görmemiz gerekiyor. İslam Peygamberi, Kâbe içindeki Hubel, Lat, Menat ve Uzza adlı arkaik tanrıların başını baltayla koparırken, insanlığın düşünce odağını değiştirmesine de balta vurmuş ve başını koparmıştı. Hıristiyanlıkta yedi ölümcül günah adı altında toplanan şehvet, bencillik/cimrilik, aç gözlülük, kibir, tembellik, nefret ve kıskançlığın aslında bütün dinler ve insanlık açısından dört temeli var. Bunlar sadece firavunlarda somutlaşmadı. Bütün insanlığın içinde geziyor. İnsanı insanlıktan çıkaran kibir, şehvet, adaletsizlik ve sadakatsizliktir. Günümüz tabiriyle insanlığın fabrika ayarlarına, yani yaratılış düsturuna dönebilmesi için ademin şeytanla kendine kumpasından önceki hale dönmeliyiz. Yoksa elimiz yine o yasak meyveye uzanıyor. Yepyeni bir yalnızlaşmayla dünya sürgünüyle karşı karşıya kalacağız. Şehvet sarhoşu, kibirli, adaleti kendi bilek gücü sanan, kalbindeki sadık atışları cennete giden yola döşemek yerine, cehenneme odun diye sırtında taşıyarak hamallık yaparak şeytanın değirmenine buğday taşıyan içimizdeki Kabil’i yeniden yaratacağız, modernliği ve demokrasiyi değil.
Sessizliğe ve yalnızlığa övgü

Sessizlik ile yalnızlık arasında bir akrabalık bağı varsa o da iki insani duygu olmasındandır. Şair “Sessizlik sensizlik olduğu için daha da sessizdir” derdi. Yalnızlık için de geçerlidir bu. Sessizliğin sebebi çoktur, yalnızlığında ama en önemli sebep kırılan bir kalbin kendini onarma coğrafyasına çekilme eylemidir. Bu coğrafyada yaşama alışkanlığı ise sessizliği ve yalnızlığı kutsallaştırmayla başlar. Bu kutsallık bir tapınma biçimini aldığında artık sessizlik ve yalnızlık övgüyü hak eder. Zira, insan artık kendini kalabalıklardan, kendine zarar vereceklerden soyutlamıştır. Oysa sessizliğin ve yalnızlığın yarası kalabalıklarda değil insanın kendi içinde, çekildiği o coğrafyanın ölüm baharındaki şifrelerde gizlidir. Artık konuşmamayı seçmek ve yalnızlığa adanmak bir yaşam biçimi halini almıştır, tamamdır. Bu yüzden bu ölüm baharında açan çiçekler yaşamın kendisi olur. Kayıtsızca sevmenin ve aldatılmanın dibine vuran insan, kendi şeytanını yarattığından habersiz, taze günahlarla sular düş bahçelerini. Artık bütün insanlar suçludur. Suçludur da… Çünkü onlar sessizliği ve yalnızlığı yarattıklarından habersizdir. Hatta kalabalıklar ve konuşup duranlar bunu o kadar anlamakta acizdirler ki, sessizlik ve yalnızlık coğrafyasındaki insanın başkası/başkaları tarafından yaratılmış bu coğrafyayı kendi kendine icat ettiğine mecburen ya da kalabalıkların ve konuşanları memnun etmek için inanmasını dahi, kendi kazanç hanelerine yazarlar. Oysa, insanın kendi kendine yalnızlığı ve sessizliği yaratma gücü yoktur. İnsan sosyal bir varlıktır. Tanrı insanı insanlarla yaratmıştır ve insanlarla var-etmiştir. Yalnız olmayı becerebilseydik, hepimize birer kitap inerdi… O zaman yalnızlık ve sessizlik övgüyü nasıl hak ediyor?  Bizim için başkaları -bilerek veya bilmeyerek- bu yalnızlık ve sessizlik coğrafyasını yaratırlar. İçine çaresizlikten bir saray yaparlar. Karanlık, rutubet kokan ve dokunduğunda sonsuzluğa uzayıp genişleyen ve asla çıkış vermeyen odalarındaki rutubetli duvarları arasında, küçüldüğünü hissetsin, kendi gözünde değersizleşsin, özgüvenini yitirsin... Bu sarayın pencereleri, yalnızlaştırılan ve sessizleştirilen insanın gözleri, kapıları kulaklarıdır; her seslendiğine kendini yalnızlığını duyar, her baktığında kendi aczini görür. Bu sarayın bahçesinde nihayetsiz açan çiçekler ekilmiştir. Bu çiçekler yalnızlaştırılan ve sessizleştirilen insanın kendi kendine öfkesiyle açar ve çaresizliği kokar. Ağaçlarından suçluluk meyveleri dökülür. Bu sarayın çiti, insanın elini uzattığında erişebileceği ve kendini mahkûm ettiği bu saraydan kaçabileceği hissi kadar kısadır ama, elinizi uzattığınızda, usturadan daha keskin teller umutları kanatır… Yine de, yalnızlık ve sessizlik övgüye layıktır. Çünkü insanı yalnızlaştıran ve sessizleştiren de insanlardır. Kendi yalnızlığının ve sessizliğinin sebebini bilen, başkaları tarafından kendisine inşa edilen ölüm baharı sarayı yerine, yaşamın köhne kulübesine geçebilir. Bunun yolu kendini ve başkalarını suçlamaktan değil, kendini ve başkalarını anlamaya çalışmaktan geçer. Gürültü, patırtı ve kalabalıklar bazen anlamaya çalışmanın önünde engel olabilir.
Boyalı Kuş’lar Cemaati

