29 Mayıs 2015 Cuma

İnanılması güç bir gerçek: OSMANLI BÜYÜ İLE Mİ YIKILDI? TOPKAPI SARAYI LANETLİ Mİ?

İlk anda komik gelebilir ya da başlığı dikkat çekmek için koyduğum sanılabilir ama yanılıyor olabilirsiniz. Zira ben de restorasyon çalışmasının önemli bir bölümü tamamlanan benim en gözde mekanlarımdan Dolmabahçe Sarayı’nda ve halen restorasyonu devam eden Topkapı Sarayı’nda çalışmalar yürüten önemli bir yerde görev yapan bir arkadaşım, sıvaların altında büyülü keseler, muskalar bulduğunu söylediğinde inanamamıştım. Şu an için bir yerde çalışmıyor olsam da sürekli basın kartı olan bir insan olarak ölünceye kadar gazeteciliğe devam edeceğimi düşündüğüm için bir araştırma yaptım. Evdeki kitaplar, kütüphanedekiler ve internet derken bu konuyla ilgili çok bilgiye ulaştım.
BÜYÜ DÜKKANLARINA MÜŞTERİ AKINI
Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Elif Uluğ, 1839-1922 tarihlerinde Osmanlı'da büyü ve büyücülük konusunu ele alan "Osmanlı İmparatorluğu'nda Batıl İnançlar" başlıklı doktora tezi hazırlamış.
Tezde, Osmanlı'da büyücülerin büyü yapmak için dükkan açtıkları, elde ettikleri gelirin vergisini ödedikleri gibi ilginç bilgiler yer alıyor.
Osmanlı'nın son dönemlerinde (ki yıkılış dönemidir) birçok kesimden insanın sıkıntılarını çözmek için soluğu büyücülerde aldığı anlatılan tezde, İstanbul'un 19. yüzyılın son çeyreğinde büyü ve büyücülükte önemli bir merkez haline geldiği bilgisi var
Büyücülüğün toplumda yaygınlaşması sonucunda büyüyle uğraşanların büyük paralar kazandığına işaret edilen tezde, bu kişilerin toplum içinde "inanç önderi" gibi statüler verilerek yüksek mevkilere çıkarıldığına dikkat çekiliyor.
Doktora tezinde, bu dönemde Nuruosmaniye Camisi'nden Çemberlitaş'a uzanan yolda büyücülükle uğraşan insanların açtığı çok sayıda dükkân bulunması (Burası Topkapı Sarayı civarıdır), "büyücülük yapan kişilerin cinleriyle dolaştıkları ve büyü yoluyla hemen her şeyi gerçekleştirebilecek güçte oldukları"na inanılması gibi konular da ele alınıyor.
