2 Kasım 2020 Pazartesi

DEVLET, İKTİDARLAR, KÖPEKLER, KEDİLER ÜZERİNE

İktidar, İzmir'de yıkılan evlerdir. İktidar, İzmir ve diğer her yerdeki doğal veya doğal olmayan afetler sonucu ortaya çıkan acıyı inşa edendir. İktidar bizatihi acının ve kötülüğün kendisidir. Çünkü iktidar, akıl ve bilimden çok, talip olduğu mevkiyi edinebilmek için hemen her türlü aracı kullanabilir, acıyı, ölümü ve ölüyü bile. İktidar, pozisyonunu korumak, güçlendirmek için her zaman her şeyi yapabilir, kendi ahlakını kendi inşa ettiğinden. Örneğin kendisini denetletmediği için, yapı denetimlerini de gevşetir, çünkü iktidar kendine halktan suç ortağı yapar. Çünkü halk, her zaman ihtiyaç içindedir. İktidarın temel dinamiği de budur: halkı sürekli ihtiyaç halinde ve kendine mecbur bırakmak.


Uzatmayacağım: Bu durumda iktidar, devleti ve devleti oluşturan bütün mekanizmaları araç olarak kullanabilir. Oysa tam tersi olmalıdır. Devlet, iktidarı kullanmalıdır. Ancak bu genelde pek mümkün olmaz. Özellikle bizim gibi gelişmemiş ülkelerde. İktidarın yaptığı önemli bir şey daha vardır. kendisini devletle özdeşleştirir, hatta devlet ilan eder (devlet başa kuzgun leşe bile der ve devleti ayakta tutacağını söyleyerek her türlü kötülüğü yapabilir).

Oysa, - İzmir'deki depremden yola çıkmıştık, ve demiştim ki, İzmir'deki depremde yıkılan binalardır iktidar - devlet ise işte şurada fotoğrafını paylaştığım köpektir, o köpeğin o kediyi göçük altından kurtarmasıdır. Bu devlet kafasıdır yani rasyonel, analitik düşünen, inançları, düşünceleri olan ama bunu ayrımcılık, ötekileştirme biçiminde, ya da herhangi bir kâr amacıyla kullanmayan, ihtiyaç ve kullanım değerleri olsun olmasın her şeye değer verip saygı gösteren...

İhmalin uzaklaştırma, uzaklaştırmanın ise ölüm olduğunu bilen, devlet kafasıdır. Etik, ahlaklı ve adil bir kafa ve kalp düzenidir devlet. Hangi iktidar kendisinin devlet olduğunu söylerse, bir köpek olup olamayacağını, bir kediyi kurtarıp kurtaramayacağını sorun. Çünkü bu soruya ya cevap veremeyecektir, ya da - olmaz öyle şey diyecektir. Hatta size kendi iktidarı üzerinden devlet tanımı yapacaktır, tek amacının devleti korumak olduğunu falan söyleyecektir. İnanmayın.

Çünkü devlet, köpek olur göçük altındaki bir kediyi kurtarır, ne yaptığını bilmez ama yapılması gerekeni yapmıştır ve yapar. Yani devlet şu fotoğraftakilerdir ve onların etrafında bilinçle örgütlenmiş, tarihsel birikimle bugünü inşa eden ve geleceğe umutla bakmamızı sağlayanlardır; fotoğraf karesi içinde olmayan ise iktidardır. Lütfen bu ayrımı unutmayalım ve kime sahip çıktığımızı ve çıkmamız gerektiğini iyi bilelim. (au

13 Eylül 2020 Pazar

KURBAN BEDENLER: Türkiye’de Kötülüğü Yeniden Tanımlamak

KURBAN BEDENLER: Türkiye’de Kötülüğü Yeniden Tanımlamak


Kurban edilenlerin sayısı kurban edenleri geçebilir mi? Geçerse ne olur? Kurban edenler de kurban mı olur yoksa kurban etmek bir fetiş halini alır ve hepimiz mutantlara mı dönüşürüz? Her şeyin değiştiği, özne gibi gerçeğin de yeni bir kimlik kazandığı çağımızda, Türkiye’de birçok şey yeniden tanımlanmalı. Ancak daha önemlisi kötülüğün yeniden tanımlanması gerekiyor. Sahi, kötülük nedir?

KÖTÜLÜĞÜN PSİKOLOJİSİ

Psikiyatrist Peck, “Kötülüğün Psikolojisi” adlı kitabının girişinde Ancak kitabı “yazarken endişe de duydum. Kitabın kötülük potansiyeli var. Bazı okuyucuların acı duymasına neden olabilir”[1] diyor. Kurban bedenler de inşa edilir. Barış Gelinleri projesinde Türkiye’ye gelen ve gelinliğiyle birlikte tecavüz edilip öldürülen Pippa Bacca bir kurban bedendi. Pipa Bacca ve Silvia Moro, yola çıkmadan önce internet sitelerinde romantik bulunan bir açıklama yapmışlardı. Açıklama şöyleydi: “Otostop yapmak, baka insanlara inanmayı seçmekle ilgilidir. Ve insan, Tanrı’nın küçük bir sureti gibi, kendisine inananları ödüllendirir.”[2] Pipa Bacca, otostop yaptığı bir kamyoncu tarafından katledilir. Burada iyi niyeti inşa eden romantizm değil, cesaret hiç değil, sadece insanlara inanmayı seçmek zorundayız. Bu bir güven meselesi olmaktan çok yaşamı idame ettirmeyle ilgili bir konu. Çünkü hiçbir zaman evimize aldığımız bir kilo sütün bir kilo süt olduğunu bilemeyiz ve o bir kilo sütün bir kilo olup olmadığı endişesiyle de yaşayamayız. Çünkü bu endişe bizi kurban yapabileceği gibi kurban eden haline de dönüştürebilir. Nihayetinde Peck’in görüşmecisi George, sorunlarından kurtulmak ümidiyle Şeytan ile anlaşma yapar. Hatta anlaşmaya oğlunu da dâhil eder. Bu anlaşmanın özü ise George’nin kendi kötü durumundan kurtulmak için kötülük yapmaya yönelmesidir.

KÖTÜLÜK BİLGİSİZLİĞİ

Kötülük hakkında her şeyi bilmiyoruz. Neyin kötü olduğuna dair fikirlerimiz olabilir. Kötülük çok önemli ve çok boyutlu bir konu. Tek taraftan bakmak son derece sakıncalı. Sadece psikolojik değil kötülük, aynı zamanda sosyolojik. Hatta kötülüğün içinde bireyden çok toplum var. Kötülük hayatın karşısındadır. Bir cinayet soyut değildir. Kötülük öldürmekle ilgilidir. Bu cinayeti somut olduğu kadar soyutlaştırır da; ruhu öldürmek de bir kötülüktür, hatta en büyük kötülüktür. Kötülük “canlılığı öldürmek için fırsat kollayan ve insanların içinde veya dışında yaşayan bir güçtür.”[3] Sonuçlara göre sebepler de (zorlama sebepler) kötü olabilir; kötümserlik kötülük olabilir; ve dahası. O yüzden kötülük, sadece sonuçlara bakarak temalandırılabilecek ve üzerinde çalışılabilecek bir olgu değil. Kötülük bir kendine yabancılaşma durumu da olabilir. Evet, kötüler zaten oldukları durumu seçiyor olabilirler ama kötülük asla esrarengiz değildir. “Modem çağ, ruhtan egoya geçiş diyebileceğimiz bir oluşuma tanıklık etmiştir. İsterseniz teolojiden psikanalize geçiş de diyebilirsiniz buna. psikanalize göre trajik bir şekilde hep bastırılacaklardır.”[4] Psikanaliz insan hoşnutsuzluğunun bilimidir ve din de öyledir. Kötülük beden ve ruh arasında bir ayrılmayı içerir -soyut bir baskı kurma ve tahrip etme iradesiyle bu iradenin yerleştiği anlamsız bir parça et arasındaki ayrılmayı.[5] Psikanaliz ile ve din ile pansuman bir yere kadar. Çünkü asıl olan önce kötülüğün tanımlanmasıdır. Eğer bugün yeniden kötülüğü tanımlamamışsak, ilaç ve dua da kötülüğün araçları haline gelebilir.

