27 Mayıs 2019 Pazartesi

ANAFARTALAR'DAKİ BEYAZ ELBİSELİ ASKERLERİN SIRRI


Eğer Çanakkale'de "beyaz elbiseli evliyalar" ya da "beyazlar giymiş Allah'ın askerleri"ne veya "yürüyen koruyucu ilahi bulutlara" inanırsak, bazı iktidarların da "Allah tarafından gönderilmiş" olduğu su götürmez. Mucizeler de yok. Çanakkale'de başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bu coğrafyada yaşayan ve onu canı pahasına severek-savunan insanların kırılmaz dirençleri var. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer*, hatıralarında; “Anafartalar muharebelerinin ilk kanlı hızının sarsıntısı henüz durmamış, yer yer, zaman zaman sınırlı fakat şiddetli devam ediyordu Ağustos ayının sıcak günlerinden birini yaşıyorduk. Öğle vaktini bir iki saat geçiyordu…” diyordu.


Olağanüstü anlar yaşanıyordu o gün öğleden sonra ve savaş kanlı bir biçimde sürüyordu. Durum Gazi Mustafa Kemal’e bildirilmişti. “Uzakta bile olsa hiç olmazsa umumi manzarayı görmek ve ona göre tedbir almak zaruretiyle, kumandanım ve erkânıharp zabit heyetinin birinci kademesi, karargâhın kuzeybatısında bulunan Gazitepe’deki gözetleme mahalline koşarak çıktık.”

Manzara herkesi üzmüştü. Ancak Gazi Mustafa Kemal’in gözü ilginç bir şeye takılmıştı. “Gözetleme dürbünüyle Abdurrahman Bayırı’nda gayet atik, tetik, düşmana saldıran, idmanı yerinde beyaz elbiseli askerlerin süngü savaşı yapmakta oldukların görmüştü. Şahsi dürbünlerimiz de aynı levhayı resmetmişlerdi.”

Orduda beyaz elbiseli kıta yoktu. Önce beyaz elbiselilerin düşman olduğu zannedildi. Çünkü beyaz elbiseliler olağanüstü çatışıyor, buradan bir gedik açmaya çalışıyorlardı. Eğer buradan bir gedik açılırsa Damakçalık Bayırı, Kayacıkağılı ve Azmak Vadisi’ndaki fırkalar büyük tehdit altına girmiş olacaktı. Böylece düşman sadece gedik açmakla kalmayacak büyük kayıplara da neden olacaktı.


Gazi Mustafa Kemal asabiyette ve çok heyecanlıydı. Durum karşısında bir hatalı aramıyordu. Tehlikeyi bertaraf için bir çare arıyordu.  Tam bu sırada beyaz elbiseli askerlerin kumandanlarından bir telefon raporu geldi. “Gelen telefon raporunu hep birlikte dinledik. 4. Fırka’nın alayı, karşılıklı bir süngü hücumuyla çoğunun cesedi siperlerimizde kalmış olan düşmanı, tamamıyla püskürttüğünü bildiriyordu. Sorulan beyaz elbiseliler için de, günün bunaltıcı sıcağının tesirini azaltmak vesilesiyle alay askerleri ceketlerini çıkarıp istirahat etmekteymişler. Düşmanın ani taarruzunda ceket vesaire teçhizatını giymek için vakit harcayacakları birkaç dakika düşmanın muvaffakiyetine hizmet edebileceği kaygısıyla silah ve süngüsünü kavrayan erlerimizin misli görülmeyen bir hücumla düşman üzerine atılmış oldukları anlaşılmıştı. Gördüğümüz beyaz elbiseli askerler meğer sevgili ve kahraman Mehmetlerimizmiş.”  

*Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer, Cepheden Meclise Büyük Önder ile 24 yıl, Derleyen Turgut Gürer, 499 sayfa, Türkiye İş Bankası Yayınları-Kültür Yayınları, Anafartalar’da Beyaz Elbiseli Askerlerin Sırır, Sayfa: 10-11              

7 Mayıs 2019 Salı

SİYASAL İSLAMCILARIN AHLAKSIZLIĞI

Türkiye'deki geleneksel İslâm anlayışının bir yandan faşizme ve bir yandan da kapitalizmle bu kadar kolay entegre olarak kendine yeni bir ahlak alanı inşa etmesiyle sadece iktidar değil, iktidarın etrafında kenetlenen kitlenin etik vasatlığını da ortaya çıkardığına inanıyorum. Dolayısıyla bu ülkenin gelenekçi kendine göre Müslümanları, o çok bahsettikleri din kaynaklı Allah korkusuna dayanan ahlaki üstünlüğü YSK'nın kapısı önünde bırakmıştır, oy verdikleri iktidar marifetiyle.

6 MİNARELİ CAMİ DERKEN


"6 minareli Cami yaptık" diyerek, Çamlıca Camii'nin açılışını yaparken , Sivas'ın Hafik ilçesinde, baraj suları altında kalan Pusat Köyü Camii'nin sadece minaresinin bir bölümünün görülebilmesi, sadece ironu değil,  siyasal İslam'ın ve destekçilerinin iktidardaki durumunu da gözler önüne seriyor kanımca. Uçucu bir medeniyet inşası iddiasıyla hareket ederken gerçekleri gözardı edemezsiniz.

