24 Nisan 2020 Cuma

"KENDİMİ UNUTTUĞUMUN FARKINA VARDIM BU SÜREÇTE"


ZEYNEP ŞARKAYA: KENDİMİ UNUTTUĞUMUN FARKINA VARDIM BU SÜREÇ İÇERİSİNDE.


(GİRİŞ İÇİN NOT: Röportajı okuduktan sonra Zeynep Şarkaya’nın karantina altında ilkokul çocukları için bir websitesi ve instagram sayfası yarattığı sayfaya da göz atıp, katılımın fazla olmasını sağlayabilirsiniz (Teşekkür ederim). https://enjoyablethings0.wordpress.com/2020/04/22/23-nisan/)

İNSAN NE İLE YAŞAR
“Fakat bilmem gerekenler bitmemişti: ‘İnsanın ne ile yaşadığı?’ Tanrı, son dersi de esinleyinceye kadar beklemeyi sürdürdüm”[1] der Tolstoy’un kahramanı Simon. Bu aslında biraz da elması değerli kılanın ışığı nasıl kabul edişiyle koşuttur. Yani hayata nasıl bakıyoruz? Hayattan neler bekliyoruz? Bir anlamda Tanrı’dan hiç’liğe kadar olan şeyleri nasıl kabul ediyoruz, neye maruz kalıyoruz bu kabul edişlerimizde ve ne için? Oidipus gibi biz de kendimizin bir arzu nesnesi miyiz? Yoksa bu batı düşüncesinin bir dayatması mı? Ama şu da bir gerçek ki virüs bize aslında hayata ve dışımızdaki (insan olarak)  dışımızdaki her şeye ihanet ettiğimiz ve acımasızlıkta başarısız olup acı çektiğimizle[2] Sanki virüs bize hayat denen metni yeniden keşfetme fırsatı vermiş gibi ama yine sanki henüz yas durumundayız ve bazı şeyleri yeniden kavramak konusunda heyecanımızı bastırıyoruz. Şunu da gördük ki hayat oldukça kırılganmış. “Don Kişot, bir uygarlığın gençliğini temsil eder: Kendine olaylar icat ediyordu. – bizse üzerimize gelen olayların elinden nasıl kurtulacağımızı bilemiyoruz.”[3] Cioran haksızlık ediyor olmalı, çünkü uyum sağlayabiliriz, yani birçok şeyi inşa ettiğimiz gibi hayatı da yeniden icat edebiliriz, acısıyla tatlısıyla… Bugünkü röportajım bir üniversite öğrencisi olan iki aya yakındır kendi karantinasında olan Zeynep Şarkaya ile. Zeynep, aktif bir internet kullanıcısı ama geldiği noktada yüzyüze iletişime inancını vurguluyor. Bu uzun karantina sürecinde keşfettikleri ise Tolstoy’un kahramanı Simon’un “İnsanın ne ile yaşadığı?” sorusuna cevap gibi; biraz o hepimizin ağzının içindeki buruk bir tat gibi olsa da. Siz de merak ediyor musunuz insanın ne ile yaşadığını? Zeynep’in röportajı aşağıda, iyi okumalar:

HERKES GİBİ BEN DE KORKUYORUM
Ali: Merhaba! Öncelikle nasılsın?
Zeynep: Çok teşekkür ederim. Bu günlerde nasıl olunabilirse öyleyim.
Ali: Sevdiklerinden haber alabiliyor musun, onların durumu nasıl?
Zeynep: Aile büyüklerimi düzenli olarak arıyorum. Şükürler olsun ki hepsi çok iyi.
Ali: Virüsün sana bulaşabileceği endişesi yaşıyor musun?
Zeynep: Herkes gibi ben de hastalıktan korkuyorum haliyle. Ancak sosyal mesafeye ve evden çıkmamaya özen gösteriyorum.
Ali: Tecrit sürecini evde yalnız başına mı geçiriyorsun? Ne zamandır tecrit altındasın?
GÜNLER HEP AYNI NE ZAMANDIR EVDEYİM BİLEMİYORUM
Zeynep:  Günler hep birbirinin aynısı gibi gelmeye başladığından aslında tam ne zamandır evdeyim bilemiyorum:) Ailemle beraber evdeyiz.
Ali: En son ne zaman dışarı çıkmıştın?
Zeynep: 1,5 aydan fazla olmuştur çıkmayalı.
E: En çok özlediğin üç şey nedir diye sorsam cevabın ne olurdu?
Zeynep: Güneşin altında sıcacık çimenlere uzanmayı, arkadaşlarımla dışarıda buluşup kahve içerek sohbet etmeyi ve sinemaya gitmeyi çok özledim.
Ali: İnsanlarla nasıl ilişki kuruyorsun, bu seni tatmin ediyor mu?
Zeynep: İnternet üzerinden iletişim kuruyorum. Ancak tabii ki de yüz yüze iletişim kadar sağlıklı olmuyor.
Ali: Bu süreçte ilişkilerinde değişim oldu mu? En yakınındakiler olsun veya uzaktakiler insanları bakış açında bir duygu ve fikir değişikliği yaşadın mı? 
BU SÜREÇTE SOSYAL VARLIKLAR OLDUĞUMU ANLADIM
Zeynep: Bu süreç zarfında ne kadar sosyal varlıklar olduğumuzu çok iyi anladım. Ailemle daha da yakınlaştık. Sanırım sürecin tek artısı bu oldu. 
Ali: Bu süreçte zaman ve serbest zamanla olan ilişkinde değişiklik yaşadın mı?  Sanki zaman daha çokmuş gibi ama boş zaman da boş değilmiş gibi geldi mi?
ZAMAN MEVHUMU YİTİRDİM
Zeynep: Bana zaman çok hızlı geçiyormuş gibi geldi aksine. Günlerim o kadar birbirinin aynısı ki zaman mevhumumu yitirdim.
Ali: Karantina sürecinde yeni bir şeyler öğreniyor musun ya da öğrendiğini düşünüyor musun?
Zeynep: Zamanımı iyi değerlendirme konusunda pek başarılı olduğum söylenemez doğrusu. Ancak kendimi geliştirmeye, ders çalışmaya ve kitap okumaya çalışıyorum.
Ali: Bu sürecin biran önce bitmesini umarak mı bekliyor yoksa süreç kendini sana alıştırdı mı bu konuda düşüncelerin neler?
Zeynep: Alıştım diyebilirim. Evden çıkınca yerimi yadırgayacağım sanırım ahaha.
Ali: Sürecin sana kazandırdığı zamanı verimli kullandığını düşünüyor musun? Bu süreçte yeni bir şeyler yaptın mı?  
Zeynep: Resim yapmaya başladım. Tuval ve boyalar sipariş ettim. 
KENDİMİN FARKINA VARDIM