Tezde, en fazla yaptırılan büyülerin; aldatıldığını düşünen kadınların eşlerini kendilerine bağlamak, karısına ve çocuklarına karşı sert davranan erkeği yumuşatmak, kadın ya da erkeği birbirine ısındırmak ya da soğutmak, gurbete giden kişinin geri dönmesini sağlamak, kaybolan eşyayı bulmak, kısmet çözmek, sevgiliyi kendine çekmek veya bir başkasından ayırmak olduğuna işaret ediliyor.
DEVLET BÜYÜKLERİ BÜYÜ YAPTIRIYOR
Bir külliyat niteliğindeki bu büyü ve büyücülükle ilgili belgelerde daha çok kadınların büyü yaptırdığına işaret ediyor. Ancak devlet büyükleri de yoğun biçimde bu büyü işinde teze göre, çünkü statülerini korumak için kimin canı yanarsa yansın, devlet bile yıkılabilir önemli değil... Ayrıca büyü yapanlar vergi de ödüyor.
TOPKAPI SARAYI’NDAKİ BÜYÜLÜ KESELER VE MUSKALAR
Dolmabahçe Sarayı’ndaki restorasyonda sıva altlarında, köşede bucakta birçok büyü bulunduğunu söyledi arkadaşım, kaynak sağlam ve samimi. Bunları yetkilileri teslim etmişler. Aynı şekilde halen restorasyonu devam eden Topkapı Sarayı’nda da çok sayıda büyülü muskalar ve keseler bulunmuş sıva altlarında, köşe bucaklarda. Büyülü keselerin çoğunlukta olduğu yer ise harem ve çevresi. Başka nerelerde hangi eserlerin sıva altlarında ve köşe bucaklarında neler var bilinmiyor. Sizce de şaşırtıcı değil mi?
TOPKAPI SARAYI’NDA RESTORE İŞİNDE ÇALIŞANLARIN RUHLARI NEDEN ÇOK SIKKIN
Elbette bir imparatorluğun büyü ile yıkılması mümkün değil ancak arkadaşımın söylediğine göre genelde Topkapı Sarayı’ndaki restore işinde çalışan hemen herkesin çok stresli olduğunu da ekledi, “Hatta sabah geldiğimde benim de ruhum sıkılıyor” diye de ekledi. Durum bununla sınırlı değil, hiç olmayacak şekilde bazı kazaların meydana geldiğini de ekledi. Ölümlü kazalar değil bunlar ancak olmayacak kazalar. Genelde çalışanların Saraya girdikleri anda bir iç burkulması ve huzursuzluk yaşadıkları, ortamı kasvetli değerlendirdikleri, bazı eşyaların hiç alakasız şekilde ortadan kaybolduğu, çalışanların zaman zaman korktuğu, hatta bu yüzden restorasyon işinde aksamalar olduğu, kadın ve çocuk sesleri duyulduğu da kendi aralarında konuşuluyormuş, konuşulan daha çok şey var inananlar için buraya yazmıyorum. Bir lanet veya büyü böyle bir şey yapar mı bilmiyorum ama neden olmasın? (aliulurasba,imaj.fotodali

