13 Mayıs 2020 Çarşamba

HAYATTA KALMANIN YENİ BİÇİMLERİ: İZOLASYON VE KARANTİNA

Zorbalık ve Çıkar: UZAK
(SOSYOLOJİK OLARAK UZAK KAVRAMI ÜZERİNE BİR DENEME ÇALIŞMASI)
(Hayatta kalmanın anlamı olarak yeni izolasyon ve karantina biçimleri)
(“Asıl uzak, yaklaşılamaz olan’dır.” Walter Benyamin Pasajlar kitabından)

“Uzak” kavramı üzerine sosyolojik bir düşünme jimlastiği yapmaya çalışıyorum bir süredir. Karantila ve izolasyon biçimlerindeki değişim üzerine bir arkeolojik kazı deneme çalışma çabası bir anlamda)
“Uzak” nedir? “Uzak” niye ifade eder? “Uzak” ne için vardır? “Uzak” olmanın yaşamayla ölmeyle doğrudan bağlantısı var mı? Modernleşme ve uzak ilişkisi nasıl kurulur? Neoliberal politikalar, küreselleşme, “birey”in ve toplumun inşasında uzak’ın anlamı nedir? “Uzak”ın “ben” ve “ötekini” değiştirici ve dönüştürücü gücü var mıdır? Ve daha bur çok soruya cevap aramaya çalışıyorum. Bu sözcük ve karamı bir deme çalışması olarak neden seçtim önce kısaca onu açıklayayım: Covit19 bize göre çok uzak bir coğrafyadan yayılarak yine en uzak noktadaki insanın hayatını değiştirdi. Hepimizi izole etti. Evlerimize kapattı. Son özellikle otuz elli yılda, internetin de hayatımıza girmesiyle bütün uzaklar yakına dönüşmüştü.
İÇ GÖÇ VE UZAKLAŞMA
Ülkelerin kendi içindeki iç göçler, dünyamızdaki ülkeler arası göçler, dünyamızı küçük bir köy haline getirmişti. İç göçlerle birlikte şehirde yaşam ağırlıklı bir hal aldı.
Köylerden uzaklaştık. Mahalleler uzaklaştı, artık eski mahalleler yok. Eski komşuluk ilişkileri yok. Eskiden, geleneksel yapıdan uzaklaştık. Nihayetinde bugün geldiğimiz noktada ölmenin, ölüyü defnetmenin anlamı bile değişti. Kendi coğrafyalarımızdan kopmadık, biyolojimizden de koptuk.
BEDENDEN UZAKLAŞMA
Esteti cerrahi kendi bedenimizle yeni edenimiz arasında uzlaşmaz bir yeni “ben” i inşa etme çalışıyor. Kimya yeni “ben”imize alışmamız için, ortaya çıkan ruhsal bunalımlarımızla bizi uzlaştırmaya çalışan antidepresanlar üretiyor bizi acıdan, uykusuzluktan, stresten, günlük hayatın baskısından uzak tutmak için.
İNANÇTAN UZAKLAŞMA
Tanrı ile aramız eskisinden daha açık. Tanrı’ya yakınken çözülememiş problemlerimiz uzakken de çözülemiyor. Covit19 dolayısıyla bugün cenazelerimizi daha derine gömüyoruz, çünkü yaşarken birbirimize tehlikeli olduğumuz uzaklık, nasıl ki bizi hayatta tutacaksa, ölümüzün de uzak, derinde olması hayatta kalmamızın sırır gibi.
RİTÜELLERİMİZİN YALNIZLIĞI

