30 Mart 2020 Pazartesi

VİRÜSE KARŞI PSİKOLOJİK SAVAŞTA NELER YAPILMALI?


Uzman Psikolojik Danışman-Psikoterapist Op. Dr. Osman Tufan, yaşadığımız çağda savaşların cephede, son teknolojik silahlarla değil, evimizde virüslerle olduğunu söylerken, “Savaş psikolojisi önemlidir” dedi. 

VİRÜSE KARŞI PSİKOLOJİK SAVAŞTA NELER YAPILMALI?

Robert Fisk, kendi neslinin en müthiş gazetecilerinden biri. Bir savaş muhabiri olarak rakipsiz. Büyük Medeniyetler Savaşı Ortadoğu’nun Fethi aldı neredeyse bin sayfalık kitabında bir merminin (el bombası, tank vb.) izini sürer. Mermi bir tabancan çıkmamıştır. Kapitalizmin ve emperyalizmin silahından fırlatılmıştır. O mermi sadece Ortadoğu’ya ulaşıp orada insanları öldürmez, mermi bir metafor olarak, tıpkı son kırk yıldaki dijital çağda dünyayı internet ağı üzerinden bir saniyede dolaşan bir veri (bilgi) gibi dünyayı dolaşır, önüne çıkanı öldürür. Ölenin birey, toplum, kültür vb. olmasının önemi yoktur. O mermidir. Tıpkı internette, sosyal medyadaki bilgilerin kime, nasıl, niye, ne için ulaştığının ve nasıl kullanılacağının önemli olmadığı gibi.
ELLERİMİZİN VE AYAKLARIMIZIN UCUNDAKİ DÜNYADA ELİMİZDEN KAYARKEN
Bauman “burası” ve “orası” ; “iç” ve “dış”; “yakın” ve “uzak” ayrımlarının anlamı tamamen yitirdiğimizi söyler. İletişim sadece zaman değil mekân sorununu da ortadan kaldırmıştır. “Anında” boyutuna inmişizdir artık.[1] Timothy W. Luke’un gelenekseli anlatmak için kullandıkları organik metaforlar şöyledir Bauman’a göre: “Çatışma burun buruna, kavga göğüs göğse yapılır. Adalet göze göz, dişe diştir. Görüşmelerde kalp kalbe karşıdır. Dayanışma omuz omuzadır, insanlar yüz yüzedir. Dostluk kol kola yürür. Ve değişim adım adım, yavaş yavaştır.”[2] Bütün bu geleneksellik son otuz yılda çöpe atıldı. İletişim ve etkileşimin küresel bir hal alırken, bunun özellikle sağlık açısından etkilerinin neler olabileceğini bilmiyorduk. Covit-19 bize yeni bin yılın ilk çeyreğinde küresel dünyada savaşın nasıl olacağını gösterdi. Nasıl ki bizim için her şey anındaysa virüs içinde artık anındadır... Peki bu savaşta uyum sağlayanlar mı kalacak? Uyum sağlamak nasıl olur? Psikolojimiz bu savaşa karşı nasıl güçlendirilebilir? Uzman Psikolojik Danışman-Psikoterapist Op. Dr. Osman Tufan, bu ve daha önemli sorulara cevap verdi. Keyifli okumalar: 
SORU: Savaş dediğimiz şey psikolojide de geçerli midir? Yani cepheler, güçlü olunan yanlar ve bu güçlü olunan yanlarla düşmanla karşılaşma, beklenmedik anda düşmanı şaşırtma ve ona ağır darbeler verme vs?  
YENİ BİN YILIN İNSAN PSİKOLOJİSİNE DÖNÜK YENİ SAVAŞ YÖNTEMİ: VİRÜS
Op. Dr. TUFAN: Elbette, aslında her şey psikolojiye etkilidir ya da  psikoloji her şeye etkilidir. Psikoloji bir grubu- bir bireyi etkileyen ve belirleyen hareket etme, düşünme, duygulanma ve sonuçta davranışları içerdiğine göre savaş durumunda bunların hepsini primer olarak etkileyeceğinden savaş psikolojisi önemlidir. Nasıl belirlenmeli neler yapılmalı süreç o anın ve sonrasının nasıl takip edilip en az hasarla atlatılacağı belirlenmelidir. Yani savaş geçse de psikolojik etkiler devam edecektir. İnsanların en temel ihtiyaçlarını fizyolojik olanlar diye düşünürsek bunlar beslenme yani yeme içme barınma öncelik olmak üzere,  sonra sosyallik yani birlikte yaşama, paylaşma, güven duyma, saygı duyma ve saygı görme, onaylanma, kabullenilme, sevilme ihtiyaçları  gibi durumlar savaşın sarsacağı durumlardır. İşte bunların ne kadar sağlanabildiği düşmana ne kadar şaşırtma ve zarar sağladığımızı gösterecektir. 
SORU: Virüs bir meydan okumayla bizi büyük bir değişeme zorladı. Hepimizi eve kapattı. Bu bir kritik eşikti. Sanırım mücadelemizde asıl bundan sonra başladı ya da olayın vehametini kavradık. Bunu psikolojik mücadele parantezi içinde ifade ediyorum. Bu bağlamda özellikle virüsün bu meydan okuma karşısında psikolojik savaşın psikolojisi nedir? Nasıl olmalıdır? Bunun için neler gerekir? 
CEPHESİZ SAVAŞ: VİRÜS BİZE DÜŞMANI GÖSTERDİ

Op. Dr. TUFAN: İşte savaş dedik ya bu virüs yani covid-19 bize farklı şeylerde gösterdi. Savaşın bugünkü teknoloji ile sadece cephede silahla olmayacağını ve aslında sadece gözle görülüp elle tutabildiğimiz düşmanla olmadığını da gösterdi. Hiçbir şartta korunamayabileceğimizi cepheden uzağız diyemeyeceğimiz durum aslında ve belki de daha korkutucu oldu. Silahla savaş belki cephe gerisinde olanlar, uzak olanlar için çok korkunç olmayabilir primer olarak olayın içinde değiliz belki. Ama bu virüs olayı ortada belirli bir düşman yokken bile bizi aciz bir  duruma düşürdü eve kapattı. Ama bizlerin yani insanoğlunun en önemli varlığı akıl, vehâmetî kavradıktan sonra aklımızı da kullanmaya başladık demektir. İlk cevapta insan için en önemli şeylerden bahsederken fizyolojik olan ihtiyaçlar dışında güvende olduğumuz  hissi demiştim. Devlet büyükleri insanımız a bu duyguyu sağlayabilirse güvende olduğumuzu devletin güçlü olduğunu ve üstesinden gelebileceğimize halkımızın inanmamız lâzım. Yani kazanacağımız duygusu yerleşmeli. Peki, bu nasıl olacak? Tedbirin takdiri bozacağını göstererek mesela elde edilen başarılar öne çıkarılarak mesela. Ve insanların yapılacak alınacak tedbirlere uygun davranmasını teşvik ederek.  
SORU: Bu psikolojik savaşta yalnız da değiliz. Hepimiz birbirimizden uzakta olmak zorunda olsak da birey olarak, zengin, fakir, eğitimli eğitimsiz vb. eşit şartlardayız. Bu eşit şart psikolojik mücadelenin motoru mu olur yoksa insanda daha büyük bir psikolojik yıkıma mı sebep olur? Eğer yıkıma sebep olursa bunun önüne nasıl geçilebilir. Bir ortak psikolojik konsensüs sağlanması mücadelenin psikolojik kazanımlarını hangi yönde etkiler? 
SOSYAL MEDYA PSİKOLOJİK DESTEKTE NE KADAR ÖNEMLİ?

Op. Dr. TUFAN: Aslında şartların eşit olması bence mücadelede pozitif katkı sunar. Özellikle bizde yine olan garibana olur şeklinde söylemler çok kullanılır. Ama burada bu durum geçerli değil. Hani parası olan Amerika’ya gider Avrupa’ya gider sözü geçerli değil. Herkes eşit ve herkes ne kadar korunabilirse o kadar başarılı. Uygulanan yasaklar herkes için eşit sayılır. Eşit olmayan mecburi haller var tabi çalışan vatandaşlar ve çalıştıkları yerler gibi. Bunlara da maddi, manevi destek önemli... Mesela en yüksek risk gurubu sağlık çalışanları... Maddi destek bir tarafa ama akşamları yapılan alkış bile motivasyon için çok iyi. Sosyal medyadan tvlerden vb destekler önemli. 
SORU: Uyum ve psikoloji arasındaki denge veya uyum ya da çatışma nerede başlayıp nerede biter. Yani bu covit-19 bağlamında kendimizi yeni şartlara ne kadar uydurabiliriz veya uydurmalıyız? Benlik yitimi olur mu? Bunu şunun için soruyorum: Henüz pandemiyle savaş sürüyor, herkesin psikolojisi uzun süre mücadele etmeye yetmeyebilir. İntiharı bir seçenek olarak kullanabilirler veya öfkenin virüs üzerinden bir başkasına, topluma yahut da iktidara yönelmesi kaçınılmaz olabilir. Bu nasıl önlenebilir? Zorunlu uyumun bir sınırı var mıdır hem pozitif hem de negatif anlamda? 
PSİKOLOJİKSİ KIRILGAN OLANLAR ÇOK ETKİLENİR
Op. Dr. TUFAN: Elbetteki sıkıntılar olacaktır. Özellikle kırılgan yapıdaki kişiler çok etkilenebilirler. Olumsuz örnekler sınırlanmalı bence elde edilen başarı ön plana çıkarılmalı ki kırılganlar desteklenebilsin. Bu tür kişilerin destek alabileceği hatlar kurulmalıdır, online yada telefon destekleri sağlanabilmelidir. Çünkü insanlar için en önemli konu hayatta kalmaktır. Bu pandemide özellikle belirtilen 65 yaş üstü olanya da eş hastalıkları olanların yüksek risk durumu korkuyu artırıyor olabilir. Ve elbette yakınını kaybetme korkusu olan genç yaş kişilerde de panik oluşturabilir. Bunlar için sosyal hizmetlerce sağlanacak psikolojik destek önemlidir. 
SORU: İnanç dünyamız da psikolojik varlığımız içinde? Dua, ibadet… Bir bakıma dinler de virüs karşısında birleşmiş gibi. Kutsal yerler ve ibadethaneler kapatıldı ama herkes hem kendisi ve hem insanlık için dua ediyor. Dini haritaların, çatışmalara neden olan pusulaların, rehberlerin önemli kalmamış gibi. Sadece Tanrı ve insan var ve insan bir çaresizlik içinde en azından şu anda görünen. Panik olmasak bile bu çaresizlik inanç dünyamızın psikolojisine de yansıyor. Bu insanın kendi içinde kendisiyle psikolojik anlamda bir inanç, bir empati, inanç dünyasını yeniden inşa etmede bir yeni bilinç hesaplaşmasını ortaya koyar mı? 
VİRÜS İNANÇ REKABETİNİ ORTADAN KALDIRDI
Op. Dr. TUFAN: Aslında inanç dünyası insana manevi destekte en önemli durum. Covidin inanç ayırt etmediği ortada. Ancak dünya kurulalı beri inanç nedenli insanlar rekabet içinde olmuşlar ve hatta pek çok savaşın nedeni inanç farklılıkları. Dini önderler ve din adamlarının söylemleri bence çok önemli olacaktır. Bu durumu, cezalandırıcı üst adaletin yani tanrının ortaya çıkardığı söylemler yerine hangi inançtan olursak olalım birliğe ve birlikteliğin gücüne evrilebilmesi mümkün olur mu? Zannetmiyorum. Yani bu işin üstesinden dünya olarak geldiğimizde  yine çoğu kesimde inanç üstünlükleri tartışması devam edecektir… Üstün insan olmak ve bunu çoğunlukla inanca bağlamak. Bence inanç dünyasında yeniden inşa çok düşük bir kesim haricinde olmaz.  
SORU: Böyle bir uyum sürecinde en çok etkilenecek olanlar küçük yaştakiler olsa gerek. İnsanlar evdeyken çocuklarıyla nasıl yeni bir ilişki biçimi geliştirebilir ve bu ilişki ailenin psikolojik dünyasına nasıl bir katkı yapar? 
ÇOCUKLAR İÇİN EN KOLAY UYUM SAĞLANACAK DÖNEM
Op. Dr. TUFAN: Aslında kayıplar haricinde çocuklar duruma en kolay uyum sağlayacak. Kayıp durumlarında elbette yaş önemli olmakla birlikte çocuklara da destek verilmeli...  Çocukların en çok istediği şey aileyle birlikte olmak (ergenleri ayıralım). Küçük çocuklar özellikle her şeyi somut düşünürler. Dolayısıyla sizin evde olmanız ve vakti onlarla geçirmeniz dışarıda ki durumu onlar için önemsiz hale getirir. Genelde aile bir arada olması sevginin görülmesi pozitif yansır. 
SORU: Hamile olan kadınların psikolojisi de bu anlamda önemli değil mi? Bu süreç içinde nasıl bir hamilelik psikolojisi geliştirilebilir? 
HAMİLELERE BU DÖNEMDE YALNIZ OLMADIKLARINI GÖSTERMEK GEREKİR
Op. Dr. TUFAN: Hamilelik kadında pek çok sebeple duygu-durum değişikliği yapmaktadır. İnsanların aradığı şey güven garantidir  aslında. Gelecekten korku olması sorunu artırır... Hamilelik normalde de desteğe çok ihtiyaç duyulan bir dönem... Yalnız olmadığını hissetmesi ona güç verecektir  
SORU: Yaşlı insanlara karşı virüsle mücadelede ilk anda yapılan şeytanlaştırma toplumda kendi kendine bir yüzleşme gerçekleştirmiş midir? Yani aslında hepimizin aynı gemide olduğu… Ya da aynı kuyuya düştüğümüz noktasında? 
YAŞLILARA TAKINILAN TAVIR SEVGİMİZİN GÖSTERGESİ OLDU
Op. Dr. TUFAN: Yaşlılarımız maalesef  hedefte gibi oldular. Süreçte belki anlatımda destekte sıkıntıda oldu. Sanki virüsü onlar yayacakmış gibi, bir hava oluştu. Aslında genç nüfus yayımda daha tehlikeli... Fakat etkilenmede yaşlılar ağır oluyor ve ölümde  çoğunlukla onlarda. Aslında hepimizin büyükleri anne babası var ve onları kaybetmek korkusuyla yüzleşmiş olduk, olmadıkları durumun düşüncesi korkusunu yaşadık. Ve birde gerçekten sevgimiz ne kadarmış gördük. 
SORU: Varsa buraya son düşüncelerinizi alabilirim: Sorularda eksik kalmış olabilir veya eksik gördüğünüz şeyler olabilir. Onları da bu burada yazabilirsiniz? 
Op. Dr. TUFAN: Evet dünya ve ülkemiz gerçekten  zor bir zaman yaşıyor ama insan aklının gücünü  görme fırsatı olarak, basit tedbirlerin önemini kavrayarak ve dünyanın hepimize ait olduğunu görüp birlikte yaşamayı öğrenerek bu süreci atlatırsak çok güzel olur. Kurallara hep birlikte uyduğumuzda ne kadar güçlü olduğumuzu, nelerin üstesinden gelebileceğimizi, yardımın  paylaşımın insanlara neler sağladığını nasıl güç kattığını gördük böylece. Ülkemiz ve insanlık için çok ders çıkaracağımız bir durum oldu. Halen devam etse de bunun altından kalkacağımıza inanıyorum. Teşekkür ediyorum. 

Uzman Psikolojik Danışman-Psikoterapist Op. Dr. Osman Tufan kimdir: Üroloji, Psikoloji, Aile Terapisi. Yetişkin Psikoterapi, Cinsel Psikoterapi, Aile-Çift Terapi, Çocuklarda Cinsiyet Kimliği Gelişimi ve Bozuklukları Uzmanı, Uzman Psikolog, Danışman Psikoterapist. Aktif olarak görevlerini sürdürüyor. 


[1] Bauman , Zygmunt, Küreselleşme, s. 19,  Ayrıntı Yayınları 4. Baskı, İstanbul, 2012
[2] A., g., e., s. 23

28 Mart 2020 Cumartesi

PROF. DR. BOZKURT: CORONA VİRÜSÜ DİJİTAL TOPLUMU İNŞA ETMEYE BAŞLADI!


Bir yanda Covid-19 ile kapitalizmin sonunun geleceği kehanetinde bulunanlar, diğer yanda sosyalist bir ekonomi ve toplum modelinin, hem pandemiye hem de yönetimlere meydan okuyacağı varsayımında bulunanlar. Sosyolog, Prof. Dr. Veysel Bozkurt’a göre ise dijital toplum geliyor. Hatta home ofis dünya yönetimine geçiliyor.

CORONA VİRÜSÜ DİJİTAL TOPLUMU İNŞA ETMEYE BAŞLADI!