25 Mayıs 2015 Pazartesi

HİÇ TANIMADIĞIM BİR YAZIRIN EVİ HAKKINDA-MURATHAN MUNGAN'IN EVİ

Beni evlerin çatılarının üzerinden denizi seyredebileceğim kadar yüksekte, üç etrafı açık bir terasa gömebilirsiniz. Oysa tek bir odada yaşıyorum diyebilirim. Çalışma odam… Uzan zamanlarımın geçtiği, kitaplarımı düşündüğüm ve yazdığım yer. Bol kitabın arasında bir bilgisayar; sigara ve sevdiğim kadını düşündüğümde kitaplarımın arasında üç adımlık mesafede çıktığım uzun yürüyüşler… Kendim için değil bu yazı. Başlığından da anlaşılacağı gibi hiç tanımadığım bir yazarın evi hakkında. Birkaç satır da kedi odamdan bahsederek konuya girmek istedim ki, bir çatı altında olmak herkes için olduğu gibi benim için de hoş. Hiç tanımadığım bir yazarın evi hakkında niçin yazıyorum, derseniz. Uzun süre önce gördüğümde dikkatimi çekti bu ev. Sonra hakkındaki röportajı okudum. Sonra bir kez daha olan fotoğraflardan inceledim. Sonra da yazmaya karar verdim. Sahi bu ev kimin? Bu ev Murathan Mungan’ın evi. Evi popüler kültürün bir ikonu haline getirip sonra da kaldırıp atmayacağım elbette. Hemen her şeye karşı bakış açımdaki beni zaman zaman rahatsız eden ayrıntı farklılığını ifade edeceğim. Çünkü baktığımda gördüğüm şeyler farklı bir his uyandırıyor bende. Zira Murathan Mungan’ın evi de böyle bir his uyandırdı. Ya da Murathan Mungan ile ilgili böyle bir his vardı da ben onu evine giydirdim. Ne olursa olsun bu yazıyı yazarken insan-mekânlarla ilgili hafızamı tekrar yokladığımda her şey bir yana insanla mekan arasında bir bağ olduğunu keşfettim. Evler, sanırım biraz içinde yaşayan insanlara benziyor. Ya da kesinlikle benziyor. Murathan Mungan’ı anlatmama gerek yok. Kaleminin kıvraklığı, iç dünyasını satırlarına yansıtışındaki cömert coşkusu, bakış açısındaki imgesel derinlik ve daha bir sürü derinliği ve genişliği içinde barındıran güzellikte bir yüreği ve kalemi var kalender meşrebin. Bir dünya yazarı Murathan Mungan, Türkçe yazan bir dünya yazarı. Evine gelince: Benim de çocukluğum böylesi muhteşem bahçeli bir evde geçti ama benim çocukluğumun geçtiği ev şehirden, insanlardan, modernleşmenin heyheyinden kaçarken yakalanıvermiş bir ev değildi. MM’nin evi tıpatıp böyle bir his uyandırdı bende. İstanbul’un her geçen gün daha da büyüyen kanlı gölgesinde kaçarken tam uçurumun kenarında yine o gölgenin içine düşmüş, tutunmuş bir bilinçli isyanıyla yalnızlık evi.
“… Alacanım,
Rahat et, ben gölgene ilişeyim
Her belanı ben göreyim
Yüreğimi ihbar et,
Bana bir uçurum ver, gideyim…” (Alacanım) 
Ev dış görünüş itibariyle içindeki haz dolu arzulardan utanırken sevdiği adama kendisini kusursuz bir şehvetle teslim edecek kadar cüretli görünüyor. Bu yüzden gerçeğin acıtıcı yanından hayalin dokunaklı varlığına kendini bırakmak ister gibi. İçe doğru çekilmiş uzunlamasına pencereler, yine içe doğru çekilmiş balkon, aynı şekilde bir kadının bir erkeğin koruyucu kanatları altına saklanmış hissi verdi bana. Gidilememişlik, artık içe dönüş:
“Anımsıyor musun?
bir çetemiz vardı: Vahşi Siyah Atlar
ısmarlama serserilikler yaşardık
kimseden bir şey demeden kaçıp gitmeler gibi
sokaklarda sabahlamak, parklarda yatmak
yabancıları mahalleye sokmamak gibi
Ve bir gün gideceğimiz bir Amerika vardı
herkesin bir Amerika'sı vardı o zamanlar
herkes gece istasyonlarında
kendi Amerika'sını aradı… (Avara) 
