Bir
gün sofrada yemek yerken babası oğluna “Sinan,
budalalıkta o dereceye vardın ki şu tabağın bakır olduğundan şüphe edeceksin” demiş.
Sinan Paşa da, “Evet, biz onu bakır
görüyoruz ama başka bir şey olmak ihtimali de vardır!” deyince, Hızır Bey
sahanı kaldırıp oğlunun kafasına vurmuş. Canı acıyan Sinan Paşa, “Ay” deyince babası; “Nasıl, sahanın bakır olduğunu anladın mı?”
diye sormuş. Öyle ya itiraz etmeyenin başına bir şey gelmez.Şeytan
dediğimizde kremalı bir pastadan bahsetmiyoruzdur. O Tanrı’ya ilk
başkaldırandır. O, Cennet’ten atalarımızı kovdurtmuştur. Böylece insan
kötülükle tanışmışızdır. O, bütün kadim dini anlayışlara ve kültürlere göre
kötülüğün babasıdır. Yeryüzündeki ilk kanın dökülmesinin metafizik öznesidir.
Şeytan batı ile doğuyu birbirinden ayırandır.
Şerif
Mardin’in, “Batı’da ‘Şeytaniliğin
yaratıcılığı’ vardır. Türkiye’de ve İslam’da da Şeytan vardır, fakat
‘Şeytaniliğin yaratıcılığı’ fikri olmadığı gibi, bunu düşünmek bile günahtır”
sözlerini, Ruşen Çakır, gazetedeki köşesine
“Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Prof.
Şerif Mardin, çoğunluğunu muhafazakârların oluşturduğu bir dinleyici
topluluğunu ‘Şeytana uyup uçmaya’ davet etti” diye taşımıştı. Mardin,
buradaki konuşmasında modernleşmenin üç temel özelliğini, 1) sivil toplumun
gelişmesi, 2) kamusal alanın oluşması ve 3) uçmak olarak da tanımlanabilecek,
halk arasında “icat çıkarma”
denilerek, içsel ilhamla aykırı fikir ve işlerin uzağında durulması, toplumdan
yarışılmaması uyarısı niteliği taşıyan, özgür, sıra dışı fikirlerin ve belki
yaşam tarzının, bir anlamda özgün bireyin ve toplumun imal edilmesi biçiminde
değerlendiriyordu. “Uçmak” fiilinin
içindeki, bir sıfat olarak Şeytan’ın varlığını da unutmayalım. Aslında “uçmak” Mardin’in ifadelerine göre
modernleşmenin araçlarından birisine de vurgu gibidir.
Mardin,
açıklamasında Fransız şair, romantizm akımının öncülerinden Charles Baudelaire
ile Arthur Rimbaud’yu örnek gösteriyordu: “Bu
ikisi lanetlenmiş şairlerdir, kötü konularla uğraşan kişilerdir. Fakat onlar
kötüyü bir suç olarak algılamamış, daha da önemlisi, bunu yaparken bayağılığa
düşmemiş kişilerdir. Zamanla da büyük bir saygınlık kazanmışlardır. Bizdeyse
onlar gibi ‘uçan’ yazarlar yoktur. Zaten kültürümüz Baudelaire’ler ve
Rimbaud’lar yaratmaz. Oysa onlar gibi kişileri olmayan topluluk, idealizm ile
bayağılık arasında gidip gelmeye mahkûmdur.”
Mardin,
aynı açıklamasında Türkiye’de sansürden çok otosansürün önemli olduğunu ileri
sürerken, “Muhayyilesi sansürlü bir yazar
Borges gibi yazamaz, romanları gözü yaşlı bir serzenişten öteye gidemez. Freud,
Lacan ve Foucault’nun ne dediğini anlayamaz, postmodernizmden bahsettiği zaman
da bir modayı tanımlamaktan ileri gidemez” iddiasını ortaya koyuyor ve bu
iddiasının hangi temellere dayandığını da göstermeye çalışıyor olmalıydı.
Mardin,
iyilik ve kötülüğün iç içe geçmiş iki öğe olduğunu anlamayan yalın muhayyileli
yazarın Nobel ödülü kazanamayacağı iddiasını da ortaya atarken “Nobel ödülü kazanamadığımız zaman bunu
lütfen, Batı’nın Türklere karşı bir haçlı seferi olarak değerlendirmeyelim.