21. yüzyıl için sosyologlar çağı denir. Belki biraz iddialı gibidir ama bugün geldiğimiz bu kaos ortamında tıp bilimi ve sağlık çalışanlarıyla birlikte bütün dünyada da sosyologların ne söyleyeceğine odaklanılmış görünüyor. Bir yandan pandemiyle mücadele ederken, bir yandan ayaklarımızın altında yeryüzü kayıyormuş gibi hissediyoruz. Sadece bir tutunma ihtiyacından değil, eşikten nereye atlayacağımız konusunda da tereddütlerimiz var. İktisatçılar yeni ama kapitalizm mi, sosyalizm mi tam da belirgin olmayan öngörüler yapıyorlar. Yani aslına bakarsanız yine biraz piyasa gözünden bu korkunç olay değerlendiriliyor. Peki, sosyologlar durumu nasıl izah ediyor. Geleceğe yönelik perspektifleri neler? “Temkinli bir iyimserlik içindeyim” derken, önümüzde yeni bir hayatın açıldığını ifade eden, uluslar arası bir bilim insanı olan Sayın Sosyolog Prof. Dr. Veysel Bozkurt, blogum için sorularımı cevapladı. Bu röportajda bir sosyolog olarak elbette bir mucize sunup, bizi bugünkü dertlerimizden kurtaracak reçeteler vermiyor; daha önemlisini açıklıyor. Özellikle satır aralarında şu andan itibaren nasıl bir toplum olmaya başladığımızın verilerine ulaşmanız mümkün olacak. Eğitim öğretimin dijitalleşmesinde bir çok ilk ve önemli adımları da atan Bozkurt’un bugün geldiğimiz noktada devletlerin ve toplumların nasıl davranması veya davranmaması, bunu ne için yapmaları gerektiğine ilişkin derin ve anlamlı bir ufuk turu var aşağıdaki bu röportajda.  
SORU: Şu anda ağresif ve patolojik bir meydan okunanın karşısında olduğumuz
söyleniyor, yazılıyor. Böylesinin ilk kez görüldüğü de bir vak’a. Bir anlamda virüs küresel keyfimizi kaçırmakla kalmadı. Öldürüyor. Kitleleri eve kapanmaya zorluyor. Bu küresel iletişim ve etkileşim çağında tam da tıkır tıkır işleyen, zamanı ve mekânı ortadan kaldırarak dünyanın en uzak noktasıyla anında irtibat kurduğumuz teknoloji harikası bir bilgisayar gibi çalışırken, virüs sanki ironik biçimde bizi evimize değil de bir paradoksa hapsetmiş gibi. Sağlığımızı etkilemesini parantez içinde tutarsak bu virüsün, sosyal açıdan, bütün toplumlara ilk verdiğim mesajını nedir ve bu mesajı nasıl okumalıyız sizce?
VİRÜS TOPLUMLARI DERİNDEN ETKİLEYECEK
BOZKURT: Covid-19, sıkça dile getirildiği gibi insanlığın başına yüzyılda bir gelen türden felaket. Beklenildiği şekilde bu virüsün toplumlar üzerinde derin etkisi olacak. Bu etkinin nasıl ve hangi derinlikte bir etki olacağı biraz da krizin ne kadar uzayacağına bağlı. Eğer virüs bir an önce kontrol edilemez ve çok uzun bir süre insanlar evlerine kapanırsa, hem can kaybı hem de ekonomik kayıplar yüksek olacaktır. Artan işsizlik ağır sosyal sorunları tetikleyebilir. Burada kritik mesele, virüsün hangi sürede kontrol altına alınacağıdır. Virüsün ne zaman kontrol altına alınacağı konusunda uzmanların üzerinde uzlaştıkları bir süre de mevcut değil. Temennimiz kısa sürede kontrol altına alınması doğrultusunda.
KÜRESEL EKONİMİK BAĞIMLILIK VİRÜSE ERKEN MÜDAHALEYİ ZORLAŞTIRDI
Kriz küreselleşmeyi daha çok sorgulanır hale getirdi. Yükselen popülizm uzun bir süredir küreselleşmeye kuşkuyla bakanların sayısını artırmıştı. Bu krizle ülkeler kendi içlerine kapandılar. Çünkü küresel mal ve insan hareketliliği, virüsün kısa sürede yayılmasında en başta gelen faktör oldu. Çin’de krizin ortaya çıkmasından sonra, yurt dışına seyahatler daha erken durdurulabilirdi. Ülkeler arasındaki karşılıklı küresel ekonomik bağımlılık, devletlerin erken müdahalesini zorlaştırdı.
VİRÜSÜN ÜSTESİNDEN ULUS DEVLETLER Mİ GELECEK? 
Bu salgın küresel bir sorundur.  Normal koşullarda küresel bir sorunun çözümü de küresel olması beklenir. Ancak dünyada bu tarz büyük felaketlerle başa çıkmada faydalanılabilecek bir küresel yönetişim mekanizması yok. “Önce ben” (ya da “Amerika first”) diyen liderlerin başı çektiği bir dünyada her ülke/devlet kendi yarasını kendi sarmak durumundadır. Bu gelişme küreselleşmeye yönelik mevcut kuşkuları daha da artırmıştır. Uzun vadede İkinci Dünya Savaşından sonra görüldüğü gibi, küresel salgınlar karşısında Dünya Sağlık Örgütü türü örgütler güçlendirilebilir.  Şu an için mevcut sorunlarla başa çıkmada ulus devletlerden başka enstrüman yok.
SORU: Şu an henüz ortaçağdaki gibi olmasa da bir trajedinin içindeyiz. Panik havası 
olmasa da ya da en azından psikolojik bir direnç, özellikle sağlık çalışanlarının özverili çabalarıyla göreceli de olsa sağlıklı işlerken, belirsizliğin korkusunun, virüsün öldürdüklerinin acısıyla birleştiği ve bunun haklı bir endişe doğurduğunu hissedebiliyor. Endişenin önemli bir bölümü de bu durumun ne kadar süreceğiyle ilgili. Çünkü kimse bu konuda bir öngörüde bulunamıyor ama en az üç ay boyunca durumun sıcaklığını koruyacağı belirtiliyor. Bu durum özellikle toplumlarda hangi hasarları doğurabilir ya da doğurur mu?
GÜÇLÜ DEVLET KAYGI TOPLUMUNU ÖNLER
BOZKURT: İnsanoğlu en çok belirsizlikten korkar. Sizin de belirttiğiniz şekilde belirsizlik had safhada. Bütün hayatımız belirsizliği azaltma arayışı üzerine kurulur. Bunun yarattığı doğal bir kaygı artışı olacaktır. Burada esas olan kaygının kontrol edilebilmesidir. Kaygılarını kontrol ederek bunu uzaktan da olsa çalışmaya/üretime dönüştürenler olabileceği gibi, kontrol edemeyenler de olacaktır. Özellikle evde kalma uzar ve geçimini sağlama konusunda zorluklar artarsa, kaygının çok daha artması beklenebilir. Burada hükümetin izleyeceği politikalar önem taşımaktadır. Şunu da aklımızda tutalım devletler vatandaşına imkânları ölçüsünde destek verebilirler.
Gruba dışarıdan yönelecek bir tehdit, grubu kendi içinde kenetler. İnsanlar zorluklarla birlikte daha kolay başa çıkabileceklerine inandıklarında, toplumsal dayanışma güçlenir. Şu anda hepimizin varlığına yönelik bir tehdit var.  Bunun farkına varmamız ve aramızdaki geçmiş hesapları bir tarafa bırakarak birbirimize karşı sorumlu davranmamız önem taşımaktadır. Öfke ve nefret en çok taşıyanı zehirler.
Diğer taraftan eğer panik havası doğarsa, insanlar hayatta kalma güdüsüyle (bencilleşerek) tam aksi yönde hareket edebilirler.  Toplumsal bağlar çok daha zayıflayabilir. Bu sebeple herkesin sorumlu davranması önem taşıyor. Bir taraftan önlem alınması için riskler anlatılırken, diğer taraftan da sorunların birlikte aşılabileceğine dair umut aşılanması önem taşımaktadır.
SORU: Bu hasarlar, kalıcı veya değil, kısa vadede toplumların şekillenmesinde
bir veri olarak iyi niyetli veya kötü niyetli kullanılabilir mi? Yani misal yeni ulus devletler ortaya çıkabilir mi?  Çünkü yıllardır, kapitalizmin mabedi konumundaki Amerika’nın yıkılacağı varsayımları, bugün virüs merkezli komplo teorileri arasında koyuca tırnak içine alınıyormuş gibi. Ayrıca Avrupa toplumları yeni İngiltere gibi yeni bir Brexit için ülkelerine baskı yapabilir mi? Avrupalı liderler de bunu körükleyebilir belki. Ya da Çin’in yeni bir güç olarak ortaya çıkması düşünülebilir mi? Ya da bunu neden düşünsün bu toplumlar?
VİRÜS KONTROLDEN ÇIKARSA SERT ÖNLEMLER DEVREYE GİRER
BOZKURT: Bu salgın, hâlihazırda bütün toplumları etkilemeye başladı. Bu etkinin nereye doğru everileceği, daha önce de söylediğim gibi, virüsün evrim yönüyle yakından ilişkili olacaktır. Elbette bu etkiyi herkes kendi amaçları doğrultusunda kullanmayı deneyebilir. Virüs eğer kontrolden çıkacak ölçüde yaygınlaşırsa, kendi iç çatışmalarını çözememiş toplumlarda, politik anlamda parçalanmalar ya da bunları bastırmak için sert yönetim uygulamaları gelebilir.  Komplo teorilerine ben uzun yıllardır mesafeli dururum. O yüzden bu tarz öngörüleri ciddiye almıyorum. Sağlıklı/serinkanlı düşünme becerilerini bozduğu için insanlara zarar verdiğini de düşünüyorum.
Avrupa birliği ülkeleri arasında geçmiş yıllarda ekonomilerin daraldığı dönemlerde bütünleşme karşıtı popülist hareketlerin güç kazandığı görülmüştür. Ekonomilerin genişlediği dönemlerde ise tam aksine entegrasyon ve genişleme süreci hız kazanmıştır. Kazanan her şeyi alır anlayışına dayanan küreselleşme, 2008 ekonomik krizi ve sonrasındaki artan göç hareketleri, AB ülkeleri arasında bütünleşmeye kuşkuyla bakanların sayılarını artırmıştı. Nitekim Brexit biraz da bunun sonucu ortaya çıkmıştır.
ABD VE ÇİN’İN BİLEK GÜREŞİNDE VİRÜS TAM ORTADA DURUYOR