Ali: Bu süreçte seni en çok etkileyen ne oldu?
Zeynep: Kendimi akış içerisinde ne kadar unuttuğumun farkına vardım bu süreç içerisinde.
Ali: Kış bitiyor, Bahar geliyor! Bir şeyler içmek için dışarıda olmak ister miydin?
Zeynep: İsterdim tabii ki. Ancak her durumun şartlarına uymak ve alışmak gerekir.
Ali: Bütün bunlar geçip gittiğinde yapacağın ilk şey ne olur?
Zeynep: Sanırım şöyle güzel bir doğa yürüyüşüne çıkarım.
Ali: Peki ya ikinci olarak neyi yapmak isterdin?
Zeynep: Sinemaya gitmek tabii ki :)
Ali: Bugün düşündüğünde her şeyin eskiden olduğu gibi normal, eski halinde olmasını ister misin? Yoksa artık normallik anormal gelir mi?
Zeynep: Açıkçası buna ne cevap vereceğimi bilmiyorum.
Ali: Her şey normale döndüğünde veya eskisi gibi olduğunda neleri istiyorsun veya neleri istemiyorsun mesela?
Zeynep: Aslında bütün bu söylediklerim arasında var ne yapmak isteyip ne yapmak istemediğim. Okuluma döneceğim. Arkadaşlarımla görüşeceğim. Bu eskisi gibi mi olacak emin değilim ama… 
Ali: Bu dönemde edindiğin ve hoşuna giden yeni bir alışkanlık edindin mi? Örneğin her şeyi internetten almak yerine markete, mağazalara koşmak gibi..?
Zeynep: Hayır aslında günlük rutinimde sadece okula gitmemek ve arkadaşlarımla yüz yüze konuşamamak değişti.
Ali: Bu süreç içinde herhangi bir nesneyle veya canlıyla özel bir bağ kurduğunu hissediyor musun? (Burada bilgisayar, cep telefonu ve belki kitaplar sayılmaz, onlar zaten kanımca hayati önem taşıyor böylesi bir dönemde.)
Zeynep: Kedimle ayrılmaz iki dost olduk :)
Ali: Bu tecrit döneminin bir tür içe dönüş veya terapi etkisi yarattığını düşünür müsün, yoksa bir başka açıdan bir işkence gibi mi?
Zeynep: Bu zamanını nasıl değerlendirmek istediğine bağlı bir soru aslında. İnsan isterse kendini geliştirir istemezse de bunu bir işkenceye dönüştürür.
 Ali: Gelecek yıl, belki doğum gününde pencereden dışarıya, belki ufka, gündoğumuna veya gün batımına baktığında ne görmeyi dilersin?
 Zeynep: Etrafta gülüşen koşup oynayan çocukların sesiyle beraber güzel bir manzara görmeyi dilerim.
 Ali: Peki pencere kenarında vakit geçiriyor musun bu aralar?
YAŞAMIN KIYMETİNİ BİLMEK
Zeynep: Arada balkona çıkıyorum. Sayılır mı? :)
 Ali: Sürecin dünyayı, insanları değiştireceğine dair büyük sözler söyleniyor, sen ne düşünüyorsun bu konuda?
 Zeynep: Bu süreç umarım insanlara yaşamın kıymetini anlamaları konusunda vesile olur.
 Ali: Eklemek istediklerin var mı bu süreçle ilgili:
 Zeynep: Hayır yok. Bu güzel sohbet için teşekkür ederim. 
 Ali: Çok teşekkür ederim. Sağlıkla kal lütfen.


Zeynep Şarkaya kimdir: TED Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Öğrencisi, Fotoğraf Sanatçısı, Amatör resim sanatıyla uğraşıyor. Merhabalar ben TED Üniversitesi sınıf öğretmenliği öğrencisiyim bu günlerde ilkokul çocukları için bir websitesi ve instagram sayfası yarattım acaba destek olup yayılmasını sağlayabilir misiniz? Çocuklara ulaşırsa belki onlara bir faydam dokunur. 
https://enjoyablethings0.wordpress.com/2020/04/22/23-nisan/ bu web sitem
İnsta adresi de: enjoyablethings0


[1] Tolstoy, İnsan Ne ile Yaşar, s. 30, Roman Yayınları, 7, Basım, İstanbul, 2009.
[2] Phillips, Adam, Kaçırdıklarımız-Yaşanmamış Hayata Övgü, s. 122, 2. Baskı, Metis Yayınlara, İstanbul, 2015.
[3] Cioran, E. M., Burukluk, s. 38, Metis Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2015

23 Nisan 2020 Perşembe

Zorbalık ve Çıkar: UZAK (Değişen Uzak Kavramımız Üzerine Kısa Bir Deneme)


Zorbalık ve Çıkar: UZAK (Değişen Uzak Kavramımız Üzerine Kısa Bir Deneme)

GİRİŞ


Birey olmak, toplum olmak, kentli yalnızlığı, neoliberal politikaların dünyayı bir köy haline getirmesi, internet, boşanmalar, ailenin kavramındaki erozyon, suçsuz insanları cezaevlerine atmak, fikir özgürlüğüne saldırı; daha çok mutlu olmak, daha çok zevk almak, hayatın içinde daha fazla var olabilmek vb. daha birçok şey son ellik yıllık bir güvenli uzak, kendi yakınını coşkuyla inşa etmek anlamına geliyordu. “Ben” ve “öteki” bir uzaklaşmanın ana temasını oluşturuyordu. Böylece özgürlüğümüzü kendi kendimize, bir başkasının acısı ve yası üzerinden kurabiliyorduk. Çünkü uzaktaydık. Oysa hiçbir şeyi ve hiç kimseye uzak değilmişiz diye düşünebilir miyiz? Aynı havayı solumak bizi nasıl uzak yapar ve nasıl bu uzağın ve yakının kavramsal değişiminde kendimizi bütün o eşitsizlikler, adaletsizlikler, ayrımcılıklar, ölümler, acılar yaşanırken ve yaslar tutulurken daha güvende ve özgür hissedebiliriz? Bu yazımda pandemiyle birlikte değiştiğini düşündüğüm “uzak” ve “yakın” kavramlarını çok özet, hatta özetin özeti olarak sunmaya çalışım.   
KORONAMANİA’DAN KORONAFOBİA’YA
Hiçbir şey asla daha uzak değildir. Hiç birimiz kendimizin ücrasında yaşamıyoruz. Ne kendi gücüne tapan sessiz yığınlarız, ne de kibirli kendi kendisiyle konuşanız. En azından bugün, pandemiyle birlikte değişen uzak kavramamız, güvenli olduğumuz mesafeleri yeniden ele alma imkânı verdi. Güvenli mesafe var mıdır? Uzak nedir?  
Virüsün uzaklığı bağlamında kurduğumuz “manik” ilişkimiz” bugün “fobik” bir hal aldı. Pandemik eğlencemiz korkuya dönüştü. Uzaktaki artık yakınımıza geldi. Hatta o kadar yakınımıza geldi ki, ölümü hissediyoruz. Ekidu’nun ölümüyle birlikte yas içinde ölümsüzlüğü arayan, son umudunu da (ölümsüzlük otu) bir yılanın yemesiyle eli bomboş kalarak, çaresizliğiyle kendi içine dönen Gılgamış gibiyiz. Kendi kendimizi yalıttık, daha açıkçası uzaklaştırdık, her şeyden. Zorundaydık, çünkü bir zorbalık karşısındaydık. Hiçbir zaman bir uzağa böylesine zorlanmamıştık ve hiçbir zaman uzak bu kadar güvenli olmamıştı. Neo-kapitalizm, liberal politikalar, internet, varlığımızı parçalara ayırmış ve her birini uzağa fırlatmıştı. Uzaktaki her şeye yabancılaşırken ve bir özne olarak “ben” küresel dünyada “öteki”yle kurduğu sanal-maskeli ilişkilerle bir araç haline gelmişken ve bu durum son derece eğlenceli (öforik) aniden bir baskın gibi olmasa da bir anda bir işgale maruz kalır gibi kendimizle baş başa zorunluluğuna mahkûm olduk. Pandemi gerçek bir emperyalizmin nasıl olacağını gösterdi bize. İnsanın birbirine yaklaşması ölüm demek. Bir başkasının duyarsızlığı sadece “öteki” için değil “ben” için de ölümle eş anlamlı. “Ben” bütün parçalarını uzaktan toplamak zorunda kaldı. Araçsallık, nesnelik, paçalanmışlık eğlenceyi değil ölümü ortaya çıkarıyor çünkü.  Koronamania Koronofobia’ya dönüştü.
DÜNYA ZATEN KÜÇÜK BİR KÖYMÜŞ
Uzağın yeni bir anlama büründüğü günümüzde küreselliğin dünyayı küçük bir köy yaptığı gerçeği, bir paradigma olarak ortaya serilmişti. Üzerinde en çok da bilim insanları çalışıyor, atıflar yapıyor ve bu küresel dünyayı (köyü) anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyordu. Uzak nasıl bu kadar yakın olmuştu küresellikte. Hem dünyanın öbür ucundaydık hem de ev de oturabiliyorduk. Zaman nasıl bu derece anlamından kopmuştu. İnsan nasıl olmuştu da medyanın, bilimin coşkusuyla ortadan kalmış ve biz aynı anda hem Amerika kıtasında, hem Çin’de hem Avustralya’da hem de evimizde olabiliyorduk? Nasıl oluyordu da estetik cerrahi ile bir ay önce aynaya bakan “ben” ile bir ay sonraki “ben” arasında fark oluyordu? Bu sadece estetik cerrahinin gücü müydü, yoksa kendimize tıpkı eski çağlardaki gibi büyülü bir dünya mı yaratmıştık. Uzaktaki bu dünya bizi daha mı kendimiz yapmıştı, yoksa kendimizden mi kopmuştuk? Bunca küresel varlığımızı rağmen yaşanan açlık, sefalet, bölgesel savaşlar ve savaşlardan doğal göçlerin ortaya çıkardığı olağanüstü acı insanlık manzaraları nasıl uzağımızdaydı? Başkasının acısı, başkasının yası bu küresel köyde neden bizi hiçbir yerimizden yakalamıyordu? Acı ve yas, uzakta olunca insanlığımızı daha az duyumsuyorduk. Hatta hiç duyumsamıyorduk. Korunaklı bir mesafede almak ölmeyi ve öldürmeyi meşrulaştırıyordu. Kendi ölümümüze dair korku duymuyorduk. Uzaktaki, başkasının kırılganlığı beni nede yaşamaktan alıkoysun ki?
ANINDA BİZE HİTAP
Bize hitap edilmesi anında oldu. Virüs dünyanın zaten küçük bir köy olduğunu bize hissettirdi. Uzak bir çok şeyle birlikte bir ahlak sorunu olarak da yüzümüze çarptı. En otoriterinden o demokrat rejime, en bencilinden en kanaatkar ve hoşgörülüsüne kadar hepimiz Gılgamış gibi o duyarsız kaldığımız veya bize hiç uğramayacağını düşündüğümüz ölümle yüzleşiverdik. Pandemi belli bir konuşmaydı bugün. Bize uzağın ve yakının yeni biçimini gösteriyor. Levinas’ın “İnsanlık varlıktan bir kopuştur”[1] Bu varlıktan kopuş uzak ve yakın ile son elli yılda bir çok kopuşu da beraberinde getirmişti. Breton, “Bugün beden bir alter ego’dur.[2] derken, geldiğimiz noktada yeni ir alter ego ortaya çıktı. Bize evde kalmamızı söyleyen pandemi, bizi baştan yaratıyor bugün. Bu uzak ve yakın kavramlarının değişmesiyle gerçekleşiyor. Görüyoruz ki, hiçbir şeye asla daha uzak değilmişiz, en başta da başkasının acısına ve yasına. Hiç birimiz kendimizin ücrasında yaşamıyormuşuz. Ne kendi gücümüze taparak sessiz yığınlar olabilirmişiz, ne de kibirli kendi kendisiyle konuşan. Kimi yaşamların yaşam sayılmadığı dünyada, artık kendi yaşamımız da uzak ile yakının kavramsallığının değişmesiyle tamamen değişmiş durumda. Uzakta değiliz. Yakında da değiliz. Dipdibeyiz hatta iç içeyiz, tıpkı mezarlıklardaki cesetlerin çürüyüp birbirine karışması gibi. Bir ölülük hali bugün geldiğimiz noktada ve bu ölülük halinde inatla yaşamaya çabalıyoruz. Kendimizi ihmal yolumuzu yine kendimize çıkardı. İrademizin beyhudeliğini pandeminin hitabı yüzümüze vurdu ve sessizce bir köşeye sindik. Bu uzak ile yakına bakışımızda kendimizi ihmalin bir sonucu olabilir. Dolayısıyla uzak ve yakın kavramları bugün tamamen değişmiştir. Uzak, uzaklaştırdıklarımızdan bize kalan güvenli bir alana işaret etmiyor artık. Kapitalizm, neoliberal politikalar da, otoriter rejimlerde canımızı yakacak kadar yakınımızda değil. Hep birlikte bir yalnızlık, çaresizlik ve korku eşiğinde bekliyoruz. Bir zamanlar yaşadığımız hayatın gere döndürülmez biçimde kaybını seyrediyoruz beklerken. Yaşam ile ölüm arasındaki çelişkinin kalkmasını umuyoruz beklerken. Çünkü yaşam yakını, ölüm uzağı ifade etmiyor artık. Şu anki, şimdiki zamanın zorbalığıyla her şeyden soyutlanmış, her şeyin, en basitinden denize karşı bir kahve keyfi yapmanın bile uzağına düşmüş olarak bekliyoruz. Eski günleri yad ediyoruz çünkü uzakta, tıpkı şu anda bizim hayata uzak olduğumuz noktadaki gibi. Belirsiz bir öznenin uzaktan kumandasının ucunda yaşıyoruz. O belirsiz özne, hangi düğme basarsa o yöne hareket ediyoruz… Son birkaç cümle: Hayatta kalma sınırımızı yeniden belirlemek, uzak ve yakını yeniden tanımlamakla mümkün olacak. Bu tanımlama bizi artık yasları ve sevinçleri ayırmayan biri yapar mı? Kim bilir, ancak umabiliriz.(au


[1] Butler, Judit, s. 137, Kırılgan Hayat-Yasın ve Şiddetin Gücü, Metis Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2018
[2] Breton, David Le, Bedene Veda, s. 26, Sel Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul, 2019


22 Nisan 2020 Çarşamba

Bir Türkiye Çıkmazı: TROL ORDULARININ SAVAŞI


APOLİTİK GENÇLİĞİN SÜRREALİST ROMANTİZMİ

Yıllarca ülkemizde gençler apolitik olmakla suçlandılar. 80’lerden sonra, Turgut Özal’ın liberal politikalarıyla ülke meselelerine karşı gençlerin duyarsızlıkları eşleştirildi. Aslında içten içe böyle olması da isteniyordu. 80’lerden önce sokak çatışmalarında birçok genç hayatını kaybetmiş, cezaevlerine girmiş, işkence görmüş ve daha birçok olumsuzlukla yüzleşmişti, çok sayıda aile yas tutmaya başlamıştı.
2000 yılına gelinceye kadar gençlerin bu apolitik tutumu hep şikâyet konusu oldu. Dahası bu apolitlik, bazen cehaletle, bazen klasik söylemle sorumsuzlukla zaman zaman ahlaksızlıkla eşleştirildi. “Neredeydi bizim zamanız?” Artık “o eski gençler” bulunmaz hint kumaşıydı. “O eski gençler yok” diyenler, bir zamanlar gençlere “icat çıkarmayın, politik olmayın” diyenlerdi. Gençler “Fatih’in İstanbul’u fethettiği” yaş ile “Che Guevera”nın Küba dağlarındaki cesaret ve yiğitliği arasında, devrimcilik ile bir çağ açmak arasında romantikçe salınıyorlardı. Bu salınma öykünme öyküsüydü. Nihayetinde istenen de buydu. 80’ler ile 2000’li yılları arasında apolitik bir gençliğin sürrealist romantikliğine şahitlik ettik bir nevi; Pamuk Prenses ve yedi cüceler masalı gibi. O gençler gitti peki yerine hangi gençler geldi diye soracak olursanız, o apolitik gençlerin çocukları geldi.
ÜLKEYİ KURTARMAK YA DA TROLLER SAVAŞI
Bugün geldiğimiz noktada öznel bir gözlem olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki aynı romantizm aynı karakter oyuncularının aşırı kötü kopyalarıyla trol oyunu oynanıyor. Anne babaları gibi Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşta” olan gençler ile “Che Guevera’nın Küba Dağlarındaki devrimci hareketi”ni kendisinde romantizmle eşleyen gençler, iki ayrı cephede, iki ayrı trol ordusu haline gelmiş durumda. Tamamen politize olmuşlar ve neredeyse hiçbir değerleri yok. Sosyal medyadaki trol savaşları, tam da ülkenin siyasetindeki sasılık, yavanlık ve düşman üretme ve bütün bu acullukları propaganda ile örtme çabasından öte değil.
SİBER ZORBALIK

Trol savaşları bir ideal uğruna yapılıyormuş gibi: Ülkeyi kurtarmak, dünya lideri yapmak.. Oysa bu iki cephenin ne bir tarihsel bağı var ne de gelecekle ilgili bir kaygısı. İfşa ve linç her iki trol savaşçılarının ana ekseni. Bu eksen öyle korkunç ki, en namussuz savaşı bile aratacak nitelikte. Günlük politikanın kirli akıntısına kendisini kaptıran bu trol savaşçıları siber zorbalıkla ülkenin ilerlemesine katkı yaptıklarını sanıyorlar. Bir başka sanıları ise muhalif iseler muhalefete, iktidar yanlısı ise iktidara destek verdiklerini düşünüyorlar… Geleneksel zorbalığın daha acımasız olanının internet ortamına taşındığı siber zorbalıkla(hatta siber terörizm) kişilere, kurumlara, topluluklara vb. zarar verdiklerini onları kendi mücadeleleri veya savundukları, ya da destek oldukları görüş karşısında zafiyete uğrattığını düşünüyorlar. Belki savunmasız insanlar üzerinde bunlar etkili olabilir, oluyordur da.
Bu iki grup (kendi içinde parçalı bir yapı aslında) trolün savaşı, taşkınlık, sahte tavır, kışkırtma, taciz, tehdit, iftira ve aşağılama, ifşa, dışlama ve linç şeklinde gerçekleşiyor. Bunların sıraları da değişebiliyor. Örneğin troller doğrudan linçe de girişebiliyorlar.
TROLLER, KENDİNİ BESLEYENLERİN ÖLDÜRÜYOR
Bunu yaparken sadece kinci değiller, aynı zamanda komikler, sadece kopyacı da değiller aynı zamanda saldırganlar. Kendilerine göre tarihsel veya güncel intikam hırsları var. Bu intikam hırslarını kendi aşağılık komplekslerinden aldıkları kadar üstte, görünen siyasette (iktidarda veya değil) olanların bilinçaltlarını da yansıtıyorlar.
Bu kansız ama bireysel ve toplumsal dinamiklerin erozyonunu hızlandıran trol savaşları evet metroda yapılıyor (yeraltında) ama asıl kavga üstte, dolayısıyla trol savaşının korkunç yüzü üstte.
Dijital dünyadaki trol davranışlarındaki başkalarını aldatıcı, kışkırtıcı ve saldırgan faaliyetler, yer altından çok yer üstündeki düşmanlığın bir yansıması. Bu savaşta trol davranışlarını çözümlediğinizde can sıkıntısı, ilgi çekme ya da başarı elde etme, fenomen olma, eğlenme, çatışma yaratma, itibar kazanma, başkalarının itibarını ortadan kaldırma, psikolojik doyum elde etme kötü niyet tamamen bu trol savaşlarını yönetenlerin (gerçek dünyada) iradelerini yansıttığını görüyorsunuz. Dijital platformdaki (yeraltındaki) troller savaşlarının tamamen iktidar ya da muhalefet, tamamen yerüstündeki siyaset tarafından kontrol edildiğini anlayabiliyorsunuz. Yukarıda (yerüstünde) nasıl ki, gizlenen sadistçe bir siyaset mücadelesi var ise aşağıda, yeraltında yani dijital platformda da aynısı ve daha fazlası var (insanlar intihara sürükleniyor, sokakta saldırıya uğruyor bu yüzden).
TROLLERİ BESLEYENLER KİM

Bu trollerin henüz maddi kaynakları üzerinde bir araştırma yapılmış değil ama dijital ipuçları takip edilirse, bunları hangi siyasi grupların finanse ettiği de ortaya çıkar ve böylece bu savaşın nasıl bir savaş olduğu da ortaya çıkmış olur. Çünkü bu trol savaşlarında sadece insanlar ve toplum üzerinde bir mühendislik yapılmıyor, ekonomi ve benzeri önemli maddi ve manevi değerler üzerinde de spekülasyonlar yaratılıyor, kazançlar ede ediliyor. Dolayısıyla çevrimiçi trol savaşları idealist bir grubun veya grupların ülkeye ve ülkenin geleceğini, insanlarına faydacı değil, tam aksine son derece zehirleyici bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Üstelik bu zehirli alan o kadar akışkan ki, bu işi organize edenleri de zehirlediği görülüyor. Yani aslında troller bir anlamda kendi beslendikleri damarı da kesebiliyorlar, çünkü bu savaşta yeni damarlar açmak çok kolay. (au

21 Nisan 2020 Salı

PALESEBO YA DA FELAKETLER KARŞISINDA İÇİMİZDE UYANAN MUHAFAZAKÂR

İnsanlar çocuk sahibi olunca muhafazakârlaşırlar, insanlar bir felaket karşısında da muhafazakârlaşırlar, ama neden? Kaygı verici, güvenliğimize kastedici bir olay karşısında bunu hem Tanrı'nın cezası hem de Tanrı'ya dönüşün bileti olarak nasıl görebiliriz? Bu inanç paradoksumuzun altında ne var? Palesebo bağımlısı mıyız, yoksa Tanrı inancı bağlamında öğrendiklerimiz bir psikiyatristen veya psikologdan daha mı teselli verici?



PALESEBO YA DA İÇİMİZDEKİ MUHAFAZAKÂR
Evren müşfik bir Tanrı’nın yarattığı bir mekân mı, yoksa Tanrı’nın gazabının yansıdığı bir coğrafya mı? Yeterince sınandığımızı düşünürüz. Peki, gerçekliğin fazlasını kaldırabilir miyiz? Örneğin Tanrı’yı karşımızda görsek ne yapardık acaba? Pandemi dolayısıyla bilims insanları, özellikle de sosyologlar araştırmalar yapıyor. Bunlardan en önemlisi Prof. Dr. Veysel Bozkurt’ın ekibiyle birlikte hazırladığı bir araştırma. Bu bilimsel araştırmanın sadece bir bölümü ile ilgili kendi, spekülosyona da açık olan fikirleri ifade etmek istiyorum: Bu bilimsel araştırmada, araştırmaya katılanların yaklaşık yüzde 30’u bu “virüsü Allah’ın insanlara bir cezası” olarak niteliyor. Bu yüksek bir rakam mı? Burada asıl önemli olan oran değil kanımca. Bu araştırmaya katılanların önemli bir bölümünün hatta tümünün Üniversiteli, bir kısmının üniversitede öğretim, araştırma vb. görevlisi olduğunu düşünün. Yani bir anlamda seküler veya seküler olduğunu düşündüğümüz bir kesim, bu yüzde 30’luk kesim. İnancın aşırı basitleştirmesi sekülerliği tek başına yol arkadaşı yapabildiği gibi bir anda sekülerliği dışlayıcı bir fonksiyon da üstlenebilir mi? Ya da sekülerlikten ne anlıyoruz? Ya da bütün bu olup itenlerin sekülerlikle veya geleneksel inancımızla ilgisi var mı?
KULLANIŞLI GELENEK 
İstanbul’da, annesi, babası köy enstitüsü mezunu, özellikle 70’li yıllarda sendikal faaliyetlerde bulunmuş, yargılanmış, öğretmen olan, aydın, sosyal demokrat, hatta yıllarca CHP’ye oy vermiş İstanbul Üniversitesi, Marmara Üniversitelerde özellikle de plastik sanatlar üzerine lisans eğitimi almış, iddialı arkadaşlarımda gözlemlemiştim çocuk sahibi olan insanların muhafazakârlaştığına şahidim. “Sen anlarsın bu işlerden dua eder misin?” Bir şeyden anladığım falan yoktu, söylerdim de kendilerine ama “Dua edelim mi?” Dua ederdik, ne için dua ettiğimizi bilmeden. “Dua çocuğu huzur veriyor” Öyle miydi bilmiyorum. Bu elbette bilimsel bir veri değil, öznel bir gözlem. Üstelik bu tek bir örnek de değil. Buraya sadece bir tanesini yazdım. Böyle epeyce bir gözlemim var. Sonradan bu tür bazı bilimsel araştırmalar da okumuştum. Anne baba olan genç kadın ve erkeklerin modern de olsalar muhafazakârlaştığını anlatıyordu bu makaleler. Muhafazakârlaşma daha çok bebek bakımında sınanmış geleneklerin ve göreneklerin devamı niteliğindeydi. Çocuğu olan genç evlilerin hayatına anne-babaları (büyükkanne-büyükbaba) müdahil oluyorlar. Yeni ebeveynler de bu durumu gönüllü kabulleniyorlar. Sanırım kendi deneyimlerinin yetmediğini düşünüyorlar genç anne-babalar. Kendilerini yetiştirmiş anne babaların doğru şeyler yaptığına inanıyorlar. Bu aile içinde üçüncü nesil için, ilk iki neslin birleşmesi, sadece güç birliği değil sınanmış doğrulardan oluşan deneyim birlikteliğinin oluşturulması gibi düşünülebilir. Yeni doğmuş bebeğin emzirilmesinden, yıkanmasına, altına bez tutulmasından, kundaklanmasına kadar, daha önce sınanmış olanlar, yeni aile içine aktarılıyor. Dolayısıyla genç bir kadın ve erkeği sadece bebeğin doğması anne baba yapmıyor. Çevre de bu genç insanların anne baba olmasına katkıda bulunuyor. Çevre elbette genelde muhafazakâr; muhafazakâr olması doğal çünkü bir önceki nesildir bu. Bu muhafazakârlık yeni doğmuş bebeğe bir yaşam atmosferi oluşturuyor. Bu atmosfer bebeğin modern anneden koparılan kordonunu sanki daha geniş bir beslenme alanına ki, bu alan geçmişin sınanmışlar doğası olsa gerek, bağlıyor. Böylece ne tam gelecek terk edilmiş oluyor, ne de modern bebek yetiştirme teknikleri reddedilmiş oluyor. Dahası karma bir yaşam aktarılıyor bebeğe, büyütülmesi sırasında. Bu en modern dediğimiz toplumlar için de böyle olsa gerek.
BİR TERAPİ YÖNTEMİ OLARAK KUTSALIN CAZİBESİ

Ben de kendime adıma böylesi bir karma ortamda yetişmiştim. Her ne kadar sonradan o bağ kopmuş olsa da bebeklikte ve çocuklukta edindiğimiz temaların izleri silinmiyor. İstediğimiz kadar dünyevileştiğimizi, büyüden, sihirden, büyü ve sihrin belirsiz dünyasından koptuğumuzu düşünelim, inanç dünyamızı, Tanrı ile ilişkimizi kendimiz düzenlediğimizi düşünelim iş yine gelip bu kolektif muhafazakâr bilincin kıyısına dayanıyor. Taşınabilir, aktarılabilir ergonomik geleneğin bunda etkili olduğunu düşünüyorum. En seküler insanlar bile deprem anında bir anda muhafazakârlaşıyor. Hatta buna muhafazakârlaşma bile denmez, aşkın biçimde Tanrı ile yeni bir ilişkiye giriyor. Sanki anlık inanç değişikliği yaşıyor. Tanrı ile olan ilişkisini, aradaki bütün biriktirdiklerini kaldırarak, ani bir baskın yemiş gibi bir anda yeniden düzenliyor. Bu korkunun, endişenin ve belirsizliğin yarattığı bir etki olduğu kadar, geleneğin beklikten ve çocukluktan işlenmiş olması da olabilir. Tanrı’ya ve dünyaya yüklenen değerlerde bir anda farklılaşma yaşanıyor. Bunları da gözlemledim ve bu öznel gözlemlerin de oldukça fazla.
ÖĞRENİLEN MUHAFAZAKÂRLIK
Şu da bir gerçek ki insan bilinci bir tabular asa. Sonradan edindiklerimiz arasında inanç da var. Bir anlamda Tanrı, öte dünya inancını da öğreniyoruz. Bunu şunun için de söylüyorum. Üniversiteli insanların virüsü Tanrı’nın insanlar üzerine gönderdiği bir ceza olduğunu düşünmeleri öğrenilmiş olanın da yansıması olabilir. Şöyle ki: Ülkemizde hiç yabancısı olmadığımız bir görüntü vardır. Üniversite sınavı olacağı hafta sonundaki o Cuma günü anneler babalar türbelere dua etmeye giderler. Bu görüntüler ve röportajlara yabancı değilsinizdir, gazetelerde televizyonlarda yayınlanır. Elbette o sınav dönemine kadarki olan süreçlerde de insanların Tanrı ile ilişkileri bu bağlamda değerlendirilebilir. Yani iyinin Tanrı tarafından insanın iyiliği için gönderildiğine inanan insanlar, kötülüğünde yine Tanrı tarafından insanın iyiliği için gönderildiğini düşünmesi kaçınılmaz. Bu sadece virüs salgınıyla ilgili de değil. Deprem gibi felaketlerde de bu düşünceler ve inanış biçimlerinin yansımalarını görmek mümkün. Tarihsel süreklilik içinde örneğin erkek erkeğe ilişkilerin arttığı iddia edilen bir topluluğun Tanrı tarafından toprağın altına batırıldığı vb. öyküler mevcut… Ancak Tanrı Cehennem’i yaratmış neden insana dünyada ceza versin?” sorunun bir cevabı yok. Öyle ya neden iyiler cezalandırılıyor, masum çocuklar ölüyor, bunu kurunun yanında yaş da yanar ile izah etmek mümkün değil. Oysa Tanrı’nın kötülük merkezlerini suçüstü yapmak gibi bir gücü yok mu? Sonuçta da şu bir gerçek ki, içimizdeki o muhafazakârı hep yaşatıyoruz, bunu öğrendiğimiz için yaptığımız da kesin. Çünkü böylesi bir öğreti bize bir psikologdan daha güven verici olabilir; olmasa bile palesebo da teselli verici bir ilaç, öyle düşününce. (au

20 Nisan 2020 Pazartesi

“VİRÜSLE HÜZNÜ DENEYİMLEDİM”


“VİRÜSLE HÜZNÜ DENEYİMLEDİM”


Başak Yağcı, İstanbul Şehir Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölüm son sınıf öğrencisi. Covit-19 salgıyla birlikte o da eve kapananlardan. Olağanüstü şartlar içinde oğlan bir hayat yaşamaya çabaladığını söyleyen Başak, virüsün kendisine bulaşabileceği endişesi yaşarken, her dışarı çıktığında bu korkusuyla da yüzleştiğini ifade ediyor. Bu bir aylık süreç içinde hızla büyümüş adeta bir yetişkin olmuş Başak, “Benim için bu süreç mükemmel bir içe dönüş” olduğu ifadelerini kullanıyor. Ancak Başak’ın yaşadıkları bu kadarla sırlı değil. Röportajı aşağıda, iyi okumalar.


Ali: Merhaba Başak! Öncelikle nasılsın?

Başak: Merhaba! İyiyim, teşekkür ederim. Hayat şuan olağan seyrinde yani bu şartlar içerisinde olabildiğince iyi.

Ali: Sevdiklerinden haber olabiliyor musun, onların durumu nasıl?

Başak: Sevdiklerimden haber alabiliyorum evet. Düzenli olarak iletişim içerisindeyim sevdiğim insanlarla. Herkes şuan gayet iyi durumda, ailesiyle ya da ev arkadaşlarıyla karantinada.

Ali: Virüsün sana bulaşabileceği endişesi yaşıyor musun?

Başak: Evet, virüsün bana da bulaşabileceğini düşünüyorum, bu endişe ile yüzleşiyorum her dışarı çıkmak zorunda kaldığımda. Hayatımdaki bu değişiklik aslında virüs bana bulaşmasa da gerçekleşiyor. Olumlu ya da olumsuz bir değişiklik mi bu bilmiyorum. Fakat, virüsün bulaşması pek olumlu bir değişiklik yaratmaz uzun vadeli.

Ali: Tecrit sürecini evde yalnız başına mı geçiriyorsun? Ne zamandır tecrit altındasın?

Başak: 12 Mart’ta başladı benim karantinam, sadece market ihtiyaçlarım için dışarıya çıkıyorum ve tek başıma geçiriyorum.

Ali: En son ne zaman dışarı çıkmıştın?

Başak: 3 Nisan tarihinde.

Ali: En çok özlediğin üç şey nedir diye sorsam cevabın ne olurdu?

Başak: Sanırım hayatımda biraz daha düzen söz konusuydu. Düzenli olarak gitmek zorunda olduğum bir okul olduğu için. Bunun yanı sıra, özgürlük. Her an kalkıp buradan bir yere gidebilirdim, şuan bu söz konusu değil. 3. ne olurdu bilemedim. 

Ali: İnsanlarla nasıl ilişki kuruyorsun, bu seni tatmin ediyor mu?

Başak: İnsanlarla sosyal medya, görüntülü görüşebildiğim uygulamalar ile iletişim kuruyorum. Şimdilik bu süreç için en verimli seçenek bu. Yani evet tatmin ediyor.

Ali: Bu süreçte ilişkilerinde değişim oldu mu? En yakınındakiler olsun veya uzaktakiler insanları bakış açında bir duygu ve fikir değişikliği yaşadın mı?

Başak: Bu süreçte çevremdeki insanlar için daha korumacı olduğumu söyleyebilirim. Bu durum beni daha da duygusallaştırdı. Çevremdeki insanlara karşı daha pozitif ve anlayışlı yaklaştığımı söyleyebilirim. Uzun süredir iletişimde olmadığım insanların bana ulaşıp, karşılıklı bir kırgınlığımızın olmadığını gördüm mesela. Herkes daha yapıcı olmaya başladı. Karşılıklı olarak pozitif adımlar atılıyor bence. Bu da hayatın ne kadar kısa olduğunu fark etmemiz ile doğru orantılı bence.

TAMAMEN VERİMSİZ BİR SÜREÇTEYİM


Ali: Bu süreçte zaman ve serbest zamanla olan ilişkinde değişiklik yaşadın mı?  Sanki zaman daha çokmuş gibi ama boş zaman da boş değilmiş gibi geldi mi?

Başak: Evet. Tamamen verimsiz bir süreçteyim. Gün içerisinde yaptığım şeyler çok temel ve basit şeyler ve tüm günüm ben anlamadan bitiyor. 

Ali: Karantina sürecinde yeni bir şeyler öğreniyor musun ya da öğrendiğini düşünüyor musun? Yeni deyimlerin veya içsel deneyimlerin oldu mu?

Başak: Kendimi bir şeylere uzun süreli odaklamaya çalışıyorum. Odaklanma problemimi yenmek için sıkılsam da bir filmi bitirmeyi ya da günlük yapmam gereken bir şeyi hazmederek yapmaya çalışıyorum. Bunun dışında İspanyolca öğrenmeye çalışıyorum, her gün belirli temalara odaklanıyorum. Eskiden belirli yemeklere yapabiliyordum, artık her hafta en az 3-4 çeşit yeni yemek yaparak yeni yemek tarifleri öğreniyorum. Önceden keşfedip dileyemedim şarkıları dinliyorum. İzlemediğim filmleri izliyorum. İçsel deneyimlerim oldu evet. Daha önceden farkında olduğum şeyleri karakterime yerleştirmem ve bunu pratiğe geçirmem kolaylaştı. olaylara verebileceğim ani tepkilerin yerinin sakiliğe ve sükunete bırakıp, tamamen kendi bilincimin farkındalığı üzerine meditasyon egzersizleri ve yoga yaparak bu süreci daha kalıcı bir hale getiriyorum.