KADIN İNTİHARI VEYA MASKESİZ İNSANI ÖLDÜRMEK

Nihayetinde Tanrı sevgisi veya psikiyatrist görüşmeleri bir terörizme dönüşebilir. Çünkü ettiğimiz duanın ve bilimsel tedavi biçimimizin bize kötülük olarak dönmeyeceği garantisi yoktur. Kötülük özellikle çağımızda ve ülkemizde kaygan bir zeminde hareket halindedir. Bugün kadın intiharları iktidar tarafından kadına şiddet bağlamında değerlendirilmemektedir. Ya da maske takmayan biri şiddet görmekte, hatta öldürülebilmektedir. Keza bir insanın yüzüne bile hapşırmanın kötü olarak nitelendirilebilecekken, daha korkunç olaylar ve kötülük eylemleri sadece açıklanmaya değil tanımlanmaya ve bunlara karşı çözüm bulmaya acilen çalışılmasını gerektirmektedir. Çünkü sistem, Faucaut’un iktidarı yeni suç ortakları da üretmektedir. Kötülük en küçük, en dar alanda hareket edenler için bile anında kullanılabilecek oldukça ergonomik bir aparat halini almıştır. Herkes kendi iyiliği için kendi kötülüğünü inşa etmekte ve bu kötülük hali içinde iyi olduğunu üşünerek yaşamaya başlamaktadır. Vicdanlar ise zarar görmekte, ruhlar ölmektedir. Çünkü “İnsan doğası gereği, bir kere baş gösteren ve insanlık tarihine kaydedilen her fiil, gerçekliği tarihe gömülüp gittikten uzun zaman sonra bile hep ileride gerçekleşebilecek bir ihtimal olarak kalır. Gelmiş geçmiş hiçbir cezanın, suç işlenmesini önleyecek kadar caydırıcılığı yoktur.” Arent’e göre işlenmiş bir suça karşılık hangi ceza verilmiş olursa olsun, belli bir suç bir kere ortaya çıktı mı, tekrar ortaya çıkması, ilk ortaya çıkışının olup olabileceğinden çok daha olasıdır.[6] Bir bakıma Türkiye’de her gün aynı kötülükler gözümüze sokulmaktadır. Karşılığında ise birbirimizi suçlamaktan başka hemen hiçbir şey yapılmamaktadır. Kurban bedenler artmaktadır. Nihayetinde bugün geldiğimiz noktada iktidar bile kurban edilmiş olmaktan veya kurban edilecek olmaktan yakınmaktadır. Kurban ile kurban eden neredeyse birbirine karışmaya ramak kalmıştır. Hayat bir oyun değil, insanlar canlı, canı acıyan varlıklardır. Kötülüğün en belirgin numunesi insanlara acı çektirmektir. İnsanlar migrenli varlıklar gibi sürekli acı çekmektedir ama bunu gizlemeye çalışmaktadırlar. Kısaca kötülük yapmak ve kötülüğe maruz kalmak sürdürülebilir değil. Bu bağlamda ülkemizde birçok şey yeniden tanımlanmaya açıktır ve en önemlisi de kötülük biran önce yeniden tanımlanmalıdır. Bu tanımlanma iyiliğe ve iyiye bakış açımızı değiştirecektir. Bu şu son sapaktan önceki bir çıkış yolu olabilir. Öyle ya, iyiliği ve kötülüğü oturup kendi başımıza tanımlayamayız, kurban veya kurbanlar imal edemeyiz, bu olgular toplumsaldır...



[1] Peck, M. S., Kötülüğün Psikolojisi, s. 8, Kuraldışı Yayınları, çe: Göker Talay, 1. Baskı, İstanbul, 2003.

[2] Antmen, A, Kimlikli Bedenler, s. 181, Sel Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2017.

[3] Peck, a. g. e. s. 156.

[4] Eaglaton, T. , Kötülük Üzerine Bir Deneme, s. 18, İletişim Yayınları, çev. Şenol Bezci, 1. Baskı, İstanbul, 2011.

[5] Eaglaton, a., g., e., s. 21.

[6] Arent, a., g., e., s. 359

 YARARLANILAN KAYNAKLAR

Antmen, Ahu, Kimlikli Bedenler, Sel Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2017.

Arent, Hanna, Kötülüğün Sıradanlığı, Metis Yayınları, çev: Özge Çelik, 2. Basım, İstanbul, 2012

Eaglaton, Teryy. , Kötülük Üzerine Bir Deneme, İletişim Yayınları, çev. Şenol Bezci, 1. Baskı, İstanbul, 2011Peck, M. Scott, Kötülüğün Psikolojisi, Kuraldışı Yayınları, çe: Göker Talay, 1. Baskı, İstanbul, 2003.


29 Ağustos 2020 Cumartesi

Kin, Nefret ve Sevmek Üzerine: BU ADAM BENİM ATATÜRK'ÜM DEĞİL


Herkesin bir Atatürk'ü var bu ülkede. Belki hiçbir insandan bu kadar nefret edilmemiş ve yine hiçbir insan bu kadar sevilmemiştir:

PEYGAMBER DEĞİLDİ, BİR DİN GETİRMEDİ: Ancak kimileri kendisini peygamber gibi gördü. Bu dar görüş açısı kutsallaştırılan insana nefretin ilk tohumlarını ekti. İnsanların melankolik düşmanlık ihtiyacı buradan karşılandı ve karşılanmaktadır.

FİKİR İNSANI DEĞİLDİ: Ancak kimileri onun kutsal bir fikirlerin insanı olduğunu ilan ettiler. Söylediği her söze, her eylemine sadece bir anlam değil kutsallık yüklediler. Böylece Türkiye’nin fikir haritası parçalandı. Karşı düşünce atmosferi, sadece karşıtlık üzerinden bir düşmanlık olarak değil, aynı zamanda verili olandan sızan bir tatlı zehir olarak ortaya saçıldı. Modernleşme ve modernleşme karşıtlığı (ilerleme, muasırlaşma), olağan seyrinden çıkıp kin ve nefret sarmalında, iliştirilmiş düşmanlıklara evrildi. Gazi Mustafa Kemal Atatürk ismi geçtiği hemen her yerde insanlar kendi cemaatlerini inşa ettiler ve bu cemaatlerin içinde evrensel insanlık yasalarına aykırı biçimde, bir insana yüklenen anlam veya anlamsızlık üzerinden düşman mahalleler oluşturuldu. Bunlar durmadan çatıştılar. Daha korkuncu ise hangisi hangisini yener ve yok ederse, bir savaş kazanma değil, kurtuluş ilan etme güdüsüyle yaşamaya başladılar. Bu emsalsiz bir gerileme ve çürümeyi beraberinde getirdi.

ÇOK UZATMAYAYIM: ATATÜRK DÜALİZMİN ÇARESİZLİĞİ: Ülkemizdeki Gazi Mustafa Kemal Atatürk üzerinden bir görme kusuru inşa edildi. Bunu yapanlar hem kendilerine göre kusursuz hem Atatürkçüydü, hem kusursuz Atatürk karşıtlarıydı. Bu görme kusurunun mucitleri otoritelerdi (küçüklü büyüklü). Gazi Mustafa Kemal Atatürk üzerinden ortaya çıkarılan zehirleyici düalizm, sevmek ve nefret etmek üzerine, ülkemizdeki bireyi ve toplumu da ikiye parçaladı. Artık şu Atatürk etrafındaki irili ufaklı baskının aktörleri ve onların cemaatleri, ne kadar müsaade ederse Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü o kadar seviyor ve ondan o kadar nefret ediyorduk. Böylece o ortamdaki aidiyetimizi bileyebiliyor, kendimizi o ortamda kabul edilir hale getiriyorduk. Ülkeyi yöneten iktidarlar da, ya da yönetime tabi olan partiler de bunları sonuna kadar kullanmakta hiçbir beis görmüyorlardı. İnsan yaşamının değer ve haysiyetini savunmak bu düalist yapı içinde mümkün olabiliyordu... Fetiş nesneye dönüştürülen Gazi Mustafa Kemal Atatürk, artık bastırılanın geri dönüşü haline gelmişti. Bastırılan neydi? 

BASTIRILAN ŞUDUR: Çerçeve çift bakış açısı oluşturur. Yani artık çerçevenin içindeki bakış açısı karşısında çerçevenin dışında bir bakış açısı vardır. Bu bakış açıları düşünceyle değil otoriter önyargılarla biçimlenir. Bu bakışın eyleme dönüşme biçimi de şiddetle ikame edilir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve onun kurduğu ülke üzerinden bugün verilen savaş, apaçık otorite kurma savaşıdır. Bu savaş bitirilmek de istenmez çünkü, zevk veren savaşın kendisidir. İnsan olan varsa insanı olmayan da vardır. Gazi Mustafa Kemal bir insandı. O, aksiyon insanıydı, eylemciydi ve başlangıcından ömrünün sonuna kadar bir devrimciydi. İnsanın ve toplumun haysiyetini savunuyordu. Bir insanı öldükten sonra her şey yapabiliriz. Şu da bir gerçek ki, Gazi Mustafa Kemal ile ilgili neyin görülebileceği, ne hissedeceğimiz bir emre bağlanamaz. İliştirilmiş (Atatürk karşıtı ve yansılı küçük büyük cemaatlere kendini kaptırmış olmak) insanlar ile otorite arasındaki emsalsiz işbirliğini görmemiz gerekir. Görmemiz gereken Gazi Mustafa Kemal Atatürk etrafında oluşturulan bizim kendi kanaatlerimiz değil kuvvetin pençesindeki şucu-bucu dramatik otorite çaresizliğidir. Savaşlarını meşru kılmak için bizi kendilerine ikna adı altında dramatik yollara başvurmaktadırlar. Yası tutulan bir hayat olması için bizim nasıl, ne için ve neden yaşamamız gerektiğini söyleyenler, kaybettiklerimizin hesabını asla vermeyecek olanlardır. Bu insanların savunduğu veya reddettiği-intikam döngüsündeki insan benim Gazi Mustafa Kemal Atatürk’üm değildir. (au


23 Ağustos 2020 Pazar

ARDINDAN YAS TUTULMAYI HAK ETMEYEN BABALAR ANNELER

Yaşanmış ve bir süre şahit olunmuş bir olaydır: Ağzıyla son derece muhafazakâr ama varlığıyla ve kendi kendine uydurduğu gerekçelerle her türlü yasanın ardından dolanabilecek (dolanan), sayısız günaha işleyebilecek(işleyen) pratik- potansiyelde bir adam eşiyle geçinemiyordu. En son eşinin artık delirdiğine kadar meseleyi getirdi. Hatta bir ara sohbet arasında bir kadın arkadaşı adama – niye üçüncü çocuğa hamile kaldı ki eşin, dedi. Adam da – bilmem, deli işte, diye karşılık verdi. Adam eşinin deli olduğuna herkesi inandırmaya çalışıyordu (büyü için hocaya, delilik için psikologa kadar durum intikal etti; sonuç: sonuç normal). Oysa eşi deli falan değildi, adamı da çok seviyordu; zaten kadının hayatta tanıdığı iki erkek vardı bir cemaatçi babası, diğeri de kocası. Kadın adamı seviyordu da… Kadın deli değildi, sadece ve belki de ve kesinlikle kendisini(kadını) deli etmeye ve böylece evi dışında, kendine göre geliştirdiği ahlak anlayışı içinde yaşadığı o hayatı gerekçelendirmeye matuf zekice, filmvari bir kurguydu. Bir gün, o adam, eşinin kız kardeşiyle telefonda görüşürken, kız kardeş (baldız) – biz duvağınla girdiğimiz evden kefenimizle çıkacağız diye öğrendik. Kız kardeşimi tanıyorum elbette. Sabretmek gerekir, biz inançlı insanlarız, ifadelerini kullandı. Adam, telefonu kapattıktan sonra, - bunların hepsi deli dedi. Kendisi dışında belki de o adam için hepimiz deliydik. Ancak bu değil önemli olan. Önemli ve dehşet verici olan gelinlikle girilen evden kefenle çıkılacak olmasıdır ve bu fikre kadınların hâlâ itibar gösteriyor olmasıdır. Bir kadın eşi tarafından deli ilan edilebilir. Bir kadın gelinlikle girdiği evden eşi tarafından öldürülmüş olarak çıkabilir. Dehşet vericidir bu. Toplumsal baskının yalınlığı ve keskinliği o kadar korkunçtur ki, tıpkı eski çağlardaki yamyamlık gibi. En değerli varlıklarımızı bütün lütufkârlığımızla, hiç tanımadığımız insanlara, güya Tanrı’nın inayetini kazanmak maksadıyla veririz. Evliliği kutsarız. Yuva kurmayı inancın bir hanesi haline getiririz, ölümüne.

-           Boşanırsam en çok annem üzülür.

-          Yuva yıkan ben olmak istemem.

-          Biraz daha dayanabilirim.

-          Bir çocuk daha yapalım… vb. (yuva böyle kurulmaz, yuva kurulmasına da gerek yok kanımca-insan yuva kurmaz birliktelik inşa eder)

Ardından yas tutulmayı hak etmeyen babalar, anneler vardır. Tıpkı artık ölen ve yası tutulmamış, tutulmayacak olan mitik-otorite devlet baba (devlet ana) gibi. Kimin kadın, kimin erkek, nasıl bir ev ve yuva vb. olduğuna karar verecek otoriteye ihtiyaç yoktur. Çağın değiştiğini, zamanın artık farklı aktığını kime nasıl anlatabiliriz? Bize deli mi derler? Bizi öldürürler mi? Deli olacağız, öldürüleceğiz ama bu çark böyle dönmeyecek. Ardından yas tutulmayı hak etmeyen anneler, babalar, erkekler, kısacası kendi kendimize icat ve inşa ettiğimiz ve bizi yok bilinçli veya bilinçsiz etmeye ahdeden iktidar-otorite, mutlaka yıkılacak. Bir süre antideresan kullanacağız. Bir süre ardımızdan konuşacaklar. Belki gerçekten bazı anne babalar samimiyetle üzülecek yüzümüze baktıklarında ama değişecek. İki üç çapulcu adam, kendi uydurdukları kutsallık içine kimseyi hapsedemeyecek. İyi insanları kendi iyiliklerinde boğamayacak. Baba figürü değişmiştir, erkek figürü değişmiştir; kadın anlayışı ve kadınların anlayışı tamamen değişmiştir. Değişmeliydi de zaten. Gizli gizli değil apaçık bir alter-ego inşa edilmelidir. İkilik, eşitsizlik, adaletsizlik, şiddet ve dahasını üreten o zorba erk-otorite/iktidar, o baba denilen şefkatsiz devlet baba ölmüştür (aynı bilinci paylaşmasa da on payanda olan devlet ana da ölmüştür)  ve yası hak etmemektedir. Hiçbir kadın meyus olmasın, erdemli hiçbir erkek de inancını yitirmesin, kimse o samimi kadınların ve erkeklerin gözyaşlarıyla ayakkabılarının altını silemeyecek.

Not: Bunları bir duygusallıkla ve edebi bir metin lafzıyla yazmadım; devlet babanın, devlet ananın yani o meşum iktidarın öldüğü, hayatın değiştiği, hislerin, fikirlerin, düşüncelerin farklılaştığı ile ilgili bilim insanlarının dipnotlarıyla bu yazıyı uzatmak ve boğmak istemedim. (au        

13 Temmuz 2020 Pazartesi

ÜCRADAKİ GÜZEL İSTANBUL HEYKELİ VE İKİYÜZLÜLÜK

Farkındalığını ve onurunu yitirmek ölmekle aynı şeydir. Egemen iktidar kendini aşağılamak ya da simgesel anlamda iğdiş etmek pahasına da olsa kendi düzenini dayatmaktadır. Buna nasıl karşılık verilebilir; meydan okumaya meydan okumayla mı, yok etmeye yok etmekle mi?.. Oysa bizler, Türkiye’de politik ikiyüzlülük ağları içinde yüzen rehineleriz.  Hem kurban hem de suç ortayız. İktidar olanların, yani daha genel anlamda egemenlik düzeninin en büyük kurnazlığıyla bu tekelin kimsenin denetimi altında bulunmamasıdır. Olan biten her türlü iyi ya da kötü şeylerden hiç kimse, hiçbir birey, devlet ya da yasal süreç sorumlu tutulmaz. İçinde yaşamakta olduğumuz bütün olumsuzluklar, soluk karşı çıkışlar, kimler tarafından gerçekleştirildiği tam olarak bilinmeyen (15 Temmuz FETÖ olayları, bitmeyen terör, darbeler vb. gibi) istisnai arkaik, kalıntı özelliğine sahip, egemenliği bekitme örnekler olarak, popülist suç işleme ya da teknokratik kefaret ödemeyi algılamaktan aciz fanatizm biçimleridir. Her şeyi olumlayan bir süreç olumsuzluğu kesinlikle Şeytani bir güç veya diyalektik bir antitez olarak görmemektedir. Egemen iktidar artık karşıt bir terime gerek duymamaktadır. Var olabilmek için karşıtına gerek yoktur. Boyun eğme bir tanıma sahipken, egemen iktidar bir tanıma sahip değildir. İhtiyaç da duymamaktadır. İktidarın boyun eğme zamanı geçmiştir. Çünkü artık ikiyüzlülük toplumun tabanına yayılmıştır. Üstelik iktidar sadece ülkeyi yöneten iktidar da değildir. İktidar soyutlaşmıştır. Muhalefet de iktidarın o anonim ikiüzlülüğü içinde erimiştir. Üstelik bu bugünün sorunu da değil. Uzatmayayım: 1973 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin 50. Yılını Kutlama Komitesi tarafından Türkiye Cumhuriyeti ilanının  50. yılı anısına aralarında Gürdal Duyar'ın da bulunduğu 20 sanatçıdan İstanbul’un çeşitli yerlerine konulmak üzere 20 heykel ısmarlamasıyla ortaya çıkar. Duyar’ın İstanbul’u bir kadın olarak tasvir ettiği Güzel İstanbul Heykeli, hafifçe geriye doğru uzanmış çıplak bir kadın figürü olarak ortaya çıkar (Fotoğraf 1). Heykel, 270 cm x 170 cm x 150 cm ölçülerinde ve yaklaşık 7 ton ağırlığındadır. Gürdal’ın anlatımıyla motifler:


İncir kutsallığı,
hanımeli İstanbul'un havasını,
arı nüfus yoğunluğunu, nar ise İstanbul'un efsanelerini öykülendirmektedir… Heykel, 10 Mart 1974’te kutlama komitesi tarafından Karaköy Meydanı’na hâkim bir yer olan, Bankalar Caddesi ile Kemeraltı Caddesi'nin kesiştiği yere dikilir. Dönem iktidarda CHP-MSP koalisyonu dönemidir. MSP heykeli “müstehcen” bulur ve kaldırılması ister. Heykel üzerinde tartışmalar o kadar büyür ki, neredeyse ülke durur; hatta koalisyonun sonu konuşulmaktadır. O dönemin gazete başlıkları genelde şöyledir: “Utanç Heykeli”, “memleketin milli manevi değerlerine saygısızlık”, “Tarihi inkâr”… Bu konuda bir bildiri bile yayınlanır. Dönemin CHP’li belediye başkanı Ahmet İsvan “Kendin alanlarına, halkın inançlarına ters düşen heykeller konamaz.” İfadelerini kullanır. İsvan şu ifadeleri de kullanır: “Kaldırılma emrini ben vermedim. Ama inanarak uyguladım”. Heykelle ilgili soruşturma açılır… Karşı tepkiler ise cılız olmamasına rağmen, azdır ve kulak tıkanır. Valilik “ açıklaması ise şöyledir: “Heykel çıplak olduğu için değil zevksiz olduğu için kaldırıldı.” Nihayetinde heykel 9 gün (10-18 Mart 1974) kaldığı Karaköy’deki yerinden sökülür. Bir süre belediye şantiyesinde durur. Tahminlere göre Ecevit’in sessiz müdahalesiyle Yıldız Parkına konulur (tartışanlar hiç olmamış gibi bir anda bitmiştir). Ta ki, 2017 yılına kadar. Belki okumuşsunuzdur: 2017 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi, heykelin yanındaki çocuk parkını kullanan ailelerin müstehcen diye heykeli şikâyet etmeleri gerekçesiyle heykelin etrafını çitle kapatmıştır (Fotoğraf 2). Ancak sosyal medya üzerinden gösterilen tepkiler üzerine Belediye, heykelin etrafındaki çiti kaldırdı. Şu da ilginçtir: Heykel söküldüğünde, kaidesi üzerine bir grup erkek çıkar (Fotoğraf 3). Bu ibretlik görüntü ise çok şey anlatır… Egemen geleneksel muhafazakar kesimler her zaman dini inançlardan sızacak bir yer bulurlar… Bir not olarak: Sanatta çıplaklık, doğal çıplaklığın örtüsüdür. Nü, bir görme biçimi, sanatsal bir gelenektir ve bu coğrafyada yabancısı olmadığımız bir bakış açısıdır aslında. (au

12 Temmuz 2020 Pazar

AYASOFYA VE EGEMENLİK


Ayasofya’nın cami olarak yeniden açılması üzerinde “egemenlik” tartışması yapılıyor. İki koldan yürüyor bu egemenlik tartışması: Birincisi laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün imzasının geçersiz sayılmasının; laik Türkiye Cumhuriyeti idealinin erozyona uğratıldığı yönünde. Birincilerin iddiasına göre bu erozyon durmayacak. Ardından hilafet, saltanat gelecek; Türkiye’de geriye doğru (İran’daki gibi) bir devrim gerçekleşecek. Olabilir de, olmayabilir de… İkincisi ise Türkiye yüz yıla yakındır Ayasofya’nın müze yapılmasına atılan imzanın Türkiye’yi mahkûm eden bir imza olduğu yönünde. Bu bağlamda Türkiye bir kurtuluş savaşı vermemişti, verilen savaş ülkenin, Osmanlı mirasının başta İngilizler olmak üzere, Batılılara teslim edilmesiydi. 


Ben de günümüzde Ayasofya’nın bu kadar değeri olmadığını ifade etmiştim. Nitekim mekânın müze yapılmasının da, yakın zamanda camiye çevrilmesinin de siyasi olduğunu söylemiştim. Açılışın çok heyecan yaratmadığını, en azından iktidarın umduğu kadar heyecan yaratmadığını da iddia etmiştim. Beni eleştirenler oldu. Saygıyla karşılıyorum. Aynı görüşte ama… Burada bahsetmek istediğim konu Ayasofya artık bir sembol değildir, hele de egemenlik sembolü hiç değildir; egemenlik sembolü zaten olmamıştır, Ayasofya egemenlerin- güçlülerin sembolü olmuştur (Romada’da Ayasofya egemenlerin mekânıydı). Dünya değişmiştir. Belli bir yaş grubu bu kararı duygusal olarak coşkuyla karşılayabilir ama bugün ve gelecek Ayasofya üzerinden kurgulanmıyor. 