Kalabalık nikâhlar yerine dört kişiyle evlenmek bugün en sağlıklı nikah töreni biçimi; dolayısıyla aileler, çocuklarının en mutlu günleri olarak nitelendirilen evlilik törenlerinden uzaktalar. Sanatçılar konserlerini internet üzerinden veriyorlar. “Fiziki mesafe” “sosyal mesafe” kavramları hayatımıza girdi.
YAŞLI VE GENÇLER İÇİN ANLAMINI DEĞİŞTİRDİĞİMİZ İZOLASYON VE KARANTİNA
Çocuklarımızı uzaktan seviyoruz. Yaşlı insanları hayatta kalmak için hayatımızdan uzaklaştırdık (izole ettik), gençleri ise neslimizi sürdürmeleri için uzağımızda koruma altına alarak hapsettik (karantinaya aldık. Hatta yalı insanların üzerine çarpı attık, tıpkı bir dönem istenmeyen halkların kapılarına attığımız çarpılar gibi. İzolasyon geçmişle ilginç bir kan davası, bir zorbalık durumuna evrildi. Yaşlı insanları hayatımızdan uzak tuttuğumuzda hayatta kalabileceğimiz önyargısı, sosyal bir fenomen olarak hayatımızda şaşırtıcı bir biçimde beliriverdi. İzolasyon kendimizi korumaya dönük bur uzaklaşma, karantina ise geleceğimizi güvende tutmak için uzaklaştırma biçimini halini aldı.
UZAKTAN LİNÇ VE İFŞA

Uzağın kendimize göre her alanda güvenli alanında güvenli coğrafyasında ifşa ve lincin keyfini sürdüğümüz de bir vak’a. Uzaktan attığımız sosyal medya mesajlarının (twetter vb.) insanların canını yakmadığını düşünmek, bir düşünme biçiminden çıktı kolektif bilincin acımasızca yok edici aracı haline geldi.
YENİ BİREYSEL SINIRLAR, YENİ SOSYAL HARİTALAR YENİ BİLİNÇ

Uzatmayayım, konunun üzerinde daha ayrıntılı da çalışıyorum: Pandemiyle birlikte “uzak” ve yakın kavramlarını yeni anlam kazandı. Çin’in dış saldırılardan korunması için yaptığı ifade edilen Çin Seddi, bütün hayatımıza yayıldı. Çin Set’leri inşa ediyoruz. Bu Çin Set’leri, yeni datalar olarak beliriyor ve kendisini gösteriyor hayatımızda. Sessiz, silahsız bir orduyla savaşıyoruz ve değişiyoruz. Bu değişim sınırlarımızı da değiştiriyor. Zaten coğrafi kavramlar olmayan “uzak” ve “yakın” yeni anlamlar kazanıyor. “Şu an” hem yaşar hem düzenlerken, yeni yakınlıklar ve yeni uzaklıklar icat ediyoruz; ancak bu zorbalık ve çıkar üzerinden seriliyor yaşamın üzerine. Sadece mekân değil, zaman ve insan da yeni anlamlar kazanıyor. Böylece yeni unutma biçimleri de geliştiriyoruz. O halde yeni belleğimiz inşa olurken “uzak” ve “yakın” ilişkimiz nasıl olacak?.. Bunları ilerleyen zaman içinde sizlerle paylaşmak istiyorum parça parça, başlıklar halinde... Yeni toplumsallık ve yeni yalızlık biçimleri... Örn: Duayla ve bilimle uzaklaşma ve uzaklaştırma. Örn: Gelenek ve modernlik ile uzaklaştırma. Örn. Eleştirerek veya kabul ederek -otorite ve özne bağlamında- uzaklaştırma. Yeni sosyal vicdani retçilik. Örn: uzak ol iyi ol çözüm mü? vb. (au

11 Mayıs 2020 Pazartesi

"NORMALE DÖNÜŞ İMKANSIZ, VİRÜSE KARŞI İHTİYACIMIZ OLAN RADİKAL DÖNÜŞÜM"