Yaşam bir cemaatler bütünüdür. Bizde birer cemaat üyesiyizdir. Özellikle modern dünya bunun korkunç, korkunç olduğu kadar da acımasız ve bir o kadar korkutucu örnekleriyle doludur. İnsanlar birbirine kalpsiz bir iki yüzlükler dayatır. Böylece kendimizi ötekileştiririz. Aslında bize göre başkasıdır ötekileşen, güya biz hiç öteki değilizdir öteki karşısında. Ancak esas olan bizim kendi içinde yaşadığımız cemaata karşı bilinçsiz sadakatimiz, bizi başkalarına ve başka cemaatlara karşı ötekileştirir.  Zihinsel cehalet, içinde bulunduğumuz ve sadakatimizle her daim sınandığımız cemaat içinde demlenirken, aç bir hayvan vahşetini de içimizde biriktiririz. Bu yüzden başkasıdır hep günah keçisi. Müphem “O”, suçludur; yanlış yapmaktadır, yanlış yolda yürümektedir, doğrultulması, doğru yöne yönlendirilmesi gerekir. Bunun için de yasa en son başvurulan yöntemdir… Ötekini, ötekilikten kurtarıp kendi ötekiliğimize çekmek, cemaatimize almak için en muhteşem yol Din’in kullanılmasıdır. Allah ile Din arasına kendisini konumlandıran insan, yine de ve elbette günah keçisi olamaz. Elbette başkaları ve elbette ötekiler, cemaatimize karşı hayat kastıyla, korkunç bir komplo içindedir. Böylece Müphem “O” somutlaşır. Zira soyut bir şeyle mücadele cemaat bilincine de aykırıdır. Bu yüzden günah keçisi bir ortaçağ buluşu olsa da aslında insanlığın binlerce yıl önce bulduğu bir gerçektir. Bu gerçekle mücadele, yani günah keçisine karşı yapılacak her saldırı cemaat içindeki bireylerin hep kendisine, hem cemaat içindeki konumlarına saygıyı da artıracaktır. Üstelik, somut bir “günah keçisi” varlığı ve onunla mücadele güya kötü karşısında iyinin de değerini artıracaktır. Kötülüğün kovulmasıyla cemaat rahat bir nefes alacaktır ama cemaatin varlık sebebi aslında kötülüktür, bunu bilmeyiz veya bilmek istemeyiz. “İç düşman” dediğimiz de aslında bizizdir; bizi bize yabancılaştırarak, kendimizi nasıl ortadan kaldırabiliriz? Hepimiz Jerzy Kosinski’nin birer BOYALI KUŞUyuz… Feda edilen “öteki” aslında o cemaat içindeki biziz... (Beni anlama klavuzu'ndan)

Aşk, gerçek ve doğru/

         Aşk gerçektir, aşk acısı ise doğrudur…

Neden böyle düşünüyorum:

Hayatımız yarım kalmış şeylerin de hayatıdır. Karmaşanın egemenliğinde sürükleniyormuş hissiyle yaşarız. Kendimizi adadığımız her şey bir vakit sonra yavan gelir. Soyunduğumuz her soylu fikir, giyindiğimiz her ideal eylem, bir vakit sonra bizi kölesi yapmakta gecikmez. Kendi kendimize köleliğimizde, insanlığı değiştirmek için yeni coşkulu hamleler yaparız. Bu da kendimizi unutmaya çalışmanın ilk adımıdır. Kendimize ve karşımızdakine yaptığımız en büyük kötülük de budur. Fikirlerimizin doğruluğu bizde öylesine bir özgüven patlamasına neden olur ki, kendimizi öldürmekle kalmayız, başkalarının da canını yakabiliriz. Gerçeğin doğruluğu, doğruyu da sağlar; doğrunun gerçekliği ise gerçekliği onaylamaktan ve sağlamaktan uzaktır hatta gücü bile yetmez doğrunun gerçeğe. Gerçekle doğru arasında belki bir illiyet bağı olabilir ama doğru, asla gerçeğin yansıması olamaz. Zira, doğruyu da gerçek yapabilme gücüne sahip olan gerçektir. Hayatımızda yarıl kalmışlığın izleri ise doğrular üzerindeki inşa çabamızdır. Doğru şüphe götürür, gerçek ise şüphesiz gerçektir. Tıpkı hayatımızdaki yarım kalmış şeylerin içimizde uyandırdığı burukluk hisi gibi. Mesela aşk gerçektir, aşk acısı ise bir doğrudur. Her aşk’ın acı ve yalnızlık getireceği doğrusu ise gerçek değildir.

29 Haziran 2013 Cumartesi

MEHTERLE HAMASİ ÖVÜNME 10. YIL MARŞIYLA YAKINMA

         Artık yeter demeliyiz belki de.

         Samimiyetin kör, iyi niyetin sağır olması acı verici. Bazen durup durup yaşadığınız coğrafyaya ve insanlara yabancılaşıyorsunuz. Sonra bu yabancılaşma size kendinizi kötü hissettiriyor. Çünkü bu yabancılaşmanın sebepleri arasında kendinizin olduğunu da düşünüyorsunuz. Az okumuş olabilirim, az yazmış olabilirim, insanlara karşı kabalıklarım olmuş olabilir, doğru bildiğimi söylerken başkasının doğrusuna saygısızlık etmiş olabilirim… Daha birçok şey…

Yıllardır yapılan yanlışları tekrar etmekten bıkmamak, bilinçli bir gelecek yatırımı olmasa gerek.  Nasır kök saldıktan sonra törpülense de acı vermeye devam eder…

Avrupa, Haçlı Seferleri’yle, bugünkü, en azından göründüğü kadarıyla modern yüzünü Asya’dan ve özellikle de Osmanlıdan kanlı bir biçimde alıp götürmek zorundaydı. Çünkü ‘cadı avı’yla ve Yahudi düşmanlığıyla kendi topraklarında insanların soyuna adeta kibrit suyu dökmeye başladığını görmüştü. Paris’in bazı caddelerinin gündüz kadar aydınlık olmasının en önemli sebeplerinden biri, muhtemelen, küçücük bir gölge olursa kesilen, biçilen, kazığa oturtulan, kısacası hunharca katledilen insanların ruhlarının bu karanlık köşelerden gölge gölge şehre ineceği ve haksız ölümleri karşısında hesap soracağı korkusundandır.

Ve Bugün.

En az 300 yıl insanları hunharca kesen Avrupa’dan medeniyet dilenmek ne acı. Mustafa Kemal’in “Muasır medeniyet” diye tekrar terar söylediği sadece ve elbette batının en az 300 yıllık insan kasaplığı karşısındaki Osmanlı’nın kadim uygarlığı da değildi. Selçuklu’dan Osmanlı’ya ve oradan da Cumhuriyete akıp gelen bir bilim, kültür ve sanat aydınlanmasının basamak basamak yükselerek, Türkiye’yi aydınlatması, bu ülkenin insanlarını tarihteki o gıpta ile bakılan saygın konumdan daha ileriye yükseltmesiydi. Olmadı. Bazı güzel ve moral verici şeyler var ama dedim ya, bazen durup durup coğrafyanıza, insanlarınıza yabancılaşıyorsunuz. Bunun olmaması gerekirdi. Hiç yabancılaşmamalıydım. Çünkü Mehter Marşı’yla hamasi bir övünme ve 10. Yıl Marşıyla yakınmamalıydım belki de. Kaldırılıp kaldırılmaması tartışılsa da her gün okullarda yüksek sesle okuduğumuz Onuncu Yıl Marşı karşısında bile mahcubum.

Her neyse, eskiye dönük hesapların bir türlü kapatılamaması, karşılıklı suçlamalar, hesap sormalar ve “Sen” diye başlayan “Ben”lik sorunlarımız ve… İlimden, irfana, sanayiden kültüre… çalışıp, üretmek yerine, bu işleri birkaç insanın sırtına yükleyip, bir bakkal defteri gibi kendi özel hesaplarımızla kendi kendimizi, toplum olarak da birbirimizi enerjisi tükenene kadar hesaplaşmak.

Hepimizin yüreğinde bir bakkal defteri var, birbirimize borç taktığımız, üstelik bunlar çok acılı hesaplar.  Neden artık helalleşip önümüze bakamıyoruz?..  

Haklısınız. Benim de hatam var. Az okudum, az çalıştım ve az yazdım, ışığım az evet… Ama kimseyle bir hesabım yok. Daha çok çalışacağım, daha çok yazacağım ve ışığımı artırmaya uğraşacağım, bu dünya için, bu ülke için, ülkemiz ve dünyamız için ter içinde çalışarak ölmek istiyorum.

Hem…

Üstelik öfkenin ve nefretin kumaşından üzerimize hiç de yakışmayan, kanlı gömlekler dışında hiçbir şey çıkmıyor.

Ayrıca, bir şeyin yerli yerinde olduğunu düşünmek aslında o şeyin doğru yerde olduğuna işaret etmiyor, tam aksine geleceğe dönük yer arayışımızı da belirsizleştirmiyor sanki. İç dış düşmanları bıraksak, bir kez de bunu denesek ve artık “Yeter” desek; hem kendimize hem de birbirimize… en azından biri bunu söylemeli, sanki sonrası ardından gelecekmiş gibi…(ali ulurasba

