Bazı toplumlar suçluluk
duygusu altında ezilir. Bu suçluluk duygusunun özellikle baskıcı, buyurgan,
edilgen ve birçok olumsuz sorumluluğunun (eksikliğinin) üzerini öfkeli sesiyle örten babaerkil
toplumlarda bilinç dışı bir bencillik olarak geliştiğini düşünüyorum. Elbette
herkesin bencillik hakkı olabilir. Ancak hiçbir saldırı, artık birçok sebepten
oluşturulmuş o imgeyi yok etmeye yetmez. Çünkü bilincimiz artık onu özümsemiş
ve kendi içinde özgürleştirip, yaşama alanı oluşturmuştur. O imge bizimle
birlikte mezara kadar gelecektir. Zira acı eşlik etmeyi sever. İmge bizi takip
ederken bu imgeyi yok etmek amacıyla geliştirdiğimiz bütün savunma ve saldırı
biçimlerimiz bencilliğimizi mutlak bir bencillik haline getirmeye başlamışsa bu
bize de zarar verir. Çünkü böylesi bir durumda otoriteye meydan okurken bizi de
otoriterleştirir. Babaerkillik, buyurganlık, edilgenlik ve birçok olumsuz
sorumluluğun üzerini öfkeli sesiyle örtme bize de geçer. Bir anlamda babasından
veya annesinden dayak yiyerek büyüyen çocuk, karısına veya çocuğuna şiddet uygulamayı
aktarıcı bir bilinçsizlik mirası olarak kullanır, bunu da yadsımaz. Bunları
şunun için yazdım: Toplumsal duyarlılığımız akıllılık, vicdanlılık, adaletlilik
üzerine mi inşa etmeliyiz, yoksa uyanıklık üzerine mi gelişmeli? Çünkü çocuğunu
döven her babanın kendine göre haklı bir mazereti vardır, bu listenin başında
da belirsiz bir nesne gibi “yaramazlık” durur. Bu mazereti biz de kendi
çocuklarımız için kullanabiliriz/kullanırız da. Bu olumsuzluklar yaşanırken
şikâyet hakkımız var mıdır peki? Vardır. Tövbesiz mürit olunamayacağına göre şikâyet
hakkımız vardır. Ancak şikâyet hakkımızı tecavüzcü mantığından çıkarmadıkça, kendi
günahlarımız için öncelikle tövbe etmedikçe haklılığımız ortaya koyamayız. Çünkü
hangi otorite olursa olsun, sebebi ne olursa olsun (kendi kendimize bile
acımasız davranabiliriz) eğer geçmişten gelen bütün olumsuzluklara kendimizi
ortak etmezsek, dünyanın en korkunç olayı olarak niteleyebileceğim terör
saldırıları sonrasında ortaya koyduğumuz, terörden daha ağır sosyal veya
siyasal (internet ortamı, gazete vb. sosyal ve ruhsal hafızamızı oluşturan her
türlü materyal) bütün paylaşımlarımız, bize bir anlık haz veren cinsellik dürtüsünden
öteye geçemez. Yazımın başlığı bunun için Terörün Pornografisidir. Ve otoriteye
karşı koyarkenki uyumsuzluğumuz, bize sadece bundan, yani bu paylaşımlardan haz
aldığımız için cazip gelir. Mücadelemizin uyumsuzluğundan çok paylaşımlarımızla
kurduğumuz haz dolu ilişkinin bütün ahlaki kuralları yerle bir etmesinin önemi
yoktur. Uyanıklık üzerine gelişen her toplumda akıllılık, vicdanlılık,
adaletlilik seramonik bir haldir. Şöyle düşünün lütfen: Yarın bir otorite
olmadığında savaşacağımız yeni bir otorite mi yaratacağız ve haz almaya devam
edeceğiz, yoksa akıl sağlığımızla, ruh sağlımızı yerinden oynatan bu haz alma
isteğini mi ehlileştireceğiz? (imaj:fotodali
14 Ekim 2015 Çarşamba
6 Ekim 2015 Salı
Dayak manyağı olan masalar sandalyeler, koltuk kenarları vs.
Dayak manyağı olan masalar sandalyeler, koltuk
kenarları vs.
