7 Kasım 2019 Perşembe

KADIN DELİRİP BİZİ İYİ KANDIRDI


Akıl, aşkla birlikte çatlaklardan sızar. Avrupa’da aydınlanma çağı dediğimiz olgu böyle başlar. Sanatla, edebiyatla, gazetelerle, yani yazarlar, şairler, çizerler, müzisyenler Ortaçağ karanlığını bombardımana tutarlar. Sonra bilim-bilim insanları devreye girer. Akıl, sanatla-aşkla sızdığı yerden yeni kavramlarla işi devralır... Elbette koca Avrupa'nın aydınlanma devri bu iki cümleye sığmaz. Ve elbette burada kocaman Türkiye’nin ve milyonlarca Türk insanını aydınlanmasını “çatlak bir kadına yükleyecek”, buradan vasat bir ontolojik* çıkarım yapacak kadar safdil değilim. Ama: Aysel Gürel sosyolojik bir vak’adır. Ölmeden önceki son kırk yıl içinde yazdıkları şiirsel öyküler, toplumsal belleğimizdeki duygu ve düşünceleri yeni kavramlarla ucu açık şekilde klişelendirilir. Şarkılarını ampirik** bir duyarlılıkla inceler, ihtiyatlı bir epistemolojiyle*** samimi bir değerlendirmeye tabi tutar ve kavramsal yaratıcılıkla yorumlarsak, ortaya benim de içinde olduğum savaşçı bir kuşak çıkar. Bu savaşçı kuşak son 40-50 yıldır ülkede yaşayanlara karşı direnmektedir ve aynı zamanda, medeniyetin kendilerinde oluşturduğu her yeniliğe de ayak uydurma savaşı vermektedir. Yani hem karanlığa karşı direnirken, hem de aydınlıkla kamaşan gözleriyle kendine yol bulmaya çalışmıştır. Bu nesil çok değerli kayıplar vermiştir… Aysel Gürel ise tam da burada bir moral-motivasyon olarak deli rolüyle sahneye çıkmıştır. Biliyordur ki, kalabalıklar kendisine zaten deli diyecek. Karanlık, aydınlığı kavramamak için her türlü yolu (ahlaki olmayan da dâhil) dener. Oysa bir deli,
Firuze’yi
Ünzile’yi nasıl yazar?
Neyse uzatmayayım: Neyle olursa olsun, savaşmaya başladığınızda savaştığınızda sizinle birlikte büyür. Nihayetinde Aysel Gürel’in savaştığı da büyümüştür. Aysel Gürel ise toplumun kendisine yakıştırdığı delilik rolünün yine karabalıklara karşı kullanıma müsait içgüdüsüyle kendisini büyütmüştür. Bir eni kanon**** oluşturmuştur.
Onnu Tunç
Attila Özdemiroğlu
Ve Sezen Aksu’yu kalesinin surları yapmıştır. O surlardan yapılan atışlarla bir nesil, sadece kayıplarını telafi etmekle kalmamış, O’nun şarkı oluveren kalemiyle duygu ve düşünce dünyasında hayata tutunarak kendisine yeni yollar açmayı başarmıştır vesselam…

Not: O şarkıları bir kez daha ama Zizek'in 'yamuk bakmak'ındaki gibi yamuk dinlemenizi tavsiye ederim.

Dipnot:

Ontolojik: Ontoloji ya da varlık felsefesi, temel sorunu varlık olan felsefi disiplin. Varlık ya da varoluş ile bunların temel kategorilerinin araştırılmasıdır. "Varlık" ve "varoluş" ayrımını; "Varlık vardır" ve "Varlık yoktur" fikirlerini tartışır
**Ampirik: Deneysel
***Epistemoloji= Epistemoloji ya da bilgi felsefesi, bilginin doğası, kapsamı ve kaynağı ile ilgilenen felsefe dalıdır. İlk çağlarda Thales gibi filozoflar metafizik ile ilgileniyorlardı. Evrenin salt maddesinin bulunması temel bir amaç olmuştu
****Kanon: Eşit aralıklarla ilerleyen ama birlikte değil de birbiri ardınca duyulan iki ya da daha çok sesin birbirine kesin ve sürekli bir biçimde öykünmesiyle oluşan bütün. Kısaca müzikte çokseslilik…


8 Eylül 2019 Pazar

HANGİSİ SENİN ANNEN


Yıllardır kayıplarını gözyaşlarına dizen Cumartesi annesi mi?
PKK’ya çocuklarını vermemek için yüzlerini acıya gömen anne mi?
Cennetin ayakları altında olduğu anne mi?
Ayaklarının altı öpülen anne mi?
Kendisi taş yiyip çocuklarına kebap yediren anne mi?
Umre yapan, hacca giden anne mi?
Gösterişli rezidanslarda kendi ve ailesinin geleceği için ömrünü tüketen yapan anne mi?
Çocuğuna üç kuruş harçlık için tuvalet temizleyen anne mi?
Askere giderken çocuğuna gurur gözyaşı döken anne mi?
Evlenirken kızına umut gözyaşı döken anne?
Gelenekçi anne mi?
Modern anne mi?
Kızdığında terlik fırlatan anne mi?
Sevdiğinde evladını içine katmak isteyen anne mi?
Sırasız ölümlerde çocuklarını kaybedince kendisi de yaşayan ölüye dönen anne mi?
Devletin hataları yüzünden tren kazasında çocuklarını kaybeden anne mi?
Günlerce kanser çocuğunun başında dua eden anne mi?
Çocuğunu tüyden bile sakınan anne mi?
Bayram günleri evlatlarını bekleyen anne mi?
Yanından hiç ayrılmaman için hakkını bile helal etmek istemeyen anne mi?
İstemeden ağlattığın anne mi?
Sevmeye doyamadığın anne mi?
Baban ile arana hep süzgeç olan anne mi?
Eski zaman masalları anlatan anne mi?
Modern dünyayı tanımanı isterken dikkatli olmanı söyleyen anne mi?
Başını izlerine koyduğunuz anne mi?
Saçlarını tarayan anne mi?
Kimsenin olmadığı zamanlarda yanınızda olan anne mi?
Her türlü yaşanmışlıktan üzerinize sıkılan ferahlatıcı anne mi?
Telefon rehberine “annem” diye kaydettiğiniz anne mi?
Anneler günü annesi mi?
Ne kadar da üzseniz çocuğunun üzüntüsü karşısında balık hafızalı anne mi?
“Penceresiz kaldım” anne mi?
Şiirlerdeki, şarkılardaki anne mi?
Ne kadar insan varsa o kadar anne var. Anne. Anne bir kadındır ve insandır. O kadar korkunç tartışmalar yapılıyor ki son zamanlarda en son “anne”ye geldik. Kaç değişik anne var bu ülkede? Hangisi daha kutsal? Bunu kim belirliyor? İktidar mı? Muhalefet mi? Kimse belirleyemez. Buna izin vermeyin. Çok yazık. Bu ayrışma insanı bataklığın içine iter ve oradan asla çıkamayız. Sabahattin Ali gencecik yaşında sırtından vurulmuştu? Annesi yaşıyor muydu o yıllarda hiç düşündünüz mü? Kürk Mantolu Madonna’yı okuruz ama…  Anne ayrımı yapılması çok incitici, çok acı toplumumuz için. Anne bir aynadır, ona yaslanan her şey çatlar. (au, İMAJ:fotodali

3 Eylül 2019 Salı

MUTSUZ KADINLARIN GİZLİ EĞLENCESİ


Telefonum çaldı. Bir kadın arkadaştı arayan - ne yapıyorsun diye sordu; - yazıyorum diye karşılık verdim. - Yine mi dedi. - Yine, dedim. - Sen ne yapıyorsun diye sordum. Reçel yapıyormuş. Gelecek hafta da turşu kuracakmış. - Eylül ayındayız ya dedi. - Ben de şarap yapayım diye düşündüm; evinde pekmez kaynatacak kadar çıtayı yükseltenler karşısında melankolik bir devrimci tavrı ortaya koyayım. Kapattık telefonlarımızı. Sonra düşündüm Bayan: Galiba bir dönem insanlar ihtiyaçtan salça, reçel yapmış, turşu kurmuşlar. O zamanlar böyle neredeyse artık yirmi dört saat açık marketler yoktu haliyle. Sonra bence mutsuz kadınların kaçıp saklandıkları-gizli eğlencesi olmuş saçla yapmak, reçel kaynatmak, turşu kurmak. - Bunlar geleneğimiz diye de bir anonim uzun hava dolamışlar dillerine. Bu uzun hava kız çocuklarına da ezberletilmiş nesilden nesle. Hatta bir ara moda olmuştu, insanlar evde ekmek yapıyorlar. Hatta erkekler bile bu işe soyunmuşlardı; - kendi ekmeğimi kendim yapıyorum. Ne oluyor böyle olunca pek anlamış değilim. Şehir dediğimiz, modernlik dediğimiz başka bir şey. Modernlik, aydınlanma onca zahmetle, maddi külfetle elde edilen, tabu kırmayla, tepki görmeyle oluşan bir hal. İnsana evde ekmek yapmak için kendine bu zahmetli yatırımı neden yapsın ki Bayan? Niye kendi dizimizi çekmiyoruz, niye kendi sinemamızı yapmıyoruz evde? Neden kendi haber bültenlerimizi hazırlamıyoruz ve sunmuyoruz ailemize?.. Modernlik, aydınlanma boş vakit yaratmaz. İnsanları mutsuz etmez. Tam aksine insanlar birbirine ve aydınlanmaya daha fazla vakit ayırırlar kanımca. Çünkü birey olmuşlardır, cinsel kimliklerini kazanmışlardır… Her geleneğin yaşatılması gerekmiyor. Gelenek bir mutluluk oyunu olmadığı gibi modernlik de mutsuzluk oyunu değil. Üstelik bu yapılanların büyük maddi tasarruf sağladığına da inanmıyorum. En önemlisi de bu moda gibi de olan gelenek-tabu bağını koparamadığımız için, özellikle kadınlar açısından bir yenilenme mümkün olmuyor... Eylül, ne hüzün, ne serin şiirsel romantizm, ne de reçel, turşu, salça ayı. Eylül bir silkinme ayı Bayan, melankolik gazeller değil. Her şey şöyle bir silkinir, bütün eskilerini atar üzerinden. Yeniye hazırlanır içten içe… Modernliğe dilinin ucuyla değmiş kadınların bahsettiğim tutumlarını anlayamıyorum. Şu da itiraf edeyim ki, kadınların mutsuzluklarını gizlemek için kendilerine ilginç işler icat etmelerine ve bunları gelenek haline getirmelerine de hayranım. Bir de haddimi aşmışken, şunu ekleyeyim Bayan: Hayal kırıklığına uğramamak için insanlardan kaçarak hayatımızı yaşayamayız. Yapmamız gereken inancımızı, duygularımızı, düşüncelerimizi başka insanlara yüklememek, çünkü herkes her şeyi taşıyamaz. Doğmaya değil yaşamakta olmaya vakit ayırın. Birazcık da onca emek verdiğiniz modernliğin konforuna bırakın kendinizi lütfen