İyilik ve kötülüğün içiçe geçmiş iki öğe olduğunu anlamayan yalın muhayyileli
yazar Nobel ödülü kazanamaz. Mısırlı Necip Mahfuz, bu basitlikten kurtulduğu
için Nobel almıştır!” ifadelerine de yer veriyordu
Mardin,
bu konuşmasından yıllar önce de konuya değinmişti. Şeytan sadece kötüyle
özdeşleştirildiğinde gelişmek pek de mümkün olmuyordu, çünkü çatışma unsuru
gerçekleşmiyordu. “Daemon”un kabul
edilmediği, maskelendiği ve sadece “kötü”ye
dâhil edildiği uygarlıklarda edebiyat ve sanat yüzeysel kalmaya mahkûmdu ve “çağdaş Türk edebiyatının bir tür
fakirliğinin de gizi buradadır.” (Mardin, 1991)
Cemil
Meriç’e göre, edebiyat tarihinde Şeytan’ın birçok yansıması görülebilir. Şeytan
kaprislerini kanun olarak kabul ettirmek isteyen bir Tanrı’ya karşı isyandır,
sadece edebiyatta da değil. Meriç önce edebiyat alanından örnekler sıralar:
Milton’un “Kaybolan Cennet”inde
Şeytan, Tanrı kadar mümkündür ve büyüktür. Şeytan insanın iç dünyasıdır, Freud
ve Bergson’un ifade biçimleriyle öz-ben, iç-ben, yani benliktir. Toplumu temsil
eden Sur-moi’ya, yani toplumun kendi içinde eriterek yok ediciliğine,
tek-tipleştiriciliğine karşı, ben’in, öznenin kendisini savunmasıdır, kendi
olmasıdır bugünkü literatür deyimiyle kendiliktir. Şeytan Batı’da o derecedir
ki, “Şeytan’ın mağlubiyeti kilisenin,
yani konformizmin galibiyetidir” der Meriç ve devam eder; “artık eski
değerler levhasının parçalanışı Şeytan’a da tarihî bir karakter olma fırsatını
yeniden verecektir.
Şeytan’ın,
Mardin’in deyimiyle Batı’yı “uçuran”
karakter oluşu, Rönesans ve Reform takvimi içinde gerçekleşecektir ve süreç,
neredeyse o büyük anlatılardan olan Marksizme, modernizme, liberalizmi,
kapitalizme hatta emperyalizme, ulusçuluğa ve dahası feminizme, küreselleşmeye
ve postmodernizme kadar takvim yapraklarını da kanatlandıracaktır. Bu
indirgemeci bir yaklaşım olabilir ama ne ki, Cemil Meriç, Şeytan’ı tarihe ilk
defa Goethe’nin dâhil ettiğini belirtir, elbette bu Batı’nın, daha bireysel
olarak da Goethe’nin Şeytan’ıdır.
Daha
sonra Şeytan, batıda, bugün feminizmin ilk temsilcisi olarak kabul edilen
Tristan ile sahne alacaktır. Şeytan, Flora Tristan (1803-1884) Mephis’inde
proleter bir İspanyol, ütopik bir sosyalist kadını ile birleşecektir. Biraz da
aşkın bir ifade ile bu izdivaçtan doğacak olan kadın der Meriç, insanlığı
kurtarıcısı olacaktır. Tristan seyahat notlarını kaleme aldığı kitap “Bir Paryanın Seyahati”dir (Perefrinations D’une Paria-1838).
Kadınların hale ikinci sınıf sayıldığı dönemde Tristan, bütün Fransa’yı neredeyse
yalın ayak dolaşarak işçileri kurtarma teşebbüsüne girişir. İşçileri elbette
yine işçiler kurtaracaktır. Union Ouvriere’de şöyle bir hitap dikkat çeker: “Zayıfsınız, acizsiniz, çünkü ayrısınız.
İşçiler birleşiniz”. 1848’deki Manifesto’nun satırları işte tam da bu
sözcüklerle son bulacaktır. Yoğun ve dalgalı bir hayatın ardından Tristan
1844’de ölür. Öldüğü yıl, 1844’te yazılan Kutsal
Aile’de, Marx ve Engels’in, onun adından, ütopik sosyalistler arasındaki
konumunu olumlayarak söz ettiklerinden de elbette hiçbir zaman haberi
olmayacaktır. Ancak işçiler heykelini dikerler. Feminizm hareketinin, kadınlar
arasında uyanışın ve işçi uyanışının ilk temsilcilerindendir
Tristan ama asıl olan Şeytan ile işbirliğidir. Meriç, 1864 yılında kurulan I.