Batılı Sanatçılar ve bilim insanları, liderlere önemli bir çağrı yaptı. "Çağrı"da artan sosyal eşitsizlikler ile birlikte ‘normale geri dönmenin’ imkânsız olduğuna inanıyoruz. İhtiyacımız olan radikal dönüşüm, her kademede, cesaret ve kararlılık gerektirir. Toplu bir bağlılık olmadan gerçekleşmeyecektir. Şimdi harekete geçmeliyiz. Bu bir itibar ve mantık meselesi olduğu kadar bir hayatta kalma meselesi de” ifadelerin yer verildi.
Aralarında Juliette Binoche, Robert De Niro, Cate Blanchett’in de yer aldığı 200 kadar sanatçı ve bilim insanı, koronavirüs sonrası için eylem planı çağrısında bulundu.
FilmLoverss’ın Deadline’dan aktardığı habere göre, Madonna, Barbra Streisand, Alfonso Cuarón, Joaquin Phoenix, Robert De Niro, Juliette Binoche gibi birçok sanatçı Le Monde gazetesinde yayımladıkları açık mektup ile dünya liderlerine acil eylem çağrısında bulundu. Yayınlanan yazıda “Koronavirüs salgını sonrasında ekolojik bir felaketten kaçınmak istiyorsak, hedeflerimizi, değerlerimizi ve ekonomimizi yoğun bir şekilde gözden geçirmeliyiz” ifadelerinde bulunuldu.
"SORUN SİSTEMDE"
“No To A Return To Normal” (Normale Dönüşe Hayır) başlığıyla yayımlanan yazıyı “The English Patient” filmiyle Oscar kazanan usta oyuncu Juliette Binoche ve astrofizikçi Aurélien Barrau kaleme aldı. İkili yazdıkları metinde Covid-19 trajedisinin aslında bizi neyin önem taşıdığını gözden geçirmeye davet ettiğini yazdı: “Gördüğümüz şey oldukça basit: ‘Düzenlemeler’ yeterli değil. Sorun sistematik.”
"META KRİZ"
Devam eden ekolojik felaketten bir “meta-kriz” olarak bahseden yazıda dünyadaki yaşamın büyük ölçüde yok olmasının şüpheye yer bırakmadığını ve doğrudan varoluşsal bir tehdidi işaret ettiğini vurguluyor.  “Salgının aksine, ne kadar şiddetli olursa olsun, küresel boyutta bir ekolojik çöküşün tahmin edilemeyecek boyutta sonuçları olacaktır” ifadelerine yer verildi.

‘Normale dönmenin imkânsız olduğuna inanıyoruz’

Çağrı metninde ayrıca “tüketim çılgınlığının” ve “verimlilik takıntısının” hayatın kendi değerinin inkâr edilmesine neden olduğu belirtiliyor. Artan sosyal eşitsizliklere dikkat çekilerek bunun ile birlikte normale dönüşün düşünülemeyeceğini ifade ediyor.
Yazıya imza atanlar arasında Adam Driver, Alejandro González Iñárritu, Paolo Sorrentino, Mikhail Baryshnikov, Pedro Almodóvar, Guillaume Canet, Penélope Cruz, Hirokazu Kore-eda, Nathalie Baye, Monica Bellucci, Willem Dafoe ve Rooney Mara gibi isimler de yer alıyor.
Çağrının tam metni şu şöyle: “Covid-19 salgını bir trajedidir. Ne var ki bu kriz bizi aslında neyin önem taşıdığını incelemeye davet ediyor. Ve gördüğümüz şey oldukça basit: Yapılan ‘düzenlemeler’ yeterli değil. Sorun sistem. Devam eden ekolojik felaket bir meta-kriz: Dünya üzerindeki yaşamın kütlesel bir yok oluşu artık şüphe götürmüyor ve bütün göstergeler doğrudan varoluşsal bir tehdidi işaret ediyor. Salgının aksine, ne kadar şiddetli olursa olsun, küresel boyutta bir ekolojik çöküşün tahmin edilemeyecek boyutta sonuçları olacaktır. Dolayısıyla liderlerimize -ve tüm vatandaşlara- hâlâ hüküm süren sürdürülemez anlayışı geride bırakıp; amaçlarımızı, değerlerimizi ve ekonomimizi kökten değiştirecek bir girişim için çağrıda bulunuyoruz. Tüketim çılgınlığı ve verimlilik takıntısı hayatın kendi değerini, bitkilerin, hayvanların ve çok sayıda insanın değerini inkâr etmemize yol açtı. Kirlilik, iklim değişikliği ve kalan doğal bölgelerin yok edilmesi dünyayı kırılma noktasına getirdi. Bu sebeplerden dolayı, artan sosyal eşitsizlikler ile birlikte ‘normale geri dönmenin’ imkânsız olduğuna inanıyoruz. İhtiyacımız olan radikal dönüşüm, her kademede, cesaret ve kararlılık gerektirir. Toplu bir bağlılık olmadan gerçekleşmeyecektir. Şimdi harekete geçmeliyiz. Bu bir itibar ve mantık meselesi olduğu kadar bir hayatta kalma meselesi de.” https://www.kulturservisi.com/

10 Mayıs 2020 Pazar

HER KADIN İNSAN DEĞİLDİR AMA HER ANNE KADINDIR


En başta şu hükmümü koyayım: O ayrı bu ayrı değil, hepsi bir ve bunun indirgemeci bir tavır olduğunu da düşünmüyorum. 

Bugün anneler günü kutlandı. Gördüğüm kadarıyla sosyal medyada herkes annesini gösterdi veya anneliğini gösterdi. Harika. Hepimiz annemizi seviyoruz. Çünkü annemiz insan değil. Annemiz ne? “Kutsanmış” bir varlık mı? Hiçbir kadın kendiliğinden anne olmaz, dolayısıyla anne olan her kadın belli bir bilinçle veya kolektif belleğin işleyişi çerçevesinde anne olur. Birçok kadın öğrenilmişliğin annesidir. Evlenmesi gerektiği için evlenmiştir. Anne olması gerektiği için anne olmuştur. Yani kimse durduk yerde bir kadının rahmine çocuk yerleştirmiyor. Bu iki insanın bilinçli tercihiyle ve geleneksel yapı içinde gerçekleşiyor. Zerdüş böyle buyurduğu için anne oluyor yani birçok kadın. Mesele değil. 

Mesele annenin “insan” olma hüviyetinden çıkarılıp kutsallaştırılması. Bir annenin çocuğuna yaptığını kimse kimseye yapmaz, doğru yapmaz. Çünkü annelik temelde budur zaten. İnsan soyunun devam edebilmesi için anneye bir aracı olarak ihtiyaç vardır. Ancak asıl mesele annenin bir araç olarak kutsallaştırılması ve diğer insanlardan ayrı bir yere konulması. Üzerine romantizm ve duygusallık sosu dökülmesi... Bu da “anne” olmayı “insan olmaktan” ve “kadın olmaktan” ayırıyor. Bu tehlikeli ayrım, “insan” ve “kadın” ile ilgili tam da ikiyüzlülüğün orta çıktığı yer kanımca. 

Son 5 yıl içinde öldürülen kadın sayısını sorsam oldukça çok olduğunu söyleriz. Oldukça çok, naif bir ifade gibi değil mi? Bana göre korkunç bir ifade. Oldukça çok kadın öldürüldü, deyivermem ne kadar da iğrenç yapıyor beni. O kadınların kanı kurumadı. Katilleri, annelerinin dizi dibinde. Belki bugün onlar da anneler gününü kutladılar, annelerine sarılıp. Kadınlara şiddet uygulayanlar, bugün gidip annelerine sarıldılar. Eşlerini dövenler bugün gidip annelerinin ellerini öptüler. Kız çocuklarıyla evlenilebileceği fetvalarını verenler, bugün annelerinin dizi dibindeydi. “Anne” nedir o halde? Her kadın insan değildir ama her anne kadındır(!) O halde nasıl oluyor da kadına bu kadar korkunçlukların yapıldığı bir ortamda hiçbir şey yokmuş gibi anneler günü kutlanabiliyor? Değil işte, o ayrı bu ayrı değil. Zaten mesele de buradan kopuyor. Kutsal olan - eğer bir kutsallıktan bahsedeceksek -  insandır. Kadın veya erkek fark etmez. Annelik bir terfi makamı değil. Annelik bir araç. Diyeceksiniz ki bu kadar mı? Emin olun bu kadar. 


Her anne de anne değil, bunu da tespit etmek gerekiyor çünkü annelik his değil bilgidir… Anneler gününün kutlandığı bugün hepimiz kendimizi bir düşünceye çekelim. Kadınların öldürülmesine kadınların ayrımcılığa tabi tutulmasına, kadınların şiddet görmesine, kız çocuklarının alınıp satılmasına, bir cinsel malzeme olarak kullanılmasına ses çıkarmadığımız bir yerde kutlanan anneler günü ikiyüzlülüktür. Bu iki yüzlülük maalesef toplumumuzun her kesiminde vardır. Bir doğruyu en çok acı çektiğimiz ve en çok mutlu olduğumuz anda dile getirmek gerekiyor. Didem Madak’ın dediği gibi - muhabbet kuşumuzun öldüğü gün bugündür(1). Nilgün Marmara’nın - dirimizin çürüdüğü yer (2) dediği yer tam da burasıdır. “Ben bu kentin yitik bir çocuğuyum” diyen Tezer Özlü’nün yeryüzüne dayanabilmeyi umduğu yer de burasıdır(3). Bir ot bile kendi özgürlüğünde yaşarken, ot gibi bile yaşamayan insanların, kadınları ve kız çocuklarının çektiklerini bir kenara bırakarak, anneler günü kutlaması acı verici. İnsan annesi öldüğünde doğar… 

Herkesin bir annesi olduğuna inanıyorsak, herkesin canının yanacağına da inanmamız gerekir. Özellikle kadınlarla ilgili ayrımcılığın üzerine yatan toplumlarda her kutlama ikiyüzlüdür ve her yas ayrımcılıktır. Oturup yas tutmayalım ama kadın ayrımcılığı konusunda dini, politikayı vb. üstü örtük veya açık, propaganda malzemesi yapan ve kadını insan olarak düşünmeyen her otoriteyle sorunumuz olması gerektiğini de sadece not almayalım, eylemlerimizle gösterelim. Bütüncül bakmadığımız sürece hiçbir şey gerçekçi değildir. Her kadın insandır, her anne de insandır ve insan kırılgandır, ölümlüdür, acıları ölümsüzdür.
Kaynaklar:
(1)   Madak, Didem, Ah’lar Ağacı, s. 47, Metis Yayınları, İstanbul, 2012.
(2)   Marmara, Nilgün, Daktiloya Çekilmemiş Şiirler, s. 112, Everest Yayınları, İstanbul, 2015.
(3)   Özlü, Tezer, Yeryüzüne Dayanabilmek, s.53 Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2013.

7 Mayıs 2020 Perşembe

“VİRÜS EN YAKIN ARKADAŞIMA KARŞI DUYGULARIMI DEĞİŞTİRDİ”


Virüs sadece sosyal hayatımızı değil psikolojik dünyamıza da bulaştı. Birçok insan en son ne zaman dışarı çıktığını hatırlamıyor. Ancak hayat evde de olsa devam ediyor. Evde kalan insanlar ise kendi yeni gerçekleriyle yüzleşiyor. Kimilerimiz kendi iç dünyamızda sorgulamalar yaparken ve yeni kararlar almaya çalışırken, kimimizin de aile içindeki rollerinde empati kaynaklı yeni yüzleşmeleri ortaya çıkarıyor. Hepimiz virüsün bize de bulaşabileceği endişesini henüz atmamışken hayatlarımızdaki değişiklikler pratiklere de yansıyor. Virüsün özellikle psikolojik etkileri üzerinde henüz tam anlamıyla bilimsel çalışmalar yapılmamışken, tecritlerdeki insanların deneyimlerini paylaşmaya çalışıyorlar. Bu röportaj Üniversiteden yeni mezun olmuş, iş hayatına atılmayı beklerken virüs tecridiyle karşı karşıya kalan Fatmanur Karabacak ile yapıldı. “En yakın arkadaşıma karşı duygularım” değişti, “annemle arkada olmayı öğrendim” diyen Fatmanur’un hayatında tecrit ne gibi değişiklikler yaptı diye merak ediyorsanız, röportaj aşağıdaki. İyi okumalar.


