29 Kasım 2024 Cuma

BİLMEK ÜZERİNE: YAŞAYAN ÖLÜLER


GİF nedir?

Yaşayan ölülerdir hayatı zindan eden ve bu insanlara gösterilen toleranstır yanılmaları kökleştiren.

Yaşamı bilmek yaşamsal bir mevzudur. Bilmek ve bilmemek nedir? Öğrenmenin amacı ne olmalıdır? Mertlik, tokgözlülük ve doğruluk nedir? İyiye özenmeyle açgözlülük, güçlüye bağımlıkla kölelik, özgür yaşamakla keyfine göre yaşamak arasında ne fark vardır? Gerçekte bir yaşam nasıl bilinir; yaşamı bilmek yaşamak mıdır?

Yumuşak diken kuruduğunda da batma
z denir.

İnsan ilk önce ahlakını ve ruhunu yoğurmalı ve kendini tanımalı değil mi? Ya da iyiler mi yanılıyor bu dünyada, hiç iyi bir şey yok mu; hep vuralım kıralım, öldürelim mi?

Aslına bakarsanız yaşayıp gidiyoruz işte bir şekilde. Şöyle veya böyle kalabalığın bir parçası olarak günümüzü geçiriyoruz.

Bilmek bir yüktür. Daha fazlasını bilmek daha fazla yüktür. Ancak gerekli, iyi ve faydalı olanı bilmek kadar insanı hafifleten bir şey daha var mı bilmiyorum.

Gerekli…

 İyi…

Faydalı… Sokrat metodu, GİF!

Yaşamımızı belki de bu GİF metodu üzerine kurmalıyız. İlk anda insanı faydacı gibi gösteriyor ama değil. Özellikle günümüzde her yerden bir bilgi sağanağı altındayız. Hiçbir denetim yok. Sanki bilgi saldırıyor bize ve biz savunmasızız. Bir kontrol mekanizması olmadığı gibi bize faydalı olanı alma vakti bile tanımıyor. Adeta bilgi gazisi gibi dolanıyoruz ortalıkta. Bu bilgilerin birçoğu da işimize yaramıyor. Yine de maruz kalıyoruz faydasız bilgiye. Çünkü sosyal medya kullanıyoruz. Kullanacağız da.

Burada dikkat etmemiz gereken üç şey olduğunu söylemek istiyoruz. Biraz önce de ifade ettiğim gibi; GİF son derece etkili bir yöntem. Bizim için gerekli olan bilgi nedir, iyi olan bilgi nasıl olur ve faydalanabileceğim bilginin dokusu nasıldır; bunları öğrendiğimizde ve uyguladığımızda sanki yaşayan ölü olmaktan kurtulabileceğiz gibi…

Nihayetinde bilmek ne kadar gerekli bize? Turşu yapmaktan keman çalmaya kadar her şeyi bilmeli miyiz? Ya da şu ülkede darbe olmuş, bu ülkenin ormanları yanıyormuş veya şurada insanlar şöyle denize giriyormuş… Listeyi uzatmak mümkündür.

Bilgi hamalı olmaktansa gerekli, iyi ve faydalı bilginin uygulayıcısı olmak her zaman kazandırır kanısındayım.  

Son tahlilde “bilmiyor olmak” da bir erdemdir.

(imaj:au

27 Kasım 2024 Çarşamba

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ YALANI


Nuh tufanı dâhil büyük iklim değişiklikleri gerçekleşmiştir yeryüzünde ama neden günümüzde siyaset hem panik halinde iklim değişikliğiyle müdahale ediyormuş gibi görünüyor hem de neden doğayı sabote ediyor?  

İklim değişikliği ile ilgili büyük bir yalanın da çevrim içi olduğunu düşünüyorum. Siyaset iklim değişikliği konusuna da çevreye, doğaya kendi çeki-düzenini veriyor. Buraya taşınan sloganlar, bu alanda yapılacağı söylenen siyaset ve pratikler gerçekleri yansıtmıyor, tıpkı köpeklerin zehirlenip öldürüldüğü gibi.

İnsan merkezli (antroposentrik) doğa anlayışı bütün hızıyla sürüyor bir dip akıntı olarak yüzeyde ise geri dönüşüm ve benzeri popüler uygulamalar. Gerçekte bir iklim krizi var mı? Buna karşı nasıl bir mücadele yöntemi izlenebilir? Bu yöntemde siyaset samimi mi?

Siyaset kanımca bu alanı da kirletiyor. Bugün hem işgal altındaki hem de savaş olan bölgelerdeki çevreye verilen zararları ne yapacağız? Kimyasal silah tehditlerini nereye koyacağız? Ekolojik büyük anlatıyla geliştirilen ilişkinin dinamikleri neler ve bu dinamikleri kim nasıl anlayıp hayata geçirme gayreti içinde samimi?

Bir yanda uçakla seyahat edecek yolculara “karbon ayak izinizi düşürmek için daha hafif valiz taşıyın” denilirken diğer tarafta savaş uçakları sağa sola bomba yağdırıyor.

Bu büyük ekolojik anlatıda gerçekten iklim değişikliği yaşanıyor mu ve bu insan kaynaklı mı? İkincisi bunun önüne geçilebilir mi? Burada siyaset nerede duruyor? Bu soruların cevaplarını önemsiyorum. Yoksa bizim bir yalana inanmamızı isteyen siyaset iklim değişikliği, kendi ürettiği geleceğin ekolojik felakete kurban edilemeyeceği propagandasıyla yine çevreyi mi katlediyor? Eğer iklim değişliği yalan değilse neden sürdürülebilir savaşlar üretiliyor; nasıl oluyor da maden arama adı altında dağlar bombalanıyor, dereler yok ediliyor vb?

İklimin değiştiği, ekolojik bir felaketin her zaman insanlığı en güçlü yerinden vuracağı bir vak’a; bunu Nuh Tufanı’nda Vezüv'ün MS 79 yılındaki püskürmesiyle Pompei, Herculaneum ve Stabia kentleri haritadan silinmesi ve daha başkaları. Google girdiğinizde size dünyada yaşanmış doğal afetler ile ilgili birçok bilgiyi sunuyor aslında. Buradan şuraya varmak istiyorum gerçekten bir ekolojik kırım yaşanacak ise bunu sadece siyasilere bırakmak ve onların söylemlerine göre hareket etmek doğru mu sorusunu da sormak gerekiyor. Çünkü bu soruyu sormaz ve bunun cevabını aramazsan iklim değişikliği bir kehanetin içine hapsedilmiş olarak kalıyor, kanımca. Siyasetin kendi inanmadan yaptığı şeylere halkın inanma imkânı ne kadardır?

Siyasetin inanmasını bir kenara bırakalım, uygulamaları da tutarlı değil. Çevreye korkunç derecede zarar veren bölgesel savaşlar, işgaller, göçlerin teşviki, göçmenlerin bu konuda bilgisizlikleri veya umursamazlıkları, bu etkileşimlerden kaynaklı yerleşiklerin göçmenlerin yaşamları karşısındaki bıkkınlıkları… Daha birçok şey söylemek mümkün.

İş sokak yaşayan köpeklerini öldürmeye gelince hızlı ilerlerken nasıl oluyor da çevre zehirlenirken, ekolojik dengesizlikler siyaset aracılığıyla neredeyse çözülmez biçimde bozulurken bu derece hızlı işlemiyor, bu da çarpıcı bir gerçek. İklim değişikliğine karşı siyasi mücadelenin bu iki yüzlü tavrı kanımca iklimin değiştiği ve insanlığın bir felakete doğru sürüklendiği gerçeğini insanlar nezdinde hafifletiyor. Hatta düz dünyacılar gibi insanların bir kısmı artık iklimin değiştiğine değil iktidarların bu alanı da kullanarak rant devşirdikleri görüşüne inanmaya başladı. Bu iklim değişikliğinde daha tehlikeli bir anlaşış kanımca.

(imaj:anonim

24 Kasım 2024 Pazar

YENİ DOĞAN KATLİAMINI DOĞURAN KİRLİ BOŞLUK


“Çalıyorlar ama çalışıyorlar!” lütfen bu cümleyi unutmayın!

ŞU BİZİM ŞAKACI ORSON WELLES

Hikâye bildik: 30 Ekim 1938 tarihinde mikrofonun başına geçen Orson Welles, Amerika tarihinin en büyük yanlış anlaşılmasına sebep olacağından habersizdi. Cadılar Bayramı özel yayını için radyo tiyatrosu seslendiren Welles, Herbert George Wells’in The War of the Worlds isimli romanının uyarlamasını seçmişti. Yayını başından itibaren dinlemeyen ve radyosunu haber bülteni kısmında açan dinleyiciler bir anda şaşkına döndü. Dinlediklerini ciddi bir haber bülteni sanan Amerikalılar, uzaylı istilasının gerçekten yaşandığını düşünerek büyük bir panik içinde sokaklara döküldü. Erzak almak için dışarıya çıkanlar, eyalet değiştirmek için yola düşenler, günah çıkarma ritüeli için nöbete çağırılan papazlar, uzaylılar tarafından öldürülmek yerine intihar etmeyi tercih edenler ve daha niceleri. Hayatta kalmak umuduyla yola düşenler caddeleri, neler olup bittiğini öğrenmek isteyenler ise radyo kanalının telefonlarını kilitlemişti. Gelen telefonlar üzerine yayını kesmek zorunda kalan Davidson Taylor, radyodaki metinlerin gerçeği yansıtmadığını ve her şeyin tamamen kurmaca bir senaryo olduğu duyurdu. Ancak artık çok geçti. Canını kurtarmak isteyenler çoktan evlerini terk etmiş, radyo binasına da polis baskını yapılmıştı. Gerçek anlaşılana kadar geçen sürecin bilançosu ağır oldu. Can ve mal kayıpları yaşanmıştı. Maddi ve manevi kayıp yaşayan dinleyiciler radyoya tazminat davası açtılar ancak hiçbir sonuç çıkmadı. Tüm davalar, ivedilikle radyonun lehine sonuçlandı.

ÖLDÜRÜCÜ SONUÇLARIN CAZİP NEDENLERİ

Çoğu zaman sonuçların içinde kayboluyoruz. Olmuş olanı tartışıp durmak negatif bir enerji yükünün hamallığını yapmakla eş anlamlı. Tartışmanın yorgunluğu aynılığı beslemekle kalmıyor, çözüme odaklanmayı da ortadan kaldırıyor.

Başka ülkelerde olsa iktidarların sarsılacağı, belki ilgili bakanların intihar değil ama istifasının yaşanacağı olayların yaşandığı Türkiye’de bu olağanüstü toplumsal tabloyu doğuranın ne olduğunu merak ediyorum. Marx’ın altyapıyı üst yapının belirlediği tezine göre ekonomik her şeyden sorumlu hatta bizatihi onların inşacısı. Ancak Türkiye’de bebeklerin bile canına kastedecek biçimde ortaya çıkan soykırımcı sorunların temeli sadece ekonomik mi? Çok iyi yaşamak, çok iyi arabalara binmek süper lüks evlerde oturmak, eğlene bildiği kadar eğlenmek, hatta hafta sonlarında yurtdışına çıkmak, kamçılandıkça tutulması imkânsız hale gelen arzuyu tatmin için hazzın bütün kapılarını kırmak, içeriye dalmak ve her şeyi ama her şeyi kendi istediği gibi yapmak, yapabilmek.

YAPIYORUM ÇÜNKÜ YAPABİLİYORUM

Benim için şifre bir cümledir bu cümle. Bir şeyi yapabilmek bize neyin bilgisini verir? Bir şeyi yapabiliyor olmak herhangi bir dirençle karşılaşmamak anlamına gelir. Direnç nedir? Kurumsallık, yani seküler anlamda hukuk, anayasa, yasalar, kurallar, kaideler; kültürel olarak toplumsal baskı, içsel olarak vicdan, mistik anlamda günah, Tanrı korkusu.

Bütün bunların karşısında bazı insanların yeni doğmuş bebeklerin öldürülmesine kadar giden yolda kendi gündelik hayatlarını nasıl kurguladıkları, yaşadıkları, örneğin kendi çocuklarının başını nasıl okşadıkları, eşleriyle nasıl ilişki kurdukları, dostlarıyla çay içerken ne düşündükleri ve günün sonunda kendilerine bir aynada bakarken ne dediklerini nasıl bilebiliriz? Bir kişilik bozukluğundan bahsedebilsek belki bu insanları “şizofren”, Şizoid”, “Depresif”, “Narsist” ve benzeri modern yaşamdaki gündelik kişilik bozuklukları adı altında toplayıp, bir tedavi biçimi uygularız. Ancak sadece bir kişilik bozukluğundan bahsetmek mümkün mü?

Bazı olağanüstü korkunç olaylarda ve belki de Durkhaimci bir sosyoloji gözlüğüyle baktığımızda hemen hepsinde bir tek başınalık, şahsilik görmüyoruz. “Çete”leşme aslıda bir suçu paylaşmaktan çok suçun kazançlarını paylaşmaktır ve bu yüzden çeteler sonuç ve kâr odaklıdır. Böylesi örgütlenmelerde herkesin birbirinin arkasını koruması bir zorunluluktur çünkü bir çete üyesinin ayağının sürçmesi bütün çeteyi güvensiz noktaya iter.

Peki, bu çeteleri oluşturan şey nedir? Yani insanları suç işlemek için çete kurmaya götüren süreç nasıl işler? Para çeteleşmede birincil inşacı güç müdür? En başa döndük yani? Başa döndük ama burada bir şeyi tespit etmiş olmak önemli: Yapıyorum çünkü yapabiliyorum! Yani yasaları çiğneyebilecek kadar güçlüyüm, yasaları çiğnerken çeteleşecek ve suçumu ve sonuçlarını ve tabii ki kârını da paylaşacak kadar akıllıyım, yasa ve ahlak dışı da olsa kazandığımızla eğlenebilecek kadar da vicdanım rahat ÇÜNKÜ! “Ben çalıyorlar ama çalışıyorlar!” zihniyetine inanıyorum.

“Çalıyor ama çalışıyor, hizmet yapıyor” düşüncesi değil midir bütün bu olup bitenlerin nedenselliği, elbette diğer bazı suni bileşenleriyle birlikte? Turgut Özallı yıllarda da “Benim memurum işini bilir” retoriği vardı.

İşte bir retoriğin çeteleşmesi, yeni doğmuş bebeklerin canına kastedecek kadar gözü dönmüşlüğe evrilmesi ve bir retoriğin can almaya başlaması. Her şeyin bir propagandayla, bir söylemle başladığına inanır mısınız? Ya da bizi korkunç olaylar karşısında sebeplere odaklanmaya itecek olan “HAKİKAT”i aramaya itecek nasıl bir motivasyon olmalı. Suçluları yargılayıp cezaevine gönderiyoruz ama suçlar orada duruyor ve bazı insanlar yapıyor çünkü yapabiliyor.

(imaj:anonim


22 Kasım 2024 Cuma

BİR ARA YÜZ OLARAK İNSAN: DUYGULARIN İNTERNETİ


Beş duyumuz ile etkileşime giren teknolojiler insana yakın gelecekte nasıl bir deneyim yaşatacak bizlere ?

Beynimiz elektronik cihazlarla iletişime girebilen bir ara yüze mi dönüşecek?

Fiziksel ve sanal dünya arasında farklar azalırken komünikasyon altyapısı hizmeti veren Ericsson, “2030 Tüketici Trendleri' anketine katılan 46 milyon kişi ile 10 yıl içinde teknoloji alanında beklenti ve tahminleri araştırdı. Yapay zekâ, sanal gerçeklik, arttırılmış gerçeklik, 5G teknolojisi ve otomasyon alanlarındaki ilerlemelerin görme, ses, tat, koku ve dokunma duyularımızla etkileşime girmesi ile beklenen işte inanılması güç gibi gelen ama kapımızı çalan o 10 gelişme:

1. Bir ara yüz olarak insan beyni: Katılımcıların yüzde 59'u varacakları yeri yalnızca düşünerek rotalarını sanal gözlüklerinde belireceğini öngörüyor. Bu öngörü, Elon Musk'ın insan beynine yerleştirilecek bir çip sayesinde insanlarla bilgisayarlar arasında doğrudan bağlantı kurma hedeflerini de teyit eder nitelikte.

2. Başkasının sesini alma: Her 10 kişiden yedisi bir mikrofon aracılığıyla bir başkasının sesine sahip olabileceğini düşünüyor. Ses gerçeklik seviyesinin, aile bireylerini bile kandırabilecek düzeyde olması bekleniyor. Aynı zamanda tercüman kulaklıklar sayesinde farklı dillerde anında iletişim kurmanın da mümkün olması beklentiler dâhilinde.

3. Dile benden ne tat istersen: Ankete katılanların neredeyse yarısı sanal olarak istediği tadı tadabilme imkânına kavuşacağını düşünüyor. Bu sayede insanlar hem sağlıklı beslenip hem de damak tadından ödün vermeyebilecek. Söz konusu özellik aynı zamanda bir sipariş vermeden önce yemeğin tadına bakma şansı verecek.

4. Sanal kokular: İnsanoğlu, her ne kadar gerek parfümler gerekse hava kirliliği gibi nedenlerle, isteyerek ya da istemeyerek, kokuları maskeleyerek burnunu köreltmiş olsa da kokular insanlar için derin anlamlar içerebiliyor. 10 kişiden 6'sı 2030 itibariyle kafasında canlandırdığında bir çam ormanının kokusunu oturduğu yerden içine çekebileceğini düşünüyor

5. Sanal dokunma: Sinir hücrelerinizi uyararak istediğiniz şeye dokunmanın hissiyatını veren bir bilekliğe ne dersiniz? Peki, bu bilekliğin aynı zamanda hareket ve ağırlık hislerini aktarmasına? Ya da dünyanın bir başka ucunda yaşanan fırtınanın nasıl hissettireceğini tecrübe etmek ister misiniz? '2030 Tüketici Trendleri' anketine katılanların yüzde 60'ı bunların 10 yıl içinde mümkün olacağına şimdiden ikna olmuş durumda.

6. Birleştirilmiş gerçeklik: Sanal gerçeklik ve fiziksel dünya, çağımız insanın içinde yaşadığı iki paralel evren konumunda. Ancak her 10 kişiden 7'si, sanal gerçeklik (VR) ve arttırılmış gerçeklik (AR) alanlarındaki gelişmeler sayesinde 2030 itibariyle bu iki dünya arasındaki fark ayırt edilemez hale geleceğini düşünüyor.

7. 'Yalan haber' tarih olacak: Sanal ve fiziksel gerçeklik birbirinden ayırt edilemez hale gelince gerçek ve sahte algımız nasıl şekillenecek? Avatarların hüküm sürdüğü bir ortamda insan olarak da doğrulanmak, başka bir tabirle 'mavi tık' almak mı gerekecek? Bu gibi biraz da korkutucu gelebilecek bilinmezler hayatımıza girecek ancak on kişiden dördü kapsamlı kontrol sağlayan servisler sayesinde yalan haberlerin 10 yıla kadar insan ırkının gündeminden çıkacağını öngörüyor.

8. Sosyal kredi sistemi: Ankete katılanların yüzde 59'u sosyal kredi sisteminin güncel müşteri programlarının önüne geçeceğini düşünüyor. Buna göre yapacağımız her hareket izlenebilecek ve değerlendirilecek. Kişisel verilerin korunması ise daha da hayati hale gelecek.

9. Dijital dünyanın 'çevrimiçi' vatandaşları: Duyuların interneti, seyahat kavramını yeniden tanımlayacak. Katılımcıların yüzde 57'si, iş ve sosyalleşme amacıyla yapılan seyahatlerin büyük oranda sanal ortama taşınacağını düşünüyor. Bu yeni yolculuk şeklinin çevre dostu olması da sorulara cevap verenleri motive eden unsurlar arasında. Sadece sanal olarak seyahat eden insanlar üzerine inşa edilen bir toplumun küresel teknoloji şirketleri tarafından oluşturulan dijital dünyaların çevrimiçi 'vatandaşlar'dan meydana geleceği ise genel kanı.

10. Heyecan uyandıran hizmetler: Dijital deneyimleri sürükleyici maceralara dönüştürmek, seyahat ve turizmi anlayışımızı baştan aşağı değiştirebilir. Örneğin Pompeii'nin sadece eski kalıntılarını görmekle kalmayıp aynı zamanda eski sokak yemeklerini tadabildiğinizi, geleneksel banyolarını deneyimlediğinizi ve Vezüv Dağı'nın aniden patladığında kavurucu sıcağı hissedebildiğinizi hayal edin. Ericsson'un '2030 Tüketici Trendleri' anketini cevaplayanların yüzde 43'ü tarihi ve dramatik anları böylesine geniş açıdan deneyimlemek istiyor.

(imaj:anonim

21 Kasım 2024 Perşembe

ALAYCI ÇELİŞKİLER


Hiçbir şey eskisi gibi değil. Eskiden nasıldı ki? İşte tam da burası hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı düşüncesinin can alıcı noktası. Sahi eskiden nasıldı ki yaşam? Bugüne kıyasla nasıl yaşıyorduk yirmi, otuz, kır, elli… yıl öncesinde.

Artık televizyon izlemenin gerici bir eylem olduğu çağda yaşamak televizyon seyretmenin modernlik, ilerilik olduğu çağa göre daha mı “şey”!

Aile bağları,

arkadaşlık, dostluk bağları,

aşk

edebiyat,

sanat ve yaşamı anlamlı kılan veya eskiden yaşamı anlamlı kıldığı söylenenler, metinsel ve görüntüsel de olsa bugüne aktarılmış bazı deneyimler geçerliliğini yitirmiş durumda mı?

Bütün bu olup bitenlerin moderniteyle ilgili olduğunu düşünmüyorum. Suyu belli bir oranda kaynatırsanız su üzerindeki karmaşayı gözlemleyebilirsiniz ama daha fazla enerji verdiğinizde su yeni bir hal alıp buhar olmaya geçer. Bu radikal bir değişikliktir ve artık bundan sonrası için yepyeni bir yapı gerekir.

Bir yanda aileden uzaklaşılırken bir yanda evlilik ilanlarının, evliliklerin, çocuk cinsiyeti öğrenme ritüellerinin yaşanması şaka değil.

Bir yanda insanların kötü olduğunu söyleyip “azıcık sosyalliğim ağrısız başım” diyen insanların sosyalleşmek için kendilerine yeni sosyallik alanları açma girişimleri.

Aşkı yadsıyıp aşkla olma hevesi,

Edebiyat, sanat ve yaşamı küçümseyip yine de retoriğe sarılmak…

Aynı şey sekülerlik, cumhuriyet vb. benzeri daha geniş kapsamlı, daha geniş kitleleri ilgilendiren kavramlar ve pratikler için de geçerli. İnsanların dinden uzaklaştıklarını söylerken aslında kendi dinlerini üretmekle suçlandıkları bir dönemdeyiz. Bir yanda demokrasiler kendi ayaklarına sıkarken, bir yandan da ikili ilişkilerde bile bir eşitliği gözetme yarışının yapılıyor olması…

Bir yanda yaşamı kutsarken diğer yanda soykırıma varan insani kırımlar…

Savaş karşıtlığı bir yandayken devam eden ve artık gündelik hayatını savaşın gölgesi altında yaşayanlar…

Alaycı çelişkilerle yaşıyoruz gündelik hayatımızı. Ya da bugüne kadar aslında durum böyleydi de biz mi görmüyorduk bu gerçekleri?

Bitmeyen çelişkiler, paradokslarla örülü gibi gündelik hayatımız ve etkileşimlerimiz.

Üzerine düşünmeye çalıştığımız her şey kendi çelişkisini de bize dayatıyor. Sanki her dönem kendi alaycılığıyla damgalanmış gibi.

Bir yanda insan kendini, insanları ve diğer her şeyi umursamayan bir yapıda, bir yandan da kendisini ihmal eden ve kendisi dışındaki her şeyi ciddiyetle ele alan bir yapıda. Bu paradoks alaycı çelişkiler üzerine kurulan yaşamı mühürleyen bir nokta.
(imaj:anonim

20 Kasım 2024 Çarşamba

DEMOKRASİ CUMHURİYETE İHANET ETTİ


Bazen demokrasiye yenilirsiniz! Verdiğiniz oylar size sosyal ve psikolojik soykırım olarak döner. Uzandığınız her kurtuluş ümidi avuçlarınızla birlikte avuçlarınızın içinde çürür ve bu uyanamadığınız bir karabasan gibi sürer.

Askeri darbe dönemlerinde cumhuriyet demokrasiye ihanet etmişti, günümüzde ise demokrasi cumhuriyeti ihanet etti ve etmeye de devam ediyor.

Demokrasinin cumhuriyete ihanetine askeri rejim deniliyor; cumhuriyetin demokrasiye ihanetine ise sosyal biliciler kibarlıkları korudukları için Jakoben diyorlar. Ancak aslına Jakobenlik totaliter bir sistem olmaktan ötedir. Peki bu yönetim biçimine “mafyatik” diyebilir miyiz?

Jakobenler kendilerini demokrasi içinde konumlandırma telaşından kurtulamamışlardı, hatta bir araya geldikleri kulübe Jakoben Demokratik Kulübü adını dahi vermişlerdi. Ancak bu ad vermeyle olmuyor. Jakobenler kendi görüşlerini dayatmak için halka rağmen halk için her şeyi yapmışlardı, en önemlisi de kan dökmüşlerdi oluk oluk. Buna da keskin devrimcilik pratiği adını veriyorlardı.

Hatırlarsınız, Raskolnikov’da iyi niyetli bir katil olduğunu acımasızca kendisine ispatlamaya çabalıyordu. Robin Hood da iyi samimi bir hırsızdı. Robinson Krusoe bir faydacıydı. Örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Bu açıdan totaliter bir rejimi demokrasi içinde düşünme imkânı var ama mafyatik bir yönetim biçimini anayasal imkanı var mıdır? Anayasal ve yasal olmayan bu koddaki bir iktidar, her kutsal olanı çiğneyerek bütün trafiği yönetir ve yönlendirir, kazandığı paralarla siyasetini konsolide eder. Yasa dışılık oradan bütün topluma yayılır. Az da olsa kendisini öteki karşısında güçlü hisseden hızla konum değiştirir ve kendi rasyonalitesini ötekine dayatır.