Mitler çağında değiliz. Dijital bir çağındayız. Özellikle 2000 yılı sonrasında kimse geçmişi diriltmeye çabalamıyor. Dijital eğitimin, dijital çalışmanın vb. planların yoğun biçimde yapıldığı çağımızda Ayasofya’da, ikonaların siyah lambalarla karaltıldığı bir tavanın altında namaz kılmaktan daha farklı eylem biçimleri geliştirdi insanlar. İyilik değişti, kötülük değişti... Dahası Ayasofya ile ilgili görüşlerini yazanlar, bilgisayarlarına alfabemizde olmayan “www” harflerini girmek zorundalar. Egemenlik başkadır demek istiyorum. Bugün egemenlik parçalanmıştır ve bilgi kimdeyse ondadır demek istiyorum… 

Şuradan devam edeyim: Freud, Totem ve Tabu adlı eserinde tarih öncesi insanlar(1), ya da 17., 18., 19. 20. Yüzyıl insanları aramızda yaşıyor olabilir. Bu insanlar bununla coşku da yaşıyor olabilir. İktidar da halkın isteğini yerine getirmiş olabilir. Kim ne diyebilir... Ancak şu da bilinmeli ki, bu ne bir karşı devrimdir ne Türkiye Cumhuriyeti gibi büyük bir ülkenin Ayasofya gibi bir sembolün içine sıkıştırılmış egemenliğinin yeniden ilanıdır. Bu düpedüz halkın (halkın çok daha fazla ve farklı istekleri varken) sahte gündem yaratmadır. Tek başına bir iktidarın devletin devamlılığı ve istikrarını bağnazlığa (kendi bildiği anlamında) teslim etmesidir. 


Ayasofya bugün dünkünden daha çok tarihe ve kültüre kapanmış ve artık daha çok din dışıdır ve tamamen iktidar perspektifinde bir zaman ve mekâna dâhil edilmiştir. Ayasofya ne gerilemenin ne ilerlemenin, ne fethin ya da ne zaferin sembolü de değildir artık; Ayasofya bir iktidarın kendini yeniden var etme hamlesi, hilesi, ilüzyonudur... 

Son iki cümle: İktidar tarafından Ayasofya ile bir inanç referandumu yapılmış ve kaybedilmiştir. Şeytan’a atılan taşla insan kendisini taşlar.(au
(1) Freud, Sigmund, Totem ve Tabu, s. 19, çev. K. Tahir Sel, Sosyal Yayınları, İstanbul,1984.

2 Temmuz 2020 Perşembe

BEN CUMHURİYETİ

Eski terapi merkezleri ve yeni insanlar… Evlenmeyi, ebeveyn olmayı, eş olmayı terapi merkezi haline getirmek, geçmiş zamanların adetiydi. Bu yanlış adet halen sürmekte:
-          Evlensin değişir. 
-          Eşi olsun değişir.
-          Anne baba olsun değişir.
İnsanlar evlenince, karı koca olunca, çocuk sahibi olunca değişmezler. Sadece varlıklarını ve varlıklarını oluşturan her şeyi pekiştirirler. Pekiştirdiklerini de çocuklarına öğretir ve miras bırakırlar. 

Günümüzde her şey değişime uğruyor, hem de hızla. Evlilik denilen o kurum da değişti. Sadece evlilik birlikteliği değil, kadın ile erkeğin birlikteliği de değişti. Eş olmak, karı koca olmak, sevgili olmak yeni içeriklere sahip. Sanırım çoğunluk bunun farkında değil. Artık “ben” bir cumhuriyeti ifade ediyor. İnsanlar (kadın erkek) “ben” dediklerinde onaylanma beklemiyorlar. 

Kedisiyle, köpeğiyle, beğenisiyle, beğenmedikleriyle, dahası bir yanı kolektif bilinçle irtibatlı da olsa “ben bilinci”yle kabullenilmeyi hayatın ortasına koyuyorlar. “Ben buyum, var mısın?” Özellikle kadınlar açısından bir “kendilik dünyası” inşa oldu. “Ben” diyen kadın “Hayır”ın ve “Evet”in bütün renkleriyle var. Bugün kadınlar için “Hayır”ın anlamı sadece “İstemiyorum” değil. Kadınlar için bugün “Hayır’ın anlamı”
“Tarzım değil…”
“Beğenmiyorum…”
“Beni bağlamıyor.”
“Beni ifade etmiyor...”
“Benim seçimim…”
“Benim ifade biçimim…”
“Ben istersem…”
“Ben de zevk alırsam…”
“Bana kalırsa…”
“Bence…”
“Kanımca…”
“Bana emir veremezsin…”
“Benimle böyle konuşamazsın…”
“Ben şu an okuyorum…”
“Ben şu an dinleniyorum…”
“Şu an bunu yapmak istemiyorum…” ve dahası, kadınların “Hayır’ı içinde olanlar. “Hayır” sadece bir ret olmak gibi geleneksel, küflü biçimini kaybedeli çok oldu. “Hayır” özellikle yeni nesil kadınlar için “içeriği zenginleştirilmiş bir aroma terapi gibi. Kadınlar bu zengin içerikli “hayır”ları bireycilik değil, bireysellik. Bireysellikten sonraki aşama ise “kendilik”tir. “Kendilik” en yüzeysel biçimiyle insanın “kendi olma halidir” yani kendisini kendisinden inşa etmiş olma halidir.

Elbette  “kendiliğini” inşa etmeye çalışan erkekler de var. Ancak genele baktığımızda (kadın veya erkek) çok sıkıntılı bir süreçten geçtiğimiz kesin. İnsanlar, bu değişime apansız yakalanmış ve düşmanmış gibi direnç gösteriyorlar. 

Oysa insanlar birer birer kendi cumhuriyetlerini, yani kendiliklerini ilan ediyor, kendi demokrasilerini geliştiriyor. Kendi kıta sahanlıklarını, kendi haritalarını oluşturuyorlar. Bunu da kendi demokratik anlayışları içinde gerçekleştirmeye çabalıyorlar. Burada ortaya çıkan direnç doğrudan ölüme varan şiddete kadar gidiyor… Bunu durdurmanın yolu bu yeni cumhuriyet rejimlerini kabul etmek ve o insanın kendiliğindeki demokratik yapısına uymak,  uyumu ifade edecek. Diğer yapılacak her şey bir darbe olarak kalacak. 

Dolayısıyla bugün evleri terapi merkezi yapmaya çalışmanın özellikle kadınları korumayacağını görmek için her gün yenilenen şiddet ve cinayetleri kanıksamakla eşanlamlı olabilir. Aynı şekilde evlenmek, ebeveyn olmak, eş olmak bir terapist edinmek ve terapi merkezinde yaşıyormuş gibi yapmak tam aksine hastalıklı her şeyi daha içinden çıkılmaz hale getirebilir. Eskiden de bu doğru değildi, sadece bastırılmış duyguları olan insanların, buruk tebessümlerine şahit olurduk. Demem o ki: değim aniden, bir baskın halinde falan gelmiyor. Kısaca tampon, kesilmiş atardamarı durdurmaz…