Enternasyol’in de Tristan’ın düşüncelerinin bir gerçekleşmesi olarak niteler.
Aynı yıllara kadar edebiyat da sosyal sorunlarla meşgul olmamıştır, çünkü der
Meriç “sosyal şekilsizdir”
yani toplum henüz bir kalıba bürünmemiştir.
Protestanlar
ile Katolikler birbirlerini Makyavelizm’le suçlarlar. Canterbury başpiskoposuna
göre Hükümdar’ı Machiavell değil Şeytan yazmıştır. Prens İngiliz diline
Şeytan’ın yeni bir sinonimini (eş anlamlısını) katar: Old Nick, yani ihtiyar
Nick, yani Nikolas.
Proudhon da sadece Meriç’in nazarında değil, yaşadığı dönemde ve çevresinde de
insanı düşünmeye mecbur eden bir nevî Şeytan’dır. Proudhon’a göre ihtilâl her
gün olmaktadır. Geniş halk tabakaları hazırlanmadan, yukardan yapılan ihtilâlin
hiçbir kurucu yanı yoktur. Geniş halk tabakalarının ihtilâl yapabilmesi için,
evvelâ terbiye edilmesi gerekir; bu terbiye eti kırmızı şaraba yatırmaktan
fazlasıdır elbette. Demokrasi demopedidir
yani insanları bir nevi adam etmek, hizaya sokmaktır. Şeytan Proudhon “Bir İhtilâlcinin İtirafları”nda terakki felsefesini, yani ilerleme
düşüncesini ve 1848’i anlatır. Bu anlatı, aynı zamanda ve belki de daha çok bir
kaz sürüsünün anlatısıdır. Fransa’da cumhuriyetçi ayaklanma ve işçi
ayaklanmalarıyla karşı karşıya kalan Temmuz Monarşisi Kral Louis-Philippe’in
tahttan indirilerek İkinci Cumhuriyet’in kurulması gerçekleşmiştir. 1848-1852
yılları arasında 4 yıl süren bir cumhuriyet yönetimi başlamıştır. Ancak
Proudhon, Suffrage Universele’e (genel oy) de karşıdır. Öyle ya, bir Şeytan
olarak Proudhon, hangi biçimde olursa olsun iktidara karşıdır ve savaşır. Çünkü
hükümet de Tanrı gibi bir şerdir. Oy sandığı bir panier aux crapes, yani yengeç sepetindir ve içinden ne çıkacağını
kimse bilemez; (nihayetinde Şeytan’a ruhunu satan Hitler de
sandıktan çıkmadı mı?) Kalabalık halk,
bütün zorbalara, baskıcılara 1848’de “buyurun”
demiş, bir kaz sürüsünden fazlası değildir.
Fransız devlet adamı, gazeteci ve tarihçi, Fransa’da Üçüncü
Cumhuriyet’in kurucularından ve ilk cumhurbaşkanı olan Louis Adolphe Thiers ise
nihayetinde reactionnaire (gerici), küçük
burjuvazinin yetiştirdiği düşünce yapısına ve bilincine sahip biri isimdir.
Mülkiyet hakkındaki kitabından dolayı, ona o devrin Machiavell’i denmiştir.
Meriç’e göre işçinin çocuğu çalışırsa
küçük burjuva, onun çocuğu da çalışırsa büyük burjuva olur. Nihayetinde
kast rejimi sona ermiştir artık. Mülkiyet ise şimdi daha mukaddestir. Çünkü
mülkiyet insanın hürriyetidir ve ayrıca çalışmanın mükâfatıdır. Meriç’in
aktarımıyla Proudhon, mecliste “mülkiyet
gerçek bir adalet ile taksim edilmelidir.
Yoksa biz yapacağız” der. “Size kim derler? Giyotin mi, anarşi mi?” sorularına
ise
“siz burjuvazisiniz, biz proletaryayız” cevabını verir. Proudhon
tehditkârdır; toplumsal kalkışmadan, hatta iç savaştan bahseder.