Mafya dediğim iktidarın karanlık yüzüdür; pratikle kendini ve iktidarını pekiştiren iktidar bilinçaltıdır. Burada ne olup bittiğini asla bilmeyiz, tahmin edebiliriz, hepsi bu kadar. Ancak aslında orada ne dönüp bittiği suyun yüzeyinin zorla berrak tutulmaya çalışılmasından bellidir. Tıpkı mafya patiğinde olduğu gibi bodrumlar, koridorlar, karanlık dehlizler ve benzeri yer altında nelerin döndüğünü herkes bilir ama kimse buna bulaşmak istemez. Hatta bir kesim bu durumu destekler çünkü nihayetinde mafyanın da bir temizlik gücü vardır; “bana dokunmayan yılan” istediğini yapabilir, mantığında yani “çalıyor ama yapıyor da” söyleminde olduğu gibi!

Ortaya çıkan tehdit kasetleri, rüşvet çarkları, adam kayırmalar, her şeyin belirli bir aile gurubu içinde dönüp durması, kültürel ve sosyal soykırıma kadar uzanacak kadar derin ekonomik krizler vb. Şiddetin egemen olmaya başladığı sokaklar. Yerel yönetimlerce ortadan kaldırılamayacak bir psikolojik ve sosyal pisliğin kademe kademe her yere yayılışı.

Bu durumda bütün ülke siyasi fikirler uğruna ölmeye hazırdır. Hangi siyasi fikirler? Ortada bir siyasi fikir kalmış mıdır? Daha ilerisi ortada bir fikir kalmış mıdır? Kendi ailesi dışında mafya kime acımıştır, kimi görebilmiştir. Mafyalaşmış iktidarlar halka karşı miyoplaşmışlardır. Ürettikleri ütopyada her şey istedikleri gibidir ve kesinlikle her şey kendi istedikleri gibidir. Bunu arzulamışlar, bunun için çabalamışlardı ve başarmışlardı.

Bu yazıda bunu tespit ediyor olmamın bir anlamı yok. En başta da söylediğim gibi bazen cumhuriyet demokrasiye yenilir. Demokraside seçim gününün herhangi bir gün olmadığını bilmek yenilmemenin ilk koşulu olsa gerek. Ne diyeceğiz şimdi Amerika”da yaşananlara?

19 Kasım 2024 Salı

DİSİPLİN KENDİNİ SEVMENİN EN GÜÇLÜ BİÇİMİDİR


Disiplin en bilge ve en öğretici kavramlardan birisidir. Bize kendi sınırlarımızı ve sınırsızlıklarımızı ve bunların sonuçlarını apaçık gösterir. Bize özgürlük alanımızı hediye eder.

Cezayla anılmış olması disiplini kendi gerçek kavramsal kimliğinden çıkarmış gibidir ancak o hiçbir zaman kendi disiplini kaybetmemiştir. En yalın haliyle disiplin insanın kendine içsel bir arzusuyla kurallar koyması ve bu kurallara uymasıdır. Kişinin yeni bir ben üretiminde disiplin tek ve en gerçekçi yoldur.

Doğanın bir disiplini vardır. Şu sarmaşık buraya kadar uzanabilir; bu ağaç şu karda büyüyebilir; güneş şu kadar ısıtabilir vb. Ekolojik yaşam bir disiplin habitusudur. Doğa kendi disiplini içinde akışkandır. Her şey önce kendi dinamiklerini test eder, sonra bir diğerlerinin dinamikleri üzerinden kendisini yine sınar.

Av ve avcı arasındaki ilişki bir disiplin ilişkisidir. Herkes kendi sınırları içinde kendi gücü nispetinde kendini sadece korumaz ötekine karşı sorumluluklarının da bilincinde bir varlık olarak kendisini ortaya koyar. Av ile avcı arasındaki mesafe bir disiplin mesafesidir; kim daha çok ilerlerse yani kim kaçmamak için direnç ve vurmak için acele ederse o kaybeder.

Disiplin hem bireyselliğin, hem de toplumsallığın kurumsallığıdır ve kurumsal hafızasıdır. Artık çoktan biliriz ki depreme dayanıksız konutlar öldürür. Dere yatağına ev yapılmaz. Erken öten horozu keserler.  Tekeden süt çıkmaz. Dereye su gelinceye kadar kurbağanın gözü patlar. Kör ölür badem gözlü olur.

Disiplin bir doyumun ifade biçimidir. İnsanın kendisi sigaya çekmesi, bir tusinami gibi arzu ve heveslerine ket vurmasıdır. Her anlamda kendi kendimize “artık dur” diyebilecek noktaya gelmemiz kolay değildir. Seküler yasalar da dini yasalar da insanın kendisini kaybetmemesi öğütler; kayıp insan deli ya da mecnun hükmündedir. Disiplin bize hiçbir şeyden vazgeçmememizi ama her şeyin bir kararı olduğunu öğretir.

Disiplin bir uzlaşının adıdır. Uzlaşım tanımı itibariyle bir nevi öz denetimdir. Birlikte yaşama kültürünün en temel dinamiği birbirimizi tanıma isteğinden çok anlama hevesinin bir pratiğidir. Sayısız canlıyla yaşamaya alışan insan neden kendi türüyle anlaşamaz? “Bir uzlaşım “bunu niçin böyle yapıyorsunuz?” sorusuna cevap verdiği zaman kurumsallaşıp, belirli bir disiplin üzerine oturtulabilir. Elbette bu soruya ilk cevap karşılıklı uygunluk çerçevesinde verilirken daha sonraki sorgulamalara verilen cevaplar gezegenlerin gökyüzündeki konumlarına veya bitki, insan ve hayvanların doğal davranış biçimlerine işaret eder.

Disiplinin bir nevi öz denetim başlangıcı olduğu fikri, sorunların def edildiği fikrinden daha ikna edicidir. Bir disiplin ne kadar öz denetime dönükse o kadar güçlenir ve çevresindeki her şeye karşı istikrarlı bir uzlaşı koduyla bakmaya başlar.

Toplumu dengeye doğru götüren güç disiplindir. Disiplin her şeyi anlatır. Disiplin kendini geçerli kılan bir genel bir öz denetim pratiğidir. Disiplin insanın kendisini geliştirmesinde en kararlı, yumuşak ve sürdürülmesi yaşamsal bir zorunluluk olan en iyi niyetli ve samimi bir otoritedir.

18 Kasım 2024 Pazartesi

İKTİDAR YALANLARI VE YALANIN İNŞACI GÜCÜ


Seyretmişsinizdir: Bir köpek, yüksek bir yerde sahibinin kucağına atlar çünkü bilir ki o onu tutacaktır. Güven oyunu oynayan yetişkinler de vardır, biri diğerine sırtını döner ve kendini onun kucağına bırakır, bilir ki yere düşmeyecek, partneri kendisini tutacak, yere düşüp, canının yanmasına izin vermeyecektir.

Ancak en basit bir yapı içindeki yöneticiden bir ülke yöneticisine kadar iktidarlar yalanlarla beslenir ve yalanın inşacı gücüne taparlar. Hayal satmak her zaman karlı bir iştir. Propaganda (kirli medya) yalan satma aracı olarak son derece kullanışlıdır.

Modern dünyada güven esas mıdır? Kime, niye, ne için güveneceğiz? Güvenmek güvenilmesini istenen tarafından ticari bir meta haline gelmişse bu faydacı güven neden bizim için bir tuzak olmasın?

İnanmak ve güven vermek; bu iki kavram olgusal olarak son derece hayati işlevlere sahip. Özellikle demokrasilerde ve demokratik ilişkilerde. Demokrasinin biraz yalanla kurulduğunu, demokrasinin biraz ütopya satmak olduğunu ve daha çok sandıkta kazanmak isteyenin arzularını tatmin rejimi olduğunu biliriz ama güveniriz çünkü inancımız aynı zamanda odur ki kazanan hizmet de edecektir.

İnançlar hemen her zaman yanıltıcı olabilir. Güven vermek bir inanca dayalı olduğu için güvenimiz her zaman sarsılabilir. Bizi yenilgiye uğratanlar, güvenimizi boşa çıkartanlar her zaman karlı çıkıyor ve bunun bir karşılığı olmuyor da olabilir, olabiliyor da.  

Güven vermek ve inanmak sonsuz bir döngü müdür; hiçbir zaman ihtiyat payımız olmaz mı?

Az gelişmiş toplumlarca inanca dayalı bir güven olduğu için, “inanmak” ve “güven” mistik soslar içeriyor. Tarikatlarda, cemaatlerde hiçbir zaman bir ihtiyat payı yoktur, o cemaat ve tarikat insanları için.