Bir erkeğin kolları gibi çatısıyla birlikte dışından saran kurşun mu, cam mı bilemediğim koruma yanakları, evin genel temasıyla iç içe geçmiş o kadını sanki güçlü kollarıyla boynundan sarmış bir erkek havasında. Ancak ikisi de birbirine birbirini yarattıkları için öfkeli.
“Karanlıkta duruyorum aşk vurmasın yüzüme
dokunmasın kimse bana
kimse ulaşamasın artık tenimin incinen yerlerine...
uyanmasın bir daha etimdeki yaralı hayvan
zamanın siyah deltasında çürümek istiyorum
biliyorum artık kimse yok kimsesizliğime...” (Aşkın karanlık metali) 
Bir ev insana benzetilir mi? Benim bakış açım. Sadece bir kadın da değil birbiri içine geçmiş hem kadın hem erkeği ifade ediyor, dıştan görünüşü. Bahçeyi ise bu iki insanın bilinçaltı olarak yorumlayabiliriz, ya da bir türlü birlikte çıkıp gezemedikleri, bir ağacın altında birbirine sarılıp öpüşemedikleri hayal bahçesi olarak düşünebilirsiniz…
“… vahşi, siyah atlardık; yılkıya bırakıldık
içimizden kimse gidemedi Amerika'ya
kendi Amerika'sı da olmadı hiçbirimizin
yağmur aldı
rüzgar aldı
zaman aldı
o vahşi siyah atları
her şey o eski rüyada kaldı… (Avara)
İnce ve uzun tabandan tavana doğru pencereler aynı evi, ev olarak yaşayan kadın ve erkeğin kendi yaşamlarına ait gizemlerin kaçtıkları her neyse sadece görülmesini istedikleri yerler olarak algılıyorum. Bu iki insanın hikâyesini işte bu pencerelerden görebilirseniz, okuyabilirseniz okur ve görürsünüz. Hepsi bu. Bu imge yüklü pencereler, tıpkı Murathan Mungan’ın şiirlerindeki insana nefes aldırırken sıkışma hissi veren darlıklar gibi. Ancak eğer bu imgesel pencerelerden sızabilirseniz eti, eti kışkırtan kanı, kanı ateşleyen kalbi ve kalbi harekete geçiren o düşünsel ve hissel kamaşmayı hissedebilirsiniz… Yazacak aslında daha çok şey olabilir ama evin içiyle ilgili birkaç şey söyleyip bitireceğim: Evin için gördüğüm kadarıyla beyaz boyalı. Aynı şekilde evin için “boşluk”. Sevgilisine bir türlü kavuşamayan ir erkeğin avuç içlerindeki temizlik gibi ve aynı zamanda aşık bir kadının kendini sevdiğine saklayan rahminin kirsizliğinde… Murathan Mungan’ın sanırım yatak odası: Yatağın başının yaslandığı bölüm kasık gamzeleri iki uzunlamasına pencere olan kadın ya da erkek ama bence ikisi birlikte iç içe geçmiş, bir insanın göbek bölgesi. Yatak ise bu göbek bölgesine yaslanmış bu göbeğin varlığına karışmayı ümitsizce bekleyen yatak ise boşluğun busesi…
“… Ayrıldığımız gündü.
Mutfaktaydık, buzdolabının yanında, kapısı açıktı,
Her şey bambaşka görünüyordu yüzüne vuran o soğuk ışıkta
"Biliyor musun" dedin.
"Sen neye benziyorsun biliyor musun?"
Epeydir aradığın bir şeyi bulmuş olmanın hem sevinç,
Hem keder veren gizli bir an için bulandırmıştı yüzündeki tedirginliği, kırgınlığı.
Sis ışığa çıkmıştı.
Sonra yavaşça çevirip başını yüzüme baktın kuyuya düşmeye benzeyen derin bir korkuyla.
"Neye?" dedim, yan yanayken yaşadığımız ayrılığın adını sorar gibi, "Neye?"
"Bilardo toplarına."
"Neden?" dedim.
"Yazgını hep başkalarının ıstakalarının insafına bırakıyorsun da ondan..." (Bilardo topları)
Temelini başkasının attığı(ev bir kadın öğretmeninmiş, MM satın almış) ev genelde yalnızlık, özlemesi bile yarım bıraktırılmış kokusuyla gözlerime doluyor; bir his elbette.
“Yedi rekât günah kıldım bedeninde
Dizlerinde yedi zikir secdeye vardım
İhmalin uzak meleğine teninde aldandım
Yapayalnızdım kendi kalabalığım içinde
Tarih kadar yalnız, aşka âşina, acıya unutkandım (Adı dua olan sevgilim)
NOT: (Murathan Mungan’ın hoşgörüsüyle belki çok daha derinlemesine ve uzun yazılabilecek bir yazı, bir kitabın girişi olarak düşünün lütfen.)