Çin salgın konusunda şu anda en deneyimli ülkedir. Elinde kaynağı da var. Bunu iyi kullanırsa çok sayıda ülke ile arasında güçlü köprüler kurabilir. Halen teknolojik ve ekonomik olarak dünyanın en güçlü ülkesi “Amerika first” diyerek hareket ettiği için,  Çin’in diğer ülkeler üzerindeki etkisi daha da artabilir. Nitekim geçtiğimiz hafta ABD’nin etkili dergilerinden olan Foreign Affair’da yayınlanan bir yazı dünyada Amerika’nın gerileyen, Çin’in güçlenen rolüne dikkatleri çekiyordu.
SORU üçüncü sorumla bağlantılı olarak toplumların sosyal devlet anlayışında veya
yönetimleri buna zorlama yeni bir açılım ortaya çıkar mı? Çünkü görüldü ki sosyal güvenlik sistemi de, sağlık sistemi de bu virüs karşısında çok da dirençli görünmüyormuş. Devlet var evet, sanayi var, özel sektör var vs. ama ilk anda olmasa bile örneğin ülkemizde, kısa bir süre içinde özel hastaneler, devletin kontrolüne geçti. Sosyal devlet anlayışında, sosyal güvenlik anlayışında yeni bir bakış açısı ortaya çıkar mı, kısa vadede olmasa bile orta vadede?  
BOZKURT: Bu salgın şunu gösterdi, her şeyi güç ve kazanç arayışı peşinde koşan aktörlerin eline bırakırsanız, kazanan çok küçük bir azınlık servetin çok büyük bir bölümünü alıyor. Bugüne kadar kazanç/güç peşinde koşanlar, toplumları kontrol edecek teknolojilere çok büyük yatırımlar yaptılar; ancak insanlığın kaderini etkileyecek salgınlar konusunda yeterince kârlı olmadığı için yatırım yapmadılar. Kuralsız küreselleşme sürecinde birçok ülkede gelir eşitsizliği arttı ve çalışma hayatı son derece güvencesiz hale geldi.
SOSYAL DEVLETE GEÇİŞ ERKEN BİR ÖNGÖRÜ 
Özel hastanelerin devletin kontrolüne geçmesi daha çok yaşadığımız olağanüstü durumla ilgili. Bu geçici bir durumdur; özel mülkiyete dayanan kapitalist sistemden devletçi sosyalist sisteme doğru bir makas değiştirme olarak görmek doğru değildir.
Önümüzdeki dönemde sosyal devlet ya da sosyal güvenlik sistemlerinde bir değişiklik olur mu şimdiden söylemek zor. Değişiklik ihtiyacı ve arzusu olsa bile, devletler elindeki kaynaklar ölçüsünde vatandaşına hizmet götürürler. Şimdikinden daha fazla sosyal koruma için gelirin daha adil dağıtılması ve üretimin artmasına ihtiyaç vardır. 
SORU:  Kapitalizmin de küreselleşmenin kimseyi korumadığı tam aksine çok kırılgan,
hatta toplumları kendine bağımlı birer nesne yaptığı ortaya çıkmadı mı? Çünkü durum o kadar dramatikleşti ki Avrupa’dan gelen haberlere göre insanlar virüs saldırı karşısında, ebeveynlerinden (yaşlı insanlardan) bir anda vazgeçebileceklerini bile sessizce ilan edebildiler; her ne kadar bu konuda yaşlı nüfusun gençleştirileceği komplo teorileri ileri sürülse de.
KÜRESELLEŞMEDEN EN ZENGİN YÜZDE BİR KAZANIRKEN, YÜZDE 99 KAYBEDİYOR
BOZKURT: Mevcut kapitalist sistem ve kuralsız neo-liberal küreselleşmenin birçok ülkede gelir dağılımındaki eşitsizlikleri artırdığını Stiglitz ya Piketty gibi iktisatçılar uzun yıllardır yazıyorlar. Birçok ülkede küreselleşmeden en zengin yüzde bir kazanırken, yüzde 99 kaybediyor.
Salgının başında “ölen ölür kalan sağlar bizimdir” ya da “sürü bağışıklığı” gibi bir anlayışla hareket eden ülkeler,  sorunun ciddiyetini gördüklerinde hızla bu politikalardan vazgeçtiler. Şu anda kimse piyasadan bir şey beklemiyor. Kısa vadede Keynes’in* dönüşünden bahsedebiliriz.
Kutuplaşmanın etkisiyle hem içeride bizden farklı düşünenlere hem de dışarıya karşı çok fazla önyargılı hale geldik. Önyargı bu kadar artınca, okuduğumuz haberleri de yargılarımızı doğrulayacak şekilde seçici algılıyoruz. Örneğin İtalya’da ya da İspanya’da olan durum Allah korusun bizim başımıza da gelebilir. 300 kişiye bakabilecek insanın olduğu bir hastaneye 3000 kişi başvurabilir. Çaresiz kaldığınızda kurtarma şansınız en yüksek olanları hekimler seçmek durumda olabilir.
Küresel bir felaketin yaşandığı bir dünyada üstünlük ya da kendini ispatlama arayışında olmaktan ziyade, benzer acıları/riskleri yaşadığımız insanları anlamaya çalışmak bize daha çok yakışır. Başkalarının açıları karşısında sevinme ya da böbürlenmek değil, olgunluk yakışır. En azından ben ülkemizin insanının çoğunluk itibariyle bu olgunlukta ve zengin gönüllükte olduğuna inanmak istiyorum.
DEĞİŞİM BEKLENTİSİ BİLE DEĞİŞİMİ TETİKLEYEBİLİR

