29 Haziran 2013 Cumartesi

MEHTERLE HAMASİ ÖVÜNME 10. YIL MARŞIYLA YAKINMA

         Artık yeter demeliyiz belki de.

         Samimiyetin kör, iyi niyetin sağır olması acı verici. Bazen durup durup yaşadığınız coğrafyaya ve insanlara yabancılaşıyorsunuz. Sonra bu yabancılaşma size kendinizi kötü hissettiriyor. Çünkü bu yabancılaşmanın sebepleri arasında kendinizin olduğunu da düşünüyorsunuz. Az okumuş olabilirim, az yazmış olabilirim, insanlara karşı kabalıklarım olmuş olabilir, doğru bildiğimi söylerken başkasının doğrusuna saygısızlık etmiş olabilirim… Daha birçok şey…

Yıllardır yapılan yanlışları tekrar etmekten bıkmamak, bilinçli bir gelecek yatırımı olmasa gerek.  Nasır kök saldıktan sonra törpülense de acı vermeye devam eder…

Avrupa, Haçlı Seferleri’yle, bugünkü, en azından göründüğü kadarıyla modern yüzünü Asya’dan ve özellikle de Osmanlıdan kanlı bir biçimde alıp götürmek zorundaydı. Çünkü ‘cadı avı’yla ve Yahudi düşmanlığıyla kendi topraklarında insanların soyuna adeta kibrit suyu dökmeye başladığını görmüştü. Paris’in bazı caddelerinin gündüz kadar aydınlık olmasının en önemli sebeplerinden biri, muhtemelen, küçücük bir gölge olursa kesilen, biçilen, kazığa oturtulan, kısacası hunharca katledilen insanların ruhlarının bu karanlık köşelerden gölge gölge şehre ineceği ve haksız ölümleri karşısında hesap soracağı korkusundandır.

Ve Bugün.

En az 300 yıl insanları hunharca kesen Avrupa’dan medeniyet dilenmek ne acı. Mustafa Kemal’in “Muasır medeniyet” diye tekrar terar söylediği sadece ve elbette batının en az 300 yıllık insan kasaplığı karşısındaki Osmanlı’nın kadim uygarlığı da değildi. Selçuklu’dan Osmanlı’ya ve oradan da Cumhuriyete akıp gelen bir bilim, kültür ve sanat aydınlanmasının basamak basamak yükselerek, Türkiye’yi aydınlatması, bu ülkenin insanlarını tarihteki o gıpta ile bakılan saygın konumdan daha ileriye yükseltmesiydi. Olmadı. Bazı güzel ve moral verici şeyler var ama dedim ya, bazen durup durup coğrafyanıza, insanlarınıza yabancılaşıyorsunuz. Bunun olmaması gerekirdi. Hiç yabancılaşmamalıydım. Çünkü Mehter Marşı’yla hamasi bir övünme ve 10. Yıl Marşıyla yakınmamalıydım belki de. Kaldırılıp kaldırılmaması tartışılsa da her gün okullarda yüksek sesle okuduğumuz Onuncu Yıl Marşı karşısında bile mahcubum.

Her neyse, eskiye dönük hesapların bir türlü kapatılamaması, karşılıklı suçlamalar, hesap sormalar ve “Sen” diye başlayan “Ben”lik sorunlarımız ve… İlimden, irfana, sanayiden kültüre… çalışıp, üretmek yerine, bu işleri birkaç insanın sırtına yükleyip, bir bakkal defteri gibi kendi özel hesaplarımızla kendi kendimizi, toplum olarak da birbirimizi enerjisi tükenene kadar hesaplaşmak.

Hepimizin yüreğinde bir bakkal defteri var, birbirimize borç taktığımız, üstelik bunlar çok acılı hesaplar.  Neden artık helalleşip önümüze bakamıyoruz?..  

Haklısınız. Benim de hatam var. Az okudum, az çalıştım ve az yazdım, ışığım az evet… Ama kimseyle bir hesabım yok. Daha çok çalışacağım, daha çok yazacağım ve ışığımı artırmaya uğraşacağım, bu dünya için, bu ülke için, ülkemiz ve dünyamız için ter içinde çalışarak ölmek istiyorum.

Hem…

Üstelik öfkenin ve nefretin kumaşından üzerimize hiç de yakışmayan, kanlı gömlekler dışında hiçbir şey çıkmıyor.

Ayrıca, bir şeyin yerli yerinde olduğunu düşünmek aslında o şeyin doğru yerde olduğuna işaret etmiyor, tam aksine geleceğe dönük yer arayışımızı da belirsizleştirmiyor sanki. İç dış düşmanları bıraksak, bir kez de bunu denesek ve artık “Yeter” desek; hem kendimize hem de birbirimize… en azından biri bunu söylemeli, sanki sonrası ardından gelecekmiş gibi…(ali ulurasba

23 Haziran 2013 Pazar

BİR B.O.K’UN EVRAK-I METRUKESİ

Şimdi de var ama eskiden çok daha fazlaydı, umumi tuvaletlerin kapısına yazılar yazardı insanlar. Kalın bağırsaklarından idrar yollarına veya anüse oradan da kubura sifon basar gibi bir “hıh” nefesiyle içsel bir dürtüyle basılan, kimi anakonda misali, kimi mısır püskülü havasındaki biraz metan gazlı nesnel rahatlamanın ardından mı yoksa öncesinde mi veya kuburun kenarlarına bