30 Haziran 2024 Pazar

VAKİT NAKİTTİR’İN EKONOMİSİ: ZAMAN KAYBETMENİN KAZANCI


Moderniteyle birlikte kentler içeriden ve dışarıdan çalışma-iş mekânlarıyla kurulduğunda, insanlara bu mekânların yanında yaşam alanları oluşturuldu. Neydi bu yaşam alanları: Toplu konutlar, alış veriş merkezleri, çocuk oyun alanları, parklar vb.

İnsanların iş ve çalışma alanlarından uzaklaştırılmaması bir siyasetti.

İş ve çalışma mekânlarından uzaklaşanlar için metrolar, toplu taşıma araçları vb. geliştirildi. Kimsenin kendine bir yaşam alanı kurmasına, kimsenin kendi zamanını yaşamasına izin verilmiyordu.

“VAKİT NAKİTTİ” EVET AMA KİMİN İÇİN; kapitalist için olabilir mi?

Kapitalist üretim biçimi “boş zaman”ı bile belirlemişti. Haftada bir veya iki gün; o kadar.

İNSAN FAALİYETLERİNİN ALINIP SATILMASI HALİNE GELMİŞTİ YAŞAM.

Modernite bütün bunları yaparken köleliği de kaldırmıştı. Bu doğruydu çünkü köle yoktu itaatkârlar, ikna edilmişler, kandırılmışlar toplulukları vardı artık.

Zaman kaybedilecek bir şey değildi; ZAMAN EMEĞİN HIRSIZLIĞININ ZAMANIYDI;

hatta zaman yaşam çalma aracı olmuştu.

Okullarda sitemin askerleri yetiştiriliyordu ve onlar hiçbir zaman belirlenmiş normların dışına çıkmıyorlardı; çıkamazlardı da zaten.

Oysa ZAMAN KAYBETMEK GEREKİR!

Yaşamak işyeri, metro, ev; ev, metro, işleri değil.

Bize yaşam olarak sunulan hiçbir zaman bir yaşam değildi, olması da mümkün değildi.

Bu kadar çalışmaya, bu kadar üretmeye gerek yok.

Daha önce de yazmıştım TEMBELLİK HAKKIMIZIN ÇALINMASIYLA başladı her şey.

Oysa zaman kaybetmek, BOŞA ZAMAN GEÇİRMEK DE BİR KAZANÇTI ve bu bize yaşamı duyumsatan bir deneyimdi.

Her şeyin mümkün olduğu dünyada kıstırılmış olarak yaşamak belirli bir amaca hizmet ediyor olmaktı.

Güya kendi hayatımızı yaşarken çıkan hafritaya bakın: Şiddet, bunalımlar ve bunlar için KAPİTALİSTİN BİZE SUNDUĞU LABORATUAR YAŞAMI!

YAŞAMAK ZAMAN KAYBETMEKTİR; biriktirilen zamanın, harcanmayan zamanın bize hiçbir faydası yok. Bize dayatılan zaman kavramını reddetmek için zamanı ihtiyacımız yok. KAYBEDİLEN ZAMANDIR YAŞANAN ZAMAN!

(imaj: anonim

29 Haziran 2024 Cumartesi

VÜCUDUMUZ HAYIR DİYORSA: DUYGUSAL ÜŞENME


 Samimi ilişkilerde duvar ören insanlar öz denetimi yüksek insanlarmış gibi sunuluyor, oysa kanımca onlar duyguları dondurulmuş insanlar.

“Evet” ve “Hayır”ın gerçek anlamını öğrenemediğimiz yerde “hayır” bir duvar örücü gibi çalışabiliyor.

Günümüzde artık hayat hareket değil bir oturma biçimi.

Aynı şekilde hayatımız seyrederek geçiyor. Görmek bir yaşama stili.

Ekranların önünde geçen hayatımız parmaklarımızın ucundaki temasla bize kendisini hissettiriyor veya biz onu parmaklarımızın ucuyla hissediyoruz.

Pornografik bakış her şeyi bütün açıklığıyla gördüğünü zannediyor.

Mutlak açıklığın tıpkı kör edici ışık gibi bir etkisi olduğu da kesin. Gördüğümüzü zannettiğimiz şeyler gerçekte gördüklerimiz mi, görmek istediklerimiz mi yoksa bize gösterilmek istenenler mi?

Artık birçok konuda kararlı ve net hükümler vermenin son derece sığ kalacağı günümüzde bize doğruyu söylemeyen edenimiz mi duygularımız mı?

Belki de doğrunun artık ne olduğunu soğrulama zamanı geldi de geçiyor bile.

Hoş herhangi bir şey üzerinde bir sorgulama için de gerekli bütün nesnel ve öznel formülasyonlarımız ve araçlarımız olsa da doğrunun hükmü ile ilgili de sarsıcı gerçekler çepeçevre bizi sarıyor. Çünkü her şey gibi doğru da akışkan artık gündelik hayatımızda.

O halde bize kimin doğruyu söylemediğini nasıl anlayabiliriz.

Daha doğrusu bizi vücudumuz mu maniple ediyor, yoksa duygularımız mı? Eh, bu soruya cevap bulmak en azından doğruyu arayışımızdan daha kolay. En azından bizi neyin tatmin edebileceğini ildiğimiz için vücudumuzun neye hayır dediğini veya duygusal üşenmenin nasıl bize musallat olduğunu da kavrayabiliriz.

En başta samimi ilişkilerden bahsetmiş ve “evet” ile “hayır” yerli yerince kullanılmamasının bizi nasıl kafeslediğine vurgu yapmıştım: Günümüz ilişkilerinde bir doğru aranmıyor anladığım kadarıyla. Doğru insan? Doğru zaman? Doğru başlangıçlar? Şu ve bu… Vakit de yok sanki.

Böylece duygusal üşenme kendisini üretebiliyor. Yani “doğruluk” arayışı aslında bir duygusal başlangıç hazırlığıdır ve bu arayış artık yok. Olmaması kimseyi rahatsız etmiyor. Bu duygu bedenimize “hayır” olarak kodlanıyor. Bedenimizden bize iletilen mesaj ile duygusal üşünmeyi üretmiş oluyoruz.

Duygulara hayatımızda yer vermediğimizde mantığımızla karar verdiğimizi düşünmek doğru değil. En azından bu yazı kapsamında. Bedenimizin “hayır” dediği, duygusal üşengeçliğimizden ve bunun tam tersi de doğru olduğuna göre sürdürülebilirliğin önemi kalmıyor. İLİŞKİLERİMİZ BİR PİKNİK TİPİ İLİŞKİSİne dönüşüyor. Kısa bir süreliğine piknik hazırlığında, alınan yoldan, seçilen manzaradan ve gerçekleştirilen aktiviteden öteye geçmiyor. Fazlası bedenen ve duygusal olarak da yorucu görülüyor. Kısa ömürlü ilişkilerin çarpıcılığı da burada olsa gerek; doğruluğu veya kalitesi ya da içeriği kimin umurunda.    

28 Haziran 2024 Cuma

ÖĞÜT EKONOMİSİNİN İFLASI


Hemen her şeyin kendi gerçek kimliğini kaybettiği dünyada akışkanlık yeni bir yaşam biçimi halini almış görünüyor.

Bir yerden bir yere akmak modern insanın kaderi.

Nereye aktığımızın, ne için aktığımızın önüne yok; ESKİDEN YOL TERBİYE EDERDİ İNSANI ŞİMDİ AKIŞ İNSANI BAŞTAN ÇIKARIYOR.

Hemen hepimizin hemen her şeyi bildiği şu yaşlı dünyada HİKÂYE ÜRETMEK, çocuksu kalan ve korumaya çalıştığımız yanımız için tek tehdit.

Öykü istemiyoruz: Hikâyeye yabancılığımız veya hikayeden uzaklaşmamız bizi gerçeğe yaklaştırmasa da bizzat deneyim, o öykünün bize sağlayacağı bütün deneyimlerden ve alacağımız hazdan daha keyifli değil.

YAŞAYARAK YAŞAMAK tek gerçek hikâye; fasılasız deneyim çağındayız.

Günümüzde düşünmek, hissetmek zaman kaybı. Kaybedecek zamanımız yok. Hızlıyız, zaman hızlı akıyor çünkü sadece bir yere yetişmek değil derdimiz aynı zamanda kaçmak. Nereye yetişeceğimiz ya da neden kaçtığımız önemi yok.

HEPİMİZ BİRER BİYOLOJİK AFORİZMAYIZ!

Deneyimin bizatihi yaşamın kendisi olduğu yerde öğüt boş lakırdıdır.

Savaşı deneyimleyen ülkelerin insanlarına bakın, bizim neden savaşın içinde olmadığımız sorgulatacak kadar iyi görünüyorlar.

Göç eden insanlara bakın, neden göç ayrıcalığını yaşamadığımıza şaşırıyorlar sanki.

Öğüt çağ dışı!

Ölümü bile doğrudan deneyim yeni bir tutku.

Her şey kendi akışkanlığında bir kimliğe, bir kişiliği, bir cinsiyete, herhangi bir geleneksel veya değil normatifliğe ihtiyaç duymuyor.

Akışkan dünyanın öyküsü yok ama zaten asıl öykü de bu.

(imaj: anonim

8 Haziran 2024 Cumartesi

GÖÇMENLERE PREZERVATİF KULLANMAYI ÖĞRETMEK: BİR NÜFUS AŞILAMASI VE KOZMOPOLİT TOPLUMUN İNŞASI


Değişim ve dönüşüm büyük bir sözlerdir. Kolay söylenir ama pratiği son derece çetrefillidir.

DÜNYA’DA GÖRMEK İSTEDİĞİN DEĞİŞİKLİK OLMAK ÇOK ZORDUR VE DEĞERLİDİR!

Şu veya bu gurup diyelim, kim olursa olsunlar dünyada bir TOPLUMSAL KÜRESELLEŞME PROJESİ UYGULANIYOR. Bu derece göç hayra alamet değil.

GÜNÜMÜZDE 190 FARKLI MİLLETTEN GÖÇMENE EV SAHİPLİĞİ YAPAN TÜRKİYE’DE dâhil hemen bütün gelişmekte olan ve gelişmiş ülkeler göç baskısı altında.

 KOZMOPOLİT DAYANIŞMA

KANT HEM BARIŞA HEM DE İNSAN HAKLARINA İNANIYORDU ve iki kavram arasında bir bağlantı bulunduğunu düşünüyordu. Kant bir siyasi toplumun ahlaki gelişimini uluslararası hukuka ve eyaletlerin barışçıl federasyonu sistemine bağlıyordu. Kant’a göre savaş ve hatta savaş hazırlığı insan haklarına uygun olmayan tutumlara ve davranışlara yol açar. Kant kozmopolit dayanışmaya ve yasalara bağlı olan uluslararası bir birliği savunuyordu.

KOZMOPOLİT TOPLUM VE KOZMOPOLİT DÜNYA

İdeal bir kozmopolit dünyada, insan hakları herkes tarafından eşit değer görür; kozmopolitlere göre, eğer bu şart gerçekleşirse bu hakların tanıtılması ve korunması ortak bir çıkar haline gelecektir. Kozmopolit toplum ancak, dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleşen bir insan hakları ihlalinin tüm uluslararası toplumun ilgisini çekmesi halinde kurulmuş olacaktır.

Thomas Frank “adilbarış” etiğinin aşağıdaki yedi tür mantıksallık formu ile kavramsallaştığını öne sürmüştür

·         Her insan ontolojik olarak “var olmak” ve kendi sosyal faaliyetlerinden “sorumlu olmak” hakkına sahiptir. Fakat savaş gibi sosyolojik şartlar bu durumu değiştirebilir.

·         “Var olmak” ve “sorumlu olmak” fikri “bütün sosyal bileşenlerin eşitliğine” vurgu yapan küresel bir fenomen olarak öne çıkar.

·         Tüm sosyal bileşenlerin eşitliği ve birlikte varoluşuna değer verilmelidir.

·         “Var olmanın” değeri tüm küresel sosyal birleşenlerin ihtiyaçlarının küresel olduğu gerçeğine vurgu yapar - yani, değeler (haklar) evrenseldir ve göreceli değildir.

·         Sosyal hayat içindeki bir bireyin yaptığı yanlışlar kınanabilir ve düzeltilebilir fakat yaşama hakları ceza vermek amacıyla ellerinden alınamaz. Sosyal hayat içindeki bireylerin varlığı diğerlerinin varlığına bağlıdır.

·         Zorunlu güven ve kişinin kontrolü dışındaki konularda dışarıdan yardım alması diğerlerinin güvenine değer vermeye işaret eder.

·         Sosyal hayatın bir parçası olan birey “adilbarış” kavramının öznesidir ve egemen devletin veya uluslararası toplumun öznesi değildir.

Bize sunulan bir “DÜNYA DEVLETİ” modelinin gerçekleşme ihtimali nedir? Ya da neden böyle bir şeyi ihtiyaç duyulsun ki; yani TEK DÜNYA DEVLETİ KURULDUĞUNDA AÇLIK, SEFALET, AYRIMCILIK, KADINLARA VE ÇOCUKLARA YÖNELİK CİNSEL TACİZ, İSTİSMAR, ŞİDDET, VB. DURACAK MI?

GÖÇMENLERE PREZERVATİF KULLANMAYI ÖĞRETMENİN NEDENİ



Almanya’da sosyal uyum adı altında göçmenleri ilk öğretilen şeylerden bir tanesinin cinsellik olması son derece çarpıcı değil mi? Göç edenler neden göç ediyor ve göç alan ülke göçmenleri nasıl değerlendiriyor? Prezervatifin nasıl kullanılacağı, kadınlara nasıl davranılacağının ayak bastıkları toprakta daha ilk anda, bur uyup projesi kapsamında kendilerine gösterilmesi ve öğretilmesi, üstelik bir kadın tarafından bu eğitimin sunuluyor olması elbette ironi değil.

Kozmopolit bir toplum nasıl inşa olur aslında belirsiz. Yani şuradan bir insan sonra buradan bir başka insan, öbür taraftan da bir başka insan diyemiyorsunuz. İnsan dediğimizde birçok bileşen devreye giriyor. Çocuk göçünden beyin göçüne kadar bu geniş açıda hem göçmenler hem de göç edilen ülke için son derece sorunlu olanlar da bulunuyor. Göç yüzünden veya göç sayesinde nasıl bakarsanız bakım hem toplumsal yapılan değişiyor hem de bu yapıların içerikleri, dolayısıyla gündelik veya uzun vadeli siyaset yapıcılar da kendilerini buna göre dizayn ediyorlar.

Göçün de ekonomik, sosyal, siyasi, iklimsel vb. birçok sebebi var.

Son dönüm göçmenlerde görülen şu da var: Sadece iş yokluğu veya kendi ülkelerindeki imkânsızlıklar vb. sorunlar değil onları göç etmeye zorlayan. Türkiye’den de örnek verecek olursak çalışan, bir işe girmiş göçmen kadar çalışmayan göçmenler de var.

KEYFİ GÖÇMENLİK diye bir kavram kullanabiliriz kendine göçmen olanlar için, yani kendi ülkesindeki imkânlara göre olağanüstü imkânlara sahip olduğunu düşündüğü ülkeye göç eden ve burada gündelik yaşamın içine karışan göçmenler, özellikle de genç bir nüfus.

Göçler belli ülkelerde artık neredeyse nüfusun belirleyici çoğunluğunu oluşturmaya başladı.

Şu soruda artık gündemde olmalı: GÖÇMEN OLMAYA GERÇEKTEN DE GÖÇMENLER Mİ KARAR VERİYOR, yoksa bir güç onları göç etmeye zorluyor veya ikna mı ediyor?

Yani bir dünya devleti, kozmopolit bir toplum için mi bütün bu göçün organizasyonu?

Bana bu soruyu sorduran elbette Almanya’daki genç göçmenlere prezervatif kullanmayı ve kadınlara nasıl davranılacağını öğretmek ile ilgili haberler değil. Ancak bu haberin bileşenlerine ayırdığımızda ortaya çok çetrefilli bir göçmen profili çıkıyor. Bu yapı söküm bize göçün sadece yeni bir kazanç kapısı olduğu değil, GÖÇ İLE ULUS DEVLETLERİN DEMOGRAFİK NÜFUSUNUN VEYA YAŞLANAN NÜFUSUNUN YENİDEN ORGANİZASYONU GİBİ GELİYOR.  Ancak bunun bir nüfus kastrasyonuna dönüşmeyeceğini kim bilebilir? Ya da aslında birbirimizden farkımız yok, bizi ayıran coğrafya, COĞRAFYAYI ORTADAN KALDIRDIĞIMIZDA SORUNLAR DA ÇÖZÜLÜR MÜ DENİLİYOR?

Milyonlarca insan doğadan batıya giderken, doğudaki topraklar ne olacak? Oralara yeni güçler mi yerleştirilecek? Bir de konunun bu yönü var.

Göç ilk kez bu kadar organize bir şekilde yapılıyor, yaşlı dünyamızda. Bu bazı şüpheleri de ortaya çıkarıyor. Bu şüphelerin başında ise daha önce ifade ettiğim üzere KOZMOPOLİT BİR DÜNYA TOPLUMU VE TEK DÜNYA DEVLETİ; kimileri bunun bir ütopya, kimileri bir distopya, kimileri ise komplo teorisi olarak görme eğiliminde.

Hangi açıdan bakılırsa bakılsın bugün göç ve göçmenler iklim değişikliğinden, küresel ısınmadan çok daha büyük bir sorun gibi duruyor karşımızda.

BU OLAĞANÜSTÜ GÖÇÜ SALGIN HASTALIKLARLA BİRLİKTE DE DÜŞÜNMELİ DİYE DÜŞÜNÜYORUM; bir yandan nüfus kırımı gerçekleşirken bir yandan farklı ülkelerden, farklı ülkeleri yoğun bir nüfus akışı sürüyor. Bu nüfus akışının ağırlıklı erkek olması, bir NÜFUS AŞILAMASINI da akla getiriyor. Bununla hangi sorunların çözüleceği veya ne yapılacağı ise belirsizliğini koruyor.

ŞU BİR GERÇEK Kİ GÖÇMENLERE UYUM PROGRAMI ALTINDA DAHA İLK ANDA PREZARVATİF KULLANIMININ VE KADINLARA İYİ DAVRANIMANIN ÖĞRETİLMESİ (Almanya’da Türkçenin de dâhil edildiği 13 dilde cinsel eğitim programı düzenleniyor, İtalya’da mültecilere ücretsiz prezervatif dağıtma kararı koalisyonu sarsmıştı) ÇARPICI OLDUĞU KADAR ÜZERİNDE DERİNLEMESİNE DÜŞÜNÜLMESİ GEREKEN BİR KONU, kanımca.

https://x.com/ajansAbluka/status/1798993898779648430

 


7 Haziran 2024 Cuma

ZOOMERLAR: GEÇMİŞ NESİLLERİN TOPLAMI OLARAK Z KUŞAĞI YA DA Z RAPORU


Z kuşağı bütün geçmişimizin özeti gibi değil mi? Belki de onları bu derece eleştirmemizin altında yatan da bu: Birçok yönden geçmiş nesillere ve bize benziyorlar, bu benzerlikleri de bizi onlardan ayıran bir unsur aynı zamanda.

Z RAPORU ÇÜNKÜ Z KUŞAĞI.

Kendisinden önceki bütün nesillerin toplamı ZOOMERLAR

İlginç bir araştırma var Z Kuşağı ile ilgili.

BABY BOOMER KUŞAĞINI GERİDE BIRAKACAK GİBİ ZOOMERLAR

O halde Z kuşağına yöneltilen eleştirilen neden bu kadar fazla?  Aslında çok klasik değil mi, her zaman yaşlı insanlar gençlerin gündelik hayatta başarısızlıklarını öne çıkardılar; özellikle iş konusunda bütün gençlerde büyük sorunlar vardı. Aşnı eleştiri Z kuşağı için de geçerli. Hatta onlara yöneltilen eleştiriler daha fazla ve ağır.

YAKIN ZAMANDA YAPILAN BİR ANKETTE YÖNETİCİLERİN VE İŞ DÜNYASININ LİDERLERİNİN %74'Ü Z KUŞAĞIYLA ÇALIŞMANIN DİĞER NESİLLERE GÖRE DAHA ZOR OLDUĞUNU BELİRTTİ. KATILIMCILAR BU GRUBUN KENDİNİ HAKLI HİSSETME EĞİLİMİNDE OLDUĞUNU VE ÇABA, MOTİVASYON VE ÜRETKENLİK EKSİKLİĞİ SERGİLEDİĞİNİ GÖRÜŞÜNÜ BİLDİRDİ.

Eleştirilerin ne kadarı haklı? Z kuşağı tembel ve motivasyonsuz mu, yoksa sadece yanlış mı anlaşılıyor? Bu sadece klasik nesil önyargısı mı, yoksa Z kuşağının yetiştirilme tarzı ve değerlerinde onlarla çalışmayı zorlaştıran benzersiz bir şey mi var? 

DÜNYANIN EN BÜYÜK DUYGUSAL ZEKA VE REFAH ARAŞTIRMASI OLAN 2024 KALBİN DURUMU RAPORU, İŞ YERİNDE VE ÖTESİNDE Z KUŞAĞI HAKKINDA BİR DİZİ BÜYÜLEYİCİ İÇGÖRÜ SUNUYOR. Veriler neyi ortaya koyuyor? Bu, Z kuşağıyla ilgili pek çok popüler klişe efsanesini yıkıyor ve başkaları için giderek artan rahatsız edici kanıtlara katkıda bulunuyor.

Öncelikle temel bulgulara bakalım. Daha sonra Z kuşağının değerleri, öncelikleri ve bakış açıları hakkında çok ihtiyaç duyulan bazı bağlamları ve bunun Zoomer’larla etkili bir şekilde çalışmanın ne anlama geldiğini keşfedeceğiz.

Araştırma: Dünyanın en büyük duygusal zekâ araştırmasından Z kuşağı hakkında.

