26 Ağustos 2013 Pazartesi

Kıyamet metrosu beleşçileri

Gelecekle ilgili umut ekmeye başladığımızda başladı her şey. Umut ekmek yerine umut edebilseydik başımıza geleceklere şaşırmazdık beklide. Hasat insanlığın da kanlı hasadıdır. Güneş kendi etrafında dönerken yorgunluk biriktirdi. Batının doğudan, doğunun batıdan alacağı her şey bitpazarında; alıcı beklemiyor çürümeyi bekliyor. Batı kendine sadık kalmamanın bedelini, doğu da kendine sadık kalmanın bedelini ödüyor. Bu kanlı ihanetin bedeli bir kutlu ibadet gibi taçlanmayacak. Her hezimet bir zaferin takıdır; savaşlar bütün kahramanların mezarı. Barışa adanan bütün sözler karaçalınmış bir güneş. Yaşamaktan tiridi çıkmış bir dünyada soluk alıp vermeye çalışıyoruz. Yalana karşı alıklık ne de göz kamaştırıcı. Medeni devletler kendi kumaşlarından kendilerine kanlı elbiseler dikerken, geri kalanlar bütün hesaplarını öldükten sonraya bırakma telaşında. Artık çaresiz halkların geleceği varetmek için üreteceği herhangi bir destan veya bir mitos yok. Zaten tarih de ideolojiler mezarlığıydı. Ne acı ki çaresi olduğunu sananlar savaş sonrası kendi cesetlerinden kalacak çürümüş mirası paylaşım hesabında. Kitaptan sapınca din uyduruklaşır: Kıblesini unutmuş rüzgâr ne yana secde eder? Ah şu zulme ağıt yakarken, zalimin yolunu aydınlatan mum ışığı… Yine ölü çocuk yüzleri yağacak yüzlerine insanların. Hani şafak ki, alnının çatına çatılmış suskunlukla belirmesin her sabah. Suskunluğun fırtına tutulmuş insan, nereye savuruyor insanı? Tutulmamış söze sözün kavlinde nasıl bir ihaneti doğuruyor kelâm? Ne zaman yontmuştu Musa’yı Michelangelo?.. Sultan Fatih hangi ortaçağı kapatmıştı?.. İlahi Dante, komedi dükkânında fillerle dans, tam bir tragedya; batının mistik romanlarının kahramanı mı olacak batan güneşin altındaki şu bütün gösterişiyle göklere doğru uzanan pörsümüş kiliseler? Don Kişot mu, Servantes miydi fikre tecavüzün pusulası, yoksa Robinson Curuso muydu ince ince işlenen işgalin acısına teşne? Dudaklarında çarpı işareti kadınların ve şimdi hangi rahme yağacak besmeleyle mermiler; doğmamış daha hangi çocuklar ölecek “Ekber Allah” nidalarıyla? Mukadderatı bir cenabetli kehanet gibi gelecek mi beklenen? İ
hanetin bekâretinde kibirli bir muhabbet mi zalimle aynı yatakta halleşmek?

Zehirli bir şevval acısı baldan tatlı. Cami minarelerinden yükselen ölülerimize ağıt sala sesleri bir insanlık işgalinin değil yokluğun, yoksulluğun ve çaresizliğin feryadı. Oysa halklar kendisine yeni tanrılar uydurunca Tanrı aradan çıktı. Barbar bir beslenme biçimiydi çünkü siyaset ve ilahiyat. Din afyonlaştı, ibadet yogalaştırıldı: Güç ve hâkimiyete susamışlık tek Tanrılı bir din. Son için bir sona ihtiyaç yok. İnsan kendi soyunun ve sonunun bekçisi değil, celladı. Batı sürekli olarak yaratamadı. Doğu batının yaratımları karşısında yok olmadı. Yöneticilerin kanında safdil bir barış ve demokrasi, halkın dilinde yöneticilerin kanının kekre tadı. Hoşgörüsüz bir dünyanın yok olması mukadder. Zaman her zaman talan yaratacak bir Moğol yaratır ta ki, göç yolları bitene kadar, hayat kahredici bir yok oluşla yüzleşene kadar. Bazen Musa’nın da gücü yetmez. Kutsal yok oluş çağı selam olsun sana. Yokoluşun ardından gelecek bir Altın Çağ beklentisi bezginliğin de beklentisidir. Gökleri ve yeri soygun yeri haline getirilmesi sonrasında insan, kendi soyunu efendisi olacak değil ya. Haç da Hilal de bahar göremeyecek. Kıyamet metrosu beleşçileri de ne mutlu yolcular: Ruhun kitabı insanın omuzlarındaysa, Cennet ve Cehennem de herkesin koltuğunun altında.

