27 Mayıs 2016 Cuma

FİL KALPLİ ADAM KAPLUMBAĞA KADIN Tezer Özlü Cesare Pavase

Fil kalpli Adam ile Kaplumbağa Kadın
Tezer Özlü ve Cesare Pavese…


“Sanki bir köşe kahvesinde buluşacağız ve yalnızlığı bırakıp atacağız…” İntihar etmiş bir yazara aşık olmak ve sevgilisi gibi bir anda hayattan kopmak yerine onun intihar edişine giden mekânlarda onula yaşayarak, telaşsız kendi sonunu aramak, yavaş yavaş intihar ederek, vadesiyle ölmek. Yaşamın ucunda yolculuk yapan Tezer Özlü Cesare Pavase’ye aşıktı. Pavase ise intihar etmişti. Yıllar önce hayatına son veren, nefretle savaşın kaosunda görülemeyen içi sevgi dolu fil kalpli adam, yıllar sonra hiçbir kadından görmediği ilgiyi, sevgiyi ve şefkati Tezer Özlü’den görecekti. Zehir gibi düşünceleri olan ve sonunda kendini zehirleyen Pavase’nin Tezer Özlü’yü tanımamış olması ne büyük şansızlık. Sanırım, sonsuzluk, önünde eğilmemiz için bizi bekliyor. Tezer Özlü’nün Almanca yazdığı Bir İntiharın İzinde, dilimize yine kendisi tarafından nedense Yaşamın Ucuna Yolculuk olarak çevrilen kitabında sadece Pavase’nin intiharının izini sürmez. Onun kıyısındaki kendi hayatının bazı önemli bölümlerini de anlatır. Burjuvalığından nefret eden Tezer Özlü’ye medyatik olsun diye sanırım “Türk edebiyatının gamlı prensesi” ünvanı takılmış. Bu unvan gamlı başkuş gibi basit kalmakta. Tezer Özlü gamlı değil, “Hem yaşayan hem ölüdür”. Yaşamı boyunca uykuyu beklediği kadar hiçbir şeyi beklemediğini söylerken, ölü varlığını gündez onaylamadığı gibigece de umursamaz. Bu bir iç yolculuğun en korkunç girizgahıdır. Tıpkı yıllar önce intihar eden, ölü aşağı Pavase’nin giriş, gelişmeve sonuç bölümleriyle yaşadığı hayatı gibi. Kıyaslandığı Oğuz Atay’dan daha derinlikli, incelikli olan ve kadın kimliğini de öne çıkaran Tezer Özlü, Yaşamın Ucuna Yolculuğu’nda hem çok sevdiği ölü Pavase’yi hem de ölü Pavase’yi çok seven o kadını arar: “Bütün yaşama cesaretimi ölülerden alıyorum. Anlatılarında yaşadığım ölülerden. Bu kahrolası dünyayı, yaşanır bir dünyaya dönüştürmeyi başarmış ölülerden. Dünyanın ihtiyacı olan, her olguyu vermiş, söylemiş, yazmış ölülerden.” Pavase için “O ölüye olan sevgim canlanıyor”der. Pavase’nin resminin yanında olmayı ister, “… Pavasenin bir portresi asılı. Olmam gereken yerdeyim… Benim resimlerim, onun görüntüleriyle son bulacak. Belda’dan sonra, belki de bu intihar benim yarım olacak.” Yaşarken Pavase’ye acı çektirmiş başta kadınları ve diğer herkesi affetmez Tezer Özlü. Pavase’ni yaşadığı ülkeye, şehre giden intihar ettiği 305 nolu otel odasına giren ilk Türk de olan Tezer Özlü “Kentte…Otel Venecia yolunu… Ölmüşlüğümle... Cesare Pavase ile birlikte yürüyor gibiyim…” Ve Tezer Özlü “Gitmeliyim. Koridorun sonunda 305 numaralı odanın bitişiğindeki gizli odada intihar duruyur” derken bir anlamda kendi intiharına da yürümek ister ancak ya Pavase ile özdeşleşmekten çekindiği, ya inançlı olduğu ya da artık zaten ölmüş olduğu için intihar etmez. Aralıklarla psikolojik tedavi de gören Tezer Özlü, “Orada yalnızlık en büyük yalnızlık içinde yiterken” göğüs kanserinden ölür. Pavase’nin dediği gibi “Ve yaşam yalnız rüzgar, yalnız gökyüzü, yalnız yapraklar ve yalnız hiç değil mi.”
(aliulurasba,viralimaj:fotodali 

22 Mayıs 2016 Pazar

SORUNUNUZ İNSAN DEĞİLSE HER ŞEY SORUNDUR

İnsan otoriteyle değil otoriter düşünceleriyle, faşizmle savaşmalı. Yeryüzündeki bütün iktidarlar ve hükümetler yıkılsa dahi, kendini güçlü hissettiğinde herkes otoriterleşir, faşistleşir. Faşizmin ve otoritenin beslendiği tek kaynak korkutmadır. Korku, biriktirme hırslı insanı daha da kırılgan yapar. İnsan ev, araba, banka hesabı vs. biriktirdiklerine bağlanır. Bu bağlılık bağımlılığa dönüşür. Her bağımlılık insana kendini iyi hissettirir. Bu yanıltıcı hisle kendimizi güvende hissederiz. Bütün biriktirdiklerimiz sabah uyandığımızda bir poşetin içinde çöpe atılacak…
Ruhsuz, hissiz ve düşüncesiz hemen bütün birikimler bizi korkumuzu taze tutan otoriteye ve faşizme bağımlı hale getirir. İnsan olarak ihtiyacımız insandır. Ölüler yaşayanların, yaşayanlar ise ölülerin kirli vicdanı olamaz. Her insan, bir diğerine ihtiyaç duyar. Maddi olmasa bile ruhunun derinliklerinden gelen bir hisle, bir başka insanın dokunuşunu hissetmek isteriz. Hisler bize yaşadığımızı, varoluşumuzu fısıldar. Sorunumuz insan değilse her şey sorundur. Bu tek tek hepimiz için geçerlidir. Herkesi tek tek insanlığa ihanet etmemeye. çağırıyorum: Akıntıya karşı yüz, rüzgara karşı tükür… ve bir kez daha düşün yaşadığın hayatı. Sadece benim çocuğum mu iyi yetişmeli yoksa bütün çocuklar mı? Sadece benim mutlu, huzurlu ve sağlıklı olman mı önemli yoksa hemen herkesin mi? ilk başta zor olacaktır belki; birbirinizle barışın, birbirinizle konuşmayı deneyin, anlaşamasanız bile tartışmalarınızı fikirler üzerinden yapın, birbirinizi en az bir kez samimiyetle dinleyin derim. İnsanın üç temel ihtiyacı vardır: Düşünmek için kafaya… Duyumsamak için yüreğe… Kimsenin önünde sürünmemek için omurgaya.
...
(aliulurasba,viralimaj:aliulurasba

BİR KADINDA İKİ KADINI SEVMİŞİM

Bu sabah ağır bir göğüs ağrısı ve kesintisiz öksürüklerle uyandım.
Hemen hepimiz, başkalarının hayatını çoğaltıp, kendi hayatımızdan eksilerek yaşarız... Yaşamın dışındaymışım gibi seyrettim kendimi bu sabah. Yazarlık hastalığının ön belirtileriydi belki de bunlar. İnsanın öldükten sonra yazar olacağını, okuduğum onca kitabın hiç tanımadığım yazarların içimdeki mezarlarını sık sık ziyaret ederken öğrendim. Yazacağım kitaplar var. Kimi planlanmış, kimi için notlar alınmış, kimi kırk elli sayfa olmuş demlenmeye bırakılmış, kimisi sadece hayal. En son film seyrederken filmleri seyretmediğimi, okuduğumu düşündüm, öyleydi gerçekten. Yazarken de sanırım yazmıyorum, seyrettiğimi anlatıyorum, seyrettiklerimin hiçbiri bir yerde gösterimde değil.
Ot gibi yaşamayı düşündüm, yine bugün. Siyah güle benzettiğim Tezer Özlü’nün dediği gibi, herkes Gregor Samsa olamaz. Hemen herkeste kafkaeksikliği vardır ve bu eksikliğin farkında bile değil. Bir sabah uyandığımızda kendini hamamböceği olarak bulmamışsak, bir süre saçma sapan gerekçe ile aynı hayatı yaşama alışkanlığımızın artık bizi büyülediği gerçeğini kabullenmemiz gerekir. Ot gibi de yaşanabilir, bu hayat ot için anlamlıdır. Az uyu, az ye, az konuş ve çok oku. Bir de şu var: Bir kadında iki kadını sevmişim: biri cıvıl cıvıl, gencecik, incelikli, vicdanlı, sevimli, sıcak ve daha bir çok şeyle birlikte başımı döndürmeyi bilen, aşka inanan, tenin verdiklerini inkâr etmeyen korkusuz, gözüpek isyancı kadın; diğeri beni şaşırtıp, bocalatan katatonik bir geleneksel, katı bir rahibe disiplini ile yetiştirilmiş, baba rolü oynayan, bugünkü kendisini oluşturanlara öfkeli bir bilinçle bilerek egoist kadın….
Yaşamak, yaşamak değil yitmek. İnsanın kişisel özgürlüğüdür yitip gitmek. Ne isterdi bilmiyorum. Ne yıldızlar var elimde ne gökyüzü ona vereceğim. Yittikçe yüzü düşüyor aklıma, korkmuyorum, bir sabah bütün o eski kağıtları yakacağım. 
...
(aliulurasba,viralimaj:aliulurasba


Kitabe-i Seng-i Mezar / Orhan Veli şiirine edebi bir viral çağ bir yaklaşım (Kitabe-i İPhon-e6s Mezar Gri) 16 GB’lik viralşiir

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Şarjı bitiveren telefonundan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;

Iphone6sı yanında olduğu zamanlarda
Anmazdı ama Allahın adını,
Günahkar da sayılmazdı instagramda.
Yazık oldu (Süleyman) Can Efe'ye
II
Mesele falan değildi öyle sosyal medya,
To be or not to be kendisi için bir like
Tabi ah evet evet ah tabi ya diğerleri için;
Bir akşam uyudu tablet başında;
Uyanmayıverdi  sonsuza attığı belki son twitti
Aldılar, götürdüler avucunda sımsıkı tuttuğu şarj aleti.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duyarlarsa öldüğünü facebook ahalisi
Haklarını helâl ederler elbet, hepsiyle mümkün değil ki selfi.
Alacağına gelince...
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin altı üstü internet.
III
Iphone6sına kardeşi el koydu
Tableti annesi kızkardeşine verdi
Artık ne şarj ne mesaj derdi
Ne instagram ne twitter
Dudaklarında Azrail’in dudak izleri işte gerçek bir selfi
Yıkılırda paylaşılsa instangram öyle bir kare ki
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigâr.
Yalnız şu sözleri kaldı,
O kafede prizin yanında paylaştığı fotoğrafın altında
“Ölüm Allahın emri,
Ayrılık olmasaydı.”
Şöyle çevirdiler o sözü twitter fenomenleri:
“Şarj biter ben gider.”
(aliulurasba,viralimaj:ali ulurasba

19 Mayıs 2016 Perşembe

YATAĞIMDA BİR KADIN SOLUYOR

… yatağımı yakıp, büyük bir yangını başlatmamak ve her şeyi yakıp, yok etmemek için tek sebep: yatağımda ince, zarif, kırılgan, sessiz ve dingin, varlığını tüyden bir fısıltı gibi duyumsadığım, cansız olan her şeye karşı dipdiri bir kadın uyuyor. Yanına vardığımda, ona dokunduğumda yiten bir kadın. Bir ateşin başında oturmuş ısınmaktan çok ateşin neden ateş olduğunu düşünür gibi onun soluk alıp verişlerini, her soluğunda yüzünün aldığı şekli, her şeklin derinliğini, her derinliğin tekrar bir soluğa dönüşüp bütün vücuduna yayılışını seyrediyorum. Yatağımda bir kadın uyuyor, yatağımda bir kadın soluyor;

… - ne zamandan beri beni seyrediyorsun, diyor
… - sen ne zaman doğdun, diyorum
… - ilk kez ağladığımda, diyor

… - belki ben de o an başladım seni seyretmeye diyorum...
...
(aliulurasba,viralimaj:fotodali

18 Mayıs 2016 Çarşamba

GELENEKSİZ BİR KADINI SEVMEK

 … niçin dünyaya geldiğini biliyor musun?
… bazen bir insanda beklemediğiniz her şeyi bulursunuz. Oysa beklentileriniz karşılayacak biri için çıkmışsınızdır yola.
… - bir şey olmaz diyerek, büyümenin yaşlanmak olduğunu düşünmeden.


Bazı kadın yazarları bu yüzden daha çok seviyorum. Bunların en önemlilerinde birisi de bütün gelenekleri alt üst ederek kendine ait bir oda inşa etme fikrine zikir gibi sarılan Virginia Wolf’tur. Wolf’u feministler sahiplenir daha çok ama onun aidiyeti aşka ve sevdiğinedir... Yazılan değil yazan olmuştur. Bakılan değil bakan olmuştur. Düşünülen, şiirleştirilen, romanlaştırılan, sanatsal bir fetiş haline getirilen değil düşünen düşündükçe daha çok hisseden ve hissettikçe de daha çok düşünen bir insan olmuştur. O’nun için insan bir “mal” değildir. Dolayısıyla her kadın kendi içindeki erkeği, her erkek kendi içindeki kadını bulmalıdır. Bunu yapabilmek için de yüzyıllardır bakılan aynanın içindeki bütün görüntülerin temizlenmesini ister. Çünkü o ayna artık bizi değil içinde, hafızasındakilerle bize bizi gösteren bir aynadır. Bu anlamda Virginia Wolf için kendine ait bir odadan çok bu fikre sahip olunması önemlidir. Daima ve hâlâ kendine inanmak, kendini hissetmek ve düşüncelerine dokunmak... Elbette sığlığın mahzurları olduğu kadar hastalığın avantajları olabilir yani geleneksiz olmanın, yeni gelenekler oluşturmak yerine kendini ortaya oymanın bedeli ağırdır. Ümitsiz bir zihin açılığı oyun olsun diye sevmek gibi bir şey ve herkesten fazla düşünmek delilikse evet delilik yaşamdan daha sahici olabilir.
...
(aliulurasba,viralimaj:aliulurasba

bikitapbifilm Ali Ulurasba çocuk kitapları

15 Mayıs 2016 Pazar

TÜRK EDİLMİŞ ROMANLAR MEYHANESİ

İnsanın bazen ölmeden önce yaşamayı bırakır ve artık her şey gerçeğin saçma sapan bir kopyası haline alır,

… geri dönmemiz lazım,
… her şeyi paylaşacak birinin olmasını özlüyorum,
… ağır bir yalnıİzlık ve ardından yaşlılığa maruz kaldığı için travma geçirmiş ve bu yüzden önce yolunu sonra da hayatını kaybetmiş bir ihtiyar olarak yok olup gitmek istemiyorum,
mutluluğa direnmek de neyin nesi,
hayatım, terk edilmiş romanlar meyhanesi,
bu üslupsuz başarı hangi doymayacak mutsuzluğun sofrası, hangi kapı açılacak önümüzde,
ah evet. Biliyorum: … açgözlü yalnızlık. Bir şehrin Dolmabahçesinde. Kaplumbağa sırtı denizin üzerinde bir Kızın Kulesi’ne bakarken. Mesela çay içerken. Ardımda bir saat kulesi, güya zamanı fısıldıyor, anlar sıçrıyor üzerime: dan dan dan,
uzaktan. Bir reddediş o güzel yaşanmış anları: dan dan dan,

… ah bağnaz insancıklar. Ah en küçük sarsıntıda bile yeniden ve bir kez daha kırılan, kırıldıkça kanayan ve kanadıkça yeniden canlanan kemiksiz geçmişi ruhun. Kozmik bir komedinin eseri değil gökler ve yedi kat yakarış; havada martıların mazoşist mutluluğu. Kimin gülüşüdür ki sarkan gökten yeryüzüne ve kim hayatın ortasında kalakalır ölümüne. Yaşlı, silik ve kâhin o ayna, benim aynam, küçümsediğim ben. Yüzümü aydınlat Allah’ım. Bütün vaazlarda son kullanma tarihi geçmiş kavramlar kullanıyor artık. Nerededir insanın ilgisini söndürmeyecek o insan.
... 
(aliulurasba,viralimaj:fotodali

14 Mayıs 2016 Cumartesi

YAŞAMIN BOYUNCA ÖZLEDİĞİN HEP ÖZLEYECEĞİN OLUR



… lafı kıvırtmadan söyleyeyim: yaşamın herhangi bir mayıs günü. hayali bir akıl hastanesinin kantininde. Hayali bir masada. Hayali bir teneke bardakla çay içiyorum. Kitaplarımdaki ben gibi. Çay oldukça demli. Elim teneke bardaktan yansa da o çayı içiyorum. Üzerimde bir sürü göz izi: …hasta mıyım? Ziyaretçi mi? Burada mı çalışıyorum?.. Benimse bir beklentim var. Gökyüzümün açık hücresinde, acılarımın ötesinde bir beklenti. Bu dünyanın veya bir başka dünyanın ya da bir hiç’in beklentisi. Beklentim oldukça canlı. Belki bir çay daha içerim teneke bardağımla, parmak uçlarımın yanması tatlı bir acıyla kaşınıyor. Ellerini tuttuğum ellerimi kanatmamalıyım. Belki hiç kimsenin onun gibi beni güzelce öldürerek, kendi hayatını capcaplı yaşamaya gittiğini söylemeliyim ama ölü bir kanserli hücre konuşmaz. Konuşmaz. Bırakılmışlığın tadı dilimin ucunda, şimdi söyleyeceğim beklentimi. Kalp bir yer imi değil. O yüzden olsa gerek ikimiz, şu İstanbul kentinden daha yalnızız artık. Yaşamın boyunca özlediğin, hep özleyeceğin olur... 

13 Mayıs 2016 Cuma

KALICI KURBANLAR İLM-İ HALİNE GİRİŞ

… her insanın hayatı içinde bir dervişle bir iblis tepişir. 
Yaşamak için bir nedene ihtiyaç yoktur. Yaşamın kendisi yaşamak için en büyük gerekçedir. Yaşamak ölümün de gerekçesidir. İş “Nasıl yaşamak?” sorusunu cevaplamaya gelince her şey değişir. 
Mukadderat ilginç bir kelimedir. Birçok şeyi içinde barındırır. İçinde barındırdığı o birçok şey arasında “Nasıl yaşamak?” sorusunu karşılayacak bir cevap yoktur. Bazılarımız için hayat, yaşama hevesiyle atıldığımız bir çok şeyin kursağımızda kalmasıyla kurban rolü oynamaktır. Bazılarımız içinse hayat açık bir bilinçle kendini tasfiye ederek kalıcı kurban olmak, arkada ayak izi yerine kan izi bırakmaktır. Yaşamı aşkın gerekçesi yapan, mukadderatını aşkını yaşamak olarak belirleyen, böylece gönüllü kalıcı kurban olarak aramızda yaşayıp sonra bir kuş gibi uçarak, evrenin çatısı üzerinden, kanlı ayak izlerinde açan çiçekleri seyreden Furuğ Ferruhzad, yazar: “…benim en büyük derdim sizin beni tanımamış olmanızdır; hiçbir zaman da tanımak istemediniz ve belki de hâlâ siz benim hakkımda düşündüğünüzde, beni uçarı, aşk romanları ve tahran müsavvar dergisinin öykülerinden dolayı kafasında aptalca düşünceler oluşan bir kadın olarak biliyorsunuz. Keşke öyle olsaydım ve mutlu olabilseydim. İşte o zaman dünya küçücük bir odacık olurdu ve ben, dans partilerine gitmekle, güzel ve şık elbiseler giymekle, komşu kadınlarla çene çalmakla, kaynana ile dalaşmakla ve kısacası pis ve anlamsız binlerce işle yetinirdim ve daha büyük ve daha güzel bir dünyayı tanımazdım; bir ipek böceği gibi kendi kozamın sınırlı ve karanlık dünyasında kıvranarak büyürdüm ve hayatımı sona getirirdim. Fakat ben böyle yaşayamazdım. Ben kendimi bildiğim andan beri, benim başkaldırım ve isyanım bu aptalca görünüş ile başlamıştır. Ben büyük olmak istiyordum ve istiyorum. ben, bir gün doğup ve bir gün bu dünyadan çekip giden ve arkalarında bu geliş ve gidişlerinden herhangi bir iz bırakmayan yüz binlerce insan gibi yaşayamam.”

… bir ruha aşk isabet ettiğinde mukadderat “Nasıl yaşamak?” sorusunun cevabını sonsuzla çarpar...