23 Temmuz 2024 Salı

BİR KAVRAMA VE SÜREÇ OLARAK FARKINDALIK


BİR KAVRAMA VE SÜREÇ OLARAK FARKINDALIK

Her şeyin farkında olduğumuzu düşündüğümüz için farkında değiliz.

Fikri olmak farkında varmaya çalışmaktır, bilmek ise farkına varmaktır.

Şu anki yaşamımızın temelinde genetik kodlarımız olduğundan daha çok toplumsal kodlarımız etkilidir. İçine doğduğumuz aile, çevre cemaat, topluluk bizim bugünkü ben olmamızda en temel dinamiklerdir.

Klişe bir söylemdir çevremizdeki üç beş kişinin ortalaması olduğumuz ama genel anlamda da geçerlidir. Bu etki yüzünden olsa gerek belki de KIRK TARAKTA BEZİMİZİN OLMASI ondandır.

Peşin hükümlülüğün çevresindeyizdir.

Ön yargılıların ortamındayızdır.

Bilgisi olmadan fikri olanların cemaati içindeyizdir.

Hem kandıran hem de dürüst olan bir topluluktayızdır.

“İnanmak” kadar kolay geçilen konforlu bir alan yoktur yeryüzünde.

 İnanmayı bir kavrama ve farkındalık biçimi olarak sunmak da son derece genel geçerdir.

Çünkü sorgulamak bir kopma zorunluluğudur. Sorgulamaya başladığımız daha ilk anda çevrenin, içinde bulunduğumuz veya içine doğduğumuz çevrenin şamarıyla karşılaşırız.

Hiçbir şey bir tuğla çekmeyle yıkılmaz ama o tuğla surda bir gediktir ve bütün yapıyı o boşluğun içine çekmesi mukadderdir. O yüzden kavrayış ve süreç olarak fakına varmak, yani bir farkındalık oluşturmak her şeyin fakında olduğunu düşünen insanlar için düşmanca, saldırgan bir tavırdır.

 Fanatizm herhangi bir şeyi kayıtsız şartsız bağlılıktır, bir tavaya bile. Örneğin annemize kırk yıllık tavasını attıramayız. Duygusal bağ, şey ile kurulan bağ bizi yeniliğe, farkındalığa kapatır.

Kaçırdığımızın ne olduğunun bir önemi yoktur, zaten kaçırdığımıza da inanmayız.

Bir fikrimizin olması, her şeyin farkında olduğumuzu düşünmek, önyargılı davranmak, inançla sarılmak, bir yanlışlık, bir bağımlılık türü değil bir yaşam biçimi, bir hayat pratiğidir.

O kabul edilemez şeyi yaparsak ne olacağıyla ilgili bir fikrimiz vardır ama aslında hiçbir bilgimiz yoktur.

Oysa FARKINDA OLMAMAK KAÇIRILMIŞ BİR FIRSATTIR.

Farketmemek yitik bir hakikattir günümüzde.

İlla her şeyi her yönüyle anlamak, fark etmek değil ama iştirak edebilmek…

(imaj:au

22 Temmuz 2024 Pazartesi

BİR DM UZAĞINDAKİ BULUŞMA PLANLARI


Bir tedavi yöntemi olarak kendinden kaçmak…

Bir TAMAMLANMAMIŞLIK HİSSİ SANKİ bizi motive eden.

Gündelik akış içinde milyonlarca selfie, nude, erotik fotoğraf…

Buluşma planları bir DM uzaklığında.

Yanıt gelme süresi en fazla beş dakika, gelmez ise next.

Bir yanda HEM ULAŞILMAZI HEM DE VAZGEÇİLMEZİ OYNAYAN İNSANLAR BİR YANDA anlık birliktelikler.

Hemen hepsi birbirinin muadili, ikamesi, taklidi milyonlarca kadın ve erkek bedeni ve bu bedenlerin öyküsü, anlamı olmayan farkı-aynı görüntüleri.

Estetik yok, rafine bir zevkin yansıması yok, seçkin bir durum yok.

Klişe.

Hasbelkader güzel görüneni ise bir plastik çiçek görkeminde, o kadar.

İnsanlar kendilerine özendikleri kadar etkileşimlerine odaklanmıyorlar.

Derinliksiz gösteriler için her şey bir araç: Kediden köpeğe, lokantadan yatak odasına…

Hemen hiçbir şey bir uğraşı gerektirmediğini görüyorsunuz.

Zahmetsiz görüntüler.

Ne istediğini bilmek ne istediğini bilmek anlamana gelmiyor.

Milyonlarca insan sanki selfie, nude, erotik fotoğraf atölyelerinde; yani sosyal medyada çalışıyormuş gibi. Kendi dükkânımız olsa karşılığında para olan bu kadar dakik paylaşımlar yapmazdık galiba.

BİR BEN ANLATISI KURMAYA ÇABALIYORUZ AMA BEN DEĞİLİZ.