Araştırma ekibi Ocak ayında ham  Duygu-Kalp Durumu verilerini ilk kez analiz etmeye başladığında, hemen bir hikâye sayfadan fırlamıştı: Z Kuşağı. Tüm dünya, düşük refah ve yüksek tükenmişlik ile karakterize edilen bir duygusal durgunluk yaşarken, sorun özellikle ciddi görünüyordu Z Kuşağı için.

İŞTE –DUYGU-KALBİN DURUMU  RAPORUNDAN 3 ÖNEMLİ BULGU:

1. Z KUŞAĞININ DUYGUSAL BİR UYARANA İHTİYACI VAR:

Z kuşağı çalışanları arasında tükenmişlik artıyor. Neden? Veriler, tükenmişliğin temel faktörlerinden biri olan duygusal zekada çarpıcı bir nesil ayrımı olduğunu gösteriyor. Tarihsel olarak duygusal zekâ yaşla birlikte biraz arttı. Ancak son yıllarda bu yaş farkı patladı. Gençler, eski nesillere göre çok daha düşük duygusal zekâ ve çok daha yüksek oranda tükenmişlik sergiliyor. Bunlar bilimsel-istatistiksel olarak da tespit edilmiş durumda.

Bu genel olarak, ortalama bir gencin aşağıdakileri yapma becerisinin azaldığı anlamına geliyor:

·         Duyguları adlandırmak ve anlamak,

·         Tekrarlanan düşünce veya davranış kalıplarını tanımak

·         Kararların artılarını ve eksilerini tartmak

·         Duyguları yönlendirmek

·         Anlamlı değerlerle motive kalmak

·         Yeni olasılıkları görmek

·         Başkalarıyla empati kurmak ve

·         Daha büyük bir amaca bağlı hissetmek

Ahh evet! 

Ve tükenmişlik zincirini oluşturan 3 yeterlilikte Z kuşağının düşüşü diğer nesillerin iki ya da üç katı kadar ölçülmüş durumda:

Dünyanın her yerinde Z kuşağı zihinsel ve duygusal bir sağlık krizi yaşıyor.

 2. Z KUŞAĞI TEMBEL Mİ?

Peki, Z kuşağının tembel, yetkin ve iş yerinde verimsiz olduğu stereotipine ne dersiniz?

Bu, grubun bireysel üyeleri için geçerli olsa da (ki bu elbette herhangi bir yaş grubundan veya demografik gruptan bazı üyeler için de doğrudur) Duygu- Kalp Durumu verileri bu efsaneyi de çürütüyor.

Araştırmaya göre Z kuşağı, rekabetçi bir ruhla ve kendilerini kanıtlama isteğiyle hareket eden, yüksek başarılara sahip kişiler. Ancak Z kuşağının yarısından fazlası (%53,7) memnuniyet açısından düşük puan almış durumda. Bu da yüksek ayrılma ve tükenmişlik riskinin sinyalini veriyor. Yüksek performans sürdürülebilir değildir.

3. Z KUŞAĞI BENZERSİZ BİR ŞEKİLDE DOĞRUDAN, PRAGMATİK VE HAREKETE GEÇMEYE HAZIRDIR

Z kuşağı güçlü bir kendi kaderini tayin etme ve kendi kendini temsil etme duygusuna sahip. Bu, içinde yetiştikleri ortamın doğal bir sonucu olarak görülüyor.

Z KUŞAĞI GEÇMİŞ NESİLLERİN TOPLAMI OLARAK Z RAPORU

Z Kuşağı, özellikle genç nesil için benzersiz bir karışım sergiliyor:

Z kuşağı eski nesillere göre

·         daha temkinli,

·         riske karşı daha az toleranslı.

Gençlerin daha fazla risk odaklı olmalarının biyolojik zorunluluğu göz önüne alındığında, bu mantık dışı görünüyor ve bu aşırı uçta, bu muhtemelen kaygının göstergesi olarak nitelendiriliyor. 

Z kuşağı daha

·         çok kısa vadeli ve pratik eylemlere odaklanıyor;

·         genç nesillerle ilişkilendirilen idealizm veya

·         amaç duygusundan yoksunlar;

·         doğrudan ve anında eylemi tercih ediyorlar.

Peki, Z kuşağı nasıl bir bütün olarak endişeli, yüksek başarıya sahip, eylem odaklı ve mücadele eden bir grup haline geldi?

Her neslin, oluşum yıllarında gerçekleşen ve üyelerinin kişisel ve profesyonel yaşamlarını şekillendiren kendi etkinlikleri ve koşulları vardır. Z kuşağını tam olarak anlamak ve dolayısıyla onlarla en iyi şekilde nasıl çalışılacağını anlamlandırmak için, onların büyüdükleri ve iş gücüne katıldıkları koşulları anlamamız gerekiyor. En büyük faktörler

·         akıllı telefonun piyasaya sürülmesi,

·         COVID-19 salgını ve

·         iklim krizi ZOOMERLARIN ANA BESLEYİCİ DAMARLARI OLARAK ORTAYA ÇIKIYOR.

Z kuşağının belirleyici özelliklerinden biri teknolojiyle olan ilişkileri. Z kuşağı, ergenlik çağındaki beyinleri henüz gelişme aşamasındayken, sosyal medya uygulamalarına sahip akıllı telefonlara sahip olan ilk nesildir. Şanslılar, değil mi? Çok değil! Giderek artan sayıda araştırma, bunun zihinsel sağlık krizinin temel itici gücü olduğunu öne sürüyor. Ancak olumsuz etkisinin yanı sıra, akıllı telefonlar Z kuşağını daha tarafsız ve olumlu, ancak yine de güçlü şekillerde şekillendirdi. 

Stanford Davranış Bilimleri İleri Araştırma Merkezi'nde (CASBS) eski kıdemli araştırma uzmanı olan Roberta Katz; “Z kuşağının güçlü bir öz-ajans duygusu var” diyor. Katz, “Yaşlıları uzman olarak görmüyorlar ve hiyerarşiye sırf hiyerarşi olsun diye inanmıyorlar” ifadelerini kullanıyor.

Bilginin ücretsiz ve paylaşıldığı, sonuçların yalnızca bir tık ötede olduğu arama motorlarıyla dolu bir dünyada büyüdüklerinden, bir şey hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorlarsa yanıtları kendileri ararlar. Sonuç olarak akranlarından, ebeveynlerinden veya iş yerindeki insanlardan her şeyi sorgularlar. İşlerin neden bu şekilde yapıldığına meydan okumaktan korkmuyorlar. Bu, eski nesilleri yanlış yola sürükleyebilir, ancak bu, Z kuşağının bilgi konusunda kendilerinden önceki nesiller kadar yaşlılara güvenmek zorunda kalmamasının doğal sonucudur. 

Zoomer'lar, dünyanın küresel bir salgın tarafından karantinaya alınması ve bu salgından çıkmasıyla birlikte işgücüne katılmaya başlayan şanssız nesil olarak da damgalanmış durumda. Bu durum onları yalnızca iş arkadaşlarını ve mentorlarını daha anlamlı bir şekilde tanımaya yönelik kritik fırsatlardan mahrum bırakmakla kalmadı, aynı zamanda kuruluşlar yeni bir hibrit ve esnek çalışma modeline geçişte tökezlerken artık onlar da bu yolda ilerlemeye devam ediyorlar. Gerçek dijital yerlilerin ilk nesli olarak, hantal ofise dönüş talimatları Z kuşağını herkesten daha fazla etkiledi. Yazar Jonah Stillman, “Çalışıyor sayılmak için masanızdaki sandalyenizde oturmanız gerektiği fikri Z kuşağı için çok yabancı” diyor. Babasıyla birlikte. “Hiçbir yerden çalışamayacağımız bir dünya tanımadım. Her zaman akıllı telefonumla, bir uçakta 50.000 feet yükseklikte, masamda otururken yapabildiğim kadar çok şey yapabildim.” 