SİYASAL İSLAMCILAR FAŞİZME KAPI KOMŞUDUR

Ayrıca bir yandan kapitalizme boyun eğerken bir yandan da faşizme bu kadar yakın, hatta faşizmle iç içe olması, siyasal İslâmcıların karmaşık kimliğine (hatta şizofren) ait bilgiler de veriyor bize. Devleti korumakla dini korumanın eşitlendiği düzlemde işleme konulan düşük cihatçı anlayış, "kutsal davamız" adı altında kendisine sadece siyasal değil ahlaki bir zemin de yaratabiliyormuş. Buna "ahlaksızlık" da denilebilir ama ahlak anlayışının değişebilirliğine dair bir opsiyonu buraya koyarak, bütün olup bitenlere "ahlaksızlık demek istemiyorum. Yine de bu ahlak anlayışının "devlet" ve "din"in kurtarılma bahanesiyle tıpkı "kutsal insanı", "Kutsal ülkeyi ve "kurtarılmış dünya"yı oluşturmak için  Hitler vari Tanrılığa soyunarak, herkesi-artık bir anlamı kalmayan Cennet'e zorla sokma eylemleri, ahlaksızlık olarak nitelendirilebilir diyebilirim.

GELENEKSEL MÜSLÜMANLIK DEMOKRASİYLE VE CUMHURİYETLE ASLA UZLAŞAMAZ

Bu bağlamda halk dini ve bu bağlamda oluşturulmaya çalışılan halk iktidarı denilen by-pass, sunnidir, hısızlık malıdır. Geleneksel Müslümanlık ve iktidarının inançlarına zarar vereceği düşüncesiyle demokrasi ve cumhuriyetle uzlaşabileceğini artık düşünmüyorum. Bu anlamda 6 minareli Çamlıca Camii, siyasal İslâmcıların ve onun kitlesinin içi hep boş kalacak bir tapınağı olmaktan öteye geçemeyecek.  Onlar da görecek ki, Sivas'ın Hafik ilçesinde, baraj suları altında kalan Pusat Köyü Camii, sular çekildiğinde ortaya çıkacak (simgesel olarak). Kirletilen her değerle birlikte insan da kirletiliyor. Dünyanın en güzel coğrafyasını Cehenneme çevirenlerin, aslında "dış güç" diyerek, modernlikten, muasır medeniyetten kaçtıklarına bir kez daha şahit olmak acı verici. Ancak hiçbir fildişi kule sonsuza kadar ayakta kalmamıştır. 


4 Mayıs 2019 Cumartesi

BİR DUVAR BÜYÜCÜSÜ: SANATÇI ÖZGÜR BAĞLAMAZLAR


Röportaj: Ali ULURASBA

Sanatçı, Duvar Ressamı ve İzmir'li Özgür Bağlamazlar’ın elinde duvarlar konuşuyor, duvarlar birer kapı oluyor, açılıyor, ardında siz neyi görmek isterseniz o mekân işte orada var olmaya başlıyor, ferahlatıcı bir tarihsel aroma ve zamanı kuşatan bir iksirle.

BİR DUVAR BÜYÜCÜSÜ: SANATÇI ÖZGÜR BAĞLAMAZLAR



“Duvarları kuşatın da / tutuklayın hepsini/ne böyle gurbet olsun / ne böyle ayrılıklar” diyor Zülfü Livaneli. Faruk Nafiz Çamlıbel, Han Duvarları şiirinde “Gözlerime çökerken ağır uyu sisleri/ çiçekliyor duvarı ocağın akisleri”yle bakıyor duvara. Konstantino Kavafis, ise şöyle sesleniyor“… Ah, önceden fark etmedim örülürken duvarlar / ama ne duvarcının gürültüsü, ne başka ses / sezdirmeden, beni dünyanın dışında bıraktılar…”

Duvarlar, edebiyatın, hatta geniş anlamda sanatın en işlevsel ürünüdür. Şairler, edebiyatçılar, ressamlar, senaryo yazarları ve yönetmenler kısacası sanatla uğraşanlar yoğun biçimde “duvar”lara da odaklanmışlardır. Odaklanmayacak gibi değildir duvarlar. İnsanları birbirinden ayırması ayrıdır duvarların, sırtına yaslanılması, güven vermesi, koruyucu bir kalkan olması ayrı. Korkuyla cesaretin, ümitle ümitsizliğin, güvenle, güvensizliğin ve daha birçok karşıt hissin üzerinde (gölgesinde ve içinde mi demeli) yaşadığı hem kurgusal-imge, hem de gerçektir duvarlar. Duvarlar insan yapımıdır. Bu yapı üzerine insanlar yine bir şeyler yaparlar ve kurgu iki kez kurgu, gerçek iki kez gerçek halini alır. Böylece duvar dediğimiz şey kendi gerçeğini en koyu biçimde yeniden ve bir kez daha yaratır sanatçıların elinden.

Bir Duvar Ressamı olan (bana göre duvarlara büyü yapıyor-bütün büyücülerden ve tabii ki Oz büyücüsünden daha muhteşem, daha gerçekçi ve masalsı) Özgür Bağlamazlar da “duvarlar” üzerinde çalışıyor. Çalışıyor derken aslında duvarlara, tavanlara boyalarla büyüler yapıyor, dediğim gibi. Onları taş, toprak, beton, ahşap vs. olmaktan çıkarıyor. Kalemiyle, fırçasıyla renk renk büyülenen duvarlar, sonsuz sessizliklerinden silkinip, uyanıyorlar. Renklerle uyanış duvarları duvar olmaktan çıkarıp, adeta kapı yapıyor. Kapıyı aralıyorsunuz, ardında ne mi var?

İşte sanatçı Özgür Bağlamazlar, yani “Duvar Büyücüsü” ile yaptığım ve keyifle okuyacağınızı düşündüğümüz o röportaj:

AU. Duvarlar deyince hep bir şeyi bir başka şeyden sanki sonsuza dek ayıran bir imge gelir genelde aklıma. Ancak belki duvarlara bu kadar bu kadar kötü bakmamak lazım. Bazı duvarlar arkalarında olanları koruma görevi de üstlenir. Ben duvar senin için ne ifade ediyor öncelikle bir duvar ressamı olarak görüşlerini almak isterim?