İstanbul yağmurla tatlı
ve huzurla yıkanırken yeni bir romana başlamanın ılık sızıntılı huzursuzluğuyla
çocukluğuma dair bir anım aklıma geldi: Beş veya altı yaşındaydım. İçinde
oldukça büyük bir havuz da bulunan geniş bahçemizdeki ağaçların üzerinde “meraklı-şaşkın”
bakışlı minik bir primat gibi hayretimin hayretimin coğrafyası ağaçtan ağaca
gezerdim. Gözü bugün de üzerimde olan annem “O ağaca çıkma, havuzun kenarında
gezme!” diye koruyucu-uyarıcı yine de ikna kabiliyeti düşük sözden yarı kızgın,
duvarlar çekerdi önüne. Anne babaya kulak asılmayan yaş en güzel yaştır. Yine bir
gün havuzun kenarındaki ağacın “cin” tepesine çıkmaya çalışıyordum. Dört veya beş
metre yükseklik vardı, nasıl oldu anlamadım bir anda sırt üstü kendimi yerde
buldum. Nefesim kesildi. Bağırıyordum ama sesim çıkıyor muydu bilmiyorum.
Annemin, teras-taşlıktan sesini duydum: “Geber!” Bir gün bu anımı kendisine
anlattığımda “Öyle dememişimdir” dedi. Öyle demişti ama hiç önemli değil. Annem
gelip beni düştüğüm yerden kaldırsaydı, ağacı dövseydi, hayatımda ne değişirdi
bilmiyorum. Sonraki yıllarda arkadaşlarımın çocukları oldu. Kimi kendisini “Ah
o koltuğa”, kimi “Ah o sandalye yok mu”, kimi “Ah o koltuk kenarı”na çarpıyordu.
Anne baba arkadaşlarımın ilk yaptığı masaları, sandalyeleri, koltukları olmadı
kapıları, yani eşyaları dayak manyağı yapmalarıydı. Çocuğumuz nasıl suçlu
olabilir, elbette olamaz. Suçlu eşyadır, ötekidir. Buna bir özeleştiri yöntemi
olarak da bakabiliriz ancak belki de en önemli nokta benim ağaçtan düştüğüm
anda annemin bana kızgınlıkla “Geber” diye bağırmasını şimdi kendi cümlelerimle
daha iyi anlıyorum; “Sana doğruyu yanlışı öğretmeye çalışıyorum, etrafına duvar
inşa etmiyorum. Hata senin. Kendine fırsat veriyorsun tamam anladım ama kendinle
ve hatalarında da yüzleş. Beni ya da başkalarını veya başka şeyleri suçlama, başına
bir şey geldiğinde de beni çağırma, çünkü her zaman yanında olamayabilirim, kendini
kazan, kendine dikkat et.”(imaj:fotodali
2 Ekim 2015 Cuma
Bir cinsellik nesnesi olarak “Yüksek Topuklar” KADINLAR AYAKKABILAR VE BENİM KADINLARIM
Ülkemizde kadın yazar yok gibidir. Olanların yazdıkları, en azından
okuduklarım açısından söyleyeyim insan olarak bir arayıştan ve buluştan çok
hiçbir şekilde bir isyana varmayacak kadar sıradan bir savruluşun vasat, buruk,
kendini ezberlemekten inatla imtina etmeyen, üstelik olmak istediği kadına
öykünmeyi çıkmaz bir yol olarak gören yazarlardır.
İstisnası yok gibidir, bu yüzden başta Ayşe Kulin olmak üzere kendi
güzel hayatlarına tatlı kederler kılıfı geçirilmiş roman ve öykücülerimizi bir
kenarda tutarak (Çünkü bu ayrı bir tartışma başlığıdır) “Ayşe Arman Kadınları” ile
“Mine Sögüt Kadınları” üzerinden kendini var-etmeye çalışan kadınlarımız…
Yıllarca cinselliği keşfiyle kadının özgürleşeceğini savunan ve kendi varlığını
örnek devrimci model olarak sunan Ayşe Arman, en basitinden Kâğıttan Kentler’in
on sekiz yaşındaki kendini kendi arayışına içtenlikle adamış Marco’su kadar
bile değildir (Marco’yla “… kâğıttan gemiler yaptım kalbimden ki hiçbiri
karşıya ulaşmazdı, aşk diyorsunuz, limanı olanın aşkı olmaz bayım” diyen Didem
Madak aynı karededir). Arman, Kadınlara “orospu” ile “anne” olmaktan başka bir
tanım biçmez. Bu yüzden kadın “Anne kadar şefkatli”, “Orospu kadar şehvetli”
olmalıdır.