30 Haziran 2019 Pazar

SEN BİR SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜSÜN


Kürk Mantolu Madonna, bulutlar geçip gitti.
Yalnızsız.
Artık sen de bir Saatleri Ayarlama Enstitüsü’sün.
Tutunamayanlardansın.
Charles Baudelaire 1896 yılında yayınladığı düzyazı şiir kitabı “Paris Sıkıntısı”ndaki “Yabancı” adlı ilk bölümünde şunları yazar:
“Söyle, anlaşılmaz adam(insan), kimi seversin en çok ananı mı, babanı mı, bacını mı, yoksa kardeşini mi?
“Ne anam, ne de babam var; ne bacım, ne de kardeşim.”
“Dostlarını mı?”
“Anlamına bugüne kadar yabancı kaldığım bir söz kullandınız.”
“Yurdunu mu?”
“Hangi enlemdedir bilmem.”
“Güzelliği mi?”
“Tanrısal ve ölümsüz olsaydı, severdim kuşkusuz.”
“Altını mı?”
“Siz Tanrı’ya nasıl kin beslersiniz, ben de öylesine kin beslerim.”
Peki, neyi seversin öyleyse sen, olağanüstü yabancı?”
“Bulutları severim… İşte şu… Şu geçip giden bulutları… Eşsiz bulutları.” (Çeviri Tahsil Yücel)
Buadelaire’nin bu şiiri, modernizmin manifestosu olarak nitelendirilir. Bu satırları gelenekten, yani ortaçağ zihniyetinden kopma olarak değerlendirilir.
Gelecek hep bir fideliktir.
Kürk Mantolu Madonna (1943) “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”(1954) ve “Tutunamayanlar”(1972), romanlarının son yıllarda popüler olmasının birçok sebebi vardır ama en temel sebebinin hâlâ kendimize ait bir duygu, düşünce ve fikir evrenini geliştirememiş olmamıza bağlıyorum. Bireyselleşşememenin acısını, geçmişe yas tutarak çıkarmaya çalışıyoruz.  Bu bize zevk veriyor böylece yasımız zihinsel, ruhbal ve bedensel haza dönüşüyor, bu da yenilenmeye değil yasa bağımlılığımızı ateşliyor.
Hatta klasik olacak ama gelenek ile gelecek arasına sıkışmış bireyler olarak, Oğuz Atay, Sabahattin Ali ve Ahmet Hamdi Tanpınar’da kendimizi bulmaya çalışıyoruz. Kendimizi onlarla özdeşleştiriyoruz. Bir yandan da onların o dönem yaşadığı içsel zorlamalarla empati kurmaya çalışıyoruz… Bugünü anlamak ve geleceğe dönümk yenilenme hamlesi başlatmak için yapmıyoruz bunu. Kamusal alandaki görünürlüğümüz ve onaylanmamız artıyor. Geçmişin, geri kalmışlığa ağır tepkiler içeren devrimci kitaplarıyla bugünün pop-okuyucuları olduğumuzu ispatlamaya çalışıyoruz. Böylece kalabalığın içindeki varlığımızın pekiştiğini düşünüyoruz.
Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna (1943)
Peyami Safa, Yalnızız (1950)
Ahmet Hamdi Tanpınar, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”(1954)
Oğuz Atay, “Tutunamayanlar”(1972),
Bir sıralama yaparsam bu romanların isimlerinden şöyle bir cümle ortaya çıkar: Kürk Mantolu Madonna’yı hak ettiği gibi sevemediğimiz, gerektiği değeri veremediğimiz, içselleştiremediğimiz, baba dilini kutsallaştırdığımız, dolayısıyla onun dilini dilimize çevirmemekte geç kaldığımız için, YALNIZIZ, yalnızlığımız bize SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ’nün yolunu unutturdu ve TUTUNAMAYANLAR mezarlığına götürüleceğimiz günü bekliyoruz. Çünkü Oğuz Atay için artık tutunamamış olmak “Yalnızlık dini”ni ifade eder. Bu dinin Tanrı’sı kederdir, kitabı inleme, mezarlığı ise çaresizlik/kendini ortadan kaldırma...
Kürk Mantolu Madonna ile Tutunamayanlar arasındaki yaklaşık otuz yıllık dönemde ortaya çıkan bu dört romanın yazarı bireysel özgürlüğü düşünmeyi, akletmeyi, birey olmayı, kendi kararlarını vermeyi itirazı bir kültür olarak yerleştirmeye çalışıyorlardı; bu çaba cumhuriyetin kuruluş temellerine de uygundu. Bu Charles Baudelaire’in geçip giden bulutlarıydı yani demokrasi ve liberalizmdi.
“Osmanlı altı yüz sene Nasrettin Hoca’nın hindisi gibi düşündü. Kafası kılıcında veya tenasül uzuvlarında idi.” der, Cemil Meriç Jurnal’in’de (Cilt 1, S: 354, 1955-65). Neyi düşünecekti Osmanlı? “Kendisinden önce her şey düşünülmüş, her şey düzenlenmiş, roller dağıtılmıştı (Karısı ile hangi gece yatacağını, kıçını hangi parmaklarıyla yıkayacağını din öğretiyordu ona.)” Meriç’e göre teokrasi tefekkürden, yani düşünmekten başka günah tanımazdı. Kâfirin katli vacipti.
Kâfir içki içiyordu ayrıca, domuz yiyordu, zina yapıyordu. Osmanlı’da da bunların hepsi vardı. Ancak gizli yapılıyordu, çünkü iktidardan korkuluyordu, böylece bilincinde iyileşmeyen yaralar oluştu. Hayır, Cemil Meriç buna “uyuzlaşma” diyor. “İkiyüzlü hayvan oldu Osmanlı, Tanrı’yı ve kulu aldatan bir panayır göz bağcısı. Elinde tespih, evinde oğlan, dudağında dua…”
Böylece samimi aydınlar daha da yalnızlaştı. Yalnızlaşmayı ve yenilmeyi kabul etmemiş aydın, yarı aydındır kanımca.
Yazmak zordur, Türkiye gibi bir ülkede yazmak iki kez zordur. Kitabın az okunduğu, düşünmek, bilmek yerine önyargılarla fikir yürütmenin kolaylığına kaçıldığı her ülke gibi…
Yine de yazarlar, arkadan vurulanları da oldu, isyan ettiler ve bahsettim kitaplar yazılabildi, tefrika edilebildi. O dönem anlaşılmış mıydı bu kitaplar, sanmam. Edebiyat sosyologları, edebiyat psikologları daha doğrusu kitabı antropolojik bir veri gibi okuyan insanlar, bu kitaplardaki şifreleri çözdüklerinde-yeniden yorumlandığında, gerçek ve o zamanki yaşam daha anlamlı hale geldi. Böylece biz, hepimiz gelenek ile geleceğin korkunç bir çatışma halinde olduğunu anlayıverdik. Demokrasiyi, liberalizmi, sekülerliği, cumhuriyeti, bireyselleşmeyi, özgürlüğü ve dahasını batının Turuva Atı olarak düşünenler ile bunların ülkeyi daha ileriye götüreceğini düşünenler arasında kanlı çatışmalar olduğunu gördük.  Bugün de aynı noktadan bir dirhem ilerde değiliz bir bakıma. Çünkü henüz bu yazarlar ve bahsettiğim kitaplarını tam olarak çözümlemiş bir hayat yaşamıyoruz.
            Herkesin bildiklerini bileceğiz sonra yeni bilgiyi arayacağız.
            Bu dört kitabın yazarı bunu yapıyordu. Canlı imgelerle bize, üzerlerine yöneltilen onca öldürücü silaha rağmen bir şey anlatmaya çalışıyorlardı: Kürk Mantolu Madonna geçip giden bir bulut, onu sevmezsek gökyüzünü ve derinlerindeki dili anlayamayız. Yalnız kalırız. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün yolunu kaybettiğimizde artık tutunamayanlardan oluruz.
            Uzatmayayım. Bugün popüler olan bu kitaplarda yerli ama modernleşmemiş bir Türkiye’yi görmüyor muyuz? Orta sahada top koşturmak, araya kaynayacağımızı düşünmek, sanırım bize mahsus, bugün de.
            Şu da bir gerçek ki toplumun düş gücü ileriye doğru imgelerle yolculuk eder zaman içinde. Bu imgeleri öldürdüğünüz de toplumun hayal gücü de yavaş yavaş söner. Bu bir medeniyetin intiharıdır. Kurban zihniyeti suçlu arar ve acılarına yas tutarak zaman geçirir.
            Uzatmayayım.
            Sahi siz kimi seviyorsunuz?
            Şimdi orda saat kaç?

(imaj: aliulurasba)


29 Haziran 2019 Cumartesi

BEN OLMANIN KALABALIĞINDA


Geçen zaman hiçbir zaman öğretici olmadı, sadece bizi daha korkak yaptı. Tarih de bu korkak yanımızdan tekrar ediyor.

Bir Arap şairi savaşta yenilen halkına “Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır!” diyordu.

Ellerimize maruz kaldığımız gibi ellerimize mahkûm oluruz. Avuçlarımızı açarız ve Tanrı’ya bizi ıslak unutulmuş bir tahta bezi gibi bir kenarda bırakmaması için yalvarırız.

Kimindir bu kara yazgı?

Ya da, bir kara yazgı var mıdır?

Tanrı, bizi yarattıktan sonraki yalnızlığının acısını bizden mi çıkarmaktadır?

“Kılıç çeken kılıçla ölür!”

Doğduğumuz andan itibaren bir kader uyduruyorlar bize.

En son onlara ve diğerlerine veda ederken tabutun inde tepindiğimizden kimsenin ruhu bile duymuyor.

Ne için doğmuştuk, ne için yaşadık ve nasıl öldük?

Anlamsızlığın kargaşasında yaşamıştık, anlamsızlığın yalnızlığında çekip gidiyoruz.

Değil. Her öykü şehre birinin gelmesiyle başlar gibi bir metafor var. Biri kim?

Biri diye birisi yok. Ben varım ve bu benciliğin ötesinde bir farkındalığın görünürleştirilmesi var.

Ben olamamanın kalabalığı her zaman ayaklarımıza dolanıyor.

Tek başına doğup tek başına ölüyoruz oysa. Bu ikisi arasında “Büyü artık” diyenler, “Yürü artık” diyenlere karışıyor. Böylece ite kaka birisi oluyoruz. Herhangi birisi. 

“İnsan çıtır ekmek ısırdığında,
  
Kırıklar dolar kucağına,

İşte orası umudun tarlasıdır…” der Didem Madak Ah’lar Ağacı’nda.

Ama şair kendisini intihara götüren benliğinin ağırlaştığını hemen bir sonraki satırında gösterir

“Ve orada başaklar ağırlaştığında,

Sayısız ah dökülür toprağa.”

Ah’lar aslında ben yerine birisi yapılmaya karşı direnmenin, güçsüz iç çekişidir. Çünkü bir yerden sonra hemen hiçbir şey değişmez. Çünkü biz de kalabalıklara karışmış ve birilerinin ayağına dolanıp durmaktayızdır. Cesaretimizin gözaltında tutulduğu bütün toplumlarda ben olabilmek, evet belki acıdan geçiyor ancak asıl kaybolmayı göze alabilmektir ben olabilmek. Bu bağlamda - beni anla’nın nazik teslimiyetinden –ben de varım’ın keskin samimiyetine geçmek sağlıklı bir yoldur.

27 Mayıs 2019 Pazartesi

ANAFARTALAR'DAKİ BEYAZ ELBİSELİ ASKERLERİN SIRRI


Eğer Çanakkale'de "beyaz elbiseli evliyalar" ya da "beyazlar giymiş Allah'ın askerleri"ne veya "yürüyen koruyucu ilahi bulutlara" inanırsak, bazı iktidarların da "Allah tarafından gönderilmiş" olduğu su götürmez. Mucizeler de yok. Çanakkale'de başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bu coğrafyada yaşayan ve onu canı pahasına severek-savunan insanların kırılmaz dirençleri var. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer*, hatıralarında; “Anafartalar muharebelerinin ilk kanlı hızının sarsıntısı henüz durmamış, yer yer, zaman zaman sınırlı fakat şiddetli devam ediyordu Ağustos ayının sıcak günlerinden birini yaşıyorduk. Öğle vaktini bir iki saat geçiyordu…” diyordu.


Olağanüstü anlar yaşanıyordu o gün öğleden sonra ve savaş kanlı bir biçimde sürüyordu. Durum Gazi Mustafa Kemal’e bildirilmişti. “Uzakta bile olsa hiç olmazsa umumi manzarayı görmek ve ona göre tedbir almak zaruretiyle, kumandanım ve erkânıharp zabit heyetinin birinci kademesi, karargâhın kuzeybatısında bulunan Gazitepe’deki gözetleme mahalline koşarak çıktık.”

Manzara herkesi üzmüştü. Ancak Gazi Mustafa Kemal’in gözü ilginç bir şeye takılmıştı. “Gözetleme dürbünüyle Abdurrahman Bayırı’nda gayet atik, tetik, düşmana saldıran, idmanı yerinde beyaz elbiseli askerlerin süngü savaşı yapmakta oldukların görmüştü. Şahsi dürbünlerimiz de aynı levhayı resmetmişlerdi.”

Orduda beyaz elbiseli kıta yoktu. Önce beyaz elbiselilerin düşman olduğu zannedildi. Çünkü beyaz elbiseliler olağanüstü çatışıyor, buradan bir gedik açmaya çalışıyorlardı. Eğer buradan bir gedik açılırsa Damakçalık Bayırı, Kayacıkağılı ve Azmak Vadisi’ndaki fırkalar büyük tehdit altına girmiş olacaktı. Böylece düşman sadece gedik açmakla kalmayacak büyük kayıplara da neden olacaktı.