SORU: Bugün baktığımızda ABD’de de Avrupa ülkelerinde de (özellikle İtalya) ülkelerde
çok dramatik manzaralar var: Askeri araçlarla cenazelerin taşınması… Hastane koridorlarında yatan ve tedavi edilmeyi bekleyen insanlar. Çin’den ve Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerden uzman ve tıbbi malzeme desteği alınması vb. Avrupa toplumları, tarihsel süreçteki birikimleri de elbette etkili… Ancak özellikle kapitalizmin itkisi ve küreselleşmeyle daha belirgin hale gelen, başta iklim değişikliği olmak üzere açlık, yetersiz beslenme, bölgesel savaşlar, Ortadoğu’daki büyük ve halledilemeyen sorunları gibi acı süreçler içeren olumsuzlukların görmezden gelme aracı haline gelen ve bu yüzden kendi içlerinde de eleştirilen özgüvenlerinde bir çatlamaya neden olur mu? 
BOZKURT: Gelişmiş ülkeler arasında sanırım bu salgına en hazırlıksız yakalanan İtalya’ydı.  Almanya özellikle tedavide başarılı görülüyor. Ancak teknolojinin bu derece geliştiği bir çağda diğerleri gibi gelişmiş ülkelerin de hazırlıksız yakalanmaları mutlaka tartışılacaktır. Gelişmiş ülkeler aynı zamanda “açık toplum”lardır. Bu toplumlarda sorunlar çok daha açık tartışılır. Veriler herkese açıktır. Sorumlulardan hesap sorma, sorumluların da hesap verme kültürü vardır. Salgın atlatıldıktan sonra bu konular enine de boyuna da uzun yıllar tartışılacaktır. Biraz da bu gerekçe ile “bildiğimiz dünyanın sonu”na mı geliyoruzu tartışıyoruz. Geniş bir kitle,  radikal değişmeler bekliyor. Önümüzdeki dönemde bu beklentinin kendisi dahi çoğu zaman değişimi tetiklemek için yeterli olabilir.
VİRÜS KARŞISINDA DİN VE BİLİM NEREDE DURUYOR?
SORU   Din toplumlar için son derece önemli ve hep bilimle din çatışması bitmek bilmedi.
Ancak bugün baktığımızda pandemi kaynaklı dinden uzaklaşmadan bilime olan yakınlaşma hissedilir biçime ortaya çıktı sanki. Hatta ilginçtir, İtalya’da 7 Mart’ta Papa Francis’in Aziz Pietro meydanındaki pazar ayinini 'online' olarak yapacağı açıklandı. Yapıldı da bu ayin, Papa Francis ve korumaları dışında kimse yoktu meydanda. Kabe ziyarete ve ibadete kapatıldı. Ülkemizde camiler Cuma günleri de dâhil ibadete kapatıldı. Hatta cami minarelerinden ezan ve salanın dışında halka mesajlar ilan edildi. Bu yeni ve iyimser tahminle sürekli hale gelebilecek, sadece İslam açısından da değil diğer dinler ve kendi içindeki çatışmalarını akılcı bir seviyeye taşıyacak, toplumları birbirine yaklaştıracak bir kalıcı uzlaşı olarak görülebilir mi?  
BOZKURT: Din ve bilim insanlığın farklı ihtiyaçlarına cevap veren iki farklı bilgi türüdür. İkisini çatıştıracak şekilde de, çatışmayacak şekilde de yorumlayabilirsiniz. Bu büyük ölçüde yorumlayanın niyetine ve ihtiyaçlarına bağlı. İnsanlar başları sıkıştığında dine yaklaşırlar. Bu salgın dolayısıyla bilime yakınlaşma da artacaktır. Çünkü salgının aşısını yine bilim insanları bulacaktır. İnsanlığın kuruluşu şu anda laboratuvarlarında çalışan bilim insanlarına bağlıdır. Yine bu derdin çaresi (bir mucize olmazsa) bilimde ve teknolojide gelişmiş ülkelerden birinde olacaktır. Gelecekte akılcı bir uzlaşının ortaya çıkabileceği beklentisi konusunda dikkatli olmak lazım. Mevcut korkularımız, kaygılarımız, hırslarımız devam ettiği müddetçe farklı dini/politik/etnik gruplar arasındaki yarış da sürecektir.
 SORU:     Sizin de çok iyi bildiğinizi düşündüğüm bir sosyolog, filozof ve kültür eleştirmen
olarak da tanınan Slavoj Zizek, geçtiğimiz günlerde Corona virüsüyle ilgili dikkat çeken bir yazı kaleme aldı. Zizek, Çin’in Wuhan kentinden yayılmış olan virüsü kapitalist sisteme vurulmuş bir darbe olarak tanımlarken, virüsün bu darbesiyle komünizmin yeniden keşfinin önünün açılabileceğini ifade etti. “Bu mütevazı fikrim çok daha radikal” diyen Zizek, bunun kapitalizme karşı bir meydan okumadan çok saldırı olarak niteliyor. Çin’deki komünizmin yıkılacağı spekülasyonları karşısında yeni bir kapitalizmin doğacağını iddia ediyor. Bu görüşe katılır mısınız? Yani komünizm mi keşfedilir buradan yoksa yeni bir kapitalizm mi doğar? Ya da karma bir sisteme mi geçilir?
GELECEĞİN DÜNYASI BİLDİĞİMİZDEN FARKLI OLACAK
BOZKURT: Gelecekle ilgili öngörülerde dikkatli olmak lazım. Yarın hangi dâhinin neyi keşfedeceğini bilemezsiniz. Bazen bir çivi bir atın, bir at bir liderin bir lider de insanlığın kaderini değiştirebilir. Salgının kapitalist sisteme yönelik büyük bir gaz birikimi yarattığını görüyoruz. Karantina uzar ve felaket büyürse biriken gazın çok daha artacağını şimdiden görebiliyoruz. Bir noktadan sonra patlama olasılığı da günümüzde genel bir kabul haline geldi. Kapitalist sistemin karşı karşıya kalacağı gaz patlaması nasıl bir yeniden yapılanma yaratır şimdiden söylemek zor. Sadece olası senaryo olarak şunu söylemek mümkün: Muhtemelen geleceğin dünyası (siz buna kapitalizm de diyebilirsiniz) bildiğimizden daha farklı olacaktır.

KARANTİNANIN UZAMASI TOPLUM AÇISINDAN RİSKLİ 

SORU:  Elbette yeni bir ekonomik sistem oluşursa toplumda yeniden tanımlanabilir. Kısa
vadede yaralar sarıldıktan sonra bir yeni toplum paradigmasından bahsedilebilir. Burada tabii ki iki senaryo ortaya çıkabilir. İyimser senaryoya göre yeni bir toplum ortaya çıkabilir. İkincisi ve istenmeyen senaryo ise bütün bu olup bitenlerin sosyal devleti doğurmadığı, çatışmaları bitirmediği, iklim krizine çare olmadığı, dolayısıyla yeni bir kaosun tetiklenebileceği varsayımı. İyimser senaryoyu ele alırsak Mars’a yerleşme hayalleri, yapay zekâ umutları sürer. Sosyal medya, sınırsız ve zamansız etkileşim iletişim sürer. Küreselleşme daha küresel ve yeni bir yapıya kavuşur. Kavuşur mu gerçekten, bir musibet bin nasihattan iyidir felsefesince? Yoksa ütopya arayışımıza kaldığımız yerden devam mı ederiz? Bir felaketin nasihati toplumları daha iyimser bir yapıya sürükler mi?
BOZKURT: Karantinanın ne kadar süreceğini bilmeden bu soruya cevap vermek benim için zor. Bir ay sonra aşısı ortaya çıkmazsa bile tedavi eden bir ilacın bulunması halinde yaratacağı etkiyle, 6 ay karantinada kalma halinde yaratacağı etki farklı olacaktır. Ya da çok fazla uzamasının. Bu konuda maalesef hiçbirimizin elinde veri bulunmuyor. Çizdiğiniz her iki senaryon da mümkün.  Ben temkinli bir iyimserlik beklentisi içindeyim. Ancak bunun akademik anlamda hiçbir kıymeti yok. Tümüyle sübjektif.
SORU: Burada tabi olay henüz sıcakken yapılanlar da var, zorunluluktan. Bunu çok
önemsiyorum, özellikle ülkemiz açısından. Sizin bu virüs ortaya çıkmadan önce başlattığınız, aslında batılı ülkelerde de zaman zaman denenen bir eğitim öğretim modeli. Sizin bu konudaki öncülüğünüz yadsınamaz bir gerçek ki, ne kadar doğru ve haklı bir iş çıkardığınız maalesef pandemiyle tescillendi. Bu güne kadar internet üzerinden daha çok kurumsal bazda açık öğretim, uzaktan öğretim gibi ortamlarda sanal gerçeklik dersleri yapılıyordu. Bunlar kurumsal-kapalı ortamlardı. Bir ilke imza atarak sosyoloji derslerini internet üzerinden yayınlamaya başladınız. Bu yeni bir alternatif esnek öğretim-eğitim metodu ve aynı zamanda esnek eğitim-öğretim mekânı gibi gelmişti bana. Şimdi kampüsler, derslikler evlere taşındı. Bu eğitimde yeni bir devrim olabilir mi, çünkü tüm ülkede evler derslik ve anfi oldu? Buna bağlı olarak gelecekte eğitim öğretim sistemindeki bu değişiklik, farklı alanlara da uygulama imkânı sağlar mı?  
DİJİTAL TOPLUM ARTILARI VE EKSİLERİYLE BERABER GELİYOR