Sonuç olarak, Dünya Ekonomik Forumu'nun araştırmasına göre, Z kuşağı çalışanlarının büyük çoğunluğu (%73) kalıcı esnek çalışma alternatifleri istiyor. Nerede ve ne zaman çalışacaklarını seçme özgürlüğüne sahip olmak istiyorlar aslında bu onların nasıl yaşamak istediklerini de bir göstergesi. Elbette pek çok kuruluşun net bir gerekçe olmaksızın ofise dönüş talimatları yayınladığı bir ortamda bu, tükenmişliğin reçetesidir.

ZOOMER NESİLİ DEHŞET

Bu nesil iki küresel felaket tarafından şekillendirildi: iklim krizi ve COVID-19 salgını.

İklim kaygısı üzerine çalışan Stanford akademisyeni ve Duyguların İklimi panelistlerinden Dr. Britt Wray, gençlerin iklim değişikliğinin varoluşsal tehdidine ve diğer zorluklara karşı bu tepkisini nesil dehşeti olarak a çevrilen “Gen Dread” olarak adlandırıyor. Bu varoluşsal tehditler kesinlikle Z kuşağının yüksek kaygı ve depresyon oranlarına katkıda bulundu ve aynı zamanda onları kendilerinden önceki genç nesillere göre daha temkinli, tehditlere odaklanmış ve acil eyleme geçmeye itti. Yaşadıkları ve karşılaştıkları zorluklar bağlamında bu anlaşılabilir bir tepkidir. Z kuşağının yönelimi alışılmadık olabilir ama karşılaştıkları sorunların doğası da öyle.

Umarım, etkin olan daha büyük güçlere ilişkin bu araştırma ve analiz, Z KUŞAĞI ÜYELERİNİ HER ZAMANKİNDEN DAHA İYİ ANLAMANIZA, ONLARLA BAĞLANTI KURMANIZA VE ONLARLA ÇALIŞMANIZA yardımcı olabilir. 

6 Haziran 2024 Perşembe

MEKÂN VE SEKS: YOK EDİLEN GENEL EVLERİNİN GÖZARDINDAKİ İŞLEVSELLİĞİ


Göz görmez gönül katlanır…

Bizim atasözü ve deyimlerimizin paradoks içirmesi toplumsallığımızın ve toplumsal sağlığımıza dair verinin başka bir veçhesidir.

KAMUSAL BİR İŞLETME OLARAK GENELEV

Konya’da Refah Partisi 90 (1989) öncesi Büyükşehir ve üç merkez ilçe belediyesini kazanmadan önce Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Hali Ürün’ün seçim vaatleri arasında, Mevlana Türbesi’nin yanından dolmuşlarının kalktığı Konya’daki genelevinin kapatılması da vardı.

Seçimler bittikten ve Refah Parti’si Konya’da zaferini ilan ettikten sonra ilk pratik siyasi uygulama kadın ve erkekler için ayrı toplu taşıma araçları olmuştu. Bu ayrı bir konu; konumuz bu paragraf için Konya Genelevi. Uzun bir süre genelev açık kaldı. Dolmuşlar Mevlana türbesinin oradan insanları hayat kadını adı verilen seks oyuncaklarıyla tatmine ulaşacaklarını düşündükleri yeri götürdü. Zaten genelev kamusal bir alandı, kapısında her zaman bir bekçi bulunur, kimlik kontrolü yapardı. Uzun bir zaman sonra genelev Konya’nın mekân belleğindeki yerini artık YOK OLMUŞ BİR HAZ MEKÂNI olarak aldı. Oradaki ekonomik çark ise bütün kente yayıldı; MERDİVEN ALTI BİR SEKS ORGANİZASYONU başladı.   

Büyük bir kent olarak KONYA’DA İNSANLAR MERDİVEN ALTI GÜNAH İŞLEMEYE ALIŞKINDIR, zorunlu olarak! Neden bunu söylüyorum?

ATEŞLİ BİRAHANE

90’lı yıllara kadar Konya Fuarı’nın Alaaddin yönünden girişinde iki tane pub vardı; yani birahane. Bu birahaneler de Refahlı belediyeler döneminde bir süre işlevini kaybetmedi. Konya’da Fuar Gazinosu başta olmak üzere birçok içkili mekânda bulunuyordu. Ancak ilginç bir durum daha vardı bu kentte. Nişantaşı Mahallesi’nde bulunan, şimdiki Hacıveyiszade Camii’nin neredeyse tam karşısındaki yüksek katlı binanın altında Azel adlı bir birahane vardı.  80’li yıllardan önce açılmıştı. Ben bu pubın en az on kere yakılmıştı. Pub sahibi yakıldıkça birahanesini açtı, inatlaşma uzun süre devam etti, kimse geri adım atmadı…

Konya’da genelev kapatıldı ve haz binası yıkıldı. Yeni nesil yerini bile bilmez.

Aynı şekilde Konya’da  içkili mekânların bir bölümü kayıplara karıştı.

Peki, bu insanlar nereye gitti. Yani bu hizmeti verenler ve alanlar?

Aslında hiçbir yere gitmedi. Hepsi Konya’da. Burada mekanın nasıl üretildiğine tekrar şahitlik edeceğiz. Yani siz bir şeyi kapattığınızı, yıktığını, ortadan kaldırdığınızı düşünüyor olabilirsiniz. Yani sizin gözünüzden ıraktadır, tamam. Durum nasıl biliyor musunuz? Şöyle:

Günah mekânları şehrin çeperlerine taşındı. Randevu evleri, meyhaneler, meşhur Konya’nın Meram’daki oturak alemleri, hatta kumar. Sanayi gibi, veya yakın köylerin civarlarında tırnak içinde günah mekânları işlevini sürdürüyor.

MUHAFAZAKÂR İKTİDAR ELİYLE ÜRETİLEN YENİ GÜNAH MEKÂNLARI

Burada ilginç olan durum ne mi? Burada ilginç olan durumun kendisi değil, SİYASETİN ASLINDA BİR ŞEYİ YOK SAYARAK VAR ETTİĞİ gerçeğidir. En muhafazakâr iktidarlarda bile GÖZARDINDA BİR YAŞAM VAR ve bu görülmeyince sanki hiçbir şey yokmuş, durum hallolmuş gibi düşünülüyor.

Elbette eskiden DEVLETİN PEZEVEKNKLİK YAPTIĞI” iddiası doğru değildi, devlet genelevlerinde toplum sağlığını koruyucu bir hizmet veriyordu; aynı şekilde, bire üretirken de DEVLET ALKOLİZMİ TEŞVİK ETMİYORDU, bu bir ekonomi ve maliye pratiğiydi. Elbette bunlar tartışılabilir şeyler. Burada şu bir gerçek ki EN AZINDAN TÜRKİYE’DEKİ MUHAFAZAKÂR İDDİASINDA OLAN İKTİDARLAR İR ŞEYİ YOK ETTİKLERİNİ DÜŞÜNEREK DAHA VAR VE KALICI BİÇİME DÖNÜŞTÜRÜYORLAR. Bu da bir siyaset biçimi olabilir.