Gazi Mustafa Kemal asabiyette ve çok heyecanlıydı. Durum karşısında bir hatalı aramıyordu. Tehlikeyi bertaraf için bir çare arıyordu.  Tam bu sırada beyaz elbiseli askerlerin kumandanlarından bir telefon raporu geldi. “Gelen telefon raporunu hep birlikte dinledik. 4. Fırka’nın alayı, karşılıklı bir süngü hücumuyla çoğunun cesedi siperlerimizde kalmış olan düşmanı, tamamıyla püskürttüğünü bildiriyordu. Sorulan beyaz elbiseliler için de, günün bunaltıcı sıcağının tesirini azaltmak vesilesiyle alay askerleri ceketlerini çıkarıp istirahat etmekteymişler. Düşmanın ani taarruzunda ceket vesaire teçhizatını giymek için vakit harcayacakları birkaç dakika düşmanın muvaffakiyetine hizmet edebileceği kaygısıyla silah ve süngüsünü kavrayan erlerimizin misli görülmeyen bir hücumla düşman üzerine atılmış oldukları anlaşılmıştı. Gördüğümüz beyaz elbiseli askerler meğer sevgili ve kahraman Mehmetlerimizmiş.”  

*Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer, Cepheden Meclise Büyük Önder ile 24 yıl, Derleyen Turgut Gürer, 499 sayfa, Türkiye İş Bankası Yayınları-Kültür Yayınları, Anafartalar’da Beyaz Elbiseli Askerlerin Sırır, Sayfa: 10-11              

7 Mayıs 2019 Salı

SİYASAL İSLAMCILARIN AHLAKSIZLIĞI

Türkiye'deki geleneksel İslâm anlayışının bir yandan faşizme ve bir yandan da kapitalizmle bu kadar kolay entegre olarak kendine yeni bir ahlak alanı inşa etmesiyle sadece iktidar değil, iktidarın etrafında kenetlenen kitlenin etik vasatlığını da ortaya çıkardığına inanıyorum. Dolayısıyla bu ülkenin gelenekçi kendine göre Müslümanları, o çok bahsettikleri din kaynaklı Allah korkusuna dayanan ahlaki üstünlüğü YSK'nın kapısı önünde bırakmıştır, oy verdikleri iktidar marifetiyle.

6 MİNARELİ CAMİ DERKEN


"6 minareli Cami yaptık" diyerek, Çamlıca Camii'nin açılışını yaparken , Sivas'ın Hafik ilçesinde, baraj suları altında kalan Pusat Köyü Camii'nin sadece minaresinin bir bölümünün görülebilmesi, sadece ironu değil,  siyasal İslam'ın ve destekçilerinin iktidardaki durumunu da gözler önüne seriyor kanımca. Uçucu bir medeniyet inşası iddiasıyla hareket ederken gerçekleri gözardı edemezsiniz.

SİYASAL İSLAMCILAR FAŞİZME KAPI KOMŞUDUR

Ayrıca bir yandan kapitalizme boyun eğerken bir yandan da faşizme bu kadar yakın, hatta faşizmle iç içe olması, siyasal İslâmcıların karmaşık kimliğine (hatta şizofren) ait bilgiler de veriyor bize. Devleti korumakla dini korumanın eşitlendiği düzlemde işleme konulan düşük cihatçı anlayış, "kutsal davamız" adı altında kendisine sadece siyasal değil ahlaki bir zemin de yaratabiliyormuş. Buna "ahlaksızlık" da denilebilir ama ahlak anlayışının değişebilirliğine dair bir opsiyonu buraya koyarak, bütün olup bitenlere "ahlaksızlık demek istemiyorum. Yine de bu ahlak anlayışının "devlet" ve "din"in kurtarılma bahanesiyle tıpkı "kutsal insanı", "Kutsal ülkeyi ve "kurtarılmış dünya"yı oluşturmak için  Hitler vari Tanrılığa soyunarak, herkesi-artık bir anlamı kalmayan Cennet'e zorla sokma eylemleri, ahlaksızlık olarak nitelendirilebilir diyebilirim.

GELENEKSEL MÜSLÜMANLIK DEMOKRASİYLE VE CUMHURİYETLE ASLA UZLAŞAMAZ

Bu bağlamda halk dini ve bu bağlamda oluşturulmaya çalışılan halk iktidarı denilen by-pass, sunnidir, hısızlık malıdır. Geleneksel Müslümanlık ve iktidarının inançlarına zarar vereceği düşüncesiyle demokrasi ve cumhuriyetle uzlaşabileceğini artık düşünmüyorum. Bu anlamda 6 minareli Çamlıca Camii, siyasal İslâmcıların ve onun kitlesinin içi hep boş kalacak bir tapınağı olmaktan öteye geçemeyecek.  Onlar da görecek ki, Sivas'ın Hafik ilçesinde, baraj suları altında kalan Pusat Köyü Camii, sular çekildiğinde ortaya çıkacak (simgesel olarak). Kirletilen her değerle birlikte insan da kirletiliyor. Dünyanın en güzel coğrafyasını Cehenneme çevirenlerin, aslında "dış güç" diyerek, modernlikten, muasır medeniyetten kaçtıklarına bir kez daha şahit olmak acı verici. Ancak hiçbir fildişi kule sonsuza kadar ayakta kalmamıştır. 


4 Mayıs 2019 Cumartesi

BİR DUVAR BÜYÜCÜSÜ: SANATÇI ÖZGÜR BAĞLAMAZLAR


Röportaj: Ali ULURASBA

Sanatçı, Duvar Ressamı ve İzmir'li Özgür Bağlamazlar’ın elinde duvarlar konuşuyor, duvarlar birer kapı oluyor, açılıyor, ardında siz neyi görmek isterseniz o mekân işte orada var olmaya başlıyor, ferahlatıcı bir tarihsel aroma ve zamanı kuşatan bir iksirle.

BİR DUVAR BÜYÜCÜSÜ: SANATÇI ÖZGÜR BAĞLAMAZLAR



“Duvarları kuşatın da / tutuklayın hepsini/ne böyle gurbet olsun / ne böyle ayrılıklar” diyor Zülfü Livaneli. Faruk Nafiz Çamlıbel, Han Duvarları şiirinde “Gözlerime çökerken ağır uyu sisleri/ çiçekliyor duvarı ocağın akisleri”yle bakıyor duvara. Konstantino Kavafis, ise şöyle sesleniyor“… Ah, önceden fark etmedim örülürken duvarlar / ama ne duvarcının gürültüsü, ne başka ses / sezdirmeden, beni dünyanın dışında bıraktılar…”

Duvarlar, edebiyatın, hatta geniş anlamda sanatın en işlevsel ürünüdür. Şairler, edebiyatçılar, ressamlar, senaryo yazarları ve yönetmenler kısacası sanatla uğraşanlar yoğun biçimde “duvar”lara da odaklanmışlardır. Odaklanmayacak gibi değildir duvarlar. İnsanları birbirinden ayırması ayrıdır duvarların, sırtına yaslanılması, güven vermesi, koruyucu bir kalkan olması ayrı. Korkuyla cesaretin, ümitle ümitsizliğin, güvenle, güvensizliğin ve daha birçok karşıt hissin üzerinde (gölgesinde ve içinde mi demeli) yaşadığı hem kurgusal-imge, hem de gerçektir duvarlar. Duvarlar insan yapımıdır. Bu yapı üzerine insanlar yine bir şeyler yaparlar ve kurgu iki kez kurgu, gerçek iki kez gerçek halini alır. Böylece duvar dediğimiz şey kendi gerçeğini en koyu biçimde yeniden ve bir kez daha yaratır sanatçıların elinden.