DUVARLARIN YENİ ANLAMI: BİR DÜNYA CENNETİ İNŞASI VE RUHA İLAÇ

Ö.B Duvarlara yaptığım resimlerin arkalarına açılan bir kapı olduğunu düşünürüm, kapıdan çıkınca ne görmek istiyorsak onu resmedebiliriz üzerlerine. Ayıran parçalayan sınırlayan bir şeyi kendi cennetimizi yaratmak, geçmişimize ilaç, bugünümüze ilham olsun diye kullanmak hoşuma gidiyor. Mekân algısını değiştirmek hoşuma gidiyor üzerine yaptıklarımla…

A.U. Hiç bu duvar resimleriyle ilgili ilginç bir tepki aldın mı? Hani bazen camları görmeyiz de çarparız falan. Resim yaptığın bir duvardan yürüyüp gitmek isteyen olup da duvara çarptığı oldu mu veya başa bir anın var mı?

LİMON KOKULU DUVARLAR

Ö.B. Çok fazla güzel, tatlı ve komik anım var. Son işimde Cunda Adası’ında ki güzel bir otelin koridorunda, üst kata çıkan merdivenlerinin bitişinde insanları karşılayan bir duvara yaptığım resimde otelin sahibesi Fatoş Hanımın resmi görünce “Limon kokuyor burası” demesi çok güzel bir andı. Yani Duvara çarpılmasını istememJ benim için önemli olan yukarıda anlattığım gibi resimde ki hissiyatın insanlara ulaşması.

A.U. Bu duvar resimleri aslında resmin anası değil mi? Öyle diyebilir miyiz? Burada tabii ki ilk çağ mağara resimlerini de kastediyorum?

Ö.B. Kesinlikle diyebiliriz. Mağara resimleri o dönemin değerleri üzerine geniş bir anlatım alanıydı zaten günümüzde de dönüşen yaşamlarımızın içinde anlatmak istediğimiz ayrıntıları, uzaklaştığımız hislerimizi vurgulamak amaçlı duvar resimleri yapmaya devam ediyoruz.

A.U. Resim yaparken, yani duvarları boyarken böyle bir öykünün parçası olduğunu düşünür müsün? Ya da çizerken ne düşünüyorsun?  

“GEÇMİŞTE KİLİSE, CAMİ YA DA SARAY DUVARINI BOYAYAN BİR USTAYDIM”

Ö.B. Aslında reenkarnasyon varsa geçmişte kesinlikle kilise, cami ya da saray duvarları boyayan bir ustaydım diye düşünüyorum.

A.U. Genelde insanlar seni çağırıp şöyle bir duvarım var, şu işi yapacağım buraya bir şeyler mi çizelim diyor yoksa gerçekten seni bir sanatçı olarak mı görüyorlar. Çünkü bir profesyonel olsan da, bu işten gelir sağlasan da benim için bir sanatçısın.

Ö.B. Bahsettiğiniz iki tarzda da talep alıyorum. Öncelikle müşterilerime başka bir eşi olmayan bir iş yapmanın güzelliğini anlatıyorum ama illa ki reprodüksiyon çalışma isteyen müşterilerimi de geri çevirmiyorum. Burada kendimi övmek istiyorum -a senin ki daha güzel oldu sıkça duyduğum bir şey. Reprodüksüyon bir iş yapmak da sanata yaklaşmak, keyfi alınca özgün ve kendilerine has işler isteyenler çok oluyor.

“O DUVARLARIN HEPSİNİ ALIP EVE GÖTÜRMEK İSTİYORUM"



A.U. Tam burada şunu sorma istiyorum. Bir duvarı yaptın, çok hoşuna gitti eve götürmek ister miydin? Ya da içinde böyle bir ukde bırakan bir resmin oldu mu?


Ö.B. Hepsini alıp evime götürmek istiyorum. Son fırça darbelerinde işi uzatıp bir gün başından gidemediğim işler oluyor. Hatta çok sevip isim taktıklarım bile olmuştur

A.U. Biraz teknik bilgi de almak istiyorum. Ekip olarak mı çalışıyorsunuz? Yoksa tek mi? Ve bir iş nasıl başlıyor? Nasıl planlanıyor? Sonrasında nasıl tamamlanıyor. Süreç nasıl işliyor?

Ö.B. Öncelikle her iş gibi profesyonel bakmak gerekiyor. Planlama kısmı çok önemli. Çünkü elle yapılan bir iş dolayısıyla fazla zaman alıyor ama bu zamanı en aza indirmek için kendimce yöntemlerim var. Birbirinden tatlı asistanlarım var, bazen bir şantiyeden daha hızlı çıkmak için sadece fırça bakımı için bile ayrı asistanım oluyor.

A.U. Bildiğim kadarıyla tavan süsleme de var fırçanda. Çok zor olmuyor mu tavan resmi? Ayrıca bu de eski bir sanat değil mi? Tavan resimleri… Hala Anadolu’daki bazı evlerin tavanlarında bunu görüyorum…

TARİHİN BUGÜNDE YAŞATILDIĞI TAVAN RESİMLERİ

Ö.B. Aslında tavan resminde doğru duruş ile çalışıldığı takdirde insanın postürünü düzeltmesi söz konusu. Doğru duruş sağlanırsa hiçbir zorluğu kalmıyor. Eski bir sanat tabi ki Anadolu’da camilerden saraylara kadar uzun bir yolculuğu var. İstanbul’da günümüzde de yalı resmi olarak varlığını sürdürüyor. Örneğin İzmir’de modernle klasik desenleri buluşturulup değişik projeler yaptım

A.U. En uzun çalışman aç gün sürdü? Bittiğinde artı bu işi bırakacağım mı dedin, yoksa evet buradan devam etmeliyim mi dedin?

Ö.B. En uzun çalışmam Dubai’de bir yıl sürmüştü. Kesinlikle devam etmeliyim demiştim ama akabinde yaptığım işler butik oldu iki, üç ay süren. Her işimi çok severek yaptığım halde bazılarının sonunda bu işi bırakıp kırtasiye açıyorum dediğim oldu. Ama bu dediğimi malzemelerimi toplayıp işin son haline baktığımda hep unuttum.

TÜRKİYE’DE DUVAR RESSAMLIĞINA DÖNÜŞ İYİYE İŞARET



A.U. Duvar ressamlığı Türkiye’de çok yaygın değil sanırım. Ancak galiba son yıllarda sokaklardaki duvarlardan, grafitilerden bir içe dönüş var, ev, işyeri vb? Var mı, yoksa yanılıyor muyum? Bir de grafitilerle mi başladın bu işe?

Ö.B. Türkiye’de çok yaygın olmadığı doğru fakat şuan benim etrafımda ki talepleri karşılayamadığım gerçeği de var. Çünkü duvar ressamlığı çok yaygın değil. Kesinlikle bir içe dönüş var. İtalyan ressamlarının duvar resimlerinin olduğu evlerde büyüyen müşterilerimde var fakat daha önce hiç bu tarz işlerle karşılaşmamasına rağmen bir duvar resmine sahip olmak isteyen müşterilerimde var. Grafitilerle değil aksine cami süslemeleri ve yazılarıyla başladım. Bunun bugün ki gözüme çok faydası olduğunu düşünüyorum. Tarihi yapılarda ki süslemelerin mükemmelliği tabi ki tartışılamaz fakat günümüzde ki dini yapılarda da kayda değer ve oldukça kıymetli eserler olduğunu söylemeliyim.

A.U. Duvar boyama sanatında bu duvarları kullananlar (yani odaları, işyerlerini vb.) hiç dönüş oldu mu bu resimler beni ruhsal olarak rahatlatıyor diye?

Ö.B. Zaten rahatlatsın, heyecanlandırsın, hayallere daldırsın istekleri sebebiyle talep ediyor insanlar. Dediğim gibi daha önce bu sanatla tanışıklığı olmayan biri bile içgüdüsel olarak sanatın bu gerçeğinin farkında.

TÜRKLER İÇİN BİR DÜNYA CEHENNEMİ: NARGİN ADASI


Sarıkamış harekatının yıl dönümünde o yıllarda esaret günlerini anlatan bir Osmanlı subayının günlüğü ortaya çıktı. Kafkas cephesinde savaşan Trabzonlu zabit vekili Hafız Şaban Efendi’nin tuttuğu günlüğün bir esirin kaleminden çıkması nedeniyle ilk özelliği taşıyor.

TÜRKLER İÇİN BİR DÜNYA CEHENNEMİ: NARGİN ADASI*

Rusya’daki esir kampı günlerini 98 yıl sonra ortaya çıkaran tarihi vesikanın hikâyesi de oldukça ilginç. Esarette bir askerin günlük tutması ve saklamasının oldukça zor olduğuna dikkat çekilirken, kamptan kaçan Şaban efendinin günlüğü kurtarmayı başarması tarihçileri de şaşırttı.
Şaban Efendinin geride kalan eşyaları ve günlüğü bugünkü varislerinin eline ulaşmış. Torunu Necdet Durgun ve kardeşinin torunu Sami Ayan dedelerinden kalan Osmanlıca el yazısı defterin içeriğinde ne olduğunu öğrenmek için Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Lokman Erdemir’e başvurmuş. Lokman Erdemir eline ulaşan vesikaları incelediğinde ilk kez bir esirin günlüğüyle karşı karşıya olduğunu anlıyor ve içeriği ile ilgili bir de akademik makale kaleme alıyor. Erdemir makalesinde, günlük ile ilgili “Tarihimiz önemli bir dönüm noktasını teşkil eden Kafkas Cephesi’nde alınan esirlerin esaret hayatlarının anlaşılmasında mühim bir vesika özelliği taşıyor” ifadelerini kullanıyor. Günlüğüne genel itibariyle “Hamdolsun bugün de iyiyiz.” ifadeleriyle başlıyor.
HAFIZ ŞABAN EFENDİ'NİN ESARETİ BAŞLIYOR
Trabzon’un Çaykara İlçesi’nin Şahinkaya köyünde 1887 yılında doğan Hafız Şaban Efendi I. Dünya Savaşı’nın çıkması üzere askere alınıyor. Şaban Efendi Kafkas Cephesi’nde 52. Alay 3. Tabur’da zabit vekili olarak görevlendiriliyor. Şaban Efendi’nin esir olduğu tarih kesin olarak bilinmemekle birlikte günlüğünü 14 Mayıs 1916’dan itibaren yazmaya başlıyor. Esir alındığı tarihten 19 Haziran 1916’ya kadar Satılmış-Gedik’te (Gedik-Satılmış) tutulmuş, o sabah saat 8.00’de yürütülerek Kars’a, buradan da saat 10.00’da trene bindirilerek Tiflis’e gönderilmiş. Esirlerin gönderileceği yer olan Moskova’dan önce, 23 Haziran’da Bakü’ye varan burada bir gün kalan Hafız Şaban Efendi, 135 kişilik bir grupla Moskova’ya trenle gönderilmiş.
BİR HANEDE 6 KİŞİLİK ODALARDA KALMIŞ
Hafız Şaban Efendi 3 Temmuz 1916’ya Mokova’ya getirildi. 4 Temmuz’da 65 kişi kafileden ayrılarak 20 kişi ile birlikte Volga Nehrine yakın başka bir yere gönderilmiş. Burada Avusturya esirlerinin de katılımıyla 7 Temmuzda tren ile tekrar hareket eden grubun nereye gideceği hâlâ belli değildir. Hafız, Şaban Efendi bu durumu “Makinadayız. Bakalım nereye kadar gidecek.” ifadeleri ile belirtiyor. Esaret hayatı 13 Aralık’a kadar devam etmiş. Esaret hayatının sonuna kadar kaldığı Başahun’da bir hanede altı kişilik odalarda kalmış. Hafız Şaban Efendi günlüğünde bu süreçte, ailesine özlemini esaretin kolay geçmediğini ifade eden cümleler kuruyor.
Şaban Efendi’nin esaret dönüş tarihi ve keyfiyeti kesin olarak bilinmemektedir. Yalnız aileden alınan bilgiler, esaret dönüşünün firar ederek 1920 yılında olduğu, Milli Mücadele’ye katılmak üzere Eylül ayında İnebolu üzerinden Anadolu’ya geçtiği ve I. İnönü Muharebesi’ne (6-11 Ocak 1921) katıldığı belirtiliyor. Esaret sırasında geçirmiş olduğu zatürre hastalığının İnönü Muharebesi sırasında nüksetmesi üzerine hava değişimi ile memleketi Trabzon’a gönderiliyor. Zatürreden kaynaklanan akciğer hastalığına bağlı şikâyetlerinin artması ve hastalığının ilerlemesi üzerine 1921 veya 1922 yazının Temmuz ayı başlarında Kuşmer Yaylası’na çekiliyor ve aynı yıl hastalığından dolayı vefat ediyor.
ESARET GÜNLÜĞÜ VE MAHİYETİ
27 varaklık günlükte bazı sayfaların yırtıldığı ve eksik olduğu tespit edilmiş. Günlük, başında -okunamayacak kadar silik- alay bilgilerinin olduğu ilk sayfadan sonra herhangi bir başlık olmadan 1 Mayıs 1332 [14 Mayıs 1916]Pazar tarihi itibari ile başlayıp 4 Şubat 1332 (17 Şubat 1916) tarihinde biten 8 ay 20 günlük zamanın kaydını ihtiva ediyor.
Bu tarih aralığında istisnasız her gün tutulduğu anlaşılan günlüğün son sayfalarında ise “Ey Padişah sen var iken, ya ben kime yalvarayım?” şeklinde yarı nesir bir münacaat bulunuyor. Günlüğün son iki sayfasında ise Türkçe-Rusça küçük bir sözlük bulunuyor. Günlük durum tespiti mahiyetinde kısa cümlelerden oluşuyor.
Hafız Şaban Efendi’nin esaretinin zor geçen yanı ailesinden, özellikle çocuklarından ayrı kalışı olduğu dikkat çekiyor. Günlüğün ilk sayfası “Birinci günü Pazar Satılmış-Gedik, Kars civarı…” ifadeleriyle başlıyor. Bir sonraki gün “Pazartesi (15 Mayıs 1916) gününde havadis almayarak boş geçirdik.” şeklinde.
Esaretinin ilk günlerinde Kafkas Cephesi’nde cereyan eden muharebelere dair duymuş olduğu haberleri kısaca naklediyor. Günlüğünü tutmaya başladığı ilk günlerdeki “İnşallah Rus aleyhindedir harb Cenab-ı Allah’tan temenni ederim” ifadesi bulunuyor. (19 Mayıs 1916).
Günlükte Mayısın 8, 10, 15. ve 16. günlerinde sulhten yoğun bir şekilde bahsedilmiş, sonraki günlerde sulh ifadeleri ve beklentisi seyrekleşiyor. Bu sulh ifadelerinin en önemlisi Amerika Birleşik Devletleri başkanı Wilson’un kendi adı ile bilinen savaş sonrası durum ile ilgili yayınladığı prensipleridir. Bu durum günlükte “Bazı avam tarafından sulh için Amerika nota vermiş ve sulhu kabul edeceğini beyan et demişler” sözleri ile belirtiliyor (4 Kasım 1916). Günlükte, bu haberden 3 ay sonra 10 Şubat 1917 tarihli satırına savaşın seyrini değiştiren başka bir hadiseyi, Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşa girişini kaydetmiştir. Bu tarihten bir hafta sonra 17 Şubatta da günlük sona ermiştir.
Hafız Şaban Efendi kendisine gelen 2. Ordu cephesinde Kop Dağı’ndaki muharebelerle ilgili haber üzerine (1 Haziran 1916). “Allah Osmanlı’ya Nusret versin. Amin” temennisinde buluyor (20 Mayıs 1916).
DÖNEMİN BAZI SİYASİ OLAYLARI
Hafız Şaban Efendi’nin günlüğünde geçen hadiselerden biri de dönemin askerî ve siyasî hadiseleridir. Özellikle harbin sürecini değiştirmiş hadiselerin haberi günlüğünde de yer etmiştir. 9 Haziran 1916 tarihli satırlarında İngiliz Harbiye Nazırı Lord Kitchener için “…Fi nari cehenneme gark oldu.” ifadesini kullanıyor (10 Haziran 1916). Lord Kitchener 5 Haziran 1916’da Çanakkale’deki başarısızlığından sonra Rusya’nın içinde olduğu durum karşısında Rus hükümetine yardımcı olmak için çıktığı seyahati sırasında Hampshire Kruvazörü’nün Alman U75 Denizaltısı’nın döşemiş olduğu mayınlardan birine çarparak batması üzerine kurtulamayarak boğulmuştu.
*Nargin Adası: Nargin Adası ya da günümüzdeki adı ile Büyük Zire, Hazar Denizi'nin Azerbaycan'a ait bölümünde yer alan bir ada. Ada, Dash Zira, Kum Adası, Zenbil, Sangi-Mugan, Chikil, Kara Su, Kara Zira, Gil, Ignat Dash gibi byük ve birkaç küçük adadan oluşan Bakü takımadalarının bir parçasıdır ve Bakü Körfezi'nde yer alır.