Zaten Promethe’de Şeytan’dır, çünkü kavgacıdır. Bu kavga, kurulu ve geçerli
düzene karşı kavgadır. “Promethe ile
Şeytan ihtilâlin iki vechesidir. 16. yüzyıldan itibaren Avrupa medeniyeti
Prometheen'dir. Bakışlarını toprağa çevirmiştir ve insan emeği dışında hiçbir
değere inanmaz.” Hatta Galileo Galilei (1564)-1642) gibi isimler ise neredeyse ilk Prometelerdir,
yani batılı ilk Şeytanlar.
Bildik bir o kadar da trajik bir anlatıdır: Galileo,
öldürülmemek için dünyanın güneş etrafında döndüğü inancından vazgeçmeye
zorlanmıştı. Denis Alexande, 21. Yüzyılda
Din ve Bilim adlı eserinde “Ortaçağ’da
yaşayan bilim öncesi insanların dünya konusunda hakikaten çok cahil oldukları
yönündeki genel kanıya gayet uyumludur” ifadelerini kullanır. Denis, Joseph,
Chiari’nin Kristof Kolomb adlı tiyatro oyununda Kolomb ile bir Başrahip
arasındaki diyalogu da şöyle aktarır:
“Kolomb:
Dünya yassı değil Peder, yuvarlak!
Başrahip:
Böyle şeyler söyleme!
Kolomb:
Ama gerçek bu; adalarla dolu bir değirmen havuzu değildir, küre biçimindedir
dünya.
Başrahip:
Söyleme böyle şeyler; küfür sayılır bu söylediğin”[11]
Galileo’nun
güneş çilleriyle ilgili buluşu, Tanrı’nın eseri olan insanı kusurlu gösterdiği
gerekçesiyle de lanetlenmişti. Teleskopun bu keşfinin öğretilmesi, Katolik
üniversitelerinde yasaklı listesine alınmıştı. Üniversitelerin bazılarında bu
yasak yüzyıllar boyunca sürecektir. Kopernik’in ve Galileo’nun güneş sabit
dururken dünyanın onun etrafında döndüğü teorilerini destekleyen eserlerin 1835
yılına kadar Kilise’nin kitap endeksinde müminlerin okumasının yasak olduğu
Şeytanî kitaplar arasında yer alıyordu.
Meriç’in
köklerini Promete’ye kadar indirgediği Şeytan’ı, Hilmi Ziya Ülken’in
Şeytan’ıyla örtüşür. Ülken’in Şeyta’ı da dıştadır ve bir vesveseden çok bir
ilhamdır, yaratıcı, icat çıkaran, insanlığı uçurmaya hevesli, en nihayetinde
sonuçlarına dair ön kabulleri olan ve bunu çekinmeden ifade eden iyi niyetli devrimci
insandır. Zaman da toplumun içindeki bu insanların etrafında dönmektedir. Bu
insanlar iç seslerinin, ilhamlarının insanıdır ve elbette verili olandan çok
sorgulayıcı aklın, rasyonalitenin sesidir ve daha çok batılıdır.
Ülken’in
de Batı’yı göstererek “O Şeytandı!”
deyip, uzakta işaretlediği Şeytan, sadece diğer dinlerin kutsal kitaplarında
olduğu gibi değil, hatta İslam’ın kutsal kitabı Kuran’da neredeyse sayfasında “şerrinden korununuz”, dediği ve Adem
ile Havva’yı Cennet’ten kovduran, sadece vesvese veren ayartıcı Şeytan da
değildir. Ülken’in Şeytan’ı “ben” diyen
Faust’a (1808) meydan okuyarak, “ben de”
diyen ve hatta “insanın öteki yansısı benim!”
diye de ekleyen,
ilham verici, çatışmacı, belki biraz da şamatacı Şeytan’dır.
Siegal, Rönesans dönemindeki bilgi arayışı
değerlendirirken şu ifadeleri kullanır:“Faust,
kara büyü bilgisine erişmek için ruhunu Şeytan’a satan bir bilim insanıydı.”
Siegal’a göre Rönesans döneminde büyüye bulaşmış bilgi kendini büyüden
ayrıştırmak için mücadele ediyordu. Gezgin büyücü Georg Faustus’un hikâyelerine
dayandırılan ama zaman zaman eski bir yayıncı olduğu için kendisinden
şüphelenilen Johann Faust ile karıştırılan bu efsaneye göre, insanın zihni
önünde açılan yeni dehlizlerin (perspektiflerin) yarattığı şaşırtıcı
büyülenmeyi ve aynı zamanda histerik korkuları dışa vuran bir öyküdür. Çünkü “Katolik kilisesi, kendi otoritesini ve
dogmasını tehdit eden bilimsel keşifleri ve doğa teorilerini tavizsizce
yasaklıyordu.”