23 Haziran 2013 Pazar

BİR B.O.K’UN EVRAK-I METRUKESİ

Şimdi de var ama eskiden çok daha fazlaydı, umumi tuvaletlerin kapısına yazılar yazardı insanlar. Kalın bağırsaklarından idrar yollarına veya anüse oradan da kubura sifon basar gibi bir “hıh” nefesiyle içsel bir dürtüyle basılan, kimi anakonda misali, kimi mısır püskülü havasındaki biraz metan gazlı nesnel rahatlamanın ardından mı yoksa öncesinde mi veya kuburun kenarlarına bulaştırmama heyecanıyla pürtelaş, aynı sarıda mı yazılır bilinmezdi, tuvalet kapılarına yazılar yazdı insanlar. İnsanlar evet. Kadın veya erkek tuvaletleri fark etmezdi…
Tuvalet kapılarında, duvarlarında B.O.K’tan bir edebiyat akımı oluşmuştu:
“Yazı yazma helâya, Başın girer belaya, …” en bilindik, hece ölçüsünde, kafiyeli ve herkesin diline dolanan
B.O.K edebiyatının, daha doğrusu umumi tuvaletlerdeki kapı yazılarının markası niteliğindeydi. Tuvalet kapısına yazı yazıp da başı belaya girmiş biri yoktu ama “Ürperiyorum ya sıçamazsam…” gibi deneysel ve tedirgin “İlk kez yazıyorum çok heyecanlıyım” gibi içten ve samimi, “Bunu yazan tosun…” gibi imasız ve pornografik, “Sifonu çekin başka bir şey çekmeyin” gibi derinlikli ve felsefi, “Seksi düşünmemeliyim düşünmemeliyim memeliyim meme meme memeeeee...”liyim gibi bilinçli bir bilinçdışılıkla… ağza alınmayacak ama ağızdan da düşürülmeyen edebi(!) cinsel fanteziler, psikolojik devinimler, felsefi çıkarımlar, sosyolojik kalıp-dışılık tuvaletlerin kapılarına, duvarlarına adeta ‘hıh’ nefesiyle zerkedilirdi. İşemeye, sıçmaya mersiyelerin düzüldüğü… bütün bilinçaltının ortaya döküldüğü… en belirgin şekilde hiçbir şeyden ama hiçbir şeyden tatmin olmamışlığın isyanıyla “aklı tuvalette gelen” bir neslin, ya da ırkın ya da her neyse işte tam da onun eserlerinin malumatfuruşluğu sergilenirdi tuvalet kapılarında.
Günde ortalama 15 (onbeş) saniye kitap okumak gibi son derece ağır ve yorucu bir eylemin gerçekleştirildiği bir coğrafyada kalın bağırsak yolunun son bilgelik kapısının twitter ve facebook olmasına şaşmalı mıyız, şaşmamalı mı?..
Okumaya ve beyni kullanmaya faydası olur mu olmaz mı?.. Yoksa sadece kubur farelerinin obez olmasına mı neden oluruz? Ya da yediğimizse bizi biz yapan, kubura bıraktığımız nedir?.. Sorulara cevap aramıyorum. Belki de bu yazının başlığı İSTİSNALARIN AYRI tutulduğu B.O.K’A METHİYE olmalıydı, B.O.K. yani Büyük Ortam Kuburu.
(NOT: Bu bir yer altı yazısıdır, kimse alınmasın, lütfen sifon çeker gibi (like)’lamayın da, yerüstüne çıkmasın, kuruyuncaya kadar kokar rahatsız olur insanlar. (au

21 Ocak 2013 Pazartesi

Aşk başladığı gibi bitmez

“Belki biliyorsundur” diye başlamıştı sözlerine Adam, gözleri kadının gözlerinde, sözlerine devam etti: “Bir Meksikalı her Meksikalı gibi çocuğu doğduğunda kulağına ‘Bebeğim sen, sabretmek için doğdun, öyleyse sabret, acı çek ve sus’ diye fısıldar. Trakyalıların da bir adeti var. Yeni doğan bebeği ağıtlarla karşılarlar ve bebeğin kulağına yaşayacağı hayatta başına gelebilecek kötülükleri fısıldarlar. Bizde ise yeni doğan çocuğun kulağına ezan okunur. ‘Bu ezan çektiğimiz acılar sonrası son yolculuğumuza çıkacağımız o son an’da kılınan cenaze namazımızın ezanıdır’ derler. Doğrudur. İyi ki doğmuşum ve iyi ki sen vardın. Şimdi yollarımız ayrılıyor ve artık yokluğunla yaşayacağım. Ya senin yokluğun olmasaydı? Ya, ben, daha ismim okunurken senden bana taşan acılı yazgının satır aralarında kaybolmasaydım, ne olurdu hiç düşündün mü? Düşünme… İnsan, kulağına okunan ismin kederiyle yaşar ama aşkıyla ölür. Çünkü acı insanın kaderidir. Ancak, yaşam dediğimiz ölü sevicisi hayat, bize aşk gibi bir hediye vermiştir; mütemadiyen gözyaşı döktürürken, hep umut verir! İşte bu yüzden ölsek bile bekleriz, zira her aşk öyküsünün bir başı vardır ama sonu yoktur…” (Ali Ulurasba
, imaj: fotodali