TERÖRİST TEKNOLOJİ


İHA Kullanan teröristlerden, spam kullanan internet korsanlarına teknolojik terörizm dünyayı kuşatıyor mu? Bir sonun başlangıcı ya da bir başlangıcın sonu mu? Littli Boy’dan(Küçük çocuk) Spam Boy’a (İstenmeyen çocuk); sahi, atom bombasından daha tehlikeli ne olabilir ki?

TERÖRİST TEKNOLOJİ


            Son 300 yıl insanlığın aynı zamanda buluşlar çağı. Bu buluşlar öylesine ilerleme sağladı ki, sadece dünyamız pırıl pırıl aydınlanmadı, bir saniye içinde mesajımız dünyayı birkaç kez dolaşmadı,  insanlar kitlesel ölümle maruz kaldı, bir anda binlerce kilometrelik alanlar yaşanmaz hale geldi. Ancak son yirmi otuz yıl içinde gelişen teknolojiler sadece insanların yaşamlarını kolaylaştırmadı bir şekilde ortaya çıkan veya çıkarılan/zaman zaman yeni savaş yöntemi olarak uzmanlarca dikkat çekilen terörizm ve terösitler bu çığır açan buluşları kullanmaya başladılar. Bunların başında internet ve İnsansız Hava Araçları geliyor. Peki, bu terörist teknoloji nasıl işliyor ve insanlık nereye sürükleniyor.
Littli Boy (Küçük çocuk)
            Buluşlar ve özellikle teknolojik buluşlar insanlığı bir çok yönden ileriye taşıdı. Mucitler buluşları yaparlarken, endi buluşlarının kurbanı bile oldular. Çünkü bazı icatlar ölümcül riskler taşıyordu. Örneğin otomobiller, uçaklar ve buna benzer bazı buluşlar. Ancak son yüz yıl içinde insanoğlu sadece hayatı kolaylaştıran değil, insanlığı yok edecek buluşlara da imza attı. Ya da mucitler öyle buluşlar yaptı ki, bir kumaş gibi veya bir paranın iki yüzü gibi bu buluşlar hem insanlığın hayatını kolaylaştırdı hem de korkunç kitlesel ölümleri, çevre felaketlerini beraberinde getirdi.
            Littli Boy yani Küçük Çocuk bunlardan biriydi. Bu elbette kod ismiydi. İlk nükleer denemenin kod ismi. ABD 2. Dünya Savaşı’nda 6 Ağustos 1945 tarihinde uranyum tipi silah Japonya’nın Hiroşima kentine düşecekti. Üç gün sonra Küçük Çocuk’u Şişman Adam (Fat Man) takip edecek ve plütonyum tipi bomba bu kez Nagazaki semalarından binlerce insanın ölümüne, sakatlanmasına ve gelecek nesillerin saat doğmasına neden olacak uçuşunu gerçekleştirecekti. Bunlar savaşta olan şeylerdi. Yani kitlesel katliam olmuyordu. Nitekim olmadı da.
            Ancak asıl tehlike gerçekten nükleer bombalar mı? Çevre kirliliği, küresel ısınma ve petrol savaşlarına sebep olması nedeni ile petrolün bulunmasını, “en beklenmeyen sonuca neden olmuş” olan kötü icat olarak değerlendirebilir miyiz?
            Milyonlarca kişinin kanser ve kalp hastalığı nedeni ile ölümüne neden olan ve ilk Kızılderililer tarafından kullanıldığı bilinen sigaranın keşfinin, petrol…  
            Bunların arkasından: Barutun ve silahların icadı; birçok bölgenin icat edilen mayınla döşenmiş olması; dinamit gibi güçlü patlayıcıların geliştirilmesi. Organize suç ve terörizmi de uyardığı anlaşılan eroinin ve benzer maddelerin kullanılmaya başlanması.
Masa örtüsü yakan Roma İmparatoru
            Roma İmparatoru Charlemagne akşam yemeklerinden sonra yemek örtülerini ateşe atarmış ve misafirlerine bunların yanmadığını gösterip, övünürmüş. Örtülerde kullanılan materyal, bugünlerde en ölümcül maddelerden biri olarak kabul edilen “asbestos”. Tarih boyunca milyonlarca madenci “asbestos” nedeniyle hayatlarını kaybetti. Günümüzde de, 2005 yılı itibariyle, çoğu Rusya ve Kanada’da olmak üzere, 2.2 milyon ton “asbestos” üretiliyor.
            Daha önce bilinmesine rağmen, Leonardo Da Vinci’nin 16. yüzyılda geliştirdiği kimyasal silahlar, deniz savaşlarında kullanıldı. İlk kez, 1. Dünya Savaşı’nda geniş ölçüde kullanılan kimyasal silahlar, biyolojik silahlarla birlikte kitle imha silahlarının başında...
            Tabiatın yok edemediği bir madde sayılan “plastik” kullanımı, son yıllarda o denli arttı ki, Pasifik Okyanusu’nun “gyre” olarak adlandırılan en geniş bölgesinin her kilometre karesinde, yaklaşık 400.000 adet plastik çöp bulunduğu tespit edildi. Pasifik’te  Türkiye toplam toprak büyüklüğünü kaplayacak ölçüde plastik biriktiği anlaşılmış durumda. Öte yandan, Akdeniz’in her kilometre karesinde yaklaşık 2.000 plastik torba var. “Plastiğin icadı”, tarihteki en kötü icatlardan sayılıyor. Öyle mi gerçekten?
            Ölümcül icatlar arasında, bilgisayar virüsleri ve “spam” iletilerinin yarattığı gereksiz birikinti de bulunuyor bence. Ancak spam dediğimiz şey gerçek yaşamdan bilgisayarlı yaşama sızdı oradan da tekrar gerçek yaşama sızdı. Terörizm bir anlamda insan hayatını tehdit eden bir olgu durumuna geldi. Ben bu yüzden spam diyorum, teröre. İnsanın kendi icat ettiği ve kendini yok ettiği bir korkunç çağ hastalığı. Bu hastalık elbette yaygın değil ancak korkusu, şiddeti ve kan dökücülüğü korkunç.
            Terörist teknolojinin icadı ve geldiği nokta
            Drone olarak da bilinen uzaktan kumandalı ticari İnsansız Hava Araçları (İHA) Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ve diğer grupların savaş biçimini değiştirmiş görünüyor. Farklı ülkelerin orduları da bu alanda adeta yarışıyor. Küçük bir drone havalanıyor. Operatör ekranda kuşbakışı görüntüyü kontrol ediyor ve aracı şehrin üstünde dolaştırmaya başlıyor.