Aynı durum iktidarlar için de geçerlidir. Burada her yere dağılmış olan Foucault’cu iktidardan bahsediyorum. Bir ebeveynden, bir ülke yöneticisine kadar hepsinin kendisi için bizden mutlak güvenme ve kendilerine inanmamız talebi sonuçları hesap edilmiş bir başlangıç değildir. Bizim istencimizi yönetebilmek için mutlak itaati içeren mutlak güvenmek ve inanmak araçlarını kullanmak zorundadırlar. Bu insanların hemen hepsi bir ütopya peşinden kendilerini sürüklerler, gerçekçi değillerdir ve bu yüzden hemen bir çok etkileşim ve ilişki “iyi gün” ilişkisidir.

Biz bir distopyayı üstelik sürdürülebilirliği bizzat yaşayana bağlı olmayan bir distoplayı yaşarken bizden güven ve inanmayı karşılıksız alanlar kendi ütopyalarında son derece rahattırlar. Demem o ki birine, bir düşünceye, bir muhalif gruba veya iktidara güven desteği, sonsuz inanma pratiği hediye ederken sonuçlara ilişkin fikirler de edinmek gerekir. Bir ütopya ne kadar planlıysa bir distopya da o kadar planlıdır. İnanç ve güvenimiz karşılığında bir distopya satın almadığımızı anlayabilmek bir ütopyanın gerçekliğini sorgulamakla eşanlamlıdır.

Güvenmek ve inanmak büyük bir sermayedir ve devredilemez ve devredildiğinde geri dönüşü olmaz. O yüzden demem o ki bir yala bakın bir de yalanın inşacı gücüne ama en önemlisi yalanı kimin, hangi araçla söylediğine bakın. Çünkü yalancı hiçbir zaman tek başına değildir, inancı ve güveni satılık insanlarla birlikte çalışırlar, dolayısıyla mutlak inanç ve mutlak güven duygusu da bir suçtur kendi kendimize işleyip kendimizde açık, ölümcül yaralar oluşturduğumuz

15 Kasım 2024 Cuma

HEMEN HERKES SÜREKLİ KÜÇÜK ZİHİN OYUNLARI MI OYNUYOR VE İNSANLARI KANDIRIYOR YOKSA BEN Mİ SANRILAR GÖRÜYORUM?


Neye odaklandık da gözümüz hiçbir şey görmüyor? Bundan 20 yıl önce durum nasıldı? Biraz karışıklığa yol açmanın fırsatı, günlük etkileşimlerde bir güç duygusu kazanmak için mi kullanılıyor?

LEKE

İnsanlar şu anda tam anlamıyla çılgın bir halde. Hemen hepimiz her şeyden korkuyoruz. Hepimiz travmaya odaklanmış durumdayız. Hepimiz aşırı tetikteyiz ve madalyonun iki yüzünden birine odaklanmış olarak hayatımızı devam ettirmeye çabalıyoruz: Ya geçmişleri veya eylemleri hakkında aşırı suçluluk duyuyor insanlar ya da geçmişlerinde karşılaştıkları diğer insanlara karşı öfke ve kızgınlık biriktirmenin telaşı içindeler. İnsanlar son derece öfkeli ve insanlar korkuyorlar. Hemen hepsi bunun tepeden gelen beyin yıkamadan kaynaklandığını fark edemeyecek kadar düz düşünüyorlar. Günlük etkileşimleri, anıları ve inançları lekeleyen aşırı sosyal medya kullanımı değil mi?

GÜVEN SORUNU

Finansal güvensizlik, insanların istediği işlerde çalışamaması, yüksek kira ve ev fiyatları gibi ekonomik durumlar da insanları duygusal tepki sınırlarına getiriyor. Bu yüzden olsa gerek duygularını açığa çıkarabilecekleri insanlar arıyorlar, temelde tatmin edici ve neşeli bir hayatları olsaydı olduğundan daha fazla öfkelenmez, şiddet göstermezler miydi?

Aslına bakarsanız durum her zaman böyleydi. Şu önemli: Sadece nereden geldiğine bağlı. Artık bu dünyadaki en zor şey dün olduğundan daha çarpıcı biçimde gerçeği söylemek ve insanları sevmektir. Gerçeği söyle ve insanları sev, mümkün mü?! Bu, henüz duyamadığımız eski bir şey bu ve duyacak gibi de değiliz. Hoş duymak isteyip istemediğimize de emin değiliz.

İKNA FİLTRELERİ

Hipnozcu yöneticilerin ikna filtrelerine kendimizi kaptırıyoruz. Sürekli algımızın içsel mekanizmalarıyla, bilişsel önyargılarla, kalıplarla mücadele ediyoruz ve karmaşık sorunları anlamayı kolaylaştırmak için tanıdık mitleri belirliyor ve onlara başvuruyoruz. Bu da sırayla, tamamen kendi kararlarımızı vermediğimiz anlamına geliyor ve bunun yerine, birçok karar ve görüş, gönüllü veya gönülsüz yollarla, bilmeden bize atanmış/verilmiş oluyor.

MATRİKS’İN FİŞİNİ ÇIKMEK

Pratik deneyimlerimizi yaşadığız son derece duygusal ve gerilimli anlarında, gerçeklerin önemli yoktur. Yani evet, muhtemelen herkes küçük sancılı sanrılar yaşıyor ve her gün bizi kandırıyor, bilerek veya bilmeyerek. Benim tavsiyem: Zaman yok, Matrix yaşamının fişini çekmek için harika bir yol. Geri çekilip, dışsal deneyimin aslında içsel olduğunu fark ettiğimizde, “kaşığı bükmek” veya kaşığın büküldüğüne inanmak bize mantıklı gelmeye başlar veya en azından insan olarak mümkün olduğu kadar mantıklı gelmeye başlar.

MANİPÜLASYON ENFLASYONU

Size de toplumun, insanların bir spormuş gibi zihin oyunları oynadığı çarpık bir oyun alanına dönüşmüş gibi gelmiyor mu? Daüha öncesinde de bahsetmiştim şu “gaslighting” sadece klinik bir terim mi; değil tabii ki, artık değil. Gaslighting kültürel bir norm haline geldi. Birkaç yıl önce, belki insanlar bu oyunlara dair hiçbir şey bilmiyorlardı veya ciddiye almıyorlardı ya da buna daha az yatırım yapıyorlardı, peki ya günümüzde? Sanki herkes manipülasyonda bir unvan için yarışmıyor mu?

ÖTEKİNİ İSTİSKARSIZLAŞTIRMAK İÇİN

Güç dinamikleri her etkileşimde rol oynar. İnsanlar başkalarını tetikte tutmayı sever. Bu, diğerini şaşırtabilen ve istikrarsızlaştırabilenin üstünlük sağladığı çarpık bir dansa benzetilebilir. İnsanlar bunu yaptıklarının ve buna maruz kaldıklarının farkında bile olmayabilirler, ancak birinin kendi gerçekliğini sorgulamasını sağlamanın çılgın bir heyecanı da yok değildir. Bunu gördünüz mü - iş yerinizdeki bu kişi; muhtemelen başka birinin güç yolculuğuna kapılmıştır. Sorun şu ki, bunun tam ortasındayken, kendinizi izole hissediyorsunuz. Hatta etrafınıza bakıp, “Bunu gören tek kişi ben miyim?” diye düşünmeden edemiyorsunuz. Ama bu elbette o kadar kolay değil.

KENDİ DRAMINA DALMAK

Çoğu insan, çiğ, rahatsız edici gerçek hakkında konuşmak yerine kendi maskelerini korumakla çok meşgul. İnternetteki çocuklar mı? Onlar daha büyük resmi göremeyecek kadar kendi dramlarına dalmış durumdalar. Herkes narsistik taciz hakkında bağırıyor ama hepimizin oynadığı günlük zihin oyunları hakkında kendimize itiraflarda bulunmaktan imtina ediyoruz. Bu bir sis perdesi, gerçekte olanlardan dikkati dağıtan bir şey değil mi?

Bu durum şu bildik fare yarışı mı? Bu, hepimizin içinde sıkışıp kaldığı hayat oyununun bir metaforu yani. İnsanlar sadece para için değil, statü, tanınma ve o kaçamak kontrol hissi için de panik halinde ve şaşkınca koşuştururlar. Yollarına çıkan herkesi ezebiliyorlar.

GERÇEKLE YÜZLEŞMEKTEN KAÇMAK

Yani evet, gerçekten de böyle hissettiriyor çünkü öyle. Yaygın bir kabul görmüyor olmanız, hayalperest olduğunuz anlamına gelmiyor. Çoğu insan insanlığın bu çirkin tarafıyla yüzleşmekten çok korkuyor kanımca. Gerçek ham, filtresiz ve acımasız ve insanlar bununla yüzleşmek istemiyor. Etraflarında oynanan zihin oyunlarını kabul etmektense, İnstagramda, Facebookta, TikTok'ta kısaca sosyal medyada gezinip son saçma sapan insanlık hallerine gülmeyi tercih ediyorlar.