BOZKURT: Benim elimde hazır video çekimlerim vardı. Onları yayınladım. Umarım bu dönemde öğrencilerimizin ihtiyaçlarına kısmen de olsa cevap verir. Bu salgının en önemli etkisi, teknoloji kullanımını yaygınlaştırması olacak. Bir diğer ifade ile eğitimin ve bazı işlerin dijitalleşmesi hızlanacak. “Dijital toplum”, eski bir kavram. Geçmişte enformasyon toplumu tartışmalarının anahtar kavramlarından biriydi. Enformasyon teknolojileri işlerin önemli bir kısmını uzaktan yapma imkânı vermektedir.
Uzun yıllardır dünyada olduğu gibi bizde de dijitalleşme çalışmaları vardı. Nitekim e-devlet uygulaması dijitalleşme sürecinin bir parçasıydı. Bugün birçok işimizi e-devlet üzerinden görebilir hale geldik. Birçok şirket (özellikle proje bazlı çalışanlar) işlerini evlerinden yürütebilmektedir.
HOME OFİS  BİR DÜNYA YÖNETİMİ

Muhtemelen salgın sonrasında da bazı kurumlar evden ya da dijital çalışmayı sürdürebilirler. Çünkü salgın bizim ve işletmelerin iş yapma alışkanlarını değiştirmektedir. Yine uluslararası konferanslarda da katılımcıların büyük bölümü tebliğlerini evlerinden sunabilirler. Hâlihazırda da başladılar. Unutmayalım YouTube şu anda dünyanın en büyük açık üniversitesidir. Sadece çoğunluğu çöp diyebileceğimiz içeriğin arasında dünyanın en nitelikli insanlarının videoları yeterince fark edilmemektedir. Dijitalleşme eğitimi ucuzlatarak geniş kitlelere yayabilir. Diğer taraftan birlikte öğrenmenin ve sosyalleşmenin imkânlarından öğrencileri uzaklaştırır. Dijital toplum artıları ve eksileriyle beraber geliyor.

*John Maynard Keynes (5 Haziran 1883, Cambridge - 21 Nisan 1946, Sussex, İngiltere), radikal düşünceleriyle ekonomide yeni bir akım başlatan Britanyalı Gazeteci, iktisatçı . Ekonomik durgunlukla mücadelede müdahaleci para ve maliye  politikalarını savunmasıyla tanınır. Ekonomik durgunlukla mücadelede müdahaleci para  ve maliye politikalarını savunmasıyla tanınır. Bu düşünceleri daha sonra Keynesçi ekonomiakımı içinde biçimlenmiştir. Temel politika önermesi talep yönlü makroekonomik politikalardır. Yatırımları faiz ve sermayenin marjinal etkinliği yardımıyla açıklamaktadır. Ekonomi daima tam istihdam denge düzeyinde bulunmamaktadır. Ekonomide eksik istihdam ve atıl kapasite vardır. Ekonomideki işsizlik gayri iradi işsizlik olarak adlandırılmaktadır (wikipedia)

Prof. Dr. Veysel BOZKURT kimdir: 1984 yılında Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun olmuştur. 1986 yılında yine Uludağ Üniversitesi’nde Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Çalışma Ekonomisi Endüstri İlişkileri-Yönetim ve Çalışma Sosyoloji Anabilim Dalı’nda Yüksek Lisans eğitimini tamamlayan Bozkurt, 1991 yılında aynı alanda doktora eğitimini tamamlamıştır. 1994 yılında Doçent olan Bozkurt, 2000 yılında Profesör unvanını almıştır. Yayınlanmış kitapları:
Değişen Dünyada Sosyoloji
Küreselleşmenin İnsani Yüzü
Elektronik Ticaret
Deprem Ve Toplum
Dönüşüm (Endüstriyel Post Endüstriyel Dönüşüm / Bilgi, Ekonomi, Kültür)
Enformasyon Toplumu ve Türkiye
Avrupa Birliği ve Türkiye
Siyasal Kurumlar Çıkar Grupları
Kamuoyu Ortaklık Belgeleri
Püritanizmden Hedonizme Yeni Çalışma Etiği


27 Mart 2020 Cuma

Yan yana toplanan milyonlarca sıfır

İki gün önce çok derin ve sarsıcı bir an yaşadım. Çok sevdiğim bir insanla epeyce bir aranın ardından, aramızda öylesine anlamsız bir mesafe varken görüştüm. Güncel olanı konuşuyorduk, birbirimize sağlıklı olmayı diliyorduk. Aramızda o – sosyal mesafe kavramı olarak açıklanan, bitimsiz ölü alan ve şu anda bile alan, mezar vardı.

Bir anda bütün hissiyatımla, son derece sağlıklı bir bilinçle ve inanarak – ben de seni seviyorum, dedim. Biraz şaşkın, gülümsedi, o gülümsemenin en çok yakıştığı yüzüyle. O an yaşadığım hayatımın hiçbir döneminde tecrübe etmediğim bir durumdu.

Kişiliklerimiz bir virüslü yok edilmişti. Birer özne olamıyorduk. Nesne de değildik. Karşılıklı uçurumun etrafında toplanmıştık. Yan yana toplanan milyonlarca sıfırdık çünkü ve bir etmiyorduk. Oysa yan yana kanlı veya kansız medeniyetler inşa etmiştik…

Oysa şimdi haritaların anlamı yoktu. İstiklal marşlarının, şehitlerin, ibadethanelerin, Kabe gibi kutsal mekanların, hafta sonu kahvaltılarının, işe gidip gelmelerin, akşam oturmalarının, film izlemenin, evde kalmanın, virüs dışındaki bütün hastalıkların bile bir anlamı kalmamıştı. Babası ölenler, annesine sarılamıyor. Annesi ölenler babasına sarılamıyor. Anne babalar, çocuklarını kucaklayamıyorlar. Dünyaya sığamazken evlere sığmaya çalışıyorduk aramıza dünya büyüklüğünde bir mesafe koyup. Bunu hayatta kalmak için yapıyorduk.

