24 Aralık 2016 Cumartesi

MÜSLÜMANLARIN GEÇORTAÇAĞI

… Müslümanlar ya da kendisine Müslüman diyenler geçortaçağı yaşıyor diye düşünüyorum. Bu demek oluyor ki, ülkemizin de içinde bulunduğu coğrafyada yaşananları adlandırabimek için bugünkü modern batının yaşadığı ortaçağ ortamını referans almak gerekiyor. 

Modern görüntü bizi aldatmasın, zihinsel ve bilinçsel olarak baş kesme ve yakma bilinçaltında bu döneme işaret eder. Cadı avı, kadınların Şeytanlaştırılması, özgürlük haykırışlarının bastırılış biçimi, felsefi düşünceyle kopmuş olan bağ, tasavvufi anlayıştaki sakatlık, kendisini Allahlaştırma ve kendinden olmayana en ağır, onur kırıcı cezaları verme, cezayı uygularken kendini haklı çıkarma biçimi ve daha bir sürü batı ortaçağ görüntüleri. Bu korkunçluklar sadece sosyal hayatın içinde yaşanmıyor, sosyal medyada da kendisini gösteriyor. Bir ülke, bir çocuk yetiştirebilir ve ona tecavüz de edebilir… 
Ben ülkemdeki insanların bu kadar kaba ve küfürbaz olduğunu hiç düşünmemiştim. Arsızlığın bu derece pirim yapacağını aklımın ucundan bile geçirmezdim… Bu insanlara - bunu yaptığınızla inancımı da elimden alıyorsunuz  nasıl söyleyeceğim. Bu anlamda bugünkü modern batı ortaçağının Müslümanlar ya da kendisine Müslüman diyenlerin geçortaçağıyla arasında bir fark olduğunu da düşünüyorum. Dolayısıyla iyi insanlar maalesef sinmek zorunda kalıyor, çünkü onları en basit bir küfür bile yakıp kavurabilir. Bu ortamda bir aydınlanmacı fikir insanı nasıl ortaya çıksın ki… Çünkü öyle bir ortam var ki, seni kendi kendinle seçim yapmaya zorluyorlar. Yani - sen bizim geçortaçağımızda kaldığın sürece hain değilsin, bu çemberden çıkarkan hainsin. 
İnsan günahkar olabilir ama kendine nasıl ihanet eder, insan kendi kendine nasıl tecavüz edebilir? Şunu da söyleyeyim elbette hangi kimlikte bir ortaçağ olursa olsun bir insanın saf, aydınlık, geleceğe dönük, açık bilinçli fikir ve inançlarından daha uzun ömürlü değil. 
Türkiye yani ülkem bir gün mutlaka 1920 ruhunu dönüştürüp yeniden yoğuracak ve bu cendereden kurtulacak; inanıyorum ki, bir insanın fikirlerini kaldırmakla, anıtlarını kaldırmak arasında fark vardır.

17 Aralık 2016 Cumartesi

GÜNAHLARIMIZDAN ŞEYTAN MI SORUMLU?

Günahlarımızdan Şeytan mı sorumlu? 
Elbette dünyanın dört bir yanındaki haksızlıklar karşısında benim de canım yanıyor, ben de öfke biriktiriyorum, bir de özellikle bu bölgedeki insanlara kırılmış kalbimle maalesef acımak biriktiriyorum. Bugün ürettiği teknoloji ve teknolojik kültürle hemen herkese ulaşabilen Batıyı (Avrupa ve Amerika) bütün kötülüklerin anası gibi göstererek, özellikle Ortadoğu coğrafyasındaki korkunç, insanlık dışı olaylar karşısında bu düşünceye bir ayetmiş gibi sarılmak yanlışın ta kendisi değil mi? 
Avrupa’nın ortaçağ boyunca yaşadığı karanlıktan kendine “İslâm” diyenler bir ders çıkardı mı, yoksa Avrupa ortaçağı yaşarken az da olsa kendisi medeni bir dünya süren bu coğrafyada, bu güzel anıların külleri de mi kalmadı? Her şey din-İslam adı altında ucubeleştirildi mi? Neden içinde Türkiye’nin de olduğu azgelişmiş Ortadoğu kendisine dönüp bakmıyor? Neden kendisine gerçekten kendini iyi hissettirecek ve yeni bir başlangıç yaptıracak soruları sormuyor? Neden ve nasıl oluyor da bu ülkedeki aydınlar, gazeteciler, şairler, yazarlar vd. bu soru sormayan insanlara ulaşamıyor? 
Bence Suriye’te, Halep’te, Irak’ta ve daha bir çok yerdeki insanlara diğer bütün yardımlardan daha çok kitaplarla bilgi, ışık ve en çok da sorular götürülmeli. Yardım komvoylarında yemek, su, battaniye, yara bandıyla birlikte günışığı götürülmeli; - sabah neden oluyor? diye sormalı insanlar. İnsanlar, - günahlarımızdan Şeytan mı sorumlu? diye sormalı; - eğer Şeytan sorumluysa o kadar büyük bir Cehennem neden yaratıldı? Neden tövbe etmek (geri adım atıp kendimize bakmak) gibi bir kapı yirmi dört saat açık? Biz neden bu haldeyiz? Biz kendimize ne yaptık? Biz kendimize neden zulmediyoruz? diye sormalı insanlar. 
Yani korkunç şekilde yok olmaya ramak kalmış çocuklarla, kadınlarla, erkeklerle, yaşlılarla - işte yardım ettiğimiz insanlar diyerek fotoğraflar çektirmek ile sorun çözülmüyor, birlik olalım diyerek de sorunlar çözülmüyor; ortaçağdakine benzer - şehit olacağız denilerek Cennet’ten yer satın alınmıyor. Birileri iktidarları için her şeyi kullanarak yalan söylüyor, birileri bu yalana inanıyor, ölüp gidiyoruz, oyun değil bu… 
ve bence ağlayıp durmayın da, gözyaşları Cehennemi söndürmez; ağlamayanları, üzülmek yerine daha çok öfkelenenleri, insanlık adına yaşananlar karşısında kalbi kırılanları ayıplamayın, düşünün. Yaşamda nerede duruyorsunuz ve Şeytan kim, Şeytan nerenizde?
(imaj:a.LİULURASBA

2 Aralık 2016 Cuma

DANS ET SAKIN DURMA

Amerika’da 1930’larda yaşanan ekonomik kriz güzel Gloria ve tatlı Robert’i de etkilemiştir. Denizin bittiği ülkede, insanlar öylesine ekonomik bir bunalım içindedir ki, yaşamak bir yüktür. Bu ekonomik bunalım, Gloria ve Robert’ı da çerisiz yapmıştır. Bir gün artist olmanın hayaliyle yaşayan Gloria ile yönetmen olma çabalarıyla Hollywood’da yaşayan Robert’ın yolları kesişir. Umutsuz iki genç, son bir çıkış için ülkedeki dans maratonuna katılmaya karar verirler. İki sevgili yüzlerce dans eden çift gibi kazanmak için durmaksızın dans etmek zorundadırlar, uyumaları bile neredeyse mümkün değildir. Çünkü belli aralıklarla zil çalar, bu zil şartlandırmadır; "Dans et, sakın durma"… Bu insanlık dışı olayla ekonomik krizde bunalım yaşayan insanları eğlenmekte, az da olsa gülümsemekte ve krizin korkunç etkilerini unutmaktadırlar. Tabii ki kazanacaklarını ve kurtulacaklarını da sanmaktadırlar. Nihayetinde iki genç yarışmaya katılırlar. Kitabı okumuş, filmi seyretmiş olabilirsiniz, okumamış ve filmini seyretmemişler için sonunun ne olduğunu yazmayayım. Ancak Atları da Vururlar Horace McCoy’un 1935 yılında yazdığı bir romandır. Filmi çekilir, sarsıcı fil 9 dalda Oscar’a aday gösterilir. Tiyatroda sahnelenir, önemli tartışmaları olur kitabın. Roman iki cümlelik özetle: Büyük Burhan döneminde ABD’de çok popüler olan dans maratonunu anlatır. Aslında anlattığı kapitalist sistemin çok sert eleştirisi olarak nitelendirilir. Öyledir de. Ancak asıl olan ülke yöneticilerinin ülkeyi halk adına halk için nereye getirdiğini göstermesi, halkın da acısını unutmak ve yeni bir çıkış bulmak için ne yapmaya çalıştığı açısından önemlidir. Kapitalizm bahanedir bir anlamda. Burada umutları bitirilen insanların dansa ölümüne dayanmaya çalıştığını görürsünüz. Hatta ölen yaşlı çiftler çöpe atılır. Tıpkı sakatlanan yarış atlarının vurulması gibi. Dans maratonunda birbirini çok seven, birbirine sarılmış insanların yine birbirlerine söylediği tek bir şey vardır, “Dans et, sakın durma!” Belli bir süre sonra bu ses silinir, çünkü artık ölümüne dans edenler, Azrail’in kucağındadır; atlar dans edemeyecek duruma geldiği için vurulmuştur.