22 Aralık 2024 Pazar

MEMENTO MORİ İNSANLAR


Sıradışılık bir hastalık mı, tedavi edilmeli mi?

Sıradışılık ruhun varoluş kaynağıdır bazı insanlar için ve normal onların ölümüdür.

Nadide bir sanat eseri gibi hayat yaşayan insanlar vardır; yaşadıkları hayatlar ve mekânlar onlara eşlik eder…

Van Gogh, Shakespeare, Bach, Mozart, Edvard Munch, Utrillo, Modigliani, Fikret Mualla, Egon Schiele gibi isimleri eğer psikiyatristler tedavi edebilselerdi bu insanları hiç tanıyamazdık.

Sınırlı aklın sınırsızlığına ulaşan insanlar. Kendilerine inandıracak insanları bulurlarsa dokunulmaz olurlar eğer bulamazlarsa ruhsal bir bakış açısı olarak memento mori varlıkları tedavi edilmesi gereken delilik vasat-vizyonuyla değerlendirilirler.

William Blake'le aynı duyarlılığa sahip olan ve yaşamının 22 yılını akıl hastanesinde geçiren Adolf Wölfli…

Belki de Halikarnas balıkçısının Gençlik Denizlerinde isimli kitabındaki öykülere de şöyle bir akmak gerekir. Ya da Dokuzuncu Hariciye Koğuşunu yeniden okumak gerekir.

Aslına bakarsanız birçok insan böyle elimizden kayıp gidiyor olmalı; yoksa sanat, edebiyat vb. alanlardaki kuraklığın ruhumuza dokunması olmazdı.

Belki de bu yüzden bir çok sıkıntımızın sebebi.

Hatta kendimizi bile keşfetme konusunda yetenek zafiyeti içinde olduğumuz saklamamalıyız.

Ölümü hatırda tutmak ve yaşama anlam katmak.

Memento mori ölüm değil de aslında yaşamın kabuğundan soyulması değil mi? Bana göre öyle. İnsanın kendiliğine doğru yolculuğu; insan olarak benim sürekli ölümü hatırımda tutarken aslında yaşamı hak ettiği gibi yaşamam.

Sıradışı olmayan insanların sıra dışı gibi davranma hevesleri de kendi gerçekleriyle yüzleşmekten kaçınmak değil mi? Bir kakafoninin bize kazandırdığı şeyler de vardır elbette, kendimizle o ahengi yakalamak gibi.

 O halde bir memento mori insanı olabilir miyiz? Yoksa bize hemen bipolar damgası mı vururlar. Ya da “deli” mi derler? Bizi tedaviye kalkarak öldürmek yolunu mu seçerler.

Aslına bakarsanız yaşam hepimiz için aynı akıyor; aynı nehirdeyiz ama bir kısmımız suyun tersine yüzüyor ve bunu boğulmamak için yapmıyor, suyun bedenindeki vuruşlarına anlam kazandırmak için gerçekleştiriyor. Bazılarımız başarıyor da bunu. Yokuşa akan su gibi bazılarımız. İşte onlar memento mori insanlar: sürekli ölümü düşünürken aslında sıra dışı yaşayan insanlar.

Ölüm damasıyla doğmuş olmak, yada yaşamın ölüm damgası olması nedir ki? Hiç!

(imaj:au

9 Aralık 2024 Pazartesi

KAYBOLDUĞUNUZDA YALNIZ DEĞİLSİNİZ


Emin olmadığınızda ne yaparsınız? Günümüzdeki sorunlar karşısında aramızda bazılarımız yönünü kaybetmedi mi, umutsuzluğa kapılmadı mı? "Yönümüz hangisi? Şimdi ne olacak? Çocuklarıma ne söyleyeceğim." "Kendime ne söyleyeceğim." O insanları birlikte oturup birbirine bağlandıkları ve ortak bir umutsuzluk duygusun birlikte paylaştıkları bir andır. Ama şunu bir düşünün; diğer insanlarla olan bağınız umutsuzluktur. Bu bütün toplumun yaşadığı bir deneyimdir, korkunçtur ama onu birlikte yaşıyoruz. O zaman Bir erkeğin bir kadının özel bir felaket yaşaması nasıl bir şeydir? Kimse hasta olduğumu bilmiyor, kimse en son iyi bir dostumu da kaybettiğimi de bilmiyor, kimse yanlış bir şey yaptığımı bilmiyor. O yalnızlığı bir düşünün. Dünyayı bir pencereden görürsünüz. Camın bir tarafında mutlu, sorunsuz insanlar ve bir tarafındaysa siz.