Şeytan da elbette Ortodokslar üzerinde çalışacaktı.
Yine Ülken’in, Faust’un Şeytanı dediği Şeytan, aynı
zamanda İsa çarmıhtayken gözlerine görünendir. Bu Şeytan, Musa’nın kavmini Sina
yolunda çeviren ve Altın buzağıyı mabut yaptırandır. Nemrut onun sayesinde
göklere çıkaracak kuleyi kurmak için zincirli esirlere kırbaçla taş
taşıtmıştır. O Şeytan, Hallaç-ı Mansur’un ruhuna aşk, aziz Augustinus’un
kalbine şüphe olarak girendir; Katolik Kilisesi’nde endülijans
yani Cennette tapulu arazi biletlerinin ortağı, sultanların gizli ortağı, Le
Sage’ın “Topal Şeytan”ıdır. Bu Şeytan,
ayrıca Voltaire’in kalem arkadaşıdır. Bu Şeytan, dindarların ürktüğü,
dinsizlerin inkâr ettiğidir. Karamazov bu Şeytan’ı kendi dışında görmüştür.
Freud ise bu Şeytan’ı içten çıkarmıştır. Nihayetinde Ülken’e göre Şeytan,
kimine şerir, kimine güler yüz gösteren, hoş davranan, kimine hasis ve aynı
zamanda insanı küçülten, bayağılaştıran, alçaltan, kimine cömert olan; kiminin
gözlerini bağlayan ve kiminin karanlıkta yolunu aydınlatan, algılarla olguların
harmanlanıp durduğu, inşa ve imal edilmiş, kültürel, Tanrı’nın değil insanın
icat ve imal ettiği Şeytan’dır.
Ülken, burada Türkleri unutmuş değildir. “O
Şeytan”dı, Türk insanına Şeytan’ı anlatan bir kitap değildir, bir anlamda
Mardin’in uçan insanlarının
anlatısıdır. Sabahattin Ali, Mardin ve Meriç’in görüş açısından baktığımızda Müslüman
Türklerdeki Şeytan eksikliğini gören ilk insandır belki de. Ömer’i imâl eder ve
onu toplumun içine, içimizdeki Şeytan olarak bırakır.
Sabahattin Ali’nin Şeytan’ı “İçimizdeki Şeytan”dır, evet. Düşünmenin, akıl etmenin imkânsızlığı
olan romanın başkahramanı Ömer, bilinçli olarak kötü olmayı seçen bir isimdi; verili,
yaratılmış bir kötülük anlayışından çok kötülüğü inşa ediyordu. Evet, amaçsızlığı, korkaklığı yüzünden
çektiği maddi ve manevi sıkıntılar sonunda Ömer, kötü olmayı seçecektir ama
aslında bu bir seçimden çok bir geçişin, mübadelenin tamamlanmasıdır.
Sabahattin Ali, romanında istismarı kötülüğe dâhil eder. Tasarlanan istismar
gibi kötülük de özgür irade ile seçilen veya kurulan ya da üretilen bir
kavramdır. Ömer öznesinde bu doğrudur da. Romanda eylemsiz Ömer’den üzerinde
düşünerek, plan yaparak kötü olmayı seçen Ömer’de bir evrimle, bir bilinçli
dönüşüm, uydurduğu gerekçelerle zorlanmaksızın bir seçim söz konusudur. Yazar
Sabahattin Ali’nin farkında olduğu şeyin Ömer de farkındadır: “Ömer, içindeki disharmonik gerginliğin,
iyiyle kötünün birbirine üstünlük kurmaya çalıştığının farkındadır”.