 
Kılık değiştirip duran cinnet

Kılık değiştirip duran bir cinnetle yüz yüzeyiz. Acı acıyla kutsanıyor. İmanlı bir deliyle imansız bir akıllıyı ayırt etmek mümkün değil. İkisi de yasal görünüyor. Cinnetin kılıktan kılığa giren dervişleri bütün dinlerin Kâbe duvarlarına kadar vardılar, artık bütün duvarlar yerle yeksan. İnanmışı, inanmamışı Allah’a çalım atarak sonsuzluğun şerbetini sunuyor insana: Kan. Bu dünyaya sığamayanlar öbür dünyanın coğrafi özelliklerinin sonsuzluğundan dem vuruyor. Deliler için her şey mubah, akıllılar için delilik mubah. Gerçek gerçeğin bühtanı oldu. Beyinlerin içindeki kutsal su, tiride dönmüş, sahte tevazuun küstahlığı piramitleri gölgesiyle ezmiş. Tapınak merkezi öfke kalelerinden zehirli dua bombalar fırlatılıyor. Bayağılığın zirvesinde Yaratıcı yardıma çağrılıyor: Yetiş ya Rab, biz kan ektikçe kan biçiliyor. Kiliseler camiler karşısında mahcup, camiler kiliselerin karşısında ağlamaklı. Fatihler tiranlardan nasıl daha küstah ve kahredici olur? Cemaatlerin cemlerinden hırslı tevazular damlıyor gözlere, gönül gözlerine kurşun dökülüyor. Yaratıcıya inancın ve öldürmenin mubahlığı müminin deliliğinin de mubahlığı. Haç mı, hilal mi, palavra mı? Herkesin zafer düşü öldükten sonrasına dair… Bu dünyayı yaşanabilir yer yapamayan öbür dünyada nasıl bir cennet tahayyül ediyor? Bu dünyaya sığamayan öbür dünyaya nasıl sığabileceğini düşünüyor? İşte bütün ibadethanelerin mezar taşı gökdelenler… Benliğin yaşlı diliyle geviş getirdiği nasihatler, şeytanı bile baştan çıkaracak numaralar. Yeryüzündeki bütün ıstırapların sebebi aldatıcı bir açlık hissiyse, hangi dinde hangi mümin, hangi sofu, nasıl bir fethin yarenliğiyle yar?  

-         Ne istiyorsun?

-         Dahasını!
Dahası için yeryüzü dar olmalı, ahiret yeterli mi?.. Ölümsüzlük bir şehit madalyası gibi göğüslerde taşınıyor ama o göğüs kafesinin altında atıp duran kalp, yok olacağı gün için gün sayıyor. Yokluğu var etmeye çalıştığı yeryüzünde insan, hangi varla ahretine gidecek? Gururun kaynakları sınırlı değil. İnsanın bencilliğinin kaynakları da sınırlı değil. Sersemlemiş bir kadirimutlakçılık… Vicdanla sınırları çizilmemiş bir akıl yokluğu bile parselleyebilir. O akla yok edeceklerini göstermeseniz de olur o bulur. O azgın hırsıyla bulur, hem bu dünyasını hem ahretini inşa eder (!).Ama o Allah ki, nefsin şehvetli dudakları arasında eriyen dualara teslim olmayacak. Ölümsüzlük hava cıva. Masum ölümlüdür ve ne çıkarsa bahtına. İyilik veya kötülükten değil, masumiyetten korkmalı belki de insan. Ölümlülüğün içinde, hiçbir duaya ihtiyacı olmayan, sadece kendini de yaratan Rable aynı sofrada oturan o kutsal masumiyetten korkmalı insan.
Çay en çok sonbaharda da içilir