19 Ocak 2013 Cumartesi

Canımın yandığı yerdesin

Ne garip. Doğduğunda başlamıyor sanki insan yaşamaya. Bir yer var ve bir zaman. Tam oraya gelip başlıyorsun sanki yaşamaya. Bunu aradım beklide yıllarca. Yaşamaya başlayacağım bir yer ve zaman. Bir kapı aralanacak veya uzakta, sislerin ardındaki, neredeyse kaybolmaya yüz tutmuş bir evin penceresinden bir ışık akıverecek dışarıya. Ben o ışığı göreceğim. Sonra ona doğru yürüyeceğim. İçim ısınacak her adımda. Atığım adımların bir anlamı olacak, sisin içinden ışığa doğru yürürken. Bir yerden başlamalıyım hayatı yaşamaya. Anlamlı olmalı yaşayışım. Acımasız davranmamalıyım kendime. Kendime merhamet etmeliyim. Sisin içinde kaybolmadan. O ışığa, o aralanan kapıya ulaşmalıyım. Bunca yıl yaşamışken , insan kendisini nasıl da yok hissedebiliyor. Neler duyumsatmadı ki seni bana. Bu işaretlerin hiçbirisine alıcı gözle bakmadım galiba ben. Acımasızca kendime saldırdım. Oysa odunun içinde saklı değil mi ateş. Odun. Cansız bildiğimiz, hatta daha iyi yanması için kupkurularını seçtiğimiz. Hatta Yunus’un “Taptuk’un kapısından eğri odun girmez” diyerek düzgün olanlarını topladığı o odun. İçinde ateşi canlı ve diri tutan o odun. Odun bile değilim. Garip gerçekten. Acımın nerede olduğunu bile bilmiyordum. Merhametiz bir zamanda, kuşların kendilerini gökyüzüne bıraktıkları gibi tutkulu bir yalnızlığa bırakıvermiştim kendimi. Dokunanların hiçbirinin temasını hissetmedim. Hani temas iz bırakırdı. Hiçbir iz yok o iyi niyetli dokunuşlardan. Bir tanesine bile bir gülümseme ihsanında bulunmadım. İhsan mı? Beni bağışlasın sevdiğim. Ben kimim ki ihsanda bulunacağım. Rahman olan O. Merhamet sahibi olan da O. Şefkat gösteren de O. Bir kibritin ucunda ezva bile değilken. Oysa insanlar yaklaştılar bana. Bana dokundular. İncitenlere bile aldırış etmedim. Oysa çakmak taşları birbirine değince yakmaz mı ateşi? Canımın yandığı yeri bilmiyorum. Yaramın neresi olduğunu da bilmiyorum. Merhametsizce saldırdım kendime. Bir savaştaydım. Kendi kendimle bir savaştaydım. Savaş baltamı çıkarmış kendime vuruyordum. Merhametsiz bir komutan ve merhametsiz bir erdim. Gözümü kan bürümüştü. Kendime vurdukça, kendimi incittikçe, avazım çıktığı kadar içime bağırdıkça küçülüyordum. “Savaşın kazananı barışın kaybedeni olmaz”. Acımı almaya çalıştı insanlar. Aslında “öfkeni alalım” demişlerdi. Şimdi duyumsuyorum. “Yalnızlığını alalım” de demişlerdi. “Seni kim anlamıyor” diye de sormuşlardı. “Neden kendine acımıyorsun, neden bu kadar merhametsizsin?” de demişlerdi. Işığı görmüyor muydum sislerin arasında, ya aralanan kapı; onu da mı görmüyordum. Beni yaratan merhametiyle bestelemişken beni, ben nasıl olurda savaşa tutuşurdum kendimle. Hem de zafer beklentisi içinde nasıl olurdu da savaş baltamı yüreğime yüreğime vuruyordum? Anlamsız. Sahi çok anlamsızdı. Ama dedim ya insan yaşamaya doğduğu anda başlamıyor. Bir yer var ve bir zaman. Umut