İstanbul Karaköy’deki Genelev devlet eliyle üretilmişti ve devlet eliyle yıkıldı; ne oldu?

Bugün artık hemen hiçbir ilde genelevi bulunmuyor. Olmasına da gerek kalmadı zaten. Çünkü mekân olarak genelevler iktidar eliyle toplumsallaştırıldı; artık beden ile mekânın örtüştüğü yerler yok, ya da en azından gördüğümüz kadarıyla yok. Ancak günlük kiralık evlerden, mobil hizmet veren minibüslere, otomobillere, hatta yataklı trenlere kadar birçok Foucalt’cu heterotopya bu işlevi görüyor. İfade etiğim gibi iktidarlarca bu istenmiş de olabilir, çünkü böylesi bir yapının farklı ekonomik getirileri de olabilir.

Bir şeyi yok ettiğimizde sadece yok ettiğimiz düşüncesidir var olan, hiçbir şeyin yok olduğu yoktur, sadece nicelik ve nitelik değiştirmektedir; kendisini yineleyerek farklı bir güzergâhta kendi yolunu açmaktadır.

Mekân ile bedenin yani insan ilişkisi son derece girifttir ve sürekli birbirini üretmektedirler, kimseye, hiçbir baskıya ve derince boyun eğmeden, sakin bir güç olarak.

Bu ne anlama geliyor, onu da düşünmek gerek.  

(imaj: aliulurasba



5 Haziran 2024 Çarşamba

TRAVMA TOPLUMU: BİR MEYDAN OKUMA OLARAK TİNSEL YAŞAM PRATİĞİ

 


Ruh sağlığımızı korumak ve sürdürmek çok önemli…

Burada maneviyat deyince umarım hemen din anlaşılmaz. Maneviyat bir anlam dinamiğidir. Yaşamın bir anlam üzerine kurulması ve öyle pratik edilmesidir.

Anlamsızlık travma eşiğidir.

Hatta travma toplumuyuz.

21. yüzyıl, en azından şu an için içinde yaşayanlar açısından zor bir yüzyıldır. En azından sürdürülebilir psikolojik iyilik hali hepimizin ortak paydası. Her ne kadar farklılıklar (teknoloji vb.) toplumlar için olumlu sonuçlar sunsa da kitlesel çekimler, intihar oranlarındaki artış, yaygın cinsel taciz, yaygın şiddet, göç, yabancılar, küresel ısınma, iklim değişikliği gibi olumsuz sosyal olaylar stres düzeyimizi artırıyor.

Önceki nesillere göre çok daha fazla stresle yüzleşmek zorundayız.

Hatta artık belki de  travma toplumuyuzdur.

Bu stresli olayların, ruh sağlığımızı olumsuz etkilediği bir vak’a. Bu durum da farklı sonuçlar doğruyor. Travmanın bir sonraki etkisi olan travma ve travma sonrası stres bozukluğu iki örnek. Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), olumsuz kişisel deneyimler veya bireylerin meslekleriyle ilgili yan etkiler nedeniyle ortaya çıkabilmekte.

Yanı sıra işe çok fazla vakit ayırmak (bu bazen sayı günde 12-14 saate ulaşabiliyor). EMİLE DURKHEİM, “İNTİHAR: SOSYOLOJİDE BİR ARAŞTIRMA” (1897) ADLI ESERİNDE, AYNI İŞ / MESLEK ALTINDAKİ BİREYLERİN BİRLİĞİNİN TOPLUMDAKİ İNTİHAR SAYISINI AZALTMAYA YARDIMCI OLABİLECEĞİNİ VE BUNUN İŞLERİN TEMEL ÖZELLİKLERİ SAYESİNDE OLABİLECEĞİNİ İDDİA EDİYOR - bu, din gibi diğer sosyal varlıklar için geçerli değil, aile, vatan vb.- her yerde ve her anda işlerin mevcudiyeti olan ve aynı zamanda bireylerin yaşamlarını en çok etkileyen diğer faktörlere kıyasla.

Bu yaklaşımı, travma sonrası stres bozukluğuna karşı dönüştürülebilir ve kullanılabiliriz. Bu nasıl olacak? Yani aynı iş ve meslek altındaki insanların birlikteliğinin başta intihar etme isteğine karşı bir meydan okuma olarak değerlendirilmesinin altındaki gerçekler veya birikim nedir?

Bir örgüt içindeki birliktelik sosyal destekle eş anlama geliyor. İş yeri, mesleklerin icra edildiği yer veya bir aile, bunlar örgüt temellidir. Buralarda algılanan örgütsel yani diğer yönüyle artık sosyalleşmiş örgütsel destek, orayı pratik edenlerin örgütlerine katkılarını ödüllendiren ve refahlarına önem veren inançlarıdır. Ev, iş veya mesleğin icra edildiği maneviyat kendilerini şurada veya burada ruhlarının beslenmeye ihtiyacı olan manevi varlıklar olarak anlayan topluluk üyesi insanlarla ilgilidir. Bu çerçevede psikolojik dayanıklılık, bir savunma mekanizması veya geri dönme yeteneği olacaktır gerilimler, kırılmalar, çatlamalar ve sıkıntılar karşısında.

Bu anlamda MANEVİYAT modernitenin ve teknolojik devrimin ilk yıllarında kaygılar, sorunlar ve kültürel değişimlere yanıt hatta direniş olarak ortaya çıkmıştır ama bu sözcüğün son derece geniş kapsamlı anlam repertuarı vardır. “MANEVİYAT” kelimesi o kadar çok bağlamda kullanılmaktadır ki, insanların bu terimle tam olarak ne kastettiklerini anlamak genellikle zordur. Foucault'ın da belirttiği gibi kelimenin ne anlama geldiğinden çok kurduğu iktidar ilişkilerini dikkate özen göstermek gerekir. Maneviyat, farklı zamanlarda farklı şekillerde pratik edilir ve belirli biçimde bir sosyal ilişkiler düzenine karşılık gelir. Kelimenin günümüz çağdaş toplumdaki kullanımı, toplum içindeki belirli grupların artan bir işbirliğini ve sosyal, politik ve dini dünyada belirli bir düzene karşılık gelmektedir.

Son birkaç on yılda maneviyat terimi, aşkın arayışımızı tanımlamanın alternatif bir yolu olarak ortak ifade edilmiştir. “MANEVİ” kelimesi bir zamanlar “Tanrı ile ilişki içinde olmak” anlamına gelmekteydi. Ancak artık günümüzde söylen ve eyleyen konuşmacı ne anlama gelmesini istiyorsa o anlama gelen bir kavramdır. Örneğin özellikle 1950’lerden sonra daha önceleri kullanılmakta olan manevi öğretim, manevi yaşam, hayat, iç hayat ve dindarlık gibi terimlerden daha popüler hale gelmiştir.

Maneviyatın gizem ve kendini aşma duygusu da dâhil olmak üzere, pratiğin ötesinde bir değerler kaynağı ve nihai anlam veya amaç olarak;

bir anlama biçimi,

içsel farkındalık ve

kişisel entegrasyonu kapsamaktadır.