Size şu hikâye anlatayım: Bir gece bir yük gemisi batmış Bir yangın çıkmış ve batmış ve sadece bir tayfa kurulmuş. Bir cankurtaran sandalı bulmuş, yelken açmış ve denizci disipliniyle gözlerini göklere çevirmiş ve yıldızları okumuş. Rotasını eve doğru ayarlamış ve bitkin bir şekilde uykuya dalmış. Bulutlar toplanmış. sonraki yirmi gece boyunca ise yıldızları görmeyi başaramamış. Kendisini doğru rotada sanıyormuş. Yine de emin olmasına imkan yokmuş. Böylece günler geçmiş ve tayfa güçsüz düşmeye başlamış. Şüphelenmeye başlamış. Acaba rotasını düzgün mü çizmişti. Hâlâ evine doğru mu gidiyordu yoksa korkunç biçimde kayıp mı olmuştu? Korkunç bir ölümle lanetlenmiş miydi? Bilemiyordu. Yıldızlardan gelen mesajı umutsuzluğundan dolayı hayal mi etmişti? Yoksa gerçeği bir kez görmüş müydü? Şimdi başka bir şüphe duymadan ona mı sarılacaktı?


Bugün hemen herkes değerler krizini çok iyi tanıyor. Size şunu söylemek isterim: Şüphede kesinlik kadar güçlü bir bağ olabilir. Kaybolduğunuzda yalnız değilsiniz.

(imaj:au

7 Aralık 2024 Cumartesi

BAŞARI ÜZERİNE KURULMUŞ BİR HAYATIN REDDİ


Günümüzde başarısızlık artık bir hastalıktır ve tedavi yöntemleri, tedavi edecek başarısızlık otacıları vardır.

Daha sözlerimin başında başarısızlığımızı bize bir tuzak olarak kullanan kendine iyi niyetli kurumları ifşa edebilir miyim? Ya da başarısızlık ekonomisi oluşturmuş olanları ele verebilir miyim?

Siz de farkındasınızdır: Başarısızlık olağan olmaktan çıktığından bu yana bu alanda bir sektör oluşmuştur. Burada en kısa yoldan şu adlandırılmış başarısızlıkları sıralayabilirim.

Evlilikte başarısızlık…

Ebeveynlikte başarısızlık…

Sınavda başarısızlık…

İlişkilerde başarısızlık…

Hatta evimizde beslediğimiz hayvanlarla etkileşimde başarısızlık… Liste uzun.

Şu bir gerçek ki başarısızlık bazıları için oldukça semiz bir sofranın ana menüsü niteliğindedir. Kimse kimsenin başarısız olmasını istenmez ama birçok sektör pusuya yatmıştır. Sistemin açıklarından yontabilinenler yontulur ve bu başarısız olanın iyiliği adına yapılır.

Başarısızlık olağan olmaktan çıkmıştır. Artık başarısızlık insanları başarıya mahkûm etme aracı olarak işletilmektedir. Hiçbirimizin başarısız olma hakkı yok gibidir. Başarısız olmak hakkımız elimizden alınmıştır.

Hayatın anlamının başarıda olduğu savı bir fetiş niteliğine büründürülmüştür. Çağın en genel geçer retoriği başarı üzerine kurulmuş bir hayat isteği haline getirilmiştir. Hepimizin başarı köleleri olmamız istenir. Hayatın anlamının başarı üzerine kurulduğu ifade edilir. Başarı bir zorunluluk gibi sunulur. Sadece başarmak için yaşamak gerektiği dayatılır.

Başarılı olmak zorunluluğu bir hastalık gibidir ve bu hastalık fetiştir; hepimizin bu hastalığa yakalanması, bu hastalıktan muzdarip olması istenir. Oysa bütün bu isteklerin arkasında devasa bir ekonomi işlemektedir.

Envai çeşit koçlar…

Renkli yogalar…

Olmadık olağanüstülükler içeren meditasyonlar…

Cenneti vadeden cemaatler, tarikatlar…

Öndere tapınmalar... ve dahası.