Biliyorum, yine efsunlu bir zamana geçiyor zaman. Yeniden çay demlemeliyim. Demliği sürmeliyim ateşe. Cızırdasın eski güğümler misali yanmakta ustalaşmış çaydanlığım. Varsın yansın su damlaları şevkle, zaten iştiyak içindeydi her şey her şeye. Karışsın ateşin feryadı suya. Vecd içinde dans ederken bulutlar, rüzgâra vereyim rüzgârı. Güze gelsin İstanbul, göze gelmesin. Sonbahar, değerini bilenler için som-bahar. Nasıl kıskanmasın ki mevsimler sonbaharı. En demli mevsimdir sonbahar. Sanki sonbahar değil de som-bahar. Üşütmez, ısıtmaz da, kararındadır. Sevdiğinizin üzerine bir hırka yeter, kendisini karşılamak için tören istemez, kendisi bir törendir zaten.  Yaşamla ölümün iç içe geçtiği tek mevsimdir o. İlk nefes gibi bir son nefes. Hissettire hissettire gelir. Hazmettire hazmettire gelir. Nazı yoktur sonbaharın. İçi dışı bir bir mevsim… Yaz gibi yakıcı ve geçici sahte canlılığı ve neşesi, kış gibi hesaplı içtenliği ve ilkbahar gibi insanı insan olmaktan çıkaran işvebazlığı yoktur. Eylül’e yazılır şiirler, Ekim’le yapılır devrimler ve Kasımpatıları, ağlayan bir kadının sevinçle dudak dudağa, hüzünlü gözyaşlarına benzer. İşte bütün renkler yanaklarında kadınım. Ve sonbahar gelir ve der ki; “Her şey bitti, işte yeni bir başlangıç için sana çay demleme süresi kadar bir zaman. Al hayrına kullan. Ama kış gibi üşüme, üşütme; yaz gibi yanma yakma ve ilkbahar gibi asla aldatma.”
Nasıl kıskanmasın ki mevsimler sonbaharı. Bütün mevsimlerin bir derkenarıdır sonbahar. Öyle bir derkenar ki, esası aşar, anlama yeni bir anlam ve anlamlar katar. Yaşama yeni bir yaşamın katılışı gibidir sonbahar. Yazdan, kıştan, ilkbahardan ve bütün zamanlardan bir iz taşır bu mevsim. Bu yüzden her rengi, her şekli son derece derin ve simgeseldir. Mesela kurumuş tek bir yaprak yoktur onda, gazel’dir hep bu mevsimde yapraklar… 

Her zaman kıskandıkları gibi kıskansın yine mevsimler sonbaharı. Öyle ya demini yavaş yavaş alır her şey. Acı bile demlidir bu mevsimde. Hüznün sevinci, sevincin hüznüdür sonbahar. Sabır yasak bir bahçenin meyvesiymiş gibi durur ilk anda. Sonra üzerinde ismin yazılıymış gibi alırsın ve sulu bir elmaya diş geçirircesine geçirirsin dişlerini. Ne bir kamaşma ne bir yabancılık ne başka bir şey, çay demleniyormuş gibidir işte her şey. Kış, ilkbahar ve yaz, geçmedi mi?.. Bu yüzden en çok sonbaharda içilir çay, tabağından deniz damlar üzerinize sakarlığınız değil. Bu yüzden en çok sonbaharda içilir çay, yeniden dirilişe serenad. Son’dur ama bahardır. Sonbahar geliyor, hazır mısın?

 