o şarkıda olduğu gibi “yoksulun ekmeği değil!” kendinden ümidini kesen nasıl yaşar? Hayatı ve insanı sevmenin dört yolu vardı: Birincisi, hayatın bizi seviyor olmasıydı ki, kendimizi yaşatıyor olmamız bunun en büyük deliliydi. Diğeri, onun da bizi seviyor ve yaşatıyor olmasıydı; öyle ya “Hay” dediğimiz bizi yaratanın nefesiydi. Üçüncüsü “Yaşıyorum ve yaşatıyorum” diyebilmekti. Dördüncüsü ise her şeye rağmen aşk’ın var olduğu gerçeğiydi. Canımızın yandığı yerdi işte can. “Ey kulaklarımı bütün seslerin, gözlerimi bütün görüntülerin ve burnumu bütün kokuların ve tenimin her dokunuşun ve bedenimi her şeyin dopdolu pınarı yapan; minnet duygumun azaldığı her anda beni ve minnetimi çoğaltan ya Hay! Benim ipine sımsıkı sarılmamı, bilgine ve bilginin cömertliğine tutunmamı nasip et ve yaradılışımı kâmil kıldığın gibi seni bilmeyi kalbimde daim kılarak, beni aşkına yetiştirecek desteklemekle üzerimdeki nimetini tamamla. Bunları ve diğer nimetlere kat; bana, merhamet ve şükretmeyi öğret ki, kalbimdeki üstünlüğünün derecesini hissedeyim. Sevgini kalbimden söküp alma. Ey Hay, ey yücelik ve ihsan sahibi, cemal ve nur ve güzellik sahibi Hay; bana beni unutturma.” Gönül yangınına su çare değil bilirim. Hayatta olduğum müddetçe aralayıp o sisi o aralık kapıya ulaşacağım ve ışığı yakalayacağım. Çünkü insan doğduğu anda yaşamaya başlamıyor. Herkesin yaşamaya başladığı bir yer var ve bir zaman var. Hem, Rab bir kulunu severse, Cibril’e; “Ben falanı seviyorum, sen de sev” buyururmuş. Cibril, bu kişiyi sever ve gök ahalisine “Allah filan kulunu seviyor, siz de seviniz” dermiş. Sonra o kul için yeryüzünde kabul hasıl olurmuş. Sevmek özlemektir. Özlemek dostluğu. Özlemeyi ve dostluğumuzu kaybedersen geceyle gündüzün ne farkı kaldı. Evet merhamet. O sis aralanacak ve aralık kapıya ulaşılıp ışığa yaslanılacak. Korku, ümit ve sevgi neye delalet ederse işte o değil mi hayat; o zaman elbette kendime merhamet, merhamet? İşte o zaman yaşama başlangıcının coğrafyasına bir adım atış. Cömertliğiyle hayatın beni sarışına şahitlik edeceğim gün, işte o gün. Ve ben savaş baltamı kınına koyarken anladım acımın ve kanadığım yerin neresi olduğunu. Kendime acımıyordum. Kendime merhamet etmiyordum. Oysa gece de güneşe muhtaçtır! Tıpkı inanmanın sevgiye, sevginin merhamete, merhametin cömertliğe, cömertliğin kendini tasasız teslim etmeye ve kendini teslim etmenin aşka ihtiyacı olduğu gibi. Gece kendine geceydi, güneş ise herkese güneş. Ve sen canımın yandığı yerdeydin. Sen benim merhametli yaramdın. Ben yine de seni bir yara olarak sevmedim. Çünkü sen beni tamamlayandın. Sen vuslata açılan aralıktan sana sızdığım bir an ve yaşamdın sevgili; ihsanını benden esirgeme. Benim kendime, kusurlu ve bencil merhametli eli açıklığım, senin cömertliğin karşısında, güneşin karşısındaki kibrit alevi bile değil. (ali ulurasba- yaşamak için sevmek için inanmak için)imaj:fotodali