Başarı zorunluluğuyla zehirlenmek en başarısızlığa teslim olmak değil mi?.. Hadi her şeyi bir kenara bırakalım, neden bütün varlığımızı başarıya adayalım? Başarısızlığın bir deneyim olduğu ve bilgi içerdiği, insanlara yol açıcı özelliklere sahip olduğu, hatta başarısızlığın bir rehber bile olabileceği hiç aklımıza gelmez mi? Ya da bir başarısızlık karşısında kendi kendimizi yenileyerek bu durumdan kurtulma imkânımız yok mu? Aslına bakarsanız bize başarılı olmayı zorunlu kılanların en önemli ve vazgeçilmez altın kuralı kendi başımıza başarısızlıktan kurtulamayacağımız imkânıdır. İmkânıdır diyorum çünkü onlar kendilerini rehber olarak sınıflandırıyorlar; yani onlara tutunmadan başarısızlıktan kurtulamaz, hedefimize ulaşamayız.

Başarısızlık günümüzde ilk günah gibidir; bütün kötülüklerin anası ve gizlice, süslü, kimi mistik kurumsallıklarla, cicili bicili, yani kimsenin başarısızlığımızdan dolayı bizi ayıplamayacağı örtük yapılarla halledilmesi gereken, hatta bu yapıların popülerleştirildiği en büyük sorun olarak servis edilmektedir. Bizi başarısızlığımız karşısında başarıya götürecek yapılar pamuk şekeridir, elma şekeridir… Ama şu hiç mi düşünülmez; başarısızlık özgürlüğün bir yansımasıdır.

Kısaca şu bir gerçektir ki başarısızlık özgürlüğümüz de elimizden alınmıştır. Başarısız olmak artık başarısız olmak değildir. Başarısızlık bir hastalık biçimine dönüştürülmüş, bu hastalığı tedavi ettiğini söyleyen farklı mutlak başarı otacıları türemiştir. Onların onaylamayacağı başarı başarısızlıktır ve onların onaylayacağı başarı da başarıdır. Artık başarısızlık yoktur bir hastalık vardır ve tedavi gerektirir.   

(imaj: anonim

6 Aralık 2024 Cuma

İYİLİK ÜLKÜSÜNÜN KURBANLARI


İki çocuğunuzdan birini, diğeri daha iyi hayat yaşasın diye öldürür müydünüz? Başkalarının iyiliği veya geleceğin daha iyi olması için kimin kurban edileceğine kim karar verebilir? Böyle bir karar alınabilir mi?

Aslına bakarsanız şu yaşlı dünya böyle kararlarla bir eşikte. Bize ütopya pazarlayanların tuzağı gelecek nesillerin daha iyi olacağı bir dünya. Neden dünyayı bugün daha iyi yapmıyoruz? Neden dünyayı kendimiz için cehenneme çevirirken gelecek nesiller için bir cennet yapma arzusuyla kıvranıyoruz?

Kendimize söylediğimiz en büyük yalan da budur ihtimal.

“Çocuklarımız daha iyi bir dünyada yaşasın!”

Çocuklarımız mı? Biz yaşamayı başaramamışken ve iyi bir hayat kuramamışken bu nasıl olacak? “İyi” derken iyinin dokusu, kalitesi ve geleceğe kalabileceğini nasıl anlayıp, nereden bileceğiz veya bunu kim bilebilir?

Hemen hiçbir zaman insanlık yaşadığı çağı yaşamıyor; kendinden sonrakiler için öncekilerin kendilerine bıraktığı enkazı temizlemekle uğraşıyor. Özellikle de günümüzde yaşamak dediğimiz bir enkazın başında piknik yapmak gibi bir şey.

Öylesine yoğun bir enkaz kaldırma çabası ki, iktidarlar umutlu gelecek vaatleri verirken yıkımı daha da derinleştirdiklerini kolayca gizleyebiliyorlar. Bakıyorum da hemen her geçmiş nesil daha iyi bir gelecek için uğraşıp didinmiş, sonuç?

İnsanların iyiliği için çalıştığını söyleyenlerin kendine inanmışlıkları söylemin inandırıcılığını öylesine güçlü hale getiriyor ki, geleceğin iyi olabileceğine inanç kendi kendimizi kurban etmemiz konusunda bir rızamız bile oluşuyor. Gelecek nesiller için ölebiliriz? Hatta gelecek nesiller iyi yaşayacaksa benim canım alınmış ne olacak?