Bir Duvar Ressamı olan (bana göre duvarlara büyü yapıyor-bütün büyücülerden ve tabii ki Oz büyücüsünden daha muhteşem, daha gerçekçi ve masalsı) Özgür Bağlamazlar da “duvarlar” üzerinde çalışıyor. Çalışıyor derken aslında duvarlara, tavanlara boyalarla büyüler yapıyor, dediğim gibi. Onları taş, toprak, beton, ahşap vs. olmaktan çıkarıyor. Kalemiyle, fırçasıyla renk renk büyülenen duvarlar, sonsuz sessizliklerinden silkinip, uyanıyorlar. Renklerle uyanış duvarları duvar olmaktan çıkarıp, adeta kapı yapıyor. Kapıyı aralıyorsunuz, ardında ne mi var?

İşte sanatçı Özgür Bağlamazlar, yani “Duvar Büyücüsü” ile yaptığım ve keyifle okuyacağınızı düşündüğümüz o röportaj:

AU. Duvarlar deyince hep bir şeyi bir başka şeyden sanki sonsuza dek ayıran bir imge gelir genelde aklıma. Ancak belki duvarlara bu kadar bu kadar kötü bakmamak lazım. Bazı duvarlar arkalarında olanları koruma görevi de üstlenir. Ben duvar senin için ne ifade ediyor öncelikle bir duvar ressamı olarak görüşlerini almak isterim?


DUVARLARIN YENİ ANLAMI: BİR DÜNYA CENNETİ İNŞASI VE RUHA İLAÇ

Ö.B Duvarlara yaptığım resimlerin arkalarına açılan bir kapı olduğunu düşünürüm, kapıdan çıkınca ne görmek istiyorsak onu resmedebiliriz üzerlerine. Ayıran parçalayan sınırlayan bir şeyi kendi cennetimizi yaratmak, geçmişimize ilaç, bugünümüze ilham olsun diye kullanmak hoşuma gidiyor. Mekân algısını değiştirmek hoşuma gidiyor üzerine yaptıklarımla…

A.U. Hiç bu duvar resimleriyle ilgili ilginç bir tepki aldın mı? Hani bazen camları görmeyiz de çarparız falan. Resim yaptığın bir duvardan yürüyüp gitmek isteyen olup da duvara çarptığı oldu mu veya başa bir anın var mı?

LİMON KOKULU DUVARLAR

Ö.B. Çok fazla güzel, tatlı ve komik anım var. Son işimde Cunda Adası’ında ki güzel bir otelin koridorunda, üst kata çıkan merdivenlerinin bitişinde insanları karşılayan bir duvara yaptığım resimde otelin sahibesi Fatoş Hanımın resmi görünce “Limon kokuyor burası” demesi çok güzel bir andı. Yani Duvara çarpılmasını istememJ benim için önemli olan yukarıda anlattığım gibi resimde ki hissiyatın insanlara ulaşması.

A.U. Bu duvar resimleri aslında resmin anası değil mi? Öyle diyebilir miyiz? Burada tabii ki ilk çağ mağara resimlerini de kastediyorum?

Ö.B. Kesinlikle diyebiliriz. Mağara resimleri o dönemin değerleri üzerine geniş bir anlatım alanıydı zaten günümüzde de dönüşen yaşamlarımızın içinde anlatmak istediğimiz ayrıntıları, uzaklaştığımız hislerimizi vurgulamak amaçlı duvar resimleri yapmaya devam ediyoruz.

A.U. Resim yaparken, yani duvarları boyarken böyle bir öykünün parçası olduğunu düşünür müsün? Ya da çizerken ne düşünüyorsun?  

“GEÇMİŞTE KİLİSE, CAMİ YA DA SARAY DUVARINI BOYAYAN BİR USTAYDIM”

Ö.B. Aslında reenkarnasyon varsa geçmişte kesinlikle kilise, cami ya da saray duvarları boyayan bir ustaydım diye düşünüyorum.

A.U. Genelde insanlar seni çağırıp şöyle bir duvarım var, şu işi yapacağım buraya bir şeyler mi çizelim diyor yoksa gerçekten seni bir sanatçı olarak mı görüyorlar. Çünkü bir profesyonel olsan da, bu işten gelir sağlasan da benim için bir sanatçısın.

Ö.B. Bahsettiğiniz iki tarzda da talep alıyorum. Öncelikle müşterilerime başka bir eşi olmayan bir iş yapmanın güzelliğini anlatıyorum ama illa ki reprodüksiyon çalışma isteyen müşterilerimi de geri çevirmiyorum. Burada kendimi övmek istiyorum -a senin ki daha güzel oldu sıkça duyduğum bir şey. Reprodüksüyon bir iş yapmak da sanata yaklaşmak, keyfi alınca özgün ve kendilerine has işler isteyenler çok oluyor.

“O DUVARLARIN HEPSİNİ ALIP EVE GÖTÜRMEK İSTİYORUM"



A.U. Tam burada şunu sorma istiyorum. Bir duvarı yaptın, çok hoşuna gitti eve götürmek ister miydin? Ya da içinde böyle bir ukde bırakan bir resmin oldu mu?


Ö.B. Hepsini alıp evime götürmek istiyorum. Son fırça darbelerinde işi uzatıp bir gün başından gidemediğim işler oluyor. Hatta çok sevip isim taktıklarım bile olmuştur

A.U. Biraz teknik bilgi de almak istiyorum. Ekip olarak mı çalışıyorsunuz? Yoksa tek mi? Ve bir iş nasıl başlıyor? Nasıl planlanıyor? Sonrasında nasıl tamamlanıyor. Süreç nasıl işliyor?

Ö.B. Öncelikle her iş gibi profesyonel bakmak gerekiyor. Planlama kısmı çok önemli. Çünkü elle yapılan bir iş dolayısıyla fazla zaman alıyor ama bu zamanı en aza indirmek için kendimce yöntemlerim var. Birbirinden tatlı asistanlarım var, bazen bir şantiyeden daha hızlı çıkmak için sadece fırça bakımı için bile ayrı asistanım oluyor.