Ali: Merhaba! Öncelikle nasılsın?
Fatıma Nur: İyiyim. Teşekkür ederim.
Ali: Sevdiklerinden haber alabiliyor musun, onların durumu nasıl?
Fatıma Nur: Evet, sevdiklerimden haber alıyorum. Durumun bunalımı içerisindeler, iyi olmak için mücadele ediyorlar.
Ali: Virüsün sana bulaşabileceği endişesi yaşıyor musun?
Fatıma Nur: Maalesef bu konudaki endişelerim fazlaca var.
Ali: Tecrit sürecini evde yalnız başına mı geçiriyorsun? Ne zamandır tecrit altındasın?
Fatıma Nur: Hayır ailemle geçiriyorum. 11.03.2020’den beri. 
Ali: En son ne zaman dışarı çıkmıştın?
Fatıma Nur: En son ne zaman dışarı çıktım geçtiğimiz Perşembe yani 30 Nisan’da.
E: En çok özlediğin üç şey nedir diye sorsam cevabın ne olurdu?
Fatıma Nur: Dışarı çıkmak. Özgür olmak. Bisiklet sürmek
Ali: İnsanlarla nasıl ilişki kuruyorsun, bu seni tatmin ediyor mu?
Fatıma Nur: İnsanlarla genellikle telefonla iletişim sağlıyorum. Asla tatmin etmiyor.
Ali: Bu süreçte ilişkilerinde değişim oldu mu? En yakınındakiler olsun veya uzaktakiler insanları bakış açında bir duygu ve fikir değişikliği yaşadın mı?
EN YAKIN ARKADAŞIMA KARŞI DUYGULARIM DEĞİŞTİ
Fatıma Nur: Çok fazla insanla görüşmediğim için olmadı ama evdeki insanlarla tabiki de oldu. En yakın arkadaşıma karşı bir değişimim oldu ama annesi sağlık çalışanı olduğu için ona karşı empati yapmayı öğrendim. Bu da diğer insanlara yansır diye düşünüyorum.
Ali: Bu süreçte zaman ve serbest zamanla olan ilişkinde değişiklik yaşadın mı?  Sanki zaman daha çokmuş gibi ama boş zaman da boş değilmiş gibi geldi mi?
GÜN SONUNDA YİNE BOMBOŞ BİR GÜNLE KARŞILAŞIYORUM
Fatıma Nur: Evet sanki tüm günüm boşmuş ve ben bu boş güne istediğimi sığdıracakmışım gibi hissettim ama günün sonunda bugün ne yaptım sorusuna yine bomboş bir cevap verdim.
Ali: Karantina sürecinde yeni bir şeyler öğreniyor musun ya da öğrendiğini düşünüyor musun?
Fatıma Nur: Örgü örmeyi öğrendim.
Ali: Bu sürecin biran önce bitmesini umarak mı bekliyor yoksa süreç kendini sana alıştırdı mı bu konuda düşüncelerin neler?
Fatıma Nur: Bu sürecin bir an önce bitmesini umarak yaşıyorum.
Ali: Sürecin sana kazandırdığı zamanı erimli kullandığını düşünüyor musun? Bu süreçte yeni bir şeyler yaptın mı? 
Fatıma Nur: Imm bu süreçte yeni bir şey olarak örgü örmek daha güzel yemek yapmak ve spor yapmak gibi şeyler yaptım.
Ali: Bu süreçte seni en çok etkileyen ne oldu?
Fatıma Nur: İstediğim zaman dilediğim gibi hareket edememek yani dışarı çıkamamak.
Ali: Kış bitiyor, Bahar geliyor! Bir şeyler içmek için dışarıda olmak ister miydin?
Fatıma Nur: Artık evde durmak istemiyorum desem!..
Ali: Bütün bunlar geçip gittiğinde yapacağın ilk şey ne olur?
Fatıma Nur: Kitabımı alıp bisikletime binip sokaklara çıkmak ve sakin bir yere gidip kahvemi içip kitap okumak.
Ali: Peki ya ikinci olarak neyi yapmak isterdin?
Fatıma Nur: Kendime vakit ayırdıktan sonra arkadaşlarımla sevdiklerimle bir araya gelmek.
Ali: Bugün düşündüğünde her şeyin eskiden olduğu gibi normal, eski halinde olmasını ister misin? Yoksa artık normallik anormal gelir mi?
NORMALLİK ANORMALLİK GELİR BURASI TÜRKİYE