Geleceği kutsallaştırmak tam da avanak kasnakların olumsuz imkânıdır. Şu da bir gerçek bir “gelecek” ekonomisinden söz etmek de mümkün. Bize yarının ülkelerinden, yarının dünyasından bahsederler. Bir “kurtuluş ümidi” pazarlarlar. Bunu özellikle bütün iktidar yanlıları ve belirli bir güç etrafından toplanmış insanlar yapar. “Yarın daha güçlü, daha sağlıklı, daha iyi olunacaktır” gibi retorikler propaganda yoluyla servis edilir ve ama kimse “bugün neden daha iyi yaşamıyoruz?” diye sormak aklına gelmez.

Şehitlik, cennet, cehennem meselesi de böyledir. Hesaplar öbür dünyaya göre yapılır, adalet öbür dünyada gerçekleşeceği için bu dünyada çok az insanın kılı kıpırdar, adil bir hukuk için. “Tanrı kötülerin cezasını verecektir!” o yüzden bu dünyada pek bir şey yapma imkânı yoktur.

Hindistandaki kast sisteminin farklı versiyonları hâkimdir gelecek ekonomisinde: Geleceğin iyi olduğunu söyleyenler zaten iyi bir hayat yaşamaktadır ama iyi bir hayat yaşamayanları böyle kandırırlar.

Bunun bir kurban psikolojisi olması ayrı bir konudur ama asıl mesele insanların neden bugün yaşamayı öğrenme dertleri olmaz, bunu anlamak imkânı adeta yok gibidir. Kendini geleceğin iyiliği için kurban vermeye hazırlananlar bugünü daha iyi yaşama konusunda ihtimal belirli bir bilgi birikime de sahip değiller. Ya da kurban rolü oynamak onlar için bir konfor olanıdır, kim bilir.

(imaj: anonim

4 Aralık 2024 Çarşamba

BİZİ YARI YOLDA BIRAKMAYACAK FİKİRLER


Kendi bilgeliğimizi oluşturabilir miyiz?

Bizi yarı yolda bırakmayacak fikirleri, düşünceleri, duyguları, yapıcı eleştirileri, bize ışık olacak birilerini bulmak kolay değil. Özellikle günümüzde, her şeyin maddiyata evrildiği, hemen her şeyin o vahşi kapitalizme hizmet ettiği bir dönemde aşk, evlilik ve sosyal ilişkilerimize, iş ilişkilerimize, hayatta ve iş yaşamında yükselme etkileşimlerine nasıl inanacağız. Kendimize güvenmenin yetmediği bir çağda ötekinin duygu, düşünce ve fikirlerine nasıl güveneceğiz?

Herhalde kendi bilgeliğimizi oluşturmak gerekiyor. Bu nasıl mümkün olabilir? Kendimiz kendi yolumuzu nasıl bulabiliriz?

Sadece sezgileri mi işe koşmalıyım?

Duygularımla mı hareket etmeliyim?

Düşüncelerim mi devrede olmalı?

Basit mi yaşamalıyım?

Kalabalıktan uzakta, soyutlanmış, yalıtık bir hayat mı sürmeliyim?

Her şeyim net bir amaca mı hizmet etmeli?

Faydacı ve hazcı mı düşünmeliyim?

Soruları artırmak mümkün… Peki, ama kendi yolumu nasıl bulabilirim, kendi rehberliğimde?

“Ben”in bilgelik kavramı veya “kendiliğin bilgeliği”ne ulaşmak için ulaşılmayacak yollar gösteriyorlar bize.

Oysa ne çoğu zaman ilk izlenim doğrudur, ne de benim için bir aşkın bilgelik kavramı vardır. Bilgelik yoktur hatta.

Sezgilerimiz bizi hem yanlışlar, hem doğrular.

Basitlik en üst düzeyde gelişmişlik olabileceği gibi sakillik de olabilir.

Her ayrıntının yerini kazanması gerektiği gibi gerekmediği durumlar da vardır.

Eğer bir şey net bir amaca hizmet etmiyorsa, o şey dışarıdaydır ama tam tersi de doğrudur.

Hiçbir karmaşa yok, odaklanma ve netlik ön planda olabileceği gibi çoğu zaman hayatımıza karmaşa hakimdir, odaklanma sorunu yaşayabiliriz ve netlik ön planda olmayabilir, aklımızla olabileceği gibi duygularımızla da hareket edebiliriz.

Sonsuz seçenekler isteriz bu yanlıştır ama motive edicidir.