MAYMUN KRAL

DURUN BENİ DİNLEYİN

Eduardo Vanya, kralın ikiz çocuklarından biridir. Çelimsiz ve minicik doğar. Oysa krallık için güçlü ve gösterişli birine ihtiyaç vardır. Küçük olan ikizi anında hayatın içine çekilir, çelimsiz Vanya ölüm çukuruna atılır; bu iktidarla birlikte halkın köleleşmesine atılan ilk vicdansız adımdır. Toplum tarafından dışlanmış, dilsiz, saf, ancak hayata bakışındaki her zaman iyi niyetli cömertliğiyle, her şeydeki anlamı anlamsızca keşfeden bir yetişkin maymun olan Ian, Vanya’yı sahiplenir, onu büyütür ve ona Yaratıcı tarafından sunulan ancak, diğer yaratılmışlarca elinden alınan hayatını tekrar inşa eder. İnşa çalışması sırasında Vanya sağ elini kaybeder. (İmgeseldir bu sağ elin kaybı ama uzatmayacağım mevzu…) Vanya, Ian’ın saflığıyla kendi aklını birleştirir ve ateşi, avlanmayı, modern yaşamı, aşkı ve hatta umudu keşfeder. Cömerttir üstelik, her şeyi paylaşmak ister, kurulu düzeni kökten değiştirir. Halkını başarı ve mizahla yepyeni bir insanlığa taşır. Bu arada babası vicdan azabının kendisini rahatsız edişiyle itirafta bulunur Vanya, kendi çocuğudur. Elbette hem iktidar hem de iktidarı paylaşan toplum şoka uğrar. Kabullenemez. Hayat da bu kabullenemeyişlerin üzerinden akar zaten… Bir gün herkesin cennet sandığı o devasa ağaç yanar. Bu yangın ilk günah gibidir ve artık hislerle, önyargılarla ve sahte inançlarla oluşturulmuş sahte Cennet küle dönmüştür. 

BEYAZ DAĞA YOLCULUK

Varlık sebeplerinin kül olduğunu gören herkes şaşkın ve ne yapacağını bilemez. 
Vanya tam bu sırada küllerin üzerinden İbikus’un turnaları gibi vadiye uçan kuşları görür. Oradan sonrası şöyle repliklenir film:
Eduardo Vanya:
Durun beni dinleyin. Muhteşem bir dünya biliyorum. Uçsuz bucaksız ormanları var, herkese yetecek kadar ağaç ve mağara, pırıl pırıl bir dünya içinde meyve suların akan bir sürü nehir var papaya guya ve mango...
Eduardo Vanya’nın Eşi:
Eduardo sen neden bahsediyorsun
Eduardo Vanya:
Güven bana, umudu yaratmak üzereyim
Eduardo Vanya’nın Eşi
Bunu nasıl bilebilirsin
Eduardo Vanya:
Kuşlar söyledi bana. (Sonra da halkına döner)
Eduardo Vanya: Maymun halkı birlikte beyaz dağa gidiyoruz. (Maymun Kral filmi-Çocuk filmi(!)

23 Haziran 2020 Salı

ZORLA NORMALLEŞMEK ÜZERİNE

Öldürücü bir virüsle mücadeleyi sadece yüze takılan maskeye indirgemek, mücadeledeki başarısızlığı gizlemek ve başka hedefler üzerinden amaç inşa etmektir. Pandemi sürecinde hemen bütün ülkelerdeki iktidarlar o kadar başarısız oldu ki, bu başarısızlıklarını toplumları zorla normalleştirerek, yaptıkları yanlışın üzerine cila çekmeye çalışıyorlar. 

Öğrendik ki, her toplumda belli sayıda insan feda edilebilirmiş. Zorla rızaya dayalı bir normalleşme süreci kanımca şöyle işliyor: Bütün trafik kurallarını kaldırdık, evinizden çıkın, ölmeden günlük hayatınıza devam edin ve evinize geri dönün (ölmeden dönebilirseniz dönün). 

Aslında maskenin arkasına saklanan iktidarlardır. Bizim de maske takmamızı asıl sorunları görmemizi istemedikleri için istiyorlar. Şunlar bitirilemedi: Yoksulluk, işsizlik, eşitsizlik, açlık, ayrımcılık, şiddet, savaş çığırtkanlıkları, bölücülük ve dahası. Üzerimizde zorla bir rıza oluşturmaya çabalıyorlar ve razı olmadığımız için de bizi suçluyorlar. 

Hem ülkemizde, hem diğer ülkelerde insanlara ve toplumlara dayatılan şu zorla normalleşme en iyi niyetli söylemle bildiğin güçlünün mobingi, bir sosyal kabadayılık, kuşatma, gerçeği gizleme ve taciz ve sıkıntı ve bir bezdirme teorisidir. Hatta polisiye tedbirlerle bunu çözmeye çalışmak bir iktidarın psikolojik terörüdür “mobbing”in tanımında olduğu gibi. Dolayısıyla en başta neden ekonomi böyle diye soramayız?.. 

Gücün kuşatması böyledir, yani hemen her şeyle birlikte bilincimizi de rızamızı da kuşatır. Artık korkumuzu bile güç inşa eder ve birey olarak toplum olarak artık özne olarak biz ve toplum, kendi yarattığı güce yine kendisi mahkûm olur; bu durum katiline aşk gibi romantik söylemlerden son derece farklıdır. Şu bakımdan: teslim edilen veya edilmek zorunda olunan benliktir. Bunun sonuçları son derece ağır olur. Ancak bunun Cehennem'in içinden geçen bir devrim için döşenmiş taşlar olduğunu da düşünebiliriz... (au

13 Mayıs 2020 Çarşamba

HAYATTA KALMANIN YENİ BİÇİMLERİ: İZOLASYON VE KARANTİNA

Zorbalık ve Çıkar: UZAK
(SOSYOLOJİK OLARAK UZAK KAVRAMI ÜZERİNE BİR DENEME ÇALIŞMASI)
(Hayatta kalmanın anlamı olarak yeni izolasyon ve karantina biçimleri)
(“Asıl uzak, yaklaşılamaz olan’dır.” Walter Benyamin Pasajlar kitabından)

“Uzak” kavramı üzerine sosyolojik bir düşünme jimlastiği yapmaya çalışıyorum bir süredir. Karantila ve izolasyon biçimlerindeki değişim üzerine bir arkeolojik kazı deneme çalışma çabası bir anlamda)
“Uzak” nedir? “Uzak” niye ifade eder? “Uzak” ne için vardır? “Uzak” olmanın yaşamayla ölmeyle doğrudan bağlantısı var mı? Modernleşme ve uzak ilişkisi nasıl kurulur? Neoliberal politikalar, küreselleşme, “birey”in ve toplumun inşasında uzak’ın anlamı nedir? “Uzak”ın “ben” ve “ötekini” değiştirici ve dönüştürücü gücü var mıdır? Ve daha bur çok soruya cevap aramaya çalışıyorum. Bu sözcük ve karamı bir deme çalışması olarak neden seçtim önce kısaca onu açıklayayım: Covit19 bize göre çok uzak bir coğrafyadan yayılarak yine en uzak noktadaki insanın hayatını değiştirdi. Hepimizi izole etti. Evlerimize kapattı. Son özellikle otuz elli yılda, internetin de hayatımıza girmesiyle bütün uzaklar yakına dönüşmüştü.
İÇ GÖÇ VE UZAKLAŞMA
Ülkelerin kendi içindeki iç göçler, dünyamızdaki ülkeler arası göçler, dünyamızı küçük bir köy haline getirmişti. İç göçlerle birlikte şehirde yaşam ağırlıklı bir hal aldı.
Köylerden uzaklaştık. Mahalleler uzaklaştı, artık eski mahalleler yok. Eski komşuluk ilişkileri yok. Eskiden, geleneksel yapıdan uzaklaştık. Nihayetinde bugün geldiğimiz noktada ölmenin, ölüyü defnetmenin anlamı bile değişti. Kendi coğrafyalarımızdan kopmadık, biyolojimizden de koptuk.
BEDENDEN UZAKLAŞMA
Esteti cerrahi kendi bedenimizle yeni edenimiz arasında uzlaşmaz bir yeni “ben” i inşa etme çalışıyor. Kimya yeni “ben”imize alışmamız için, ortaya çıkan ruhsal bunalımlarımızla bizi uzlaştırmaya çalışan antidepresanlar üretiyor bizi acıdan, uykusuzluktan, stresten, günlük hayatın baskısından uzak tutmak için.
İNANÇTAN UZAKLAŞMA
Tanrı ile aramız eskisinden daha açık. Tanrı’ya yakınken çözülememiş problemlerimiz uzakken de çözülemiyor. Covit19 dolayısıyla bugün cenazelerimizi daha derine gömüyoruz, çünkü yaşarken birbirimize tehlikeli olduğumuz uzaklık, nasıl ki bizi hayatta tutacaksa, ölümüzün de uzak, derinde olması hayatta kalmamızın sırır gibi.
RİTÜELLERİMİZİN YALNIZLIĞI