KAOSU NE KADAR ERKEN GÖRÜRSEN O KADAR İYİ

Oysa elbette kaybetmiyorsun; dünyayı olduğu gibi görüyorsun- kaotik ve karmaşık. Bunu ne kadar erken kabul edersen, gündelik hayatın içinde gezinmek için o kadar iyi donanımlı olursun. Dışarıda bir orman var ve hayatta kalmak, süreçte kendi benlik duygunu kaybetmeden oyunu nasıl oynayacağını öğrenmek anlamına geliyor. Başını dik ve zihnini keskin tut, vaktinden önce oyundan atılmayacak ve ölmeyeceksin.

(imaj:au

13 Kasım 2024 Çarşamba

SAĞ SİYASET KARŞISINDA SAĞ SEÇMENİN PROTESTO EYLEMİ CAHİLLİĞİ


Sağ siyaset kendisini konsolide edecek sağ toplumsal hareketleri neden üretemedi?

Sol siyasetin kaybedip yavaş yavaş kabuğuna çekildiği, sağ siyasetin yükseldiği söylemi ayrı bir tartışma konusu. Benim buradaki savım, kendisini sağ olarak konuşlandıran seçmenlerin, sağ siyasetin ürettiği “çaresizlik” duygusu karşısında neden herhangi bir protesto eyleminde bulunmaması, bulunamaması ile ilgili.

Yıllarca meydanlarda solcu öğrencileri gördük. Özellikle Ankara’da gazetecilik yaptığı yıllarda Kızılay Meydanı adeta bir demokrasi arenasıydı. Gazeteciler, eylemciler ve polisler artık birbirimizi tanıyorduk ve bu üçlü birbiriyle arkadaşlık ilişkisi içine dahi girmişti.

Solcu gençler eylem olacağında bizi telefonla ararlardı. Kalabalık Kızılay meydanında toplanmaya başlarken polis telsizlerinden anonslar geçmeye başlardı. Bir keresinde Kızılay Meydanı iki günden fazla eylem alanı olmuş, binlerce protestocu meydanda yatıp kalkmış ve bu yönüyle de tarihe geçmişti... Her eylem hemen hemen her zaman polisin müdahalesiyle sona ererdi. Taşlar atılır, coplar kafalarda patlar, pankartlar, dövizler sağa sola saçılır, kan revan, saatlerce sürerdi hatta sokak aralarına taşardı.

Bu eylemlerin hemen hepsi “hak” arama eylemiydi. Bugün hâlâ çözülmemiş olan “YÖK” meselesi, “eğitimin parasız olması”, “işçilerin hak ettikleri ücreti almaları”, “hukukun uygulanması”, “cezaevlerindeki haksız uygulamalar” kısaca “insan gibi yaşamak” idealleri vb. için “hak” arayışı ile yapılan eylemlerde her zaman gencecik solcu üniversite öğrencileri olurdu. Zaman zaman onlara işçiler katılırdı; Zonguldak’tan ve benzeri yerlerden. Burada elbette Amerikan ve Amerika’nın temsil ettiği kültürün karşıtlığına yönelik protestoları ifade etmek gerekir. Aşağı yukarı yirmi yıla yakın bu eylemleri takip ettim, gazeteci olarak meydanlarda.

O zaman şunu fark etmiştim ki, bu elbette literatürde de vardı sol düşünce aynı zamanda bir eylem söylemi ve pratiğine de sahipti. Solun bir protesto kültürü vardı. Sol ile meydanlar arasında uzun yıllardır süren bir etkileşim mevcuttu ve bu sol ile meydanları bir mekân kültürü içinde de buluşturmanın pratiğiydi. Yanı sıra güvenlik güçleri de solun bu yapısını bilirdi ve buna göre kurulmuş bir düzeni, uygulaması, tartışmalı da olan karşı oluşumu ve pratiği söz konusuydu.

Yetmişli yıllardan iki binli yıllara kadar sol ile meydanlar arasındaki bu bağ hemen hemen hiç kesilmedi ve bu sayede, birçok “sağ” direnişe rağmen ve dökülen kanlarla beraber haklar da elde edildi. Eğitim, hukuk, işçi işveren konuları başta olmak üzere eylemler üzerinden birçok hak alındı, gasp edilenlere karşı ve rağmen. Sol eylemleri adeta düzenin yeniden üretiminde bir aşı görevi görüyordu, tartışmalı eylemler olsa da ve çok sıkıntılı zamanlar yaşansa da.

Ancak, sağa eğilimin olduğu son yirmi yılda canlı, meydanları yeni bir kimlikle mekânsallaştıracak bir eylem görme imkânı olmadı. “Türban” ve “Filistin” konularını bundan ayrı tutuyorum. Sağ seçmen uzun zaman boyunca verdiği oyun arkasında dururken, hiçbir olumsuzluk yokmuşçasına davranıyor; ya da gerçekten de onlar adına ekonomide, adalet sisteminde, eğitimde vb. birçok alanda yaşananları sorun olarak görmüyor veya yaşamıyor. Öyle değil elbette kanımca, bence sağ seçmen en bu yazıya koyduğum başlıkta olduğu gibi protesto eylemi cahili. “Cehaleti” toplum sal hareket bilinci ve pratik bilgisinin yokluğu bağlamında kültürel anlamda kullanıyorum. Gördüğüm o ki sağ seçmen de birçok iktidar uygulamasından muzdarip ancak ne ve nasıl bir protesto yapacağı, bu protesto eyleminin hem kendisine hem de seçtiği iktidara zarar verip, eğer bir zarar olacaksa bunun ülke için nasıl sonuçlanacağı gibi kendi kendini ikna edici argümanlarla cehaletini de bastırıyor. Örneğin sağ partilere oy verenler protestoya nereden başlayabilirler: Göçmenler! Ne söyleyebilirler? Ekonomi! Hangi görüşlerini dile getirebilirler? Adalet!.. Elbette birçok başlık var.

Toplumsal hareketler rasyonel seçim yapan bilinçli aktörler olarak tanımlanır. Toplumsal hareketler verili bir politik düzene meydan okuyarak, yönetimde güçlü bir konumda yer alan aktörlerle etkileşime geçer. Sosyolojik olarak toplumsal hareketler, yani kolektif eylemler çoğu zaman zorunlu ve faydalı olan sosyal değişikleri yönlendiren anlamlı eylemler olarak tanımlanmıştır. Toplumsal hareketler, yeni kuralların ve normların ortaya çıkışına eşlik eder ve bu hareketler mevcut normları dönüştürmeye yönelik girişimleri temsil eder. Kolektif davranış, duyguların da devreye alındığı aslında toplumsal değişim ile ilgili davranıştır. Bireysel katılımlar toplumsal hareketler için hayati öneme sahiptir. Katılımcıların ise belirli bir kolektif bilince sahip olmaları gerekir. Bireysel kimliğin örgüt kimliğiyle içselleşebilmesi için bireyin örgüt kültürünü, daha geniş anlamda protesto kültürü konusunda belirli bir seviyede öğrenmiş ve kabullenmiş olması gerekir.

Özetle sağ siyasetin kendi faydası için kolektif eylem bağlamında kendi toplumsal hareketlerini oluşturamadığını söylemek mümkündür. Bu ifadenin anlamının derin olduğunu düşünüyorum. Yap-boz bir oyundur siyaset değil. Kendi toplumsal hareketini üretemeyen sağ iktidarların kendi korkularını ürettiğini ve bu korkunun sürdürülebilir olması için başta hukuk olmak üzere toplumsal olanı sağlıklı tutan yapıların üretilemediğini ve ya da bunların kendi güvenliği için feda edildiğini söylemek de mümkün.

(imaj: anonim

TÜRKİYE’DEKİ PSİKOLOJİK İÇ SAVAŞ


Kim daha çok seviyor bu ülkeyi? Yeni bir toplum sözleşmesi imkânımız var mı?

Türkiye’de uzun zamandır soğuk bir psikolojik iç savaş yaşıyoruz. Herkesin kendi gerçeğine olan saygısı, fikir birliğine varmamızı ve önemli işler yapmamızı engelleyen bir dikkat dağıtıcı unsur haline gelmiş durumda.

Gerçeği yeniden mi tanımlamamız gerekir, yoksa savaşa devam mı etmeliyiz; göze göz dişe diş!

Öldüresiye bir sevgi yarışıdır Türkiye’de sürdürülen; ülkeyi seven herkesin kendi çözüm yolunu zorbalıkla dayattığı bir dönem; hem krizlerle çözümlerle boğuluyoruz.  

Ülkeyi düzeltmeye çabalayan herkesin iyi niyetli yıkıcı bir formülü var. Kimse geri adım atmıyor ve iyi niyetli olan bile artık her dokunuş metastazlı yapıyı daha da derinleştiriyor.