Sanat
bir mimesistir, yani taklittir ve aslında taklit de gerçeğe kurguyla dâhil
edilendir. Sinemanın da içinde bulunduğu “sanat
ve edebiyatta her zaman güzel olanı öne çıkarmaz; çirkin ve hoşa gitmeyen pek
çok mesele”
sinemanın, romanın, öykünün, resmin vb. yani kültürün inşasında konu
olabilmektedir. “Kendine Ait bir Oda”
da kendisini imgeleyen Virginia Wolf, insan imgelemenin diğer insanlar üzerinde
oynadığı etkileyici oyunların sonu olmadığını belirtir,
çünkü imgelem, aslında hem toplumsal hem de bireysel bir ayna vazifesi de
görmektedir. “Bakışın iktidarı seyircinin
değil, seyirlik nesnenin elindedir.” Kimi zaman giyinik gördüğümüz aslında çıplak,
çıplak gördüğümüz giyinik olsa bile. İmgenin hakikati kendinde kayıtlıdır. Özne
ile nesne, bakış ile manzara aynı bağlantılar dizgesinin birer parçası;
görünenin ve görünmeyenin hakikati aynıdır,
aynı hat üzerinde de kendilerini gerçekleştirmekle kalmaz, birbirini
ehlileştirirler, evcilleştirirler. Köksal Alver’in Parla’dan aktarımıyla
mimesis, nihayetinde iki aykırı ucu birleştirmeye dönük bir girişimdir, nötrlük
içermez.
Trajik
Şeytan
da, Sabahattin Ali’nin vesvese olan “İçimizdeki
Şeytan”ı (1940), Hilmi Ziya Ülken’in ilham halindeki “O Şeytan”dı diye dışımızda işaretlediği “Şeytanla Konuşmalar”(1942) eserlerinin ardından, 1973 yılında
Türkiye’de beyazperdede-kurguyla toplumsal hayata dâhil edilecektir. Metin
Ersan’ın Şeytan’ı adeta taklit içinde taklittir.
Film,
Amerikan sinemasından bir uyarlamadır. Bu Şeytan uyarlaması film, hem
toplumsal, hem bireysel disharmonik bir yapıdan çok uzaktır. ABD’nin,
Hollywood’un Şeytan kültürü, adeta alaturka anlayışla Türkiye’deki Şeytan
kültürüne alelade ve acelecilikle monte edilmiş gibidir. Senaryo düşük dozdaki,
toy bir modern hayata eleştiri, boşanacak karı kocanın kız çocuğunun anne
babasının ilgisini çekme ritüeli gibidir. Bir avantür bile içermen, trajik olmaktan
çok komik olan; en azından bugün seyredildiğinde komiktir ve hiç de korkulacak
bir yanı olmayan, dahası, ne toplumsal ne bireysel bir çatışma nesnesi bile olamamış,
sadece kötü bir uyarlamadır.
Filmde,
Gül ve annesi zengin ve entelektüel, seküler yaşamları olan bir ailedir. Gül’ün
annesi ve babası ayrılmanın eşiğine gelmiştir. Gül’ün annesi ile Ekrem evlenmek
istemektedir. Ama anne Ekrem ile evlenmeyi fazla düşünmemektedir. Gül’ün doğum
günü olur. Gül’ün babası bu doğum gününe gelemez. Yine anne baba arasında
modern aile çatışmasının görece altyapısı ile şiddetli tartışmalar yaşanır.
Gül, bu sırada psikolojik sorunlar yaşamaktadır. Doktorlarla birlikte bir imam,
Gül’e ne olduğunu anlamaya çalışırken sonunda Gül’ün içine Şeytan girdiğine
karar vereceklerdir; hatta bu duruma ilk inanan güya seküler bir birey olarak filmde
rol alan annedir. Doktorlar kızının içine Şeytan’ın girdiğini söyleyen anneye
önce inanmazlar ama sonra onlar da ikna olacaktır. Zaten iş doktorluk da
değildir.
Hem
imam gibi etkin, hem bir bilim insanınca yetkin, aynı zamanda “Şeytan” adlı kitabın yazarı olan soyadı
ise müsemma Tuğrul Bilge, genç bir kız olan Gül’ün içine giren Şeytanı çıkarmak
için bir uğraşa gireceklerdir. Şeytan, Tuğrul Bilge’yi yanıltmak için çeşitli
oyunlar oynasa da imam sayesinde bu oyunları boşa çıkacaktır. Şeytan, Gül’ün
bedeninden çıktığında, Tuğrul Bilge’nin bedenine girer. Ancak Şeytan, bedenini
esir almadan hem ilahiyatçı, hem psikolog, hem yazar (filmdeki Şeytan kitabının
da yazarıdır) olan Tuğrul Bilge kendini
camdan atar ve ölür. Şeytan ise yine azamlar dünyasına dönecektir. Gül ise bu
yaşananları hatırlamaz ve eski neşesine tekrar döner.