Kalabalık nikâhlar yerine dört kişiyle evlenmek bugün en sağlıklı nikah töreni biçimi; dolayısıyla aileler, çocuklarının en mutlu günleri olarak nitelendirilen evlilik törenlerinden uzaktalar. Sanatçılar konserlerini internet üzerinden veriyorlar. “Fiziki mesafe” “sosyal mesafe” kavramları hayatımıza girdi.
YAŞLI VE GENÇLER İÇİN ANLAMINI DEĞİŞTİRDİĞİMİZ İZOLASYON VE KARANTİNA
Çocuklarımızı uzaktan seviyoruz. Yaşlı insanları hayatta kalmak için hayatımızdan uzaklaştırdık (izole ettik), gençleri ise neslimizi sürdürmeleri için uzağımızda koruma altına alarak hapsettik (karantinaya aldık. Hatta yalı insanların üzerine çarpı attık, tıpkı bir dönem istenmeyen halkların kapılarına attığımız çarpılar gibi. İzolasyon geçmişle ilginç bir kan davası, bir zorbalık durumuna evrildi. Yaşlı insanları hayatımızdan uzak tuttuğumuzda hayatta kalabileceğimiz önyargısı, sosyal bir fenomen olarak hayatımızda şaşırtıcı bir biçimde beliriverdi. İzolasyon kendimizi korumaya dönük bur uzaklaşma, karantina ise geleceğimizi güvende tutmak için uzaklaştırma biçimini halini aldı.
UZAKTAN LİNÇ VE İFŞA

Uzağın kendimize göre her alanda güvenli alanında güvenli coğrafyasında ifşa ve lincin keyfini sürdüğümüz de bir vak’a. Uzaktan attığımız sosyal medya mesajlarının (twetter vb.) insanların canını yakmadığını düşünmek, bir düşünme biçiminden çıktı kolektif bilincin acımasızca yok edici aracı haline geldi.
YENİ BİREYSEL SINIRLAR, YENİ SOSYAL HARİTALAR YENİ BİLİNÇ

Uzatmayayım, konunun üzerinde daha ayrıntılı da çalışıyorum: Pandemiyle birlikte “uzak” ve yakın kavramlarını yeni anlam kazandı. Çin’in dış saldırılardan korunması için yaptığı ifade edilen Çin Seddi, bütün hayatımıza yayıldı. Çin Set’leri inşa ediyoruz. Bu Çin Set’leri, yeni datalar olarak beliriyor ve kendisini gösteriyor hayatımızda. Sessiz, silahsız bir orduyla savaşıyoruz ve değişiyoruz. Bu değişim sınırlarımızı da değiştiriyor. Zaten coğrafi kavramlar olmayan “uzak” ve “yakın” yeni anlamlar kazanıyor. “Şu an” hem yaşar hem düzenlerken, yeni yakınlıklar ve yeni uzaklıklar icat ediyoruz; ancak bu zorbalık ve çıkar üzerinden seriliyor yaşamın üzerine. Sadece mekân değil, zaman ve insan da yeni anlamlar kazanıyor. Böylece yeni unutma biçimleri de geliştiriyoruz. O halde yeni belleğimiz inşa olurken “uzak” ve “yakın” ilişkimiz nasıl olacak?.. Bunları ilerleyen zaman içinde sizlerle paylaşmak istiyorum parça parça, başlıklar halinde... Yeni toplumsallık ve yeni yalızlık biçimleri... Örn: Duayla ve bilimle uzaklaşma ve uzaklaştırma. Örn: Gelenek ve modernlik ile uzaklaştırma. Örn. Eleştirerek veya kabul ederek -otorite ve özne bağlamında- uzaklaştırma. Yeni sosyal vicdani retçilik. Örn: uzak ol iyi ol çözüm mü? vb. (au

11 Mayıs 2020 Pazartesi

"NORMALE DÖNÜŞ İMKANSIZ, VİRÜSE KARŞI İHTİYACIMIZ OLAN RADİKAL DÖNÜŞÜM"

Batılı Sanatçılar ve bilim insanları, liderlere önemli bir çağrı yaptı. "Çağrı"da artan sosyal eşitsizlikler ile birlikte ‘normale geri dönmenin’ imkânsız olduğuna inanıyoruz. İhtiyacımız olan radikal dönüşüm, her kademede, cesaret ve kararlılık gerektirir. Toplu bir bağlılık olmadan gerçekleşmeyecektir. Şimdi harekete geçmeliyiz. Bu bir itibar ve mantık meselesi olduğu kadar bir hayatta kalma meselesi de” ifadelerin yer verildi.
Aralarında Juliette Binoche, Robert De Niro, Cate Blanchett’in de yer aldığı 200 kadar sanatçı ve bilim insanı, koronavirüs sonrası için eylem planı çağrısında bulundu.
FilmLoverss’ın Deadline’dan aktardığı habere göre, Madonna, Barbra Streisand, Alfonso Cuarón, Joaquin Phoenix, Robert De Niro, Juliette Binoche gibi birçok sanatçı Le Monde gazetesinde yayımladıkları açık mektup ile dünya liderlerine acil eylem çağrısında bulundu. Yayınlanan yazıda “Koronavirüs salgını sonrasında ekolojik bir felaketten kaçınmak istiyorsak, hedeflerimizi, değerlerimizi ve ekonomimizi yoğun bir şekilde gözden geçirmeliyiz” ifadelerinde bulunuldu.
"SORUN SİSTEMDE"
“No To A Return To Normal” (Normale Dönüşe Hayır) başlığıyla yayımlanan yazıyı “The English Patient” filmiyle Oscar kazanan usta oyuncu Juliette Binoche ve astrofizikçi Aurélien Barrau kaleme aldı. İkili yazdıkları metinde Covid-19 trajedisinin aslında bizi neyin önem taşıdığını gözden geçirmeye davet ettiğini yazdı: “Gördüğümüz şey oldukça basit: ‘Düzenlemeler’ yeterli değil. Sorun sistematik.”
"META KRİZ"
Devam eden ekolojik felaketten bir “meta-kriz” olarak bahseden yazıda dünyadaki yaşamın büyük ölçüde yok olmasının şüpheye yer bırakmadığını ve doğrudan varoluşsal bir tehdidi işaret ettiğini vurguluyor.  “Salgının aksine, ne kadar şiddetli olursa olsun, küresel boyutta bir ekolojik çöküşün tahmin edilemeyecek boyutta sonuçları olacaktır” ifadelerine yer verildi.