AN’a feda ediyoruz yaşamı sanki.

Bir tamamlanmamışlık duygusu. Hep bir eksiklik hissi.

Kendine acımaya dönmüş ama bir yandan da bunu inkâr ediş ve bu inkârı örtbas etmek için sürekli sosyal medya paylaşımları. Hız.

Sanki HIZIMIZI KESTİĞİMİZDE FELAKETİMİZ OLACAK; KENDİMİZE RASTLAMA RİSKİMİZ ARTACAK.

Ah evet, bir kez kendimle rastlaştığımda artık yok muşum gibi yapamam.

Varlığını hep an’a adarken kendine dışarıdan bakmak.

An, adeta bir İKNA ODASI.

Sürekli başkasının onayına ihtiyaç duymak.

Kara bir leke gibi an; bir mühür gibi vurulmuş kurtuluş ümidi olarak yaşamın üzerine.

Her şey eriyor, bir direnç olarak ve daha da uzaklaşıyoruz…

Kendinden kaçmak ve kendinden kaçarken hız söz konusu olduğunda bilgiye ihtiyaç duyulmaz. Neyi arzuladığımızın da önemi yoktur, an ve haz birini paylaşarak bizi ortadan kaldırır, görünen eriyişe direnerek eriyendir.

'(imaj:au

20 Temmuz 2024 Cumartesi

BİR SORUN ÇÖZMEME TEKNİĞİ OLARAK SORUN ÇÖZMEK: KÜÇÜK SORUNLARI BÜYÜTEREK BÜYÜK SORUNLARI GÖRÜNMEZ YAPMAK


Belki de önce sorunu tanımlamak gerekir. Ancak sorunu tanımlamak için sorun bilgisine sahip olmalıyız. Sorun bilgisi nedir?

Sorun bilgisi bir sorun olduğuna ilişkin fikir yürütmektir ki, bu bilinç bize sorun olduğunu göstersin. Yani - şurada bir sorun var, diyebilmemiz için sorunu ne olduğunu bilmemizden bahsediyorum.

Sorun bilgisine sahip olup, sorun olduğunu anladığımızda sorunu tanımlayabiliriz.

Sorunu tanımlamak önemlidir.

SORUN TANIMLAMAK SORUNU ÇÖZMEKTİR. Burada iyi niyet önemlidir, yani eğer bir iyi niyet yoksa sorunu tanımlamak çözmek anlamına gelmez, aksine o sorunla yaşamaya alışma hatta o sorun üzerinden yaşamaya alışmak, daha da ilerisi o soruna varlığını borçlu olmak durumu ortaya çıkar.

Sorunun çözümünde iyi niyetli olmamak, yani sorunu çözme niyeti taşımamak, çünkü SORUNDAN BESLENİYOR OLMAK bir saklanma biçimidir. Neden saklanırız: Büyük sorunlarla yüzleşmekten.

Küçük sorunları büyütüp,

Küçük sorunları asıl sorun olarak gösterip büyük sorunu örtbas etmek: GİTTİĞİ YERE KADAR GİTSİN!

Ülkemizde buna en özel örneklerden bir tanesi evlilik ve boşanma ile ilgilidir. İnsanlar evlenirler ama geçinemezler, aralarında ciddi sorunlar vardır ve boşanmak isterler. Durum sorunlar üzerinden konuşulmaz, - her evlilikte sorunlar olduğu, her evliliğin sanki iyi mi olduğu, sanki insanların evlilikte mutlu mu olduğu ezberi ve klişeleri üzerinden değerlendirmeler yapılır. Kimse kimseye - asıl sorun ne diye sormaz? İkinci aşama da evliliği kurtarmak için çocuk yapılması gerekliliğidir; - hele bir çocuk yapın…

Birbirini istemeyen iki insan evliliklerini kurtarmak için çocuk yapar.  

Sonra ikinci çocuğu yapar…

Sonra…

İstenmeyen evlilikler, istenmeyen çocuklar, istenmeyen aileler, istenmeyen topluluklar… Ve insanların yanlış iliklenmiş süreçler üzerinden çözümü bir türlü bulamaması ve bu süreçte bırakın sorunun ne olduğu gerçeğin ne olduğunun belirsizleşmesi.

Bugün ülkemizde yaşanan mir çok konuyu böyle görüyorum. Gündelik, bireysel, toplumsal ve yönetimsel siyaset, hatta yaşam küçük sorunları büyüterek büyük sorundan veya sorunlardan sürekli saklanma, kaçma üzerine kurulu.

Sanki küçük sorunlarla yaşamak konforlu, güvenli bir alan ve hatta küçük sorunlarla uğraşmak ve hatta onları dahi çözmemek adeta bir yaşam kaynağı olmuş durumda.

Artık kendisini dokunulmaz hisseden büyük sorunlar ise yaşamı her gün biraz daha kıstırıyor.