Batılı,
hatta Amerikan yapımı bir filmden uyarlanan Şeytan, yönetmen Metin Erksan’ın
Şeytan’ıdır, sadece kurgu değil uyarlamadır. 1974 yılında çekilen
Şeytan filmi birçok çarpıcı ve komik durumlar içerir. Şeytan çıkarma
ritüelini Müslümanlığa uyarlanırken, papaz yerine imam kullanılır. Şeytan’a
kutsal su yerine zemzem suyu serpilir. Bilim insanı aynı zamanda ilahiyatçıdır.
Anne modern olmasına rağmen metafizik bir varlık olan Şeytan’ın kızının içine
girebileceğini düşünür. Nihayetinde Şeytan sadece kurgusal değil arabesk bir
form kazanır; artık Şeytan bile değildir, hatta artık ne eğlence ne trajedi
malzemesi de değildir. Üretmeyen, ne ilam, ne vesvese veren Şeytan değildir,
alelade bir kurgudur. İnsan bu Şeytan karşısında korkmaz, korkuyla ilgili veya
Şeytan ile ilgili bir belleği oluşmaz, nötrdür, filmi seyrettikten sonra sinema
salonundan çıkar çıkmaz unutulmaya mahkûmdur.
Reşat
Kasaba, Lewis’ten aktarımla, tarihindeki asıl aktörler olan Osmanlı eliti
içinde, Batı’nın bazı yönleri ya da önerilen modernleşme programı ve doğrultusu
konusunda kararsız kalmamış birini bulmanın zor olduğunu ifade eder. Örnek
verirken, Lewis III. Selim’in Avrupa’da olup bitenleri yakından izlediğini ve
özellikle Fransa’da devrim sonrasındaki yeniliklerden bazılarına ilgi duyduğunu
anlatır. Ana çevresini kuşatan nüfuzlu danışmanlara göre, Fransızların
getirdikleri değişiklikler “akıllarındaki
fesadı” açığa çıkarmaktadır; yeni ilkeler koymakla ve yeni yasalar
çıkarmakla Fransızlar “Şeytan’ın
fısıldadığı”nı yapmaktadırlar.[23] Şeytan
fısıltısı bir bakıma alaturkalık
karşısında alafrangalıktır.
1789
der, Cemil Meriç, Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk istikraz (ödünç alma-borçlanma)
talebidir, modernleşme karşıtlığının sanki bilinçaltıdır, o Şeytanı batı
korkusunun çocukluk travması. C. Levi-Strauss, 18. asırdaki bu devrimi,
neolitik çağdaki devrime benzettiğini aktarır. O devrim insanın ziraata, çanak,
çömlek yapımına başlamasının tarihidir. İnsanlığın tarihinde büyük
değişiklikler yapan 1789 ihtilâli, çeşitli tarihçilere elbette konu olmuştur ve
Meriç’e göre Michelet, ihtilâli bütün sıcaklığı ile yaştan satırlar yazmıştır,
ancak “Bonald ile Maistre’e sorarsanız
1789 ihtilâli Şeytan’ın eseridir.”
Şerif
Mardin’in isimlerini zikrettiği Freud, Lacan ve Foucault isimleri, herhalde
öylesine söylenmiş, kıyas içine dâhil edilen isimler olamazdı. Bu isimler,
Mardin tarafından özellikle seçilmiş özneler olmalıydı. Hilmi Ziya Ülken’e göre
Freud, Şeytan’ı içten çıkarmıştı.
Sabahattin Ali’nin kahramanı Ömer, Şeytan’ın içinde olduğuna örnekti; yukarıda
belirtildiği gibi romanın kahramanı Ömer, içindeki harmonik olmayan (disharmonik)
gerginliğin, yani iyi ile kötünün birbirine üstünlük kurmaya çalışmasının,
kısaca iç çatışmasının farkındadır.
Şeytan,
Sabahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan”ı
(1940), Hilmi Ziya Ülken’in dışımızdaki, Batı’yı bir bakıma alafrangayı göstererek “O Şeytan”dı diye işaretlediği “Şeytanla Konuşmalar”(1942) eserindeki
Şeytan dışımızdaki Şeytan’dı. Metin Erksan’ın (1973) Şeytan’ı ise iki kere
kurguydu yani hem uyarlama hem de sinemasal bir eğlence aracı olarak kurguydu
ama bu kurgular bir mimesis bütününe işaret ediyordu ve olabildiğince de
bireysel olduğu kadar toplumsal ve kültürel bir gerçekti.