Empati: Ucuz duygu pazarının bedava mantıksızlığı

Adem, Cennet’e uyanmadan önce son kez, Rabbi’nin karşısına yine Rab tarafından boylu boyunca yatırıldı. İnkârından bu yana kayıp olan Şeytan işte orada ortaya çıktı. Boylu boyunca yatan Adem’i görünce şaşırdı. İçine girdi. Damarlarında, kanında, kaslarında, sinir uçlarında, kalbinde, en çok da beyninde, bilcümle bütün vücudunda dolaştı; kibre, şehvete, adaletsizliğe ve sadakatsizliğe bulaştıracağı insanın. Dünya sürgününün imtihanı da insanın bu dört günaha karşı nasıl direneceğinin coğrafyasıydı. Olmadı. Bu yüzden düşünce odağımızı değiştirmeliyiz. Empatiden çok yapmamız gereken şey düşünce odaklarımızı değiştirmeli, her şeye hastalıklı bir zihin odaklanmasıyla değil, hisli fikirlerden sıyrılmış olarak objektif bakabilmeliyiz. Bir anlık empatidir insanlığı bu hale getiren ve kendini yok etmeye doğru uçurumun kenarına iten. Mantığımız korkunç bir hastalığa yakalanmış durumda. Muhakemelerimiz ölü lekesi. Hislerimiz, mantığımız korkunç hastalığına virüsler taşırken, muhakemelerimiz sinsi ve kanserli varlığıyla bütün düşünce dünyamızı sarıyor. Ölüyoruz. İnsanlık ölüyor. Sonra da birbirimizin karşısına geçip kendimizi hem katil hem maktul yerine koymaya davet ediyoruz. Aslında bu davet “Kralın kim olduğunu anla? Yeryüzüne iki kral fazla” tercümesinden başka bir şey değil. Amaç güç odağının değişmesi, bizim veya diğerinin elimize geçmesi. Empati sağlıklı bir yer değiştirme olsaydı bunca kan ve gözyaşı karşısına bir baraj oluşturabilir hatta şiddet dağlarından, dehşet ormanlarına süzülüp gelen öfke ve kin derelerini durdurabilirdi. Olmadı. Olmaz da zaten. Dinleri bile kendine göre değiştiren insanı, yanlış yaptığına kim inandırabilir? Mesele empati değil, mesele zihinsel temellerimizi, düşünce odaklarımızı değiştirmekte. Artık düşünce yapımızın, zihnimizin hastalıklı olduğumuzu kabul etmeliyiz. Bunu kabul ettiğimiz zaman iyileşmeye doğru ilk adımı da atmış olacağız. Sevinç, hayret, haşyet, dehşet, fedakârlık, pişmanlık, mutluluk, teslimiyet ve merhamet! Neye sevineceğimizi, hayret ve haşyetle neye bakacağımızı, dehşet karşısında nasıl bir fedakârlık göstereceğimizi, pişmanlığımızı nasıl duyumsayabileceğimizi, Allah’tan başka bir şeye teslimiyetin olmayacağı ve kendi kendimize hesapsız bir merhamet ve gerçekten alçakgönüllü bir hoşgörüyle nasıl kurtulabileceğimizi görmemiz gerekiyor. İslam Peygamberi, Kâbe içindeki Hubel, Lat, Menat ve Uzza adlı arkaik tanrıların başını baltayla koparırken, insanlığın düşünce odağını değiştirmesine de balta vurmuş ve başını koparmıştı. Hıristiyanlıkta yedi ölümcül günah adı altında toplanan şehvet, bencillik/cimrilik, aç gözlülük, kibir, tembellik, nefret ve kıskançlığın aslında bütün dinler ve insanlık açısından dört temeli var. Bunlar sadece firavunlarda somutlaşmadı. Bütün insanlığın içinde geziyor. İnsanı insanlıktan çıkaran kibir, şehvet, adaletsizlik ve sadakatsizliktir. Günümüz tabiriyle insanlığın fabrika ayarlarına, yani yaratılış düsturuna dönebilmesi için ademin şeytanla kendine kumpasından önceki hale dönmeliyiz. Yoksa elimiz yine o yasak meyveye uzanıyor. Yepyeni bir yalnızlaşmayla dünya sürgünüyle karşı karşıya kalacağız. Şehvet sarhoşu, kibirli, adaleti kendi bilek gücü sanan, kalbindeki sadık atışları cennete giden yola döşemek yerine, cehenneme odun diye sırtında taşıyarak hamallık yaparak şeytanın değirmenine buğday taşıyan içimizdeki Kabil’i yeniden yaratacağız, modernliği ve demokrasiyi değil.
Sessizliğe ve yalnızlığa övgü