Bu anlamda maneviyatın boyutları şöyle sıralanabilir:

MANEVİ BAŞA ÇIKMA: Başa çıkma iç ve dış taleplere karşı geliştirdiğimiz başarılı veya başarısız bütün pratiklerimizdir. Manevi başa çıkma yöntemleri veya tutumumuz içinde geleneksel yöntemler vardır. Örneğin inanç: Öldükten sonra bir hayatın olduğuna ve ölümün bu hayata geçiş için gerçekleşmesi gereken bir yeni durum olduğuna inanmamız bizi dünya yaşamını kökten etkileyecek bir bakış açısı kazanmamızı sağlamaktadır. Benim dünya hayatına yüklediğim anlam da yine benim başa çıkma yöntem ve eylemim üzerinde etkili olabilmektedir. Yani insan herhangi halledemeyeceğini düşündüğü bir meydan okumayla karşılaştığında bir zorunluluk olarak inançlarıyla yol alabilmekte, Tanrıyı yanına çağırmakta, onu rehber edinebilmektedir. Bu meydan okuma karşısında bireyler bir araya da gelebilmektedir. Örneğin GAZİLER ÜZERİNDE GERÇEKLEŞTİRİLEN BİR ÇALIŞMADA gazilerin hayatlarının geri kalanına ağır-travmatik engelli olarak devem edecek olmalarına karşın başlarına gelen olayı Allah’ın bir lütfu olarak değerlendirmektedirler. Bu din inancın başa çıkma üzerinde ne kadar etkili olduğunu gösteren önemli örneklerden biridir. Aynı şekilde şehitliğe inanç ve yaşanan katarsi de bu başa çıkma yönteminin bir başka parçasını oluşturmaktadır.  

AŞKINLIK: Aşkınlık, benim hayata anlık şimdi ve buradalığım dışında geniş bir perspektiften ve daha nesnel bir çerçeveden bakmayı ifade eder.  Bu aşkın bakış açısı, bir benim doğanın eyleyiciliği altında canlı olarak var olan temel bir birliği gördüğü ve başkalarıyla ölümle bile kopamayacak bir bağ bulduğu şeklindeki hiçbir zaman aşı olmayan bir bakış açısını ifade eder. Aşkınlık aynı zamanda doğayla bir dengedir. Bu durum daha geniş, daha bütüncül ve birbirine bağlı bakış açısında, sadece yaşamla bir eşzamanlılığın farkına varmayız, aynı zamanda başkalarına bağlılık duygusu da geliştiririz. Evrensel olma hali bir bağ halidir; yani ben aslında daha büyük bir insan orkestrasının parçasıyımdır. Evrensellik doğayla ve doğanın içinde kendimi gerçekleştirebilirim ve bu eyleyişim bana neşe ve memnuniyet verir bunun için de dua ederim böylece içsel motivasyon kapasitem sürekli aktif halde olur. DİNSİZ MANEVİYAT MÜMKÜNDÜR! Yani din ve maneviyat, bana güçlü bir aşkınlık duygusu verse ve beni cezp etse de evrenselliğimin, beni ben yapan, beni kendimle huzurlu ve neşeli kılan, bana kendimi memnun hissettiren bir büyük bütünün motivasyonu da bunu sağlayabilmektedir; üstelik bunun doğaseverlik, vatanseverlik, özverili fedakârlık, laik hümanizm, hayvanseverlik, vb. gibi aktif motivasyonel çıkış noktaları da vardır. Bu felsefelerin ve pratiklerin her biri, beni daha büyük grupların yararına kendi ihtiyaçlarını geri plana itmeye davet eder.

MANEVİ YAŞANTI: Sezen Aksu’nun şarkısında ifade ettiği üzere HAYAT BİLDİĞİ GİBİ GELİR ama hayat nasıl gelirse gelsin, en zor ve en acınası durumlarda bile dahi anlama sahiptir. Yaşam insanı zaman zaman ilkelliğe zorlandığı durumlarda bile manevi yaşantı ile deneyimler derinleşebilmektedir. Dolayısıyla bu durum anlamlandırma sürecini pozitif olarak etkileyebilmektedir. MANEVİ YAŞANTININ İNSAN PSİKOLOJİSİ ÜZERİNDE DE ÖNEMLİ ETKİLERİ VARDIR. İnsanın manevi yaşantıdan uzak olması kendisi açısından sarsıntılı bir durumu ortaya çıkarmaktadır. Böyle durumlarda psiko-somatik yapıda birtakım deformasyon sorunları yaşanmaktadır. Manevi yaşantıdan uzak olmayan kimselerde ise daha farklı yönelimler gözlemlenmiştir. Bu yönelimler sadece dini dışı öğelere yönelme biçimde gerçekleşmektedir. Hatta bazı araştırmalarda maneviyatın din dışı yaşantılarla daha fazla bağdaştığı tespit edilmiştir. Maneviyatın din içi veya din dışı olmasının dokusunda bir edğişiklik yapmamaktadır. Maneviyat maneviyattır. Yani her ne kadar maneviyat din içi konularla bağdaşsa da kişilerin yaşamlarında din ve inançtan uzak oldukları da bir vak’adır. Bazen ölümcül yara almış bir hayvanı bilim ve şefkatle iyileştirmek ile dua etmek arasında bir fark yoktur!

ANLAM ARAYIŞI: Anlamsızlık merkezsizliktir. Anlamsızlık bireyin manevi merkezini kaybederek varlık nedenini anlayamayacak duruma gelmesi biçiminde deneyimlenmektedir. ANLAMI OLMAYAN BİR HAYAT VAR OLMAMAKLA EŞ DEĞERDEDİR. Var olmamak ise bireylerde çoğunlukla kaygı, korku, boşluk hissi, kendini gerçekleştirememe, özgüven yokluğu, endişe hatta şiddet gibi duygulara yol açabilmektedir. Çünkü varlığımızın en temel kendini ifade biçimi anlamlandırmadır.  

MANEVİ HOŞNUTLUK: Manevi hoşnutluk, hayata yönelik bir hoşnutluk duygusuna sahip olmam, hayatımın amacını keşfetmem ve olduğum kişi olmaktan mutlu olmam ile ilgilidir. Manevi hoşnutluğu yüksek olan kişiler hayatın anlamını kavramış, hayatlarında bir boşluk hissi olduğu duygusundan arınmış, kendileriyle barışık dediğimiz insanlardır. İnanç veya maneviyat ekonomik bir faaliyet değildir, ticareti bir meta gibi alınan veya satılan bir mal değildir. Fakat insanlar manevi açıdan tatmin olmak için bazı davranışlar gerçekleştirmektedir, bazı gruplara katılabilmektedirler. Bu şekilde hayatın anlamını kavradıklarını düşünmekte, daha doğrusu bir amaca sahip olduklarına inanmakta, hayatlarında eksik olduğunu düşündükleri bir boşluğu doldurduklarının keyfini yaşamaktadırlar. Dolayısıyla insanların inanç veya maneviyat düzeylerinin yüksek olması ya da bu doğrultuda girişimlerde bulunmaları onların manevi hoşnutluklarını da artıran bir unsur olmaktadır.