A.U. Bildiğim kadarıyla tavan süsleme de var fırçanda. Çok zor olmuyor mu tavan resmi? Ayrıca bu de eski bir sanat değil mi? Tavan resimleri… Hala Anadolu’daki bazı evlerin tavanlarında bunu görüyorum…

TARİHİN BUGÜNDE YAŞATILDIĞI TAVAN RESİMLERİ

Ö.B. Aslında tavan resminde doğru duruş ile çalışıldığı takdirde insanın postürünü düzeltmesi söz konusu. Doğru duruş sağlanırsa hiçbir zorluğu kalmıyor. Eski bir sanat tabi ki Anadolu’da camilerden saraylara kadar uzun bir yolculuğu var. İstanbul’da günümüzde de yalı resmi olarak varlığını sürdürüyor. Örneğin İzmir’de modernle klasik desenleri buluşturulup değişik projeler yaptım

A.U. En uzun çalışman aç gün sürdü? Bittiğinde artı bu işi bırakacağım mı dedin, yoksa evet buradan devam etmeliyim mi dedin?

Ö.B. En uzun çalışmam Dubai’de bir yıl sürmüştü. Kesinlikle devam etmeliyim demiştim ama akabinde yaptığım işler butik oldu iki, üç ay süren. Her işimi çok severek yaptığım halde bazılarının sonunda bu işi bırakıp kırtasiye açıyorum dediğim oldu. Ama bu dediğimi malzemelerimi toplayıp işin son haline baktığımda hep unuttum.

TÜRKİYE’DE DUVAR RESSAMLIĞINA DÖNÜŞ İYİYE İŞARET



A.U. Duvar ressamlığı Türkiye’de çok yaygın değil sanırım. Ancak galiba son yıllarda sokaklardaki duvarlardan, grafitilerden bir içe dönüş var, ev, işyeri vb? Var mı, yoksa yanılıyor muyum? Bir de grafitilerle mi başladın bu işe?

Ö.B. Türkiye’de çok yaygın olmadığı doğru fakat şuan benim etrafımda ki talepleri karşılayamadığım gerçeği de var. Çünkü duvar ressamlığı çok yaygın değil. Kesinlikle bir içe dönüş var. İtalyan ressamlarının duvar resimlerinin olduğu evlerde büyüyen müşterilerimde var fakat daha önce hiç bu tarz işlerle karşılaşmamasına rağmen bir duvar resmine sahip olmak isteyen müşterilerimde var. Grafitilerle değil aksine cami süslemeleri ve yazılarıyla başladım. Bunun bugün ki gözüme çok faydası olduğunu düşünüyorum. Tarihi yapılarda ki süslemelerin mükemmelliği tabi ki tartışılamaz fakat günümüzde ki dini yapılarda da kayda değer ve oldukça kıymetli eserler olduğunu söylemeliyim.

A.U. Duvar boyama sanatında bu duvarları kullananlar (yani odaları, işyerlerini vb.) hiç dönüş oldu mu bu resimler beni ruhsal olarak rahatlatıyor diye?

Ö.B. Zaten rahatlatsın, heyecanlandırsın, hayallere daldırsın istekleri sebebiyle talep ediyor insanlar. Dediğim gibi daha önce bu sanatla tanışıklığı olmayan biri bile içgüdüsel olarak sanatın bu gerçeğinin farkında.

TÜRKLER İÇİN BİR DÜNYA CEHENNEMİ: NARGİN ADASI


Sarıkamış harekatının yıl dönümünde o yıllarda esaret günlerini anlatan bir Osmanlı subayının günlüğü ortaya çıktı. Kafkas cephesinde savaşan Trabzonlu zabit vekili Hafız Şaban Efendi’nin tuttuğu günlüğün bir esirin kaleminden çıkması nedeniyle ilk özelliği taşıyor.