Pandeminin meydan okuması inanılmaz. Bu kadar utanç verici bir hayatta kalma mücadelesini tarihte okumadım. Yusuf’un kardeşleri tarafından kuyuya atılması olsa gerek bu ve bizi bir tacir bulmayacak, buna eminim.

Bugünün Nuh’u sağlık çalışanları ve gemileri aşı olsa gerek. Hep bir mucize uyduruyoruz. Mucize de yok. Umutsuz bir yazı gibi gelebilir ama değil. Kaynar sütün içine atılan kurbağa gibi ya teslim olacağız ya savaşacağız, o kaymağı yapıp, yemek için. Her zaman söylerim: Ben eski kafalıyım, aşka, romantizme ve devrime inanırım.

Çare: “Birey kendini ruhen yeniden yaratamazsa, toplum da yaratamaz, çünkü toplum kurtuluşu arayan bireylerin toplamından oluşur.”* ... Ben de seni seviyorum. (au
*Keşfedilmemiş Benlik S: 160 Carl Gustav Jung

24 Mart 2020 Salı

PUAN TOPLUMU: Nefretin ve sevginin ekonomisi


Yaşlı bir insana karşıdan karşıya geçerken yardım mı ettik, bir köpek yavrusunu petrol kuyusundan mı çıkardık… bu ve benzeri iyilikleri sosyal medya hesabımızda paylaştığımızda sayısız beğeniler alırken, bu sanal gerçeklik dolaşımında hiç tanımadığımız insanlardan övgüler alıyoruz. Bu bize kendimizi sadece iyi hissettirmiyor. Toplumun bir parçası olduğumuz hissini de güçlendiriyor. Bize bir özne olduğumuzu, o kolektif bilinç içinde bir yerlerde sürekli adımınız okunduğunu mutluluğunu yaşıyoruz.
Sevgi ekonomisinin bütün kârı, beğeni çekleri olarak adımıza yazılıyor. Tam tersi de mümkün. Bir kediye tekme atmak, bir yaşlıyla alay etmek veya başka şeyler. Bu kez üzerimize nefreti çekiyoruz. Hatta hukuk bile devreye giriyor. Hakkımızda suç duyuruları yapılıyor. Linç ekonomisinin çarkları bizi lime lime doğruyor. Bir gün içinde bile değil bir kaç saat içinde bir insana duyduğumuz sevgi, nefrete ve linçe dönüşebiliyor.
ALDANMA VE ALDATMANIN PRATİK MUTLULUĞU
Sosyal medya gerçekliği içindeki bu hızlı işleyen kolektif bilincin, aldatma ve aldanma pratiğini bir mutluluk haline getirmediğini söyleyemeyiz. Bu tam da bir bilinçsiz uyumdur. “Seks satar” düşüncesi, bir bilinçsiz uyumum içgüdüsel ve majör bir aracı haline gelmiş gibi. Kendi iyiliğimizin nihai kanıtı nedir: Şiddet ve nefretin cazibesi mi, yoksa iyiliğin uysal ağırbaşlılığı mı? Putlaştırıcı bir tuzak şovun parçası olmadığımızı söyleyebilir miyiz?  
HER ŞEYİN BEDELİNİ BİLİP HİÇBİR ŞEYİN DEĞERİNİ BİLMEMEK

“Reklamın iyisi kötü olmaz”, “Her şeyin komedisi yapılabilir” düşüncesinin bütün hayatımızı kuşatmasının, yapay kolektif bilincimizin depresif bir yanılgısı olmadığını hiç düşmeyiz. Biyolojiden kimyaya, fizikten tıpa neredeyse birçok bilimin, medyanın propaganda diliyle  ve elbirliğiyle bizi kendimiz olmaktan çıkardığı gibi toplumu da kendi olmaktan çıkardığını düşünebilir miyiz? Toplumda tıpkı birey gibi bir özne değil de son derece kullanışlı bir ortez ve protez haline getirilmemiş midir? Böylece içimizden birine kötülük veya iyilik yaparken puanlama yapılmıyor mudur? Düşünelim: Bireyin olduğu gibi toplum olmanın da gündelik hayatta unutulmuştur. Bu teze burun kıvırabiliriz: Peki yapay zekâdan önce bireyin, yani öznenin yaratıldığını düşünmez misiniz? Aynı şekilde yapay bir toplumdan önce toplumun kendi gerçekliğinden koparılabileceği ihtimali yok mudur?
BU KADAR DA OLMAZ SINIRINI KİM BELİRLİYOR?

Uzatmadan şunları da ekleyeyim: Corona virüs dolayısıyla yaşlıların dışarı çıkmaması konusunda bir kapmaya başlatıldı. Gördük ki yaşlılar buna çok uymuyor. Bunun nedenini sorgulamadık. Biraz öfkelendik yaşlılara. Baskı yaptık. Hatta biraz daha ileri gidip haklarında atıp tutmaya başladık. Bu atıp tutmalarımızın arasına komedi baharatı da ekledik ama onları bu şekilde aşağıladığımızı hiç düşünmedik. Ta ki biri daha fazla puan kazanmak için kamerasını açıp, yaşlı bir insanla alay edene dek. Bir anda hepimiz bu kadar da ileri gidilmeyeceğini söylemeye başladık. Bu kez puanlar bize dönmeye başladı. Peki, bu kadarı kim belirliyordu ki? Ayrıca bu arada yaşlı insanlar ile toplum arasında durum “bu kadar” noktasına gelinceye kadar bir erozyon yaşanmadığını düşünebilir miyiz? Yani onlardan bir anda vazgeçebileceğimiz… Bunu Suriyeli göçmenlerde de yaşamamış mıydık? Yarın aynı şeyin obezler, engelliler vb. için olmayacağını düşünüyor musunuz? Düşünmüyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü nefret ve sevgi objelerimiz kolektif bilinçsizlikle bilincimize işleniyor. Bu gerçekçi olmayan objelerle aldanma ve aldatmanın pratik mutluluğunu yaşıyoruz. Arkamızdaki çoğunluğun, gücün konforlu bölgesinde sürü ahlakının rüzgârıyla militanlaşıyor olabiliriz. Rüzgâr her zaman tersine esebilir ve biz sadece kendi iyiliğimizin değil kolektif iyiliğimizin nihai kanıtlarını ve kanatlarını tamamen kaybetmiş olabiliriz. Bildik son cümle: En iyinin yozlaşması en kötüsüdür.(au