Ali: Bu sürecin biran önce bitmesini umarak mı bekliyor yoksa süreç kendini sana alıştırdı mı bu konuda düşüncelerin neler?

Başak: Sürece evet alıştım fakat 1-2 ay içerisinde bitmesini istiyorum, sağlıkçıların tahminlerinden dolayı. Bitmesini istememin nedeni dışarıya çıkmadan yapamam mantığı değil kesinlikle artık gerçek hayata geri dönmek istemem. 

Ali: Bu süreçte seni en çok etkileyen ne oldu? Bunlardan bahsedelim mi biraz?

ENDİŞELENİYORUM VE BİRAN ÖNCE NORMALE DÖNMEK İSTİYORUM

Başak: Bu süreçte beni e çok etkileyen çevremde birine acaba bir şey mi oldu ve olacak korkusuyla yaşamak oldu kesinlikle.

Ali: Her şey yoluna girdiğinde yapacağın ilk şey ne olurdu? Bundan bahsedelim mi?

Başak: Tabii isterdim… her şey yoluna girdiğinde yapacağım ilk şey bu olacak! (bir sonraki soruya da cevap vermiş oldum)

Ali: Yani gerçek hayata dönmek ve aileni ziyaret etmek, annenle görüşmek

Başak: Evet,  ailemi ziyaret etmek 

Ali: Her şey normale döndüğünde veya eskisi gibi olduğunda neleri istiyorsun veya neleri istemiyorsun mesela?

Başak: O normallik artık geçmişte kaldı bence.

Ali: Bu dönemde edindiğin ve hoşuna giden yeni bir alışkanlık edindin mi? Örneğin her şeyi internetten almak yerine markete, mağazalara koşmak gibi..?

Başak: İnsanların kişisel mesafeyi korumasını ve temizliğine dikkat etmeye devam etmesini istiyorum. Ölüme bu kadar yakın olduğumuzu fark etmek istemiyorum.

Ali: Bu süreç içinde herhangi bir nesneyle veya canlıyla özel bir bağ kurduğunu hissediyor musun? (Burada bilgisayar, cep telefonu ve belki kitaplar sayılmaz, onlar zaten kanımca hayati önem taşıyor böylesi bir dönemde.)

HÜZNÜ DENEYİMLEDİM


Başak: Evin içerisinde daha kalıcı bir düzen oluşturmam.

Ali: Bu tecrit döneminin bir tür içe dönüş veya terapi etkisi yarattığını düşünür müsün, yoksa bir başka açıdan bir işkence gibi mi?

Başak: Kesinlikle mükemmel bir içe dönüş ve terapi. Bireysel farkındalığa ulaştırabilecek bir dönem. Belki özellikle yalnız yaşayan insanlar için.

Ali: Gelecek yıl, belki doğum gününde pencereden dışarıya, belki ufka, gündoğumuna veya gün batımına baktığında ne görmeyi dilersin?

Başak: Sakinlik ve huzur. Şuan yaşadığımızdan daha iyi bir süreçte olduğumuzu tüm canlılar ve dünya için…

Ali: En çok neyi deneyimledin örneğin, bu süreç içinde?

Başak: Evet, bunu karantinamın başından beri deneyimliyorum. Hüzün diyebilirim.

Ali: Peki pencere kenarında vakit geçiriyor musun bu aralar, ne hissettiriyor bu sana?

Başak: Herkese sağlıklı bir süreç diliyorum.

12 Nisan 2020 Pazar

Hayatta Kalma Sınırı Olarak Çizgiler: SAKARLIK VE FERAGÂT


AÇIK LABORATUVAR

Bugün, (12 Nisan 2020) İstanbul’da bir abartı gibi gelebilir ama otuz beş kilometreye yakın yol yürümüşüm. Dört buçuk saat sürdü yürümem. Bu kendi dünyama kendi kendime açık bir laboratuar içinde bir deneyim olmalıydı. Araştırma evrenimin örneklem mekânı Merter’den Zincirlikuyu, oradan Barbaros Bulvarı’ndan Beşiktaş, Beşiktaş’tan Dolmabahçe, Dolmabahçe’den Taksim, Taksim İstiklal Caddesi’den Karaköy, Perşembe Pazarı, oradan Eminönü, Unkapanı, Fatih, Karagümrük, Edirnekapı, Topkapı, Cevizlibağ ve nihayet başlangıç yeri Merter. Tam on beş kez polisler – neden dışarıda olduğumu sordu. Ben de basın kartımı gösterdim. Dışarıda polislerden, ekmek dağıtıcılarından, temizlik işçilerinden ve gazete, televizyon çalışanlarından başka kimse yoktu. Oysa bütün bu gezip dolaştığım, yürüdüğüm yerlerde normal günlerde en iyi ihtimalle üç dört milyon insanın sürekli hareket halinde olduğu yerlerdi. Önceki zamanlarda buralarda yürümek, karşıdan karşıya geçmek zordu. Hatta bu yürüdüğüm otuz kilometreyi aşkın yerlerden toplu taşıma ile geçseydim muhtemelen yürüdüğüm saat kadar sürerdi. Yürümek zorundaydım çünkü başka vasıta yoktu. Bisikletime de binmek istemedim çünkü gerçekten de bu deneyimi yaşamak istedim.  
ANONS VE AKILLI ASİSTAN SİRİ İLE SOKAK ADAMI
Sabah saat 09.00’daki son metrobüse yetişebildim. Son metrobüs saba saatin 09’undaydı, düşünün. Güvenlik görevlisi dışında yolcu olarak benden başka kimsenin olmadığı metrobüs durağında beklerken, o bildik otomatik anons iki kez devreye girdi, “Güvenliğiniz için lütfen sarı çizgiyi geçmeyin”. Akıllı asistan Siri’nin sesi değildi bu ses. Üstelik durakta sadece ben olunca bu uyarıyı doğrudan üzerime alındım. Doğrusu bir özne olarak aptal olmadığımı söyleyebilirdim ama bu beni aptal yapardı. Yine de bir aptallık vardı ortada kanımca. Ben nasıl olur da kendi güvenliğimi tehlikeye atabilirim? Nasıl olur da otomatik bir anonsla uyarılabilirim ve neden? Abartıyorsun diyebilirsiniz. Olabilir mi? “Güvenliğiniz için lütfen sarı çizgiyi geçmeyin”. Tanrım, bu inanılmazdı. İnanın inanılmazdı. Şöyle düşündüm: Bir günde hepimiz yok olmuşuz ve bu sesler sürekli tekrarlanıyor ama hiç kimse duraklarda yok. Sürekli trafik ışıkları yanıp sönüyor ama trafikte hiç araç, yaya geçitlerinde hiç insan yok. Ya da tam tersini düşünelim. Hepimiz yaşıyoruz ve bu uyarıların hiçbirisi yok. Hangisinin bir felaket ve taş devrine ait bir yakınsama, hangisinin modern çağa ait bir iyilik hali olduğuna karar veremedim doğrusu. Zaten coşkulu bir ifratla terfidin arasında gibi hissettim kendimi yürürken. Bir gün önce cıvıl cıvıl olan ve bu cıvıltısı karşısında mızmızlandığımız şehir bütün anonimliğini ve doğallığını yitirmişti. Sihirsiz, eğlencesiz, obez birinin kendi ağırlığı üzerinde yaşaması gibi bir halt-i ruhiye ile öylece kalakalmış gibiydi. Ancak bizi medeni yaptığını düşündüğümüz trafik ışıkları (ki trafik ışıkları yasadır ve uyulmak zorundadır yani bir bakına faşizmi kendi kendimize yaratmışızdır) yanıp sönüyordu, geçen olmasa da. Aynı şekilde toplu taşıma araçlarındaki anonslar (anonslarda etik bir zorunluluğun bizi evcilleştirme girişimiydi) devam ediyordu. Bunlar bizi medeni yapıyordu. Sadece bunlar mı? Daha bir sürü sembol vardı etrafımda. Bu dört saati aşkın süre içinde bütün bu sembolleri gördüm, duydum ve tecrübe ettim. Örneğin bir sembol ve dil olarak ambulanslar görünüyordu ama sesleri yoktu. Sesleri olmayınca ambulanslarda herhangi bir acil durum hali olmadığı hissine kapılmıştım. Oysa salgın vardı, sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti, her gün onlarca insan hayatını kaybediyordu… Sokak yaşayanı, kırklı yaşlarında bir adam 1 lira istedi. Bir liram yoktu, vermek de istemedim. Onbeş yirmi adım attım, sonra oraya kadar yaptığım yürüyüş (Bu olay Karaköy’de oldu) esnasında yürüdüğüm güzergâhtaki kimsenin olmadığı bütün sokak hayvanlarının önünde avuç avuç mama olduğunu ve bunları iştahla yediklerini, mamaların yanında keyifle yattıkları aklıma geldi. Döndüm. Cüzdanımdan yirmi lira çıkardım. İçki almamasını rica ettim (zaten nerden alabilecekse-belki temin edebilirdi). Almayacağını söyledi. Karnı açmış. Ancak yemek alacak hiçbir yeri yokmuş. Kasımpaşaya doğru gitmesini söyledim, belki açık yer bulabilirdi… Bu earada polisler bize işaret etmişlerdi, - gitme o tarafa ceza yazıyorlar, dedi. Ben de gazeteci olduğunu söyledim, - ha iyi o zaman git, dedi… Herhangi bir açık büfe, benzin istasyonu oralarda ve – ben Kasımpaşa tarafına bakayım, dedi. Ekmek arabalarından birini durdurmasını söyledim. Bunların hepsi ve daha fazlası sembollerimizdi bizim günlük hayattaki, birçoğunu görmüyorduk, bazılarını görmezden geliyorduk, bazıları görüyordum ama belki hemen hiçbirisini ama anlamıyla hissedemiyorduk. Anlamak demiyorum hissedemiyorduk. O an semboller sosyolojisinin hayati bir öneme sahip olduğunu düşündü.