TÜRKLER İÇİN BİR DÜNYA CEHENNEMİ: NARGİN ADASI*

Rusya’daki esir kampı günlerini 98 yıl sonra ortaya çıkaran tarihi vesikanın hikâyesi de oldukça ilginç. Esarette bir askerin günlük tutması ve saklamasının oldukça zor olduğuna dikkat çekilirken, kamptan kaçan Şaban efendinin günlüğü kurtarmayı başarması tarihçileri de şaşırttı.
Şaban Efendinin geride kalan eşyaları ve günlüğü bugünkü varislerinin eline ulaşmış. Torunu Necdet Durgun ve kardeşinin torunu Sami Ayan dedelerinden kalan Osmanlıca el yazısı defterin içeriğinde ne olduğunu öğrenmek için Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Lokman Erdemir’e başvurmuş. Lokman Erdemir eline ulaşan vesikaları incelediğinde ilk kez bir esirin günlüğüyle karşı karşıya olduğunu anlıyor ve içeriği ile ilgili bir de akademik makale kaleme alıyor. Erdemir makalesinde, günlük ile ilgili “Tarihimiz önemli bir dönüm noktasını teşkil eden Kafkas Cephesi’nde alınan esirlerin esaret hayatlarının anlaşılmasında mühim bir vesika özelliği taşıyor” ifadelerini kullanıyor. Günlüğüne genel itibariyle “Hamdolsun bugün de iyiyiz.” ifadeleriyle başlıyor.
HAFIZ ŞABAN EFENDİ'NİN ESARETİ BAŞLIYOR
Trabzon’un Çaykara İlçesi’nin Şahinkaya köyünde 1887 yılında doğan Hafız Şaban Efendi I. Dünya Savaşı’nın çıkması üzere askere alınıyor. Şaban Efendi Kafkas Cephesi’nde 52. Alay 3. Tabur’da zabit vekili olarak görevlendiriliyor. Şaban Efendi’nin esir olduğu tarih kesin olarak bilinmemekle birlikte günlüğünü 14 Mayıs 1916’dan itibaren yazmaya başlıyor. Esir alındığı tarihten 19 Haziran 1916’ya kadar Satılmış-Gedik’te (Gedik-Satılmış) tutulmuş, o sabah saat 8.00’de yürütülerek Kars’a, buradan da saat 10.00’da trene bindirilerek Tiflis’e gönderilmiş. Esirlerin gönderileceği yer olan Moskova’dan önce, 23 Haziran’da Bakü’ye varan burada bir gün kalan Hafız Şaban Efendi, 135 kişilik bir grupla Moskova’ya trenle gönderilmiş.
BİR HANEDE 6 KİŞİLİK ODALARDA KALMIŞ
Hafız Şaban Efendi 3 Temmuz 1916’ya Mokova’ya getirildi. 4 Temmuz’da 65 kişi kafileden ayrılarak 20 kişi ile birlikte Volga Nehrine yakın başka bir yere gönderilmiş. Burada Avusturya esirlerinin de katılımıyla 7 Temmuzda tren ile tekrar hareket eden grubun nereye gideceği hâlâ belli değildir. Hafız, Şaban Efendi bu durumu “Makinadayız. Bakalım nereye kadar gidecek.” ifadeleri ile belirtiyor. Esaret hayatı 13 Aralık’a kadar devam etmiş. Esaret hayatının sonuna kadar kaldığı Başahun’da bir hanede altı kişilik odalarda kalmış. Hafız Şaban Efendi günlüğünde bu süreçte, ailesine özlemini esaretin kolay geçmediğini ifade eden cümleler kuruyor.
Şaban Efendi’nin esaret dönüş tarihi ve keyfiyeti kesin olarak bilinmemektedir. Yalnız aileden alınan bilgiler, esaret dönüşünün firar ederek 1920 yılında olduğu, Milli Mücadele’ye katılmak üzere Eylül ayında İnebolu üzerinden Anadolu’ya geçtiği ve I. İnönü Muharebesi’ne (6-11 Ocak 1921) katıldığı belirtiliyor. Esaret sırasında geçirmiş olduğu zatürre hastalığının İnönü Muharebesi sırasında nüksetmesi üzerine hava değişimi ile memleketi Trabzon’a gönderiliyor. Zatürreden kaynaklanan akciğer hastalığına bağlı şikâyetlerinin artması ve hastalığının ilerlemesi üzerine 1921 veya 1922 yazının Temmuz ayı başlarında Kuşmer Yaylası’na çekiliyor ve aynı yıl hastalığından dolayı vefat ediyor.
ESARET GÜNLÜĞÜ VE MAHİYETİ
27 varaklık günlükte bazı sayfaların yırtıldığı ve eksik olduğu tespit edilmiş. Günlük, başında -okunamayacak kadar silik- alay bilgilerinin olduğu ilk sayfadan sonra herhangi bir başlık olmadan 1 Mayıs 1332 [14 Mayıs 1916]Pazar tarihi itibari ile başlayıp 4 Şubat 1332 (17 Şubat 1916) tarihinde biten 8 ay 20 günlük zamanın kaydını ihtiva ediyor.
Bu tarih aralığında istisnasız her gün tutulduğu anlaşılan günlüğün son sayfalarında ise “Ey Padişah sen var iken, ya ben kime yalvarayım?” şeklinde yarı nesir bir münacaat bulunuyor. Günlüğün son iki sayfasında ise Türkçe-Rusça küçük bir sözlük bulunuyor. Günlük durum tespiti mahiyetinde kısa cümlelerden oluşuyor.
Hafız Şaban Efendi’nin esaretinin zor geçen yanı ailesinden, özellikle çocuklarından ayrı kalışı olduğu dikkat çekiyor. Günlüğün ilk sayfası “Birinci günü Pazar Satılmış-Gedik, Kars civarı…” ifadeleriyle başlıyor. Bir sonraki gün “Pazartesi (15 Mayıs 1916) gününde havadis almayarak boş geçirdik.” şeklinde.
Esaretinin ilk günlerinde Kafkas Cephesi’nde cereyan eden muharebelere dair duymuş olduğu haberleri kısaca naklediyor. Günlüğünü tutmaya başladığı ilk günlerdeki “İnşallah Rus aleyhindedir harb Cenab-ı Allah’tan temenni ederim” ifadesi bulunuyor. (19 Mayıs 1916).
Günlükte Mayısın 8, 10, 15. ve 16. günlerinde sulhten yoğun bir şekilde bahsedilmiş, sonraki günlerde sulh ifadeleri ve beklentisi seyrekleşiyor. Bu sulh ifadelerinin en önemlisi Amerika Birleşik Devletleri başkanı Wilson’un kendi adı ile bilinen savaş sonrası durum ile ilgili yayınladığı prensipleridir. Bu durum günlükte “Bazı avam tarafından sulh için Amerika nota vermiş ve sulhu kabul edeceğini beyan et demişler” sözleri ile belirtiliyor (4 Kasım 1916). Günlükte, bu haberden 3 ay sonra 10 Şubat 1917 tarihli satırına savaşın seyrini değiştiren başka bir hadiseyi, Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşa girişini kaydetmiştir. Bu tarihten bir hafta sonra 17 Şubatta da günlük sona ermiştir.
Hafız Şaban Efendi kendisine gelen 2. Ordu cephesinde Kop Dağı’ndaki muharebelerle ilgili haber üzerine (1 Haziran 1916). “Allah Osmanlı’ya Nusret versin. Amin” temennisinde buluyor (20 Mayıs 1916).
DÖNEMİN BAZI SİYASİ OLAYLARI
Hafız Şaban Efendi’nin günlüğünde geçen hadiselerden biri de dönemin askerî ve siyasî hadiseleridir. Özellikle harbin sürecini değiştirmiş hadiselerin haberi günlüğünde de yer etmiştir. 9 Haziran 1916 tarihli satırlarında İngiliz Harbiye Nazırı Lord Kitchener için “…Fi nari cehenneme gark oldu.” ifadesini kullanıyor (10 Haziran 1916). Lord Kitchener 5 Haziran 1916’da Çanakkale’deki başarısızlığından sonra Rusya’nın içinde olduğu durum karşısında Rus hükümetine yardımcı olmak için çıktığı seyahati sırasında Hampshire Kruvazörü’nün Alman U75 Denizaltısı’nın döşemiş olduğu mayınlardan birine çarparak batması üzerine kurtulamayarak boğulmuştu.
*Nargin Adası: Nargin Adası ya da günümüzdeki adı ile Büyük Zire, Hazar Denizi'nin Azerbaycan'a ait bölümünde yer alan bir ada. Ada, Dash Zira, Kum Adası, Zenbil, Sangi-Mugan, Chikil, Kara Su, Kara Zira, Gil, Ignat Dash gibi byük ve birkaç küçük adadan oluşan Bakü takımadalarının bir parçasıdır ve Bakü Körfezi'nde yer alır.