Herkes birbirini yalanlarken kendinin doğru söylediğini ifade ediyor ve kendisine inanılmasını bekliyor ama neden ona inanılsın ki? Bugüne kadar çözüm ürettiğini söyleyenlerin hemen hepsi istisnasız yarayı derinleştirmedi mi?

Ülke gerçeklerini tartışamıyoruz. Bir çocuğun öldürülmesi… Bir evin içindeki 5 çocukla birlikte yanıp kül olması… Kadın, erkek ve en çok da kadın, insanların sokak ortasında gerekçesiz silahla vurulup katledilmesi… Sanki bütün olup bitenler gerçekte sorunu nerede olduğunun görülmemesine ilişkin bir senaryonun olağanüstü ve kanlı parçası.

Neye inanılacağını zorbalığın belirlediği yerde kimse kimseye inanmaz.

Son yirmi yılda yatay mı, geriye doğru mu hangi ileri gittiğimiz konusundaki belirsizlik, aslında hiç de ileri gitmediğimiz konusundaki belirsizlikle aynı düzlemde hatta birbirinin içine geçiş durumda. “Bana inanın” diyen liderler, kendilerine neden inanılacağı ile ilgili yeni söylemler, pratikler ürettiklerini söylerken bile kendilerini ikna etmiş değiller. Retoriğin büyüsü daha ilk anda kendilerini uyuşturmuş görünüyor.

Ülkede demografik aşının zehirli olduğunu hemen herkes söylüyor ama bu dillendirmenin ötesine geçen bir şey olmadığı gibi bu konudaki bütün söylemler bir kahve muhabbetinden daha seviyeli de görünmüyor. Ancak ulus devletten bir imparatorluk ya da konfederasyon çıkarılacağı düşüncesi ve bunun el altından dile getirilirken, ulus devletin yıkılınca bunun nasıl gerçek bir yıkım olacağını ve bu yıkımdan nasıl bir federatif yapı çıkacağını kimse bilmiyor; özellikle bu konudaki gizem bir “kızıl elma” fantezisi olarak dolaşımda tutuluyor.

Ulus devletle birlikte doğal olarak ulus devletin yapısal dinamiklerini üreten cumhuriyete, laikliğe, seküler hukuka karşı da bir dip akıntı olarak saldırılar gerçekleştiriliyor. Her yerden, her kesimden ve belirlenmiş amaçlar için suni dalgalar üretilmiş, her dalga topluma çarpıyor ve her çarpma şu soğuk psikolojik iç savaşı derinleştiriyor. Bunlar bilinçli olarak gerçekleştiriliyor. Türkiye’de bilinçli bir psikolojik iç savaşın yaşanması isteniyor. Bireyde olduğu gibi toplum da psikolojik olarak çöker çünkü ve bunun emareleri de görülüyor. Sadece nemelazımcılık değil, “bana dokunmayan yılın bin yıl yaşasın” şeklinde değil “an” neredeyse bütün değerler öldürülerek bir “carpe diem” yaşanıyor. Toplum tamamen bu psikolojik iç savaşın içine çekilmiş durumda. Hemen herkesin agresif stratejileri var ve çok hızlı şekilde büyümek için gözünü karartmış durumda. Adalet mekanizmasındaki erozyon agresif stratejileri onaylamasa bile görmezden gelmesi hiç şaşırtıcı değil. İnsanlar retorikle, retoriğin yetmediği yerde şiddet söylemleriyle, şiddet söylemlerinin etkisiz kaldığı yerde beden gücüyle, beden gücünün eksik kaldığı yerde silahla işini halletmeyi yeğliyor.

Hukuksuzluk kutuplaşmaları sadece derinleştirmiyor, hepsini birer savaş cephesi haline getiriyor. Toplum sözleşmesi berhava olmuş durumda. Neredeyse kırmızı ışıktan başka hiçbir şeye uyulmuyor gündelik hayatta. Sosyal medyadan gündelik ilişkilere ve etkileşimlere kadar bir soykırım gibi ahlaki kırım, hukuk kırımı, değerler kırımı yaşanıyor; kan akmadığı için, sokaklar, caddeler ölülerle dolu olmadığı için insanlar gündelik hayatlarını yaşadıklarını sanıyorlar ama aslında gündelik hayatları bir savaş, bilmek istemiyorlar.

12 Kasım 2024 Salı

YEŞİLÇAM’DAN NETFİLİX’E: MUHALİF YETERSİZLİĞİ GİZLEME YÖNTEMİ OLARAK EKRAN SEKSİ


Hayat penis ve vajina muhabbetlerinden mi ibaret? Penis ve vajinaların bize anlatmak istediği nedir? Sürdürülebilir krizlerin sarstığı vazgeçmiş insanlar son bir çırpınış olarak kendilerini hazzın Titaniğine mi attılar?

Hadise’nin başrolünde oynadığı dizinin fragmanı yayınlandı. Sosyal medyada “E bildiğiniz konulu porno bu” eleştirileri yapıldı. Bazı yorumlar “Hadise’nin ifşası çıksa da izlesek diye yıllarca bekleyen erkekler dizi fragmanını görür görmez yoruma linçlemeye gelmişler” şeklindeydi.  Bazıları ise Gain platformunun ülkeye tekrardan erotizm konulu içerikleri geri getirme andı içtiği eleştirilerini de getiriyordu.

Ülkemizde dizi ve film senaryolarını genelde erkeklerin yazdığından bağımsız olarak bu sınırlı yazıda benim asıl üzerinde duracağım konu güçlü iktidarlar karşısında muhalif sessizliğin kendisi bedenine dönüşü ve bedeni üzerinden iktidar gücüne karşı bir muhalefet üretme veya yenilgisini kabul ederek hazza yönelme pratiği olacak.

Ne demek istiyorum:

Askeri darbenin gerçekleştirildiği 80’li yıllarda Yeşilçam “lanetli tarihi” olarak da mimlenen dönemde erotik film furyasına kendisini kaptırmıştı. Yönetime karşı herhangi bir eleştiride bulunamıyordunuz çünkü sabah kapınızı sütçü değil polis çalıyordu. Bu dönemde Türk film sektörü “erotik” olarak nitelendirilen seks filmlerine kaymıştı. Seyircisi boldu, gişe son derece memnun ediciydi.

Günümüzde de buna benzer bir olay yaşanıyor ve sadece yeni nesil içerik platformu olarak sunulan Gain platformunda da değil; gündelik yaşanma hemen birçok yerde bir anda sekse hatta pornografiye evrilen ortizm hâkim bir ideoloji gibi. Bunu Cem Yılmaz’ın ürettiklerinde de görmek mümkün.

Otoriter bir iktidara karşı eleştirel yaklaşımlar geliştirilemeyince sağanak kriz altında yaşayan insanları rahatlatmak kendi bedenlerine dönmelerini sağlamak la mı mümkün acaba? Burada vajina ne anlama geliyor, penis ne ifade ediyor; beden dediğimiz o görünür ve bizi biz yapan yapı nalı araçsallaştırılıyor?

Başta Netfilix olmak üzere hemen birçok yeni nesil içerik platformlarında hem söylemle hem de bedenle kurulan hâkim ilişki cinsellik üzerinden gerçekleşiyor, bunu görüyor ve duyuyorsunuz. Bu durum muhalefetin yetmediği yerde insanların kültürel üretimlerle (sosyal medya, dizi, film vb.) otoriter iktidara karşı kendisini koruma çabası olabilir mi? Ya da muhalefeti sembolik olarak böyle yapıyor olabilir mi? İhtimal bu durum gişe de yapıyor tabii ki, yoksa tekrarlanmaz tıpkı 80’li yıllardaki kendi yok etme pahasına bu alanda at koşturan Yeşilçam gibi.

Uzatmadan son derece çarpıcı beden sosyolojisi açısından sosyal-psikolojik örnek sunmak istiyorum: Cem Yılmaz’ın dizisine dair fragman benzeri bir kareye rastlamıştım. Çok ilginçti. Erkeğin penisini (iktidarı) kesiyorlar. Kesilen penis masanın/sehpanın üzerinde, üzerine ise avuç içi kadar bir beyaz pike serilmiş olarak görünüyor. Bu aslında sembolik olarak erkeğin kendinden üstün bir iktidar karşısında kendi erkekliğinden (iktidarından) zorunlu vazgeçmesi ifadesi de taşımıyor mu? Kendi kendini iğdiş ediş artık bir muhalefetin de yapılamayacağı teslimiyete sembolik vurgu yapmıyor mu?

Yanı sıra kadınların bu kültürel üretimlerde kendi bedenlerini cinsel olarak araçsallaştırmaları güçlü bir iktidar ile artık iktidarını kaybetmiş erkekler arasında kendi varlığını bedeni üzerinden pekiştirme anlamı taşımıyor mu?..