SEMBOLLER: YAŞAM DESTEK ÜNİTELERİMİZ
Canlı cansız sembolleri biz medeniyetimizin çıkartma kâğıtları yapmıştık ve her yere asmıştık, kimi fısıldıyordu, kimi bağırıyordu bizi hayatta tutmak için. Bizi ölmemeye, hayatta tutmaya çağıran trafik ışıkları, trafik levhaları, genel uyarı görselleri, inşaat girişlerindeki güvenlik uyarı levhaları, çöp kutuları, sokak adları taşıyan levhalar ve daha binlercesi, belki milyonlarcası ve tabii bizi hazza çağıran reklam panoları. Diğer bütün kuşatmalar bir yana bir semboller kuşatması altındaydık veya bir balık gibi bir semboller fanusu içinde yaşamaya çalışıyorduk; balık hafızalı olarak. Bu bizim aptal olduğumuzun bir göstergesi yoksa zekâmızın işaretleri miydi? İkisi de olabilir ama belki daha önemlisi barbarlığımıza karşı aldığımız tedbirlerdi bunlar. Taş devrimde yaşamasak bile bir yanımız vardı taş devri sakarlığımızı içimizde yaşatan. Belki genlerimizde atalarımızın taş devrinde yaşadıkları zorlukları biliyorduk veya sonrasındaki kaoslarda birbirimizi nasıl yok ettiğimizi biliyorduk ve bu yüzden fedakârlık yapıyorduk birbirimiz için. Bu medeniyet veya modernlik dediğimiz harcın içindeki bir bileşendi ve önemli bir bileşendi. Yani kendi kendimizi, kendi icat ettiğimiz ve bize dayatmasını taahhüt altına aldığımız sembollerle hayatımızı düzene koyabiliyorduk. O semboller o kadar sadık ve fedakârdı ki, biz yokken bile hizmetlerini aksatmıyorlardı. Sarı çizgileri- lütfen geçmemeliydik. Oraya dokunmamalıydık. Şöyle yapmamalıydık. Böyle yürümemeliydik. Baretimizi giymeliydik… Daha bir sürü şey yapmalıydık modern olabilmek ve hayatta kalabilmek için. Çünkü semboller canlıydı, hayatımızın içindeydi ve bizi hayatta tutmaya alışıyor, bizi dış çevrenin olağanüstülükleriyle birlikte birbirimizin kastına da bent oluyorlar. Bu sembolleri biz bulmuştuk. Ayrıca kırmızı çizgimiz de vardı. Bir yandan sarı çizgilerle dış dünyamızı düzenlerken kendi dünyamızda da kırmızı çizgilerimiz vardı. Özne ile nesne ilişkisi aslında kesin çizgilerle ayrılmıştı. Nesneyi sarı çizgiler üstlenmişti, özneyi ise kırmızı çizgiler. Kırmızı çizgilerimiz vardı ve o mesafeden sonraki her hareket özneye yapılan bir saldırı olarak algılanır, tepki görürdü. Bu tepki evimize, daha önceki bir yazımda belirttiğim gibi ilk kabuğumuza çekilme olarak da ortaya çıkabilirdi. Bu çekilme de, virüs de bir semboldür. Sadece bir anlam bulma derdiyle söylemiyorum veya gamlı bir baykuş da değilim.
SON BİR KAÇ CÜMLE

Elbette bir çöküş teorisi gerçekleşmiyor gibi görünse de çok ilginç deneyimler yaşıyoruz. Semboller üzerinden çok kısa bir değerlendirme yaptım. Dört buçuk saat süren otuz beş kilometrelik bu İstanbul yürüyüşünde çok fazla şey gördüm ve yaşadım. Bunları zaman içinde yine paylaşacağım. Yaşamın ucuna doğru yolculuk yaparken, yeryüzüne ve birbirimize dayanabilmek için icat ettiğimiz her şey aslında bizi birbirimize bağlayan. Sakarlıklarımız kasıtlı düşmanlığa dönmediği sürece feragat ettiğimiz şeyler bizden öyle çok şeyler de alıp götürmüyor aslında, hayatı daha anlamlı ve yaşanabilir yapıyor, bizi hayatta tutuyor… Bir de işin bir başka yanı var tabii ki: Şöyle; bir levhanın(sembol) bizi yönlendirmesine hatta yönetmesine tepkisizce uyarız ama bir insanın yönlendirmesi bizi rahatsız eder. Neden? Bugün hepimizi en faşistten daha bir faşist bir virüs yönetmiyor mu? Burada durup düşünmek gerekmez mi?(au