‘Normale dönmenin imkânsız olduğuna inanıyoruz’

Çağrı metninde ayrıca “tüketim çılgınlığının” ve “verimlilik takıntısının” hayatın kendi değerinin inkâr edilmesine neden olduğu belirtiliyor. Artan sosyal eşitsizliklere dikkat çekilerek bunun ile birlikte normale dönüşün düşünülemeyeceğini ifade ediyor.
Yazıya imza atanlar arasında Adam Driver, Alejandro González Iñárritu, Paolo Sorrentino, Mikhail Baryshnikov, Pedro Almodóvar, Guillaume Canet, Penélope Cruz, Hirokazu Kore-eda, Nathalie Baye, Monica Bellucci, Willem Dafoe ve Rooney Mara gibi isimler de yer alıyor.
Çağrının tam metni şu şöyle: “Covid-19 salgını bir trajedidir. Ne var ki bu kriz bizi aslında neyin önem taşıdığını incelemeye davet ediyor. Ve gördüğümüz şey oldukça basit: Yapılan ‘düzenlemeler’ yeterli değil. Sorun sistem. Devam eden ekolojik felaket bir meta-kriz: Dünya üzerindeki yaşamın kütlesel bir yok oluşu artık şüphe götürmüyor ve bütün göstergeler doğrudan varoluşsal bir tehdidi işaret ediyor. Salgının aksine, ne kadar şiddetli olursa olsun, küresel boyutta bir ekolojik çöküşün tahmin edilemeyecek boyutta sonuçları olacaktır. Dolayısıyla liderlerimize -ve tüm vatandaşlara- hâlâ hüküm süren sürdürülemez anlayışı geride bırakıp; amaçlarımızı, değerlerimizi ve ekonomimizi kökten değiştirecek bir girişim için çağrıda bulunuyoruz. Tüketim çılgınlığı ve verimlilik takıntısı hayatın kendi değerini, bitkilerin, hayvanların ve çok sayıda insanın değerini inkâr etmemize yol açtı. Kirlilik, iklim değişikliği ve kalan doğal bölgelerin yok edilmesi dünyayı kırılma noktasına getirdi. Bu sebeplerden dolayı, artan sosyal eşitsizlikler ile birlikte ‘normale geri dönmenin’ imkânsız olduğuna inanıyoruz. İhtiyacımız olan radikal dönüşüm, her kademede, cesaret ve kararlılık gerektirir. Toplu bir bağlılık olmadan gerçekleşmeyecektir. Şimdi harekete geçmeliyiz. Bu bir itibar ve mantık meselesi olduğu kadar bir hayatta kalma meselesi de.” https://www.kulturservisi.com/

10 Mayıs 2020 Pazar

HER KADIN İNSAN DEĞİLDİR AMA HER ANNE KADINDIR


En başta şu hükmümü koyayım: O ayrı bu ayrı değil, hepsi bir ve bunun indirgemeci bir tavır olduğunu da düşünmüyorum. 

Bugün anneler günü kutlandı. Gördüğüm kadarıyla sosyal medyada herkes annesini gösterdi veya anneliğini gösterdi. Harika. Hepimiz annemizi seviyoruz. Çünkü annemiz insan değil. Annemiz ne? “Kutsanmış” bir varlık mı? Hiçbir kadın kendiliğinden anne olmaz, dolayısıyla anne olan her kadın belli bir bilinçle veya kolektif belleğin işleyişi çerçevesinde anne olur. Birçok kadın öğrenilmişliğin annesidir. Evlenmesi gerektiği için evlenmiştir. Anne olması gerektiği için anne olmuştur. Yani kimse durduk yerde bir kadının rahmine çocuk yerleştirmiyor. Bu iki insanın bilinçli tercihiyle ve geleneksel yapı içinde gerçekleşiyor. Zerdüş böyle buyurduğu için anne oluyor yani birçok kadın. Mesele değil. 

Mesele annenin “insan” olma hüviyetinden çıkarılıp kutsallaştırılması. Bir annenin çocuğuna yaptığını kimse kimseye yapmaz, doğru yapmaz. Çünkü annelik temelde budur zaten. İnsan soyunun devam edebilmesi için anneye bir aracı olarak ihtiyaç vardır. Ancak asıl mesele annenin bir araç olarak kutsallaştırılması ve diğer insanlardan ayrı bir yere konulması. Üzerine romantizm ve duygusallık sosu dökülmesi... Bu da “anne” olmayı “insan olmaktan” ve “kadın olmaktan” ayırıyor. Bu tehlikeli ayrım, “insan” ve “kadın” ile ilgili tam da ikiyüzlülüğün orta çıktığı yer kanımca. 

Son 5 yıl içinde öldürülen kadın sayısını sorsam oldukça çok olduğunu söyleriz. Oldukça çok, naif bir ifade gibi değil mi? Bana göre korkunç bir ifade. Oldukça çok kadın öldürüldü, deyivermem ne kadar da iğrenç yapıyor beni. O kadınların kanı kurumadı. Katilleri, annelerinin dizi dibinde. Belki bugün onlar da anneler gününü kutladılar, annelerine sarılıp. Kadınlara şiddet uygulayanlar, bugün gidip annelerine sarıldılar. Eşlerini dövenler bugün gidip annelerinin ellerini öptüler. Kız çocuklarıyla evlenilebileceği fetvalarını verenler, bugün annelerinin dizi dibindeydi. “Anne” nedir o halde? Her kadın insan değildir ama her anne kadındır(!) O halde nasıl oluyor da kadına bu kadar korkunçlukların yapıldığı bir ortamda hiçbir şey yokmuş gibi anneler günü kutlanabiliyor? Değil işte, o ayrı bu ayrı değil. Zaten mesele de buradan kopuyor. Kutsal olan - eğer bir kutsallıktan bahsedeceksek -  insandır. Kadın veya erkek fark etmez. Annelik bir terfi makamı değil. Annelik bir araç. Diyeceksiniz ki bu kadar mı? Emin olun bu kadar. 


Her anne de anne değil, bunu da tespit etmek gerekiyor çünkü annelik his değil bilgidir… Anneler gününün kutlandığı bugün hepimiz kendimizi bir düşünceye çekelim. Kadınların öldürülmesine kadınların ayrımcılığa tabi tutulmasına, kadınların şiddet görmesine, kız çocuklarının alınıp satılmasına, bir cinsel malzeme olarak kullanılmasına ses çıkarmadığımız bir yerde kutlanan anneler günü ikiyüzlülüktür. Bu iki yüzlülük maalesef toplumumuzun her kesiminde vardır. Bir doğruyu en çok acı çektiğimiz ve en çok mutlu olduğumuz anda dile getirmek gerekiyor. Didem Madak’ın dediği gibi - muhabbet kuşumuzun öldüğü gün bugündür(1). Nilgün Marmara’nın - dirimizin çürüdüğü yer (2) dediği yer tam da burasıdır. “Ben bu kentin yitik bir çocuğuyum” diyen Tezer Özlü’nün yeryüzüne dayanabilmeyi umduğu yer de burasıdır(3). Bir ot bile kendi özgürlüğünde yaşarken, ot gibi bile yaşamayan insanların, kadınları ve kız çocuklarının çektiklerini bir kenara bırakarak, anneler günü kutlaması acı verici. İnsan annesi öldüğünde doğar… 

Herkesin bir annesi olduğuna inanıyorsak, herkesin canının yanacağına da inanmamız gerekir. Özellikle kadınlarla ilgili ayrımcılığın üzerine yatan toplumlarda her kutlama ikiyüzlüdür ve her yas ayrımcılıktır. Oturup yas tutmayalım ama kadın ayrımcılığı konusunda dini, politikayı vb. üstü örtük veya açık, propaganda malzemesi yapan ve kadını insan olarak düşünmeyen her otoriteyle sorunumuz olması gerektiğini de sadece not almayalım, eylemlerimizle gösterelim. Bütüncül bakmadığımız sürece hiçbir şey gerçekçi değildir. Her kadın insandır, her anne de insandır ve insan kırılgandır, ölümlüdür, acıları ölümsüzdür.
Kaynaklar:
(1)   Madak, Didem, Ah’lar Ağacı, s. 47, Metis Yayınları, İstanbul, 2012.
(2)   Marmara, Nilgün, Daktiloya Çekilmemiş Şiirler, s. 112, Everest Yayınları, İstanbul, 2015.
(3)   Özlü, Tezer, Yeryüzüne Dayanabilmek, s.53 Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2013.