Bütün bu olup bitenler otoriter bir iktidara karşı toplumsal dinamikleri (ahlak vb.) yok ederek örtük bir muhalif tutum mu? Mutlak otoriter bir iktidara karşı toplumsal muhalefette sertleşme sorunu olduğunda devreye cinsellikle başkaldırı veya toplumun kendi kendini tatmin etmesi ve böylece mutlak iktidarın olağanüstü olumsuz (kriz) uygulamalarına karşı kendisini uyuşturma mı giriyor? Cevapları kendi içinde taşıyan bu soruların cevapları elbette önemsiyorum.

(imaj:anonim

10 Kasım 2024 Pazar

BİR ÇOCUĞUN KİMLİK EDİNMESİNDE MASALLARIN ROLÜ: TEKİNSİZ MASALLAR VE DİPTEN GELEN ŞİDDET


Tedavi edici anımsamalar ya da hastalık yapıcı anımsamalar!

Masallarda kötülük yapan figürlerin genelde hayvanlar ve kısman kadınlar (cadı figürü üzerinden) olduğunu söylersem şaşırır mısınız?

Peki, masallardaki şiddet eyleminde ilk üç sırayı öldürme, boyun kesme, cinayete teşebbüs aldığını söylersem şaşırır mısınız?

Dr. Öğretim Üyesi Erhan Şen’in 2020 yılında yayınlanan makalesinde Türk masalları üzerine önemli çalışmalar gerçekleştiren Pertev Naili Boratav‟ın derleyip yayımladığı 48 masalı grotesk unsurlar/bağlamlar açısından inceliyor (nitel yöntemle). Kendi adıma son derece çarpıcı değerlere rastladım bu makalede. “Yalın ve ahlaksal bir anlatım biçimi olan masallar dev, cüce, ejderha, büyücü, cadı, sihirbaz gibi olağanüstü figürleri ya da birçok fantastik yaratığı içerir” ancak, bu araştırmada, masalların göründüğü kadar masum olup olmadığı tartışılır. Pedagojik açıdan önemli işlevler üslendiği, özellikle çocuğun kimliğini gelişiminde önemli roller oynadığı ifade edilen masallarda okuyucuya veya dinleyiciye örtük mesajlar veriliyor olabilir mi?

Erhan, bu makalesinde masalları sadece “grotesk” öğeleri açından değerlendirmiş. Benim dikkatimi çeken nokta ise masallardaki bir dip akıntı olarak şiddet oldu. Makale kapsamındaki masallarda şiddet eylemlerinden “öldürme” ilk sırada yer alıyor; “boyun kesme” ikinci ve “cinayete teşebbüs” üçüncü sırada bulunuyor. “Buna göre şiddet eylemlerinden öldürme masallarda en fazla görülen grotesk öge”.

Türk masallarında kadın tipler erkek tiplerden daha fazla yer tutuyor. Masallarda kötü kadın tipini daima kötülük ve büyü yapan, ikiyüzlü, aldatıcı cadı, zalim kaynana, üvey anne, kıskanç kardeş olarak temsil ediliyor.

Masallarda kötülük eylemini gerçekleştirenlerin genelde hayvanlar olması da dikkat çekici. Bu sadece metaforik olarak, bir eğreltileme retoriği mi yoksa dünden bugüne hayvanlara yapılan eziyetlerle bir ilişkisi var mı, elbette bu ilişkiler de araştırılabilir?

Şen, çalışmasını şu cümlelerle bitiriyor: “Masallarda iyimser bir atmosfer egemendir. Dolayısıyla masallardaki grotesk ögelerin çocuğun kimlik edinimi sürecinde ve eğitim ortamlarında yararlanılabilecek nitelik ve işlev taşıdığı söylenebilir. Duygu dünyasını zedelemeden çocuğun korkularıyla başa çıkmasına hizmet edebileceği söylenebilir.” Bu bir iyi niyet temennisidir elbette.

Belki de ebeveynlerin çocuklarına okuduğu veya anlattığı masallar tekinsizdir. Jung, Dört Arketin’inde, spontan, naif ve çarpıtılmamış bir ürünü olan masalların, insan ruhu ne ise onu ifade etmekten başka bir şey yapmadığını ifade eder. Masallar, Jung’cu arketip anlayışına göre kolektif bilinçaltının oluşumunda etken psiko-sosyal temel malzemedir. Aynı cümleden; masalların içinde de gizli (otonom ve saklı) olan arketipler bilinç düzeyine çıktıklarında bireylere ve içinde yaşadıkları kültürlere özgü ifadelere (eylem biçimlerine, pratiklere) dönüşürler. Bu bağlamda çocukları daha en başta masallarla zehirlemiş olmayalım? Hepimizde tedavi edici anımsamalar olacağı gibi hastalık yapıcı anımsamalar da olamaz mı?

8 Kasım 2024 Cuma

SANAL MEYHANE YAPAY ZEKÂLI MEYHANECİ: BİR İHTİMAL DAHA VAR


“Rakı” dediğimde artık her şey anlaşılır olmuştu. Rakımı suyla mı susuz mu içeceğim, yanında hangi mezeleri aldığım, karşımda nasıl bir partner arzuladığım ve ne tür müzikler dinlediğim bir bir devreye girivermişti. Sahne bir anda Timur Selçuk’un şarap kokulu İspanyol Meyhanesi’ne dönüşmüştü: Bu sanal ortamda üstelik adamakıllı sarhoşuz, elleri ellerimde. Yapay zekâlı robot bir kadın, çığlık çığlığa şarkı söylüyor; belli yıkılmış yapay zekâlı robot bir kadın, hayli çirkin, hayli geçkin, ağlamaklı; zayıf, incecik elli, kalın dudaklı ve yapay zekâlı sesiyle bir tokat gibi patlıyor kulaklarımızda…

Görünen o ki yapay zekâ (YZ) ve yapay zekâlı robotlar eğlence hayatımızı da değiştirecek. Gündelik yaşamın stres atma durakları olarak da kabul edebileceğimiz kafeteryalar, meyhaneler, gazinolar, düğünler, nişanlar, kutsal gün ve geceler, milli ve dini bayramlar ve gece hayatımızın yapay zekâ ile nasıl bir evrim geçireceği konusunu henüz kestiremiyoruz.

Kumar çoktan beri artık sanal casinolarda oynanıyor. Seks işçiliği dijital seks işçiliğine dönüşmüş durumda. Sanal oyunlar gündelik bir dijital tutku halini aldı. Dijital evrim çağında teknolojinin gücünden etkilenmeyen sektör kalmadı. Yeni teknolojilere hızla adapte olabilen en önemli sektörlerden biri de boş zaman sektörü olarak da ifade edebileceğimiz eğlence sektörü. Yıllar var ki yapay zekâ eğlence sektörünü yapılandırıyor, düzenliyor, yepyeni bir hale yola koyuyor.

Çalınan boş zamanımızın yerine bize yepyeni içerikler sunuluyor. Boş zaman tüketim alışkanlıklarımız değişti ve değişiyor. Dünyada içerik üreticilerinden daha çok düşünüp çalışan ve hayata geçiren insanlar var mı bilemiyorum. Yeni iş modelleri ayrı bir başlık, artık kişiselleştirilmiş içerikler boş zamanlarımıza yepyeni anlamlar katıyor.

Gündelik hayatı bir dijital senaryo üzerinden yaşıyoruz. Yapay zekâ tarafından üretilen boş zaman araçları olarak görüntülere, müziklere kadar her şey yeni ve hatta artık kişiselleştirilmiş durumda.

İçeriğin kişiselleştirilmesi, en başa dönersek artık kendi meyhanem var... Takip ettiğiniz gibi Netflix ve Sportiff gibi kanallarda ve daha birçok alanda kullanıcı (tüketici) ya da benim tabirimle boş zaman zenginlerinin tercihlerini analiz etmek için yapay zekâ algoritmaları kullanıyorlar ve kişiselleştirilmiş öneriler siz dijital platforma girdiğiniz anda önünüze çıkıyor. Böylece dijital sistemler sadık boş zaman zenginlerini üretmek için yeni yollar keşfettirmeye çabalıyor. Gündelik hayatımın analizine göre beni dijital raylar üzerinde tutuyor. Benim için tahmin eden bir sistem beni tatmin ediyor. Derlenmiş içeriklerle beni içerik denizinde kaybolup gitmekten koruyor ya da beni kendisine mahkûm ediyor.

Kişiselliğimin dijital bir platform aracıyla kendi kendime sunulması güvenli mi? Bu kimin umurunda. İfşa da bir ifade biçimi artık günümüzde.

Yetir mi diyeceğiz?

“Yeter, yeter
Öleceksek ölelim
Haydi vur kendini şaraba, kedere ve aşka vur
Yeter, yeter
Öleceksek ölelim
Haydi vur kendini şaraba, kedere ve aşka vur

Daha içelim hey
Daha içelim hey hey…”

(imaj:anonim