Sessizlik ile yalnızlık arasında bir akrabalık bağı varsa o da iki insani duygu olmasındandır. Şair “Sessizlik sensizlik olduğu için daha da sessizdir” derdi. Yalnızlık için de geçerlidir bu. Sessizliğin sebebi çoktur, yalnızlığında ama en önemli sebep kırılan bir kalbin kendini onarma coğrafyasına çekilme eylemidir. Bu coğrafyada yaşama alışkanlığı ise sessizliği ve yalnızlığı kutsallaştırmayla başlar. Bu kutsallık bir tapınma biçimini aldığında artık sessizlik ve yalnızlık övgüyü hak eder. Zira, insan artık kendini kalabalıklardan, kendine zarar vereceklerden soyutlamıştır. Oysa sessizliğin ve yalnızlığın yarası kalabalıklarda değil insanın kendi içinde, çekildiği o coğrafyanın ölüm baharındaki şifrelerde gizlidir. Artık konuşmamayı seçmek ve yalnızlığa adanmak bir yaşam biçimi halini almıştır, tamamdır. Bu yüzden bu ölüm baharında açan çiçekler yaşamın kendisi olur. Kayıtsızca sevmenin ve aldatılmanın dibine vuran insan, kendi şeytanını yarattığından habersiz, taze günahlarla sular düş bahçelerini. Artık bütün insanlar suçludur. Suçludur da… Çünkü onlar sessizliği ve yalnızlığı yarattıklarından habersizdir. Hatta kalabalıklar ve konuşup duranlar bunu o kadar anlamakta acizdirler ki, sessizlik ve yalnızlık coğrafyasındaki insanın başkası/başkaları tarafından yaratılmış bu coğrafyayı kendi kendine icat ettiğine mecburen ya da kalabalıkların ve konuşanları memnun etmek için inanmasını dahi, kendi kazanç hanelerine yazarlar. Oysa, insanın kendi kendine yalnızlığı ve sessizliği yaratma gücü yoktur. İnsan sosyal bir varlıktır. Tanrı insanı insanlarla yaratmıştır ve insanlarla var-etmiştir. Yalnız olmayı becerebilseydik, hepimize birer kitap inerdi… O zaman yalnızlık ve sessizlik övgüyü nasıl hak ediyor?  Bizim için başkaları -bilerek veya bilmeyerek- bu yalnızlık ve sessizlik coğrafyasını yaratırlar. İçine çaresizlikten bir saray yaparlar. Karanlık, rutubet kokan ve dokunduğunda sonsuzluğa uzayıp genişleyen ve asla çıkış vermeyen odalarındaki rutubetli duvarları arasında, küçüldüğünü hissetsin, kendi gözünde değersizleşsin, özgüvenini yitirsin... Bu sarayın pencereleri, yalnızlaştırılan ve sessizleştirilen insanın gözleri, kapıları kulaklarıdır; her seslendiğine kendini yalnızlığını duyar, her baktığında kendi aczini görür. Bu sarayın bahçesinde nihayetsiz açan çiçekler ekilmiştir. Bu çiçekler yalnızlaştırılan ve sessizleştirilen insanın kendi kendine öfkesiyle açar ve çaresizliği kokar. Ağaçlarından suçluluk meyveleri dökülür. Bu sarayın çiti, insanın elini uzattığında erişebileceği ve kendini mahkûm ettiği bu saraydan kaçabileceği hissi kadar kısadır ama, elinizi uzattığınızda, usturadan daha keskin teller umutları kanatır… Yine de, yalnızlık ve sessizlik övgüye layıktır. Çünkü insanı yalnızlaştıran ve sessizleştiren de insanlardır. Kendi yalnızlığının ve sessizliğinin sebebini bilen, başkaları tarafından kendisine inşa edilen ölüm baharı sarayı yerine, yaşamın köhne kulübesine geçebilir. Bunun yolu kendini ve başkalarını suçlamaktan değil, kendini ve başkalarını anlamaya çalışmaktan geçer. Gürültü, patırtı ve kalabalıklar bazen anlamaya çalışmanın önünde engel olabilir.
Boyalı Kuş’lar Cemaati