Özellikle son dönemin yıldızı parlayan yazarlarından Mine Söğüt, sözde ve yazıda “devrimci
kadın” kimliğiyle ortaya çıkarken en azından görüntüsünde bile devrimcilik
yoktur. “Bırak evi bok götürsün” mottosu üzerinden ilerleyen devrimciliği, ya
da kadının kendisini bulma, kendisi olma hikâyesini “Lanet düzene itaatsizlik”
olarak biçimlendiriyor. Kendisi feodal bir yapıdan kurtulamamışken metinler
üzerinde feodaliteye başkaldırıyor, rollerin yeniden sorgulanmasına kapı
aralıyor, kendince. Kadının “Kendi kaderine ve direncine otopsi yapması”
gerektiğini söylerken kadını, dolayısıyla insanı öldürdüğünün farkında bile
değil.
Bu söylediklerim bir suçlama değil, bir tespit ve eleştiri.
“Kadına doğru ayakkabıyı verin dünyaya fetheder!”
diyen Marilyn Monroe toplumdaki kadınlara rehberlik yapan kadın yazarlarımdan
(roman, öykü, şiir yazarları dâhil) daha ilerdedir. “Kendine ait bir oda” kuran
ve bu yüzden aramızda yaşayama kendini adayan Virginia Wolf da aslında MM ile
Marco ile ve Didem Madak ile aynı serüveni paylaşır. Ki bu isimlerin arasına “sadece
içimde susmak istemeyen bir ses olduğu için yazıyorum” diyerek tevazu gösteren
Sylvia Plath ile Dövüş Kulübü’nde içtenliğiyle kendini inşa eden Marla Singer’ı
de eklemeliyim. Sinema, kitap ve gerçek hayattaki kadınlar birbirine
karıştırılmış gibi gelebilir bu yazıda evet öyledir. İşte tam da burasıdır her
şeyin olup bittiği yer yani imge ile gerçeğin birbirine sızmak-geçmek yerine, sonrasında
ortaya hiçbir şeyin çıkmayacağı çatışma noktası: Olmak ve olmayı düşünmek, hayal
etmek… Edebiyatımızda kadın denildiğinde kırmızı tabanlarıyla moda dünyasında
fırtına gibi esen ayakkabıların mucidi Christian Louboutin’in “Bir tanıdığım
yüksek topuklu ayakkabı giyildiğinde ayağın aldığı şeklin kadınlar orgazm
olduklarında ayaklarının aldığı şeklin aynı olduğunu söylemişti. Yani topuklu
ayakkabı giymek kendinizi orgazm olmak için uygun pozisyona getirmektir”
sözlerinde gizli. Kadınlara yön vermeye hazla sarılan kadın yazarlarımız ve
düşünce insanlarımız yüksek topuklu ancak ne orgazm pozisyonundalar ne de öyle
bir düşünceleri var. Hemen bütün kadınları da veya kendilerine inanan kadınları
da böyle olmaya teşvik ediyorlar. İkna yetenekleri de var aslına bakarsanız.
Ancak ve bu yüzden erkenden kaybettiğimiz Didem Madak gibi gerçek kadınlar ne
Marla Singer gibi imge karakterler ne toplumda ne de edebiyat, kültür ve sanat
dünyamızda yok. Olması da beklenemez. Bunun en önemli örneği derinliksiz imge(kirli simge) haline
getirdiğimiz ve her akşam televizyonlardaki dizilerde seyredilen, onurunu ve
geleceğini mala, mülke, şuna veya buna yani değerli olmayan her şeye adamış,
kendini bunlara hapsetmiş, sonradan görme tip-kadınlar, genç kızlardır.