BAĞLANTI: Bağlantı Tanrı ile olan etkileşimdir. İnsanın Tanrının kendisini sevdiğine inanası, O’nu hissetmesi, ilahi bir gücün kendini koruduğuna inanması bağlantı kavramının temelini oluşturur. Bağlantı düzeyi yüksek olduğuna insan insanlar bir sorunla karşılaştıklarında dua eden, sorunun çözümünü Tanrı’ya havale eden insanlardır. Tanrı ile insan arasındaki bağ her çağda işlerliğini pekiştirmiş görünmektedir. Bu durum insanın kendi dünyasında olduğu kadar çevresinde de etkilidir. Geniş bir perspektifte Tanrı ile olan yakınlık ilişkisi Tanrı’nın planlarına karşı özen göstermeyi içerir ve hayat buna göre dizayn edilir ve böylece insanlar kendilerini kaygılarından uzak hissedebilir. Ancak bu pratik inanç bağlantası Tanrı’yı hissetmek veya Tanrı’nın planına güvenmek, dini ve manevi olabileceği kadar, daha farklı bir güce, doğaya veya evrene yönelik de olabilmektedir. İnsanlar bir meydan okuma ile karşılaştıklarında ve kendilerini çaresiz hissettiklerinde yaşamın, doğanın veya evrenin açık uçlu olduğu, her şeyin bir anda değişebileceği, öngörülemeyen olasılıkların devreye girebileceği inancına umut bağlar.

UYUM: Doğayla uyum hayatta merkezi bir konuma sahipti. Doğanın kutsallığı bir yana ona her zaman korkuyla saygı duyulmuştur. Varlığımız tabiatla uyum içinde gerçekleşir. Her şeyle bir bağımız vardır ve her şey bizimle bağlantılıdır. Doğanın bizden hiçbir beklentisi yoktur. Tam aksine bizim doğaya ihtiyacımız vardır, her açıdan ve en başta bu ihtiyaç onunla uyumlu yaşamaktır. Doğaya uyum aynı zamanda bir arınma içimidir. Doğadan uzaklaştıkça, yapaylaştıkça uyumun sarsıldığı hatta yok olduğu görülür. Bu travmatik bir durumdur.  Günümüzde her ne kadar genel olarak doğa ile uyumu kaybetmiş olsak da doğa ve doğayla manevi dünyamızda önemli bir belirleyici konumunda ve aynı zamanda doğaya uyumumuz maneviyat düzeyimizi de yansıtmaktadır. Var olmak demek doğayla var olmak demektir.

MANEVİYAT VE EĞİTİM: HENÜZ MANEVİYAT KOÇLUĞU yok ama günümüzde yukarıda saydığım TİNSEL SAĞALTILMIŞ VAROLUŞ BİLEŞEN VE BİÇİMLERİ bağlamında insanların kendini manevi olarak eğitmek zorunluluğu hissetmektedir.

Manevi eğitim neden zorunludur:

-          Sosyo-politik nedenler: Liberal bireycilik karşısında kültürel çoğulculuk birbirini zorlayan unsurlardır. Toplum mu birey mi sorusu her geçen gün derinleşmekte; bu durum anlam erozyonuna sebep olmakta, insanlar birbirinden, doğadan, manevi haz vericilerden, kısaca anlamdan uzaklaşmakta, uyumsuzluk kişilik bozukluklarının temel dinamiği haline gelmektedir. Buradan bir İYİLEŞTİREN TRAVMA ÇIKABİLİR Mİ?

 

-          Geleneksel uzaklaşma: Muhafazakârlıkla gelenekselliğin sınırlarının belirsizleştiği yerde muhafazakârlık da geleneksellik de anlamını yitirmiş, her ikisi de üretmeyen etki-tepki paradoksuna dönüşmüştür. Laiklik, rasyonalizm ve materyaliz anlayışıyla desteklenen ve çağa, insanlara kendi disiplin ve ahlak anlayışını dayatan bu paradoks Durkhaimci anomik şiddetin, cinayetlerin, intiharların ve karganın, hatta anlamsızlığın  da sebebi olarak gösterilmektedir.    

 

-          Eğitim ekonomik düşünülmesi, yani neo-liberal düşünceli politika yapıcıların eğitimi düzenlerken veya iyileştirdiklerini söylerken ahlaki faydadan çok ekonomik kazanca odaklanması değer erozyonunu güçlendirmekte, bu aşınma beraberinde derin, çözümü sadece rasyonel olmayan sorunları getirmektedir.  

 

Toplumsal maneviyat

Toplumsal maneviyatı anlamak önemlidir. Burada konumlanılan alan dinin içinde olan, din veya din karşıtlığı değildir. MANEVİYAT VE DİN BİRBİRİYLE BENZER GİBİ GÖRÜNÜN AMA TAMAMEN FARKLIDIR VE İKİSİ DE BİRBİRİNİ İÇEREBİLİR.  Burada maneviyatı tartışırken dünya üzerindeki geleneksel dinlerinden, felsefi düşüncelerinden veya mezheplerinden birinin niteliksiz bir onayını desteklemiyorum. Daha ziyade, toplumsal olarak dünya sorunlarının çözümüne katkıda bulunma konusundaki daha büyük kurtarılmış ahlaki amaç ve yükümlülükten bahsediyorum.

Buradan hareketle: Hayat kazanma, başarı, skor üzerine kurulu değildir. Sürdürülebilir iyi bir etik organizasyon, her şeyin üstündedir. Evlilik ve bütün ilişkiler ve etkileşimler dâhil yaşamda;

iyi partnerlere sahip olmak,

yaşam potansiyellerini tam olarak gerçekleştirmek,

insanlığa, gelecek nesillere ve yakın çevrelerine hizmet etmeyi seçmek;

bireyi birey ötesine,

toplumu toplum ötesine geçiren

tinsel (ruhsal)  refahlarını,

tinsel (ruhsal) sıkıntılarını ve

ruhsal (tinsel) gelişimlerini önemsemek şeklindeki bir bakış açısı ve pratikten bahsediyorum.

Toplumsal bakış açısı, bireylerin toplum kültürü ile ilgili kamusal ortamdaki manevi değerler hakkındaki pratiğini (etkileşimi) yansıtır. Tam tersi birey için de geçerlidir. Yani bireysel bakış açısı, toplum kültürü ile ilgili bireysel ortamdaki manevi değerler hakkındaki pratiğini yansıdır. Etkileşimli bakış açısı, bireyin manevi değerleri ile toplumun manevi değerleri arasındaki etkileşimi ifade eder.

Bireysel maneviyat;

yaşamdan zevk almayı,

hayattan enerji almayı,

gündelik olandan kişisel anlam ve amaç edinmeyi içerir. Yanı sıra toplumsal anlamda

ötekiyle bağlantı kurma duygusu,

ben ve ötekinin birbirine desteği

ortak bir amaç ve bağlantı, destek ve ortak amaç üzerinden maneviyatı sürdürülebilir kılmak. Bu durum aynı zamanda her anlamda hem toplum hem de bireyin değerleriyle özdeştir.

Böylece;

manevi bir kimlik olarak içsel yaşam,

yaşamdaki anlam ve amaç ile

Bireysel bağlantı ve topluluk duygusu gelişebilir. Toplum ve bireylerin değersel uyumu, zevk almak duygusu, Tanrı denetimi hissi, öbür dünya düşüncesi, toplum ile bireyin birbirini değerler üzerinden yapılandırarak pratik etmesi, kişisel varoluş ile toplumsal ve doğal varoluşun dengelenmesi, daha yüksek bir varlığın hissedilerek anlam arayışının sürekli canlı tutulabilmesi, insan dışındaki diğer bütün varlıklarla ve evrenle bağ kurulabilmesi dua, ibadet yoğa, meditasyon dışında yepyeni bir deneyimi inşa edebilecektir. Bunun adının konmasının da bir önemi yoktur. Bu durum aynı zamanda tinsel (ruhsal) bir emek ve sermaye edinimidir. Biraz uzun oldu biliyorum. Bu konuyu ilerleyen zamanlarda daha ayrıntılı tartışma imkanımız olacak kanısındayım.