Yaşam bir cemaatler bütünüdür. Bizde birer cemaat üyesiyizdir. Özellikle modern dünya bunun korkunç, korkunç olduğu kadar da acımasız ve bir o kadar korkutucu örnekleriyle doludur. İnsanlar birbirine kalpsiz bir iki yüzlükler dayatır. Böylece kendimizi ötekileştiririz. Aslında bize göre başkasıdır ötekileşen, güya biz hiç öteki değilizdir öteki karşısında. Ancak esas olan bizim kendi içinde yaşadığımız cemaata karşı bilinçsiz sadakatimiz, bizi başkalarına ve başka cemaatlara karşı ötekileştirir.  Zihinsel cehalet, içinde bulunduğumuz ve sadakatimizle her daim sınandığımız cemaat içinde demlenirken, aç bir hayvan vahşetini de içimizde biriktiririz. Bu yüzden başkasıdır hep günah keçisi. Müphem “O”, suçludur; yanlış yapmaktadır, yanlış yolda yürümektedir, doğrultulması, doğru yöne yönlendirilmesi gerekir. Bunun için de yasa en son başvurulan yöntemdir… Ötekini, ötekilikten kurtarıp kendi ötekiliğimize çekmek, cemaatimize almak için en muhteşem yol Din’in kullanılmasıdır. Allah ile Din arasına kendisini konumlandıran insan, yine de ve elbette günah keçisi olamaz. Elbette başkaları ve elbette ötekiler, cemaatimize karşı hayat kastıyla, korkunç bir komplo içindedir. Böylece Müphem “O” somutlaşır. Zira soyut bir şeyle mücadele cemaat bilincine de aykırıdır. Bu yüzden günah keçisi bir ortaçağ buluşu olsa da aslında insanlığın binlerce yıl önce bulduğu bir gerçektir. Bu gerçekle mücadele, yani günah keçisine karşı yapılacak her saldırı cemaat içindeki bireylerin hep kendisine, hem cemaat içindeki konumlarına saygıyı da artıracaktır. Üstelik, somut bir “günah keçisi” varlığı ve onunla mücadele güya kötü karşısında iyinin de değerini artıracaktır. Kötülüğün kovulmasıyla cemaat rahat bir nefes alacaktır ama cemaatin varlık sebebi aslında kötülüktür, bunu bilmeyiz veya bilmek istemeyiz. “İç düşman” dediğimiz de aslında bizizdir; bizi bize yabancılaştırarak, kendimizi nasıl ortadan kaldırabiliriz? Hepimiz Jerzy Kosinski’nin birer BOYALI KUŞUyuz… Feda edilen “öteki” aslında o cemaat içindeki biziz... (Beni anlama klavuzu'ndan)

Aşk, gerçek ve doğru/

         Aşk gerçektir, aşk acısı ise doğrudur…

Neden böyle düşünüyorum:

Hayatımız yarım kalmış şeylerin de hayatıdır. Karmaşanın egemenliğinde sürükleniyormuş hissiyle yaşarız. Kendimizi adadığımız her şey bir vakit sonra yavan gelir. Soyunduğumuz her soylu fikir, giyindiğimiz her ideal eylem, bir vakit sonra bizi kölesi yapmakta gecikmez. Kendi kendimize köleliğimizde, insanlığı değiştirmek için yeni coşkulu hamleler yaparız. Bu da kendimizi unutmaya çalışmanın ilk adımıdır. Kendimize ve karşımızdakine yaptığımız en büyük kötülük de budur. Fikirlerimizin doğruluğu bizde öylesine bir özgüven patlamasına neden olur ki, kendimizi öldürmekle kalmayız, başkalarının da canını yakabiliriz. Gerçeğin doğruluğu, doğruyu da sağlar; doğrunun gerçekliği ise gerçekliği onaylamaktan ve sağlamaktan uzaktır hatta gücü bile yetmez doğrunun gerçeğe. Gerçekle doğru arasında belki bir illiyet bağı olabilir ama doğru, asla gerçeğin yansıması olamaz. Zira, doğruyu da gerçek yapabilme gücüne sahip olan gerçektir. Hayatımızda yarıl kalmışlığın izleri ise doğrular üzerindeki inşa çabamızdır. Doğru şüphe götürür, gerçek ise şüphesiz gerçektir. Tıpkı hayatımızdaki yarım kalmış şeylerin içimizde uyandırdığı burukluk hisi gibi. Mesela aşk gerçektir, aşk acısı ise bir doğrudur. Her aşk’ın acı ve yalnızlık getireceği doğrusu ise gerçek değildir.