Bunların çok seyredilip seyredilmemesi ayrı bir konu… Bizdeki yani ekrandaki,
kitap sayfaları arasında hemen bütün bu kadınları topladığımızda ortaya bir
kadından ve insandan çok bir metafor çıkıyor. Başı sonu olmayan et ve kemikten
ibaret, dudaklarında ne dediği belli olmayan cinsiyetinden bile kuşku
duyabileceğimiz, kimliksiz bir mecazlar çöplüğü… Balıklar ıslak kaldığı sürece
yaşar ve belki de artık kız çocuklarına “Kendine ait bir oda” nasıl inşa edilir
onun gösterilmesi gerekir. “Vitrinde bir ayakkabı gördüm aşık oldum” diyen kadın
o mağazaya girip o ayakkabısını gönül rahatlığıyla alabilecek her türlü
estetik, ekonomik… donanıma sahip olsun… ve balıkları denizden çıkardıktan
sonra istediğiniz kadar ıslatın kurumasalar bile deniz özleminden ölürler.
1 Ekim 2015 Perşembe
Ergenliği uzun süren bir ülkenin tekerleği yeniden icadı: TÜRKİYE ÖRNEĞİ
Var olduğu her zamanda
kalıcı izler bıraktığını varsaydığım ülkem ve insanlarım için zarif ve
tehditkâr değişimler arzu ederdim. Olmadı. Olmayacak da (Belki olur da ben göremem, sitemim o yüzden biraz).
Üzgünüm. Ergenliğin en belirgin sağlık problemlerinden olan depresyonu (darbeci hormonal değişiklikler yüzünden
politik deformasyonu), yeme bozukluğunu (Beyin yerine kalın bağırsak beslenmesinden kaynaklı düşünce
erozyonu) ve madde kullanımını (bilgi sahibi olmadan fikir sahibi
olmak yüzünden meydana gelen algı dejenerasyonu) aşamıyor ya da bütün
bunlara bilinçli veya bilinçsiz bağımlı oluşumuz yüzünden
-
Dolu
dolu duygusal ve fikirsel istikrarsızlık=acıdan zevk alma hali-katille maktulun
bir anda yer değiştirmesi (Dün iyiydim şimdi ne oldu?)HUKUK
-
Fiziksel
olarak bir yerlere sığamama, arkadaş seçerken hassas olamama-DIŞ POLİTİKA
-
Hislerini
kontrol edememe-TERÖR-İHANET
-
Ses
tonundaki ve vücudundaki değişiklikleri kabullenememek-İKTİDAR
-
Hayallerinin
ve umutlarının gölgesinde gelecek planlarını hormonlarına göre ayarlayamama ve
karşı cinse yani iktidara sürekli ilgi duymak –MUHALEFET
-
Genelde
içi boş, kopya vs. olduğu için yalnızlık isteğinin karşılanmasına rağmen hiçbir
muhasebe yapmama sabun köpüğü roman, film, dizi film vs. yazma isteği-EDEBİYAT,
SANAT
-
Yorgunluğunu,
çalışmaya isteksizliğini, vücut enerjisini büyümeye harcıyormuş gibi yaşamayı bahane
değil de sonuçmuş gibi algılayarak yaşama halinden memnunluğu-TOPLUM
-
Apaçık
gelişme eğilimli vücudunda meydana gelen ayrıksı değişiklikler yüzünden tavan
yapan çekingenlik ve gizlenme, saklanma histerisi, kendine güvensizlik hissi-EĞİTİM
-
Artan
yeni şeyler deneme merakı yüzünden savrulurken herkese ayar verme içgüdüsü -MEDYA
… sanırım her şeyi birbirini etkileyerek berbat
etti. Bütün bunlarla fark edilmeyi, takdir edilmeyi beklemek için zamanımız var
mı, ya da fark edilmeyi, takdir edilmeyi hak ediyor muyuz bilmiyorum. Çünkü bu
ihtiyacımız da karşılanmıyor ve farklı grupların ihtiyaçları doğrultusunda
sanki sürükleniyoruz, üstelik bunun farkındayız-TOPLUMSAL DEPRESYON
NOT: Çocukluğuna dönemeyeceksin, büyümekten kaçamayacaksın, ergenlikte ısrarlı ve anlamsız bahanelerinin anlamı nedir ki?.. Demem o ki tekerleği yeniden icat etmemiz yolumuzu kısaltmayacak; çokları çok önde.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)