Aslında
Türk toplumunun, kendi hikâyelerinde farklı ve zengin çerçevelerle
resmedilseler de iki Şeytan’ı vardır. Bunlardan birincisi Türklerin Müslüman
olmadan önceki Şeytan, ikincisi ise Müslüman olduktan sonraki Şeytan’dır. İşte
bu çalışmada, Türk kültürü içindeki oldukça zengin Şeytan ve Şeytan inanış
biçimleri ile bunların sonuçlarını ele almak istedim.
Türk
kültürü kavramını elbette son derece geniştir. Bu anlamda “Türk dünyası” değil en dar anlamda Türkiye Türklerinin kültürü
olarak ele alıyoruz. Ancak bir kültür ekolojisinden başka bir şey olmayan Türk
dünyasının bir parçası olarak Türkiye, Türklerinin kültürü, sonrasında ise
Müslüman Türk kültüründe Şeytan katalogu ve konseptinde İslamiyet öncesi oyuncu
Şeytan’ın geçmişinden gelen, kültürel olarak en genel biçimiyle ve en özel
anlamıyla kötülüğe dâhil edilme bağlamında süreklilikler taşıdığı da
gözlenmektedir. Özellikle, Şamanist bir dünya görüşü üstüne mensuplarının
tarihte ve günümüzde Musevilik, Hristiyanlık, İslâmiyet, Budizm ve Maniheizm
(Manicheism) gibi belli başlı bütün büyük dinleri kabul etmiş bir kültürel
ekolojik sistemde Şeytan konusunda ne kadar çok yönlü etkilenmelere açık olduğuna
işaret etmekte yarar vardır.
Bu
çalışmada Tanrı’nın Türkiye’deki arka bahçesindeki Şeytan’ı ele almaya
çalıştım. Çalışma, araştırma ve incelemelere dayansa da bir deneme niteliğindedir.
Üzerinde durmaya çalıştığım, Şeytan’ın birey üzerinden toplumsal inşasıdır. En
azından hedefi budur. Müslüman Türklerin Şeytan’ına ve Şeytan’a yakından
bakmak, sadece kötüyü ve kötülüğü anlamamıza yardımcı olmaz, dün ve bugün
açısından öğretici de olabilir, diye düşünüyorum. Çünkü “Toplumları kapsadıkları, benimsedikleri ile dışladıklarının zıtlığı
içinde okumak mümkündür. Yani evet dedikleri kadar, hayır
dediklerinin de doğrultusunda. Her toplum kendini belli
kodlara göre şifreler; bu kodların o toplumun kendini
algılaması içindeki anlam ve yerlerini ortaya çıkartmadan, ilgilenilen
toplumun şifresini çözmek mümkün değildir.
Her
ne kadar postmodern işleyişin amacı daha başlangıçtaki basitliği
yabancılaştırmak olarak düşünülse de
aslında ve belki de ve hatta işte tam da bu yabancılaşmadır esas olan.
Nihayetinde Mardin’in deyimiyle uçmak
için harika bir zaman yoktur.
Mardin, Şerif, Modernleşme, İslâm Dünyası ve Türkiye Sempozyumunun açılış
konuşması, düzenleyen: İslâmî İlimler Araştırma Vakfı Milliyet Ruşen Çakır,
Milliyet Gazetesi, (18.11.2020), İstanbul, 2000
Mardin, Şerif, Aydınlar Konusunda Ülgener ve Bir İzah Denemesi, Türkiye’de Din
ve Siyaset, s. 262-263, İletişim Yayınları., İstanbul, 1991.
Siegal,
Paul., Dünya Dinleri ve İktidar, N., s.56-57, Yordam yayınları, çev.: Selin
Dingiloğlu, 1. Basım, İstanbul, 2013
Öcal, O. Disharmonik Bir Varlık
Olarak İnsan ve Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan Romanı, s. 258, TÜBAR
Yayınları, İstanbul, 2011
Kasaba,
Reşat, Bozdağan, Sibel, Türkiye’de Modernleşme ve Ulusal Kimlik, Eski ile Yeni
Arasında Kemalizm ve Modernizm, s. 36, çev: Nurettin Elhüseyni, Tarih Vakfı
Yayınları, Ankara, 1999.
Öcal, O. Disharmonik Bir Varlık
Olarak İnsan ve Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan Romanı, s. 258, TÜBAR
Yayınları, İstanbul, 2011