Doğru seçenekler isteriz ama her zaman her seçenek doğru olmayacağı gibi doğru olduğunu düşündüğümüz seçenekler de uzun yollar olabilir.

Görünmek değil amaca hizmet etmek gibi bir hikayemiz var olabileceği gibi bir amaca hizmet etmeden görünmek de isteyebiliriz.

İlla parlak zekâlı ve küçük bir ekiple çalışmak ve onlara güvenmek yetmeyebiliyor. Son derece kalabalık bir ekiple de başarabiliriz veya kendi başımıza da şampiyon olabiliriz. Olimpiyatları düşünün tek başına zaferleri, takım zaferlerini…

Aracı olmaması iyi olabilir ama bir aracının olması da fayda zincirinde güçlü bir halka olabilir. Sonsuz onay zinciri olumsuz gibi görünebilir ama neden bu durumun konsantrasyonumuz açısından iyi geleceğini düşünmeyelim ki?

Etki eklenenlerden değil, çıkarılanlardan kaynaklanır ama çıkarılanlar da etkiyi anlamlı hale getirir (madencilerin de çıkardıkları şeyler kadar değerlidir ve hatta belki onlardan daha da değerlidir).

Bazı yaklaşımlar bizi yarı yolda bırakmış olabilir ama yarı yol hemen her zaman bir milattır.

Yaşam herkes için aynıdır ama hepimiz başka hayatlar yaşıyor, farklı düşünüyor ve farklı duyumsuyoruz. Hasta değiliz, onun için A’ya iyi gelen ilaç beni iyileştirmeyebileceği gibi bana zarar da verebilir.

Kısaca: Birey olarak sürekli deneyimliyor olmam benim hem hastalık halim hem de sağalma durumumdur.

1 Aralık 2024 Pazar

İMAJ MİMARLIĞI


Bedenimizi estetik cerrahlara, ruhumuzu (psikolojimizi) psikologlara ve dış görünüşümüzü modacılara emanet ederiz; gündelik hayatımızda bir zırh edinmek için.

Artık günümüzde kendilik üretilen bir olgudur.

Bedenimizin, ruhumuzun ve dış görünüşümüzün bir zırh olduğu söylenir. Bu zırhı korumak gerekliliğine inandırılırız. Belki de gerçekten öyledir. Eski halimizin ya da eski versiyonumuzun yasını tutmak yerine insanlara yeni bir “ben” verebilmenin önemi ve yeni şeylere girişmekten keyif almak, yaşam için yeni bir başlangıçtır, kim bilir.

Estetik zırhtır.

Ruhumuzun dengede olması zırhtır.

Moda zırhtır…

Kendilik zırhtır.

Günümüzde kendimizi temsil etmek, kendimizi temsil yeteneğinden yoksun olmanın, ya da kendimizi başkalarının dokunuşlarıyla temsil etmenin ne sakıncası olabilir ki.

Rolüne yakışan gibi görün.

Rolüne yakışan gibi davran.

Rolüne yakışan şekilde giyin!

İmaj mimarlığı günümüzün en farklı meslek alanı olsa gerek. Kendimi nasıl yeniden üretirimin cevabı onlarda çünkü.

Estetiğe,

Psikoloji ve psikoterapiye ve                                          

Modaya nasıl güveneceğimizi bilmek önemli. Hoş güvenimizi de güvenmek istediklerimiz üretiyor ama ne önemi var.

Yaşamdan kendime dair ipuçlarım olduğu gibi ötekinin yakaladığım ipuçları da yok değil. Sözel olmayan ipuçlarına dikkat etmelisiniz, belirli bir rengin veya belirli bir uyumun bizi bir etkileşimde veya kendi kendimize yetmede biraz daha uzun tutmasına veya adımlarında küçük bir sıçrama yapmasına bakmalıyız.

Ayrıca ruh hallerimizi olumsuz yönde değiştiren şeylere de dikkat etmeliyiz.

Şöyle örtük talimatlar da var tabii ki “imaj mimarlar”mızın: Her şeyden daha önemlisi, her gün mutlu uyanıyordum. Ne istersem yapabileceğim fikriyle uyanıyorum. Olmak istediğim kişi olabilirim ve fikrimi değiştirebilir ve fikrimi değiştirdiğim için kendimi suçlu hissetmeyebilirim. Bu şekilde kendimi çok güçlü hissediyorum… Sahi mi?

(imaj:anonim