23 Mayıs 2015 Cumartesi

BAZI KADINLAR SADECE KALP TAŞIR

Mutluluğu huzuru arayanlar hiçbir zaman bulamadılar. Aşkı arayanlar buldu. Bu sözüm özellikle kadınlar için. Aşkı hor göreni aşk hor görmedi ama unuttu. İki kadından bahsedeceğim: Frida Kahlo ve Chavela Vargas. Bu iki kadını popüler kültürün de ikonu arasına sokan sevme biçimleri ve hem kendilerine hem de erkeğe bakış açıları. Yaşama bir bakışları yok, sevme biçimleri var ve erkeğe bakış açıları var. Gerisi teferruat. Benim için bu iki kadın yüce iki bitkin, yüce iki kalp. Bazı kadınlar sadece kalp taşır. Bu iki kadın beyaz perdedeki kadın imajını yerle bir ederken kendi varlığını sinemadan gerçek hayata sızdıran Marla Singer Knoks’un imgesinde etten kemikten, yaşamış olan iki kadın. Marla Singer’i şizofren bir erkek yaratmıştı, ilk bakışta orospu gibi gelir ama kendini bu şekilde görenlerden milyon kat orospu değildir. Seven bir kadındır sadece…  Kimi sevdiği bellidir, kendisini var eden adamı. Ama kendisini var eden adam bir başka adam daha yapmıştır kendisine Marla Singer için. Marla Singer'i hak etmek için… Bu kadar ayrıntıya girmeyeceğim. Çünkü mevzu uzar. Zira uzamaması lazım, çünkü bazı kadınlar sadece kalbiyle yaşar ve yaşamları bu yüzden kısa sürer. Frida Kahlo ve Chavela Vargas. Renkleri giyen, renklerle konuşan Frida’nın Diogosu vardır ve şöyle seslenir koca adamına onca büyük acıyı çekmiş serçe kız (gerçekten de kocamandır Diago):

Diego.
Gerçek, öyle büyük ki, ne konuşmak ne uyumak ne dinlemek ne sevmek istiyorum.  Kendimi tuzağa düşmüş hissetmek, hiç kan korkusu olmadan, zamanın ve büyünün dışında, senin kendi korkunun ve büyük ıstırabının içinde ve kalbinin atışında. Tüm bu deliliği senden isteseydim, biliyorum sessizliğinde sadece karmaşa olurdu. Bu saçmalıkta senden şiddet istiyorum ve sen, sen bana incelik veriyorsun, ışığını ve sıcaklığını. Seni resmetmek isterim ama bu şaşkınlığım içerisinde, hiç renk yok çünkü çok renk var, büyük aşkımın somut hali.
Ve Yolu Frida ile kesişen Chavela Vargas, nam-ı diğer La Chamana, tatlı koca karı. Neredeyse Cehennem’de geçen bir hayat. Vargas 93 yaşında, bir hastane odasında, solunum tüplerini ve tüm müdahaleleri reddediyor. Gelen Azrail’dir, gözlerinin içine bakıyor ve şöyle diyor etrafındakilere: “Hayata hiçbir borcum yok, onun da bana borcu yok. Yıllar önce ödeştik.” 
90 yaşındayken de Pink Martini’nin bir albümünde “Piensa En Mi” diyor o yaşlı buruşuk sesiyle, “Derin bir üzüntü içindeysen eğer beni düşün…” Frida filminde şarkı söylüyor Vargas ama ne şarkı.
… Vargas ile tanışan Frida “Belki de cennetten bana gönderilmiş bir hediyedir” diyor Vargas için. Yaşadıkları iki kadının tensel birlikteliğinden çok fazlası… 2002’de Frida filminde oynar yaşlı buruşuk sesli Vargas. Ezber bozar bu iki kadın. Bu sahnede Vargas tüm gösterişli, ezber bozan dişiliğiyle görünür. Üzerinde erkek kıyafetleri vardır, tabii ki bu gösterişi tamamlayan içki, puro ve kesinlikle silah. Frida’nın hayaletine kadeh kaldırır; derin bir üzüntü içindeysen beni düşün.

Belki de sadece kalp taşıyan gerçek kadınlar yaşlanmadan ölmemeli ve hayata her zaman herkesin baktığı yerden bakmamalı. (au