19 Temmuz 2024 Cuma

BEN YAPTIM OLDU: YANINA KÂR KALMAK


“Yapıyorum çünkü yapabiliyorum.”

Vicdanı niye insanları biraz korkak yapmıyor?

Hak neden bizden bir insan yaratmıyor?

Yaşam hüzün üzerine kurulu değil ama yaşam haz üzerine de kurulu değil.

Yaşamak bir inanç da değil.

Militanca bir hevesle hemen her açıdan ötekini kendi hayatına kıstırmak yapabiliyor olduğu için yapmanın özgürlüğü olmasa gerek.

Asla olmamız gerektiği kadar iyi değilizdir ve görünen o ki diğerleri de öyle değildir.

Yine de HER ŞEY ALDIĞIMIZ NEFESİN MUTLULUĞUNDAN SONRA GELİR.

Aldığın nefesin farkına varmayanlar mıdır yanına kâr kalanlar?

Yanına kâr kalmak! Belki de bütün mesele budur.

Gayrimeşruluk korkuyu maskeler, tamam.

Her yeni gün yanında zorunlu olarak bir miktar hayal kırıklığı getiriyor.

Gerektiği kadar iyi olmak konusunda bazıları bilinçsizce mi başarısızdır yoksa böyle yaşamak onların asıl umurunda olan şey midir?

Vicdan ve hak; sanki belirsizliğe övgü gibi iki sözcük.

“Tanrı senin hakkında gelecek!”

“Öbür dünyada hakkımı alacağım!”

“Dur sen! Ölüm hakkından gelir senin.”

Yaptıkları her şeyin yanına kâr kalan insanlar ile aynı yeryüzünde yaşamak ve onların da bir gün selamet yerine kahredici bir azapla azap çektiğini, canının yandığını görmek…

ÖBÜR DÜNYA VARLIĞIMIZI DESTEKLEMESE NE OLURDU?

Hepimiz “yapıyorum çünkü yapabiliyorum” deseydik ne olurdu?

Belki de hepimiz yapabiliyoruz ama çoğumuz yapmıyoruz. Öyleyse nasıl oluyor da “ama çoğumuz yapmıyoruz?”

Hayattan ne alırsak karşılığında ne verdiğimizi bildiğimiz için mi?

Basit bir haz-acı hesabı mı yaptığımız yoksa daha büyük ir şey için mi kendimizi tutuyoruz?

Bizim de yanımıza kâr kalabilir; bir deneseydik; ama hayır, yapmıyoruz, yapabildiğimiz halde yapmıyoruz. Bunu sadece öbür dünya, cehennem ve Tanrı korkusuyla açıklamak da mümkün görünmüyor. Yapmıyoruz, o kadar. BU AKUT DENEYİME KENDİMİZİ KAPTIRMIYORUZ.

Şu soruyu da sorabiliriz: Şu her türlü kötülük tanımını kendi üzerinde barındıran insanların yaptıkları gerçekten yanlarına kâr kalıyor mu? Yoksa aslında günün sonunda ödedikleri bedeli yaptıklarının bedeli olarak görmedikleri için mi gayrimeşruluklarını sürdürüyorlar? O zaman şu soru da haklı bir soru “gayrimeşrular nasıl görecekler, yaptıklarının yanına kâr kalmadığını?” Bu körlük de onların ödedikleri bedelin bir parçası değil mi?

18 Temmuz 2024 Perşembe

SEKS VE TEKNOLOJİ: BİR SİLAH OLARAK ZEVK DÜŞKÜNÜ BEDENİ KURGULAMAK


Bedenimiz iki yüzlü müdür?

Kamuya mal olmuş bir beden ile perde arkasında işler çevirirken, o iş üstünde yakalanıp, ifşa olan bir bedenin bize söyleyecekleri var mıdır?

“Benim bedenim” dediğimiz de ne demek istiyoruz?

Bedenimiz etten kemikten bir varlık olduğundan daha çok sosyal ve kültüreldir; sosyal ve kültürel açıdan kurgulanıp üretilir.

Bedenimiz hem bir silah hem de bir savunma mekanizmasıdır.

Bedenimiz bir temsilin (dindar, milliyetçi vb.) bedenidir.

Bedenleşmiş olmak sadece bedenleşmiş olmayı ifade etmez: Bir bedene sahip olmak aynı zamanda bir kimliğe, bir bilince, bir duyuş ve düşünüşe, bir etkileşimselliğe ve bir eylemsellik de dâhil karmaşık, kimi zaman da belirsiz örüntülere sahip olmak anlamlarını taşır.

Bedenselleşmiş olmak aynı azmanda toplumsallaşmaktır. Bedenin toplumsallaşması demek tam da bedeni oyun sahnesine yerleştirmektir. Beden artık burada hem bizim savunma hem de saldırı mekanizmamızdır.