            Bu manzara ile dünyanın her yerinde karşılaşmak mümkün. Küçük bir kamerası olan İHA'ların satış rakamı 2010'da birkaç binle sınırlıyken şimdi milyonlara ulaşmış durumda. Fakat sivil müşteriler için yapılan bu tür küçük İHA'lar Irak gibi ülkelerde savaşta kullanılan bir silah haline geldi aynı zamanda.
            IŞİD’in 2014’ten beri bu İHA’ları kullandığı biliniyor. Başlangıçta propaganda videoları için havadan çekim yaparken kullandılar. Daha sonra casusluk ve keşif amacıyla. IŞİD Suriye'deki bir askeri üste intihar saldırıları yapmadan önce İHA ile keşif uçuşları yapıp video çekmişti.
            Zırhlı araçlara yüklenmiş bombaları da İHA'lardan gelen görüntülere göre hedeflerine sürüyorlardı. ABD askeri kaynaklarına göre, IŞİD bugün Musul'da havan toplarının nereye düştüğünü İHA ile görüntüleyip daha iyi vuracak şekilde hedef belirliyor.
            İHA'ları kullanan sadece IŞİD değil. Irak ve Suriye'de Hizbullah da dahil birçok grup bu araçlardan yararlanıyor. Irak ordusu bile Musul taarruzunda İHA'ları kullanarak bomba yüklü araçları tespit ediyor, taktiksel yeniliklere gidiyor. Fakat bu araçlar artık casusluktan öte amaçlar için kullanılıyor. IŞİD bunlara patlayıcı füzeler yerleştirerek öldürücü silah haline getiriyor. Onlarla savaşan ordular ise kendi donanımlarını bu gelişmelere uyarlamaya çalışıyor.
            Sivil müşteriler için satılan ve IŞİD'in kullandığı İHA'lar 1000 dolara satılıyor. Bunların uçuş süresi yarım saati buluyor ve üç km'den fazla mesafeyi yüksek çözünürlüklü görüntüleyebiliyor. Orduların kullandığı askeri İHA'lar ise 100 bin doları buluyor. Bu İHA'lara silah yerleştirmek teknik bilgi gerektiriyor. Ağustos'ta Hizbullah'ın yayınladığı bir videoda bu araçlardan küçük bombalar atıldığı görülüyordu. İHA'ları düşürmek zor olduğu için bu amaçla kartal, ağ ve lastik top kullanımı üzerinde duruluyor.
            ABD ordusunun çıkardığı bir kılavuzda İHA'ları gözetlemek için en az bir askerin sürekli gözetleme yapmasına ve çok sayıda İHA'nın savunmayı zayıflatacağına dikkat çekiliyor.
            Teknolojik olarak sürekli geliştirilen İHA'ları vurup düşürmesi de zor. Bu amaçla yeni silahlar geliştirmek gerekiyor. Battelle Drone Defender adıyla geliştirilen cihaz İHA'ya uzaktan kumanda ile giden talimatı radyo dalgalarıyla devre dışı bırakılıyor ve onu güvenli bir şekilde yere indiriyor. Araştırılan diğer yöntemler arasında eğitimli kartal, ağ ve lastik topların bu amaçla kullanımı da var.
            İHA üreticileri ürünlerinin yasa dışı kullanımını engellemek için havaalanı gibi tehlikeli bölgelerde uçmasını önleyecek programlar geliştiriyor.
            Fakat geçen yıl Şubat ayında IŞİD'in Ramadi'den çıkarılması sonrasında bölgede bulunan bir atölyede sıfırdan İHA yapımı tespit edilmişti. Buradaki elektronik parçalar Kore, Japon ve Türk şirketlerinden tedarik edilmişti.
            Burada bulunan Sovyet yapımı karadan havaya Strela füzesi parçalarının İHA'lara monte edilmesinin planlandığı sanılıyor. Hizbullah'ın ise İHA'larla helikopterlere saldırmayı düşündüğü belirtiliyor.
            İHA'ların bu kadar yayılması orduları da şaşırtmış durumda. Irak'ta bombaları patlatmak için cep telefonlarının kullanılmasını önlemek üzere yeni taktik ve teknoloji geliştirildiği gibi, aynı ihtiyaç drone alanında da kendisini dayatıyor.    Ayrıca İHA'ların ticari sektörde kısa sürede ve ucuza yeni donanımlarla üretilmesi gibi bir sorunla karşı karşıya olan ordular, bu cihazların askeri versiyonunu çok daha uzun sürede ve çok daha pahalıya imal ediyor.
            ABD bu sorunu gidermek için askeri İHA üretiminde ticari cihazlar için kullanılan parçaların ve programların kullanılması üzerinde duruyor.          Bu savunma sanayiinde önemli bir adım olacağa benziyor. Fakat günümüz çatışmalarında kullanılan İHA'lara yetişmek için de böyle bir adım gerekiyor.
            Benim Spam Boy diye adlandırdığım terörist grupların sadece İHA kullanımı yok. Bilgisayarlar, cep telefonu ve benzeri çağcıl teknolojik aletlerde de son derece yetkinler.
            Uçak dinleyen terörist telsizleri
            Şırnak ve Diyarbakır’da bir süre önce yapılan operasyonlarda dağlık kesimde ele geçirilen silah ve patlayıcılar dışında elektronik eşyalar da bulunmuştu. Bunların arasında dikkat çeken bir telsiz vardı. Bu Japonların geliştirdiği bir telsizdi. Fiyatı 500 dolar olan, 220 kanalı bulunan telsiz bulunduğu yerin sıcaklığından, deniz yüksekliğine kadar ölçebiliyordu. Ancak daha önemlisi, bu telsiz ile havada uçan bir uçak dinlenebiliyordu. Yine bu telsiz sayesinde teröristlerin bir laptop aracılığıyla internete bağlanması mümkündü. Böylece bir terörist bir televizyonun canlı yayınına bile katılabilirdi.   
            Zaten artık internet terör örgütlerinin çocuk oyuncağıydı. İstedikleri propagandayı yapabiliyorlardı. Satın aldıkları hackerlerle bunu yapabildikleri gibi kendi içlerinde de bu teknolojiye hiç de yabancı olmayan elemanları vardı. Örneğin bir video sosyal paylaşım sitesi olan YouTube teröristler için yol geçen hanıydı. PKK, DEAŞ, FETÖ ve DHKP-C gibi bölgede ülkemizi de içine alan at koşturan teröristler buradan korkunç propaganda videoları paylaşabildikleri gibi, yayın da yapabiliyorlardı.
Siber terör ve spam boylar

            Teknolojiyi kötü yönde kullanarak, bir ülkenin banka hesaplarını, elektrik ve nükleer tesislerin bilgisayar sistemlerini, uçaklarını, iletişim sistemlerini alt üst etmek artık çok kolaylaştı. Bu tür terör eylemlerine “teknolojik terör” veya “siber terör” denmeye başlandı. Teknolojinin gelişmesiyle buna bağımlı hale gelen ülkelerin ve terör örgütlerinin karşılıklı hayata geçirdikleri bir terör çeşidi olarak gösteriliyor.
            İngiltere’de, 1998 yılı içerisinde siber terörü engellemek adına, kendi içerisinde ilk hukuki metinler hazırlatıldı. Siber terör eylemlerinin fazla maliyet gerektirmemesi ve yapılan işin sanal ortamda yapılıp, devletin zayıf duruma düşmesine ve toplumsal alanda büyük yankılar uyandıracak eylemlere imza atmaya izin vermesinden ötürü teröristler için çok cazip bir eylem çeşidi.
            Siber Terörün uluslararası alanda, ciddi bir tehdit oluşturduğu 1997 yılında gerçekleşen siber terör saldırısıyla gözler önüne serildi. Bu olay, ABD Enerji Bakanlığı’nın sistemlerine yönelik sisteme virüs bulaştırılması ve tüm sistemin tamimiyle virüs nedeniyle yok edilmesidir.
            Siber terörün, dünya çapında yankı bulan diğer bir eylemi de, 2007 yılında Rusya üzerinden Estonya’daki bilgisayarlara uygulanan terör eylemleridir. Yüzyılın en büyük yankı bulan siber saldırısı ise, “Wikileaks” belgeleri olarak bilinen, ABD Dışişleri Bakanlığı ve Savunma Bakanlığı arşivlerinin internet ve medya üzerinden dünya kamuoyunun gözleri önüne serilmesidir. Siber saldırıların gelişmesiyle karşı atak için Louisiana kentinde Siber saldırıları yönetmek ve engellemek adına bir komutanlık bile kurulmuştur.
            Türkiye’de 2016 yılındaki elektrik kesintisi siber teröre örnek olarak gösteriliyor. Anca bu tür saldırılar bitmiş değil. Çünkü artık teknolojinin bizzat kendisi insanlığı tehdit etmeye başladı. Çünkü geliştirdiğiniz her şeyin bilişim veya iletişim çağında her zaman iyi insanların eline geçeceğini düşünemezsiniz. Peki, o zaman ne mi yapılacak. Hayatı, insanları spamlara karşı daha güçlü hale getirecek yeni yollar bulmak. Terörist teknoloji karşısına insancıl teknolojiler geliştirmek. Daha doğrusu değişim için bu kötü ve çok pahalı/bedeli çok ağır yola başvurmayacak nesiller yetiştirmek; benim tabirim ile spam boy’lar (istenmeyen çocuklar) değil iyi çocuklar.