Fatıma Nur: Normallik anormal gelir burası Türkiye!
Ali: Her şey normale döndüğünde veya eskisi gibi olduğunda neleri istiyorsun veya neleri istemiyorsun mesela?
Fatıma Nur: Benim tek istediğim özgürlüğümüze dokunmasınlar. Saygı ve sevgi çerçevesinde herkes  istediği hayatı yaşasın. 
Ali: Bu dönemde edindiğin ve hoşuna giden yeni bir alışkanlık edindin mi? Örneğin her şeyi internetten almak yerine markete, mağazalara koşmak gibi..?
Fatıma Nur: Tek edindiğim alışkanlık spor yapmak oldu. Zaman çoğu zaman internetten alışveriş yaparım.
Ali: Bu süreç içinde herhangi bir nesneyle veya canlıyla özel bir bağ kurduğunu hissediyor musun? (Burada bilgisayar, cep telefonu ve belki kitaplar sayılmaz, onlar zaten kanımca hayati önem taşıyor böylesi bir dönemde.)
ANNEMLE YENİ BİR ARKADAYLIK İLİŞKİSİ GELİŞTİRDİM
Fatıma Nur: Annemle fazlaca bir bağ kurdum ailenin diğer üyeleri çalıştığı için annemle bu zorlu dönemde birbirimize arkadaş olduk.
Ali: Bu tecrit döneminin bir tür içe dönüş veya terapi etkisi yarattığını düşünür müsün, yoksa bir başka açıdan bir işkence gibi mi?
Fatıma Nur: Ne işkence ne içe dönüş… Uyulması gereken kurallar...
Ali: Gelecek yıl, belki doğum gününde pencereden dışarıya, belki ufka, gündoğumuna veya gün batımına baktığında ne görmeyi dilersin?
Fatıma Nur: Güzel bir hayat görmek isterim... Özgürlük kokan bir dünya…
Ali: Peki pencere kenarında vakit geçiriyor musun bu aralar?
Fatıma Nur: Genellikle evet geçiriyorum.
Ali: Sürecin dünyayı, insanları değiştireceğine dair büyük sözler söyleniyor, sen ne düşünüyorsun bu konuda?
Fatıma Nur: Yedisinde neyse yetmişinde de odur diyorum ben…
Ali: Dünyamızın artık bundan sonra eskisi gibi olmayacağı söyleniyor. İnsanların değişeceği konuşuluyor. Bu düşünceye katılır mısın? Bir değişik olur mu? Eğer olursa ne yönde olur?
Fatıma Nur:  Bence hiçbir değişiklik olmaz insanlar kısa bir süre dikkat eder sonrası püüüf..
Ali: Eklemek istediklerin var mı bu süreçle ilgili:
Fatıma Nur: Teşekkür ederim bu güzel sohbet için J
Ali: Çok teşekkür ederim. Sağlıkla kal lütfen.

FATIMA NUR KARABACAK KİMDİR? Üniversiteden yeni mezun oldu.