Bir bedenle ne yapılmaz ki…

SAHNE ÖNÜNDEKİ BEDEN İLE SAHNE GERİSİNDEKİ BEDEN bir birinden farklı olabilir. Biz bir insanı kamuya açık alanda karşı cinsiyle el ele görebiliriz. Bu bizi o insanın bedeniyle ilgili doğru kurgular içinde olduğunu düşündürür. Ancak sahne gerisinde HEMCİNSİYLE SEVİŞTİĞİNİN İFŞA OLMASI hepimizi şaşırtabilir.

Bu tür olayların kriminal boyutu ayrıdır.

BEDENİN HEMCİNSİYLE BASILMASI VE DAĞITILMASI…

Burada önemli olan bedenimizi verdiğimiz görüntü, çizdiğimiz siyasal kimlik ve inanç bağlamında kullanma biçimimizin toplumsal olanla aykırılık içirmesi değildir. Nihayetinde bu perde gerisinde yaşanan fantezidir, kimseyi ilgilendirmez.

Burada önemli olan bedenin eylemi, haz düşkünlüğü, cinselliği fantezi boyutunda yaşaması şu veya bu da değildir; burada önemli olan bedenin silah gibi kullanılabileceği gerçeğidir.

“Şu” veya “bu” diyeceğimiz somut, öznel olaylar bir yana, kamuoyuna malolmuş insanların beden tasarruflarına ilişkin “ahlaka aykırı” görüntülerinin teknolojinin de yardımıyla soysal medyada ifşa olması, bedenler üzerinden neler yapılabileceğinin açık ve acı bir göstergesidir.

Kısa keseyim: Bedenleşmiş olma suça ve günaha bulaşma riskini de üzerine almaktır.

İTİBAR SUİKASTLARI VEYA ONUR İNTİHARLARInı bedenimiz üzerinden okumak her zaman faydalı olabilir.   

(imaj:au

17 Temmuz 2024 Çarşamba

ANLAMSIZLIK KARŞISINDA GERİ ÇEKİLME: KENDİ KENDİNE SOSYAL TECRİT

İlla her şeyin bir anlamı, bir öyküsü veya deneyimsel bir bilgi kaynağı olması gerekmiyor; yaşamanın bizzat kendisi bir anlam ifade ediyor zaten ancak hayatın anlamını yitirdiği zamanlar oluyor. Yaşamın sasılaştığı, yaşanan zamanın herhangi bir şey ifade etmekten öte heyecan verici canlı bir dokusunun bulunmadığı dönemler yaşanabiliyor. Bu dönemlerde intiharların arttığı bir vak’a. Bu dönemler daha çok geçiş dönemleri olarak kavramsallaştırılıyor.

Nereden neye geçiş dönemi?

İlerlemenin durduğu dönemlerde zaman
donuyor ve ZAMAN donduğu yerde geçmiyor, ELASTİKLEŞİP SAĞA SOLA, İLERİYE VE GERİYE SÜNÜYOR SANKİ.

Hemen hepimiz bir başıboşluğun sarhoşluğunu yaşıyor muyuz gibi.

Düşmüyoruz ama ayakta da değiliz.

Yepyeni bir sürecin İÇİNDE GEÇİYORUZ her anlamda:

Maddi ve manevi hemen hiçbir şeyin bizi tatmin etmediği, yaşıyor olmaya tapınmaktan gözümüzün başka hiçbir şey görmediği;

Kendimizi beğenmekten ve sevmekten başka bir beğeni ve sevgiye yerin kalmadığı ama KENDİMİZE BU DÜŞKÜNLÜĞÜMÜZÜN de antidepresanların desteğiyle mümkün olduğu;

Göstermelik yaşarken, bize istediğimizi gibi bakmadıkları için görünmekten de tam anlamıyla zevk almadığımız;

Bir ürün olarak kendimizi sunduğumuz her platformdan alıcıların bize baktığında, bize dokunduğunda yaralandığımız ama bu acı hissin farkına vardığımızda artık yaralanmanın bağımlılık yaptığını anlamadığımız;

Kısaca şimdi ve burada olmak inanılması güç bir deneyim gibi geliyor bana.

Ne gündelik yaşamdaki bizi biz yapan rutinler tatmin ediyor bizi,

Ne gündelik siyaset,

Ne sadece Tanrı varlığına inanmak,

Kan kaybediyoruz ve tam da bu süreci yaşamak zannediyoruz gibi.

Bu bir geri çekilmeyi de beraberinde getiriyor; sosyal geri çekilme. Kalabalıklardan, hatta çok yakın olmamak üzere hemen bütün insanlardan; zorunlu olmadıktan sonra alış-verişe bilge gerek yok… Soysal tecrit sanki bir terapi gibi; öyle mi gerçekten veya böyle ne kadar yaşanır; yaşanabilir mi?

(imaj:au

16 Temmuz 2024 Salı

BİR SORUN ÇÖZME TEKNİĞİ OLARAK VURMAK, KIRMAK ÖLDÜRMEK: SOKAK KÖPEKLERİ SURİYELİ GÖÇMENLER VE VARGAS


Sorunun nereden kaynaklandığını tespit edemediğimizde sorunun çözümü için de bir yol bulma imkânımız olmuyor.

Ortaçağ karanlığından moderniteye geçişin dokusunu oluşturan en önemli olgulardan birisi de sorunun tespit edilmiş ve çözüm bulunmuş olmasıydı. Katolik anlayış en temel sorunlardan birisiydi. Bu anlayış duygusal ve düşünsel bir dünya üretiminden bedenselleşmeye kadar gündelik hayatı düzenliyordu. Bu Katolik düzen sürdürülebilir bir kaos getirmişti. Bir yerden sonra her şey yeni ir anlayışa evrildi. İfade ettiğim gibi modernleşme sorunun tespitinin de temel bileşeniydi.

ÜLKEMİZDE İSE SORUNUN TESPİTİ VE ÇÖZÜMÜ İÇİN BİRİLERİNİN ÖLMESİ GEREKİYOR. En son İzmir’de yaşanan olayda iki genç insan yağmur suyu birikintisinde elektrik akımına kapılarak öldürülmüştü; öldürülmüştü evet.

Başlığa bakım yazının son derece geniş kapsamlı, dağınık ve sorunlu olduğunu düşünmeyin.

Çok kısa bir yazı olarak planladım.

Ülkemizde kanımca henüz tam olarak sorunun nereden kaynaklandığını tespit etmiş değiliz. Sorun ülkemizdeki yabancılar mı, veya doğrudan sorayım: ŞU SİRİYELİLER Mİ SORUN?

Kadın Voleybol Milli Takımındaki devşirme Vargas’ı nereye koyacağız?

Olimpiyat şampiyonu yine bir devşirme olan Naim Süleymanoğlu ile ilgili söyleyeceğimi bir şey var mı?

Dahası milli takımlardaki teknik direktörleri nereye koyacağız? Örnekleri çoğaltmayayım. Bunları biliyorsunuz. Mesele gerçekten Suriyeliler mi? Ya da hangi Suriyeliler? Yahut da entegrasyona tabi tutulmadan ülkeye alınan milyonlarca göçmen mi? Daha önemlisi bunları ülkeye alan yönetim mi? BİR.

İKİ: Sokak köpeklerini uyutmak için çıkarılması planlanan şu lanetli yasa. Burada bir soru sormak istiyorum:

HUNHARCA KATLEDİLMEK İSTENEN SOKAK KÖPEKLERİ, NEDEN BU YASAYI ÇIKARMAK İSTEYEN VE DESTEKLEYENLERE “FİL” ve “EBABİL” KUŞARI KADAR KUTSAL GELMİYOR?

Burada Tanrının “Öldürmeyin” emrini falan hatırlatmaya gerek yok.

Dediğim gibi bu yazı kısa olacak. Bütün bu olup bitenlerde sizce de bir yanlışlık yok mu? Yani sorunu tespit edemediğimiz gibi sorun çözme tekniğimiz de vurmak, kırmak, öldürmek üzerinden işlemiyor mu?

(imaj:au

14 Temmuz 2024 Pazar

CİNSEL ORGANLARIMIZ NEREDE BAŞLAR NEREDE BİTER: ASİ VEYA UYSAL BEDENLER


Hikâye o ki, ilk ebeveynlerimiz tanrıya ilk itirazları sonrası günahın bedenini giyinmişlerdi: Bu beden uysal bir beden miydi yoksa asi bir beden mi?

Bedenimiz önemlidir. Sadece bir beden olduğu için değil hem bize ve hem de topluma ait olduğu için.  Her şeye bedenimizle dâhil oluruz. Ceza ve ödül bedenimiz üzerinden gerçekleşir. Bedenimiz yoksa bir öykümüz de yoktur, hatta hiçbir şey yoktur. Ancak beden ölümlüdür ve her düşkün ölümlü gibi o da toprağın altına girerken, ey yüce ruh göklere çekilir.

Din ve tıbbileştirme dâhil her şeyi bedenimizden okumak mümkündür. İnsanlar inançları uğruna bedenlerini örterler, yine insanlar güzellik uğruna bedenlerine estetik operasyonlar yaptırırlar. İktidarların mutlak iktidarlarını gerçekleştirmek için yaptıkları ilk şey, bedenlerin özgürlüğünü elinden almaktır. Modernite aynı zamanda bedenin de keşfedilmesidir. Bu kısa yazıya sadece başlıkları dahi sığmayacak kadar bir beden literatürü vardır akademik dünyada.

İÇ BEDEN: Biyoloji-anatomi, sağlık sosyolojisi, fenomenoloji, bilim tarihi, bilim felsefesi, cinsiyet, cinsellik, sağlık ve nüfus politikalarıyla ilişkilendirilir.

DIŞ BEDEN: Sanat, moda, tüketim, medya, cinsiyet, cinsellik, post-modernizm, göstergebilim, post-yapısalcılık politikaları ile ilişkilendirilir.

Buradan tekrar başa dönersek: İLK GÜNAH BİR UTANMA SIKILMA STANDARDINDAN BAŞKA BİR UTANMA SIKILMA STANDARDINA GEÇİŞTİR.

Dünyalaşma ilk günah ve örtünme güzergâhından bakarsanız bedenin faaliyetlerini gerçekleştirirken nasıl görünmesi gerekliliğinin de standardını oluşturmuş görünür. Medenileşme bu anlamda bedensel faaliyetlerin yapılabilirlik alanının sürekli daralması ve bu faaliyetlerin sürekli olarak sahne arkasına havale edilmesi şeklinde ilerlemektedir. Örneğin modernleşmenin ilk göstergelerinden biri aynı zamanda bir mekân (ruh için) işlevi de gören bedene yeni bir oda (yatak odası) üretmesidir. Artık eşler ve çocuklar aynı odada kalmazlar, ebeveynler için eni bir oda yapılır.

Bedenimiz bir temsilin de adresidir. Bu temsil, imparatorluk, ulus devlet vb. olabileceği gibi dini hüviyete sahip bir devleti temsil de olabilir. Bedenimiz aynı zamanda kendimizin de temsilidir. Beden sembolik olduğu kadar etten ve kemiktendir.

Bu çerçevede gündelik hayatta kamusal alanda ne kadar soyunabiliriz, yani cinsel organlarımız nerede başlar nerede biter, bu sınır nasıl belirlenir, bunu kim belirler? Çıplaklığın sadece sıcaktan korunmakla bir ilgisi var mıdır? İnsanlar plajda olmamasına rağmen kent merkezlerinde plajdaymışçasına neden soyunur?

Aslına bakarsanız şu soruyu da çok önemsiyorum: Bedenlerimiz kendi sınırlarımız içinde mi?

Şu bir gerçek ki, birer metin olarak bedenlerimiz çıplak veya giyinik olsun bir şey söylüyor; söylediği şey bedenlerimizin kendi sınırlarımız içinde olup olmadığının tartışılabileceği bir yer. Örneğin çıplaklık o ilk günahtan önceki döneme özlem mi; yoksa asilik ilk günahtan sonraki örtünmenin sürdürülebilirliğinin korunması mı?

(imaj:au

13 Temmuz 2024 Cumartesi

DEĞİŞEN DÜNYADA EBEVEYNLİK: GENÇLER EBEVEYNLERİNİZE DİKKAT EDİN


“Anne balar çocuklarınıza dikkat edin” denirdi eskiden özellikle yaramaz çocuklar mevzu olunca. Günümüzde ise gençlere “anne babanıza dikkat edin” denilmeye başlandı. Neden?

EBEVEYN ERGENLİĞİ yaşıyoruz.

Nasıl mı?

Ebeveynlik, çocuk yetiştirmede hayati bir öneme sahiptir.

Her bireyin kişiliği çocukluk döneminde şekillenir ama ANNE BABANIN KARAKTERİ DE (benliği ve kişiliği) BU DÖNEMDE YENİDEN ÜRETİLİR. Bu evrede çocukların rol model aldıkları en önemli kişiler ebeveynleridir.

Kişiliğin öznel yanını ve esasını oluşturan benlik, bireyin kendi kişiliğine dönük kanılarının toplamı, kendini tanıma ve değerlendirme şeklidir. Benlik, insanın kendi kişilik özellikleri, hedef ve beklentileri, yetenekleri, değer yargıları ve inançlarından oluşmaktadır

EBEVEYN BENLİĞİ dediğimizde ne demek istiyoruz?

Çocuğun benliği ebeveyn üzerinden gelişirken ebeveynin de çocuk üzerinden kendi benliğini yeniden ürettiğini söylüyoruz. Bu aynı zamanda bir kişilik inşasıdır.

Günümüzde ilginç bir noktaya geldiğimiz gerçeği son derece çarpıcı, ebeveynlik açısından. Ebeveynler yetiştirdikleri çocuklardan, aile bağlarından, toplumsal konumlarından vb. bağımsız kendi yeteneklerini test ediyorlar ve dünyayı kendi başlarına keşfetmeye çıkmışlar.

Günümüzde dünyada yaşanan ekonomik, sosyal, politik, duygusal, teknolojik pek çok etken ebeveynler kişilik oluşumunu yeniden üretmekte. Doğal olarak yeni ebeveynlik stillerini de ortaya çıkarmakta. Bu ebeveynlik stillerine belki ileride bir kavram iliştirilir ama görünen o ki günümüzde ebeveynler davranışlarının sonuçlarıyla nasıl yüzleşeceklerini ve bunlarla nasıl başa çıkacakları bilmiyorlar.

EBEVEYNLİĞİN DÖNÜŞÜMÜNDE ARTIK İLGİNÇ BİR NOKTADAYIZ.

Genç ergenlerden beklenen davranış biçimlerinin, söylemlerin anne babalar tarafından gerçekleştirilmesi; Tik tok başta olmak üzere hemen birçok sosyal medya platformunda ebeveynlerin kendilerini sor derece farklı biçimde sergilemesi değerlendirmeye değer konular arasında.

Yaşanan ANORMAL EBEYVEYNLİK mi?

Ebeveynliği ailenin temel dinamiği olarak ele alırsanız, durum son derece karmaşık ve hiç de iç açıcı görünmüyor.

Ebeveynlere yönelik eğitimler, ‘doğru çocuk yetiştirme biçimleri’, çocuğun nasıl bir ortam da büyümesi gerektiği, ‘çocuğun nasıl güvende tutulacağı’, gibi günümüz de problem halini almış konular dikkat çekici bir biçimde gerek medya organlarında gerekse uzmanlar aracılığıyla karşımıza çıkarak gündelik yaşama tezahür ettiği görülmekteydi.

Önümüzdeki süreçte gençlere yönelik

“doğru ebeveyn bakımı biçimleri”,

“ebeveynin nasıl bir ortam da bulunması gerektiği,

“ebeveynin nasıl güvende tutulacağı”, gibi günümüz de problem halini almış konular dikkat çekici bir biçimde gerek medya organlarında gerekse uzmanlar aracılığıyla karşımıza çıkarak gündelik yaşama tezahür edeceği görülebilecektir.

(imaj: au

12 Temmuz 2024 Cuma

YENİ NESİL DİNDARLARIN DEĞİŞEN CİNSELLİK ALGISI: TOMURCUK MEMELİ HURİ VE NURİLER, HELAL SEKS OYUNCAKLARI, OKUNMUŞ SU



Sekste zorlama yoktur!

Din, İslâm dinine inananlar açısından da tıpkı ortaçağ, hatta 19. Yüzyılın başına kadar insanları “haz”dan uzak tutarak, acıyla cennete ve tanrıya ulaşılabileceği teması üzerine kuruluydu.

İnsanlara bu dünyanın gelip geçiciliği anlatılır, bu dünyanın bir imtihan dünyası olduğu ifade edilir; ödülün öbür dünyada verileceği söylenir. Bütün vaazlar, hutbeler bunun üzerine kurulurdur.   

Cemaat daha çok erkek olduğu için de erkeklere bu dünyada zinanın en büyük günahlardan olduğu söylenir ve zina yapmamaları öğütlenir, cennette kendilerine “tomurcuk memeli huriler” verileceği de söylenirdi. Hâlâ da söylenir. Bunu duyan kadınlar da cennette hayal ettikleri gibi bir Nuri hayali kurmaya başlamışlardır.

Yanı sıra: İlk günah beden merkezli olduğundan olsa gerek cinsellik hemen bütün dinlerde olduğu gibi İslam dininde de günahın ana merkezi olarak nitelendiriliyordu. Kadın ile erkeğin bir arada bulunması ateşle barut olarak metaforize edilirken, cinsellik sürekli tu-kakaydı.

Her şey değişiyor. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mottosu günümüzde yepyeni güzergâhlarla önümüze seriliyor, karşımıza çıkıyor. Her şey parçalanıyor, yeni bir kimlik kazanıyor.

Dindarlık da değişiyor, dindarlık algısı ve dini anlayış tavrı da değişiyor. Her şey yepyeni güzergâhlara akıyor. Dolayısıyla din artık, en azından göreceli olarak acıyla özdeşleşmiyor. Henüz tam olarak hazla özdeşleşmiyor da olsa çok sayıda çatlaktan bazı yeni olgular ortaya çıkmaya/sızmaya başladı.

Dindarların cinselliği algılayışında da yeni güzergâhlar ortaya çıkmış durumda. Cinsel pornografinin hemen her yeri sızdığı günümüzde dindarlar da yeni cinsellikten payına düşeni alıyor veya kendin yeni cinselliğini üretiyor. Cennette tomurcuk memeli huri ve nuri beklentisi, ileri post-modern dünyada, yani günümüzde yeni boyutlara evrilmiş durumda.

Henüz okunmuş sulardan vazgeçilmemiş, selamet ümidi devam ederken dünya bir imtihan yeri olma hüviyetinden, acı çekme/acıyla kurtuluşu elde etmenin yeri olmaktan başka bir kimliğe bürünmüş durumda. Artık HELAL SEKS OYUNCAKLARI yeni bir Pazar. Dindar kadın ve erkekler için bunların reklamları sosyal medyada dönmeye başladı. Eline dildoları alan türbanlı kadınlar helal, “titreşimsiz helal” seks oyuncaklarının satışını yapıyor.

Dindarların dünyasında da artık cinsellik algısı değişmeye başlamış durumda. Bu ne anlama geliyor? Bunun ne anlama gelip gelmediğinin çok fazla önemi yok. Önemli olan değişimin herkes için geçerli olduğu; ancak değişimin kimileri için yavaş kimileri için hızlı olduğu gerçeği de geçerli bir argüman. Bu değişimler elbette toplumun her kesimine farklı biçimlerde yansır. Yine bu değişikler siyasete ve ülke yönetimlerine de yansır.

DEĞİŞİMİN BİZZAT KENDİSİ BİR OTORİTEDİR. Tabi değişimden ne anladığımız da önemli. Çünkü bazen değişimler insanları suçlama aracı, insanları ayrıştırma hatta birbirine düşmen etme amacı da taşıyabiliyor, değişimi kendi otoritesi üzerinden kullananlar bağlamında.

Şu bir gerçek ki ister dindar olsun ister modern, ister ortaçağda olsun ister günümüzde insanların cinsellik ile ilgili yaklaşımları bir şekilde birbiriyle de özdeşleşebiliyor. Yani insanların cinsellik algısındaki değişim aslında değişmeyen bir duruma da işaret ediyor. Seks oyuncakları dün de vardı bugün de vardı; insanlar dün da haz merkezli yaşıyorlardı bugün de yaşıyorlar. Mesele ne? Mesele insanların yargı dağıtması olabilir mi?      

11 Temmuz 2024 Perşembe

SON İSTASYON: DUYGULARA GERİ DÖNÜŞ


SON İSTASYON: DUYGULARA GERİ DÖNÜŞ

Aklın bizi getirdiği yerde yine duygulara muhtaç olduk.

Hiçbir şey bir kalbin atışının yerini tutmaz. Duygularımız tartışmasız her şeyi alt eder.

SOĞUKU YAKINLIKLAR HİÇBİR ZAMAN YAKIN OLMAMIŞTIR.

Beden kendini keşfettikçe, arzuyla ve hazla kendini ortadan kaldırmaya çabaladıkça duygular sessiz bir tanıklıkla ona dur demiştir.

Aklın belleği kanlı bir çığlık.

Duyguların belleği sessiz tanıklık.

Bir geri dönüştür artık çağ. Zaman bizi aklın getirdiği yerden ve zaman akılla bizi getirdiği yerden çıkarmaya çabalıyor.

HER ŞEYİN EKONOMİSİ VARDI ama duyguların pazarı duyguların alınıp satılamayacağının da pazarıydı.

Akılla kendi kuyumuzu kazdık.

Şimdi duygularla o kuyudan çıkmaya çabalıyoruz. İlk günah duyguların işiydi ve oradan akıl çarkına düştük. Rasyonalite, nesnellik, nicelik bize kendi mezarımızı kazdırdı.

Hayat keyifti evet ama biz keyfi yok edici olarak icat ettik ve hayata monte ettik. Yaşamak parçaladı bizi, hepimizi. Savrulmakla kalmadık en küçük uzaklaşma büyük düşmanlıkları üretti. Aklın keyfiyeti duygularımızın sükunetini kabullenme zannetti ve öldürdüğü her duygumuz için kendine kazanç payı çıkardı.

Hayat yaşamaktan çok bir alt üst oluş oldu ve bu alt üst oluş bize dehşeti tattırdı: Savaşlar, felaketler, yokluk, göç…

Gündüzler bir lanet gibi yükseldi güneşin burcundan, gece bir korkunun eşiğini atlayıp karanlıkta yok olmamaya çalışmaktı.

Yalanlar hiyerarşisinde akıl en ön yeri işgal ediyorsa, hemen ondan sonra yalan içinde yalan olan mantık gelir.

Bilgi aşkı pornografik bir rehavete sokar.

Sevmek; insan dışında her şeyi sevmek mümkündür akla ve mantığa göre.

İnsanı gerilmiş arzularının hayvanı olarak gösterir akıl ve mantık.

Yaşamanın bize sadece inanmak ve ümit etmek olduğunu söyler mantık. Yaşamanın insanın kendisine yalan söylemek olduğunu söyler mantık. Hem yaşamaya aklıyla bağlı olan hem de yaşamı reddeden, yaşamı kötüleyen ve onun en büyük yalan olduğunu söyleyen bir mantık.

Duyguların cesareti ve kendi olma gözüpekliği akıl ve mantıktan başka hiçbir şeyi kabul etmeyen filozofların ve bilim insanlarının okulunda değil şairlerin okulunda öğrenilir.

Bugün artık duygulara dönüyor insanlar.

Sevmeyi, inanmayı yeniden keşfediyor.

Manevi ir direnişin nasılını öğrenmeye çabalıyor.

Varlık bir kalbinin atışıyla başlamıştır.

Hayat duygusal bir saplantı değil aklın bataklığından uzak tutulması gereken bir yaşama biçimidir.

Bilgi duyguların bilgisidir.

Ve aşk ilk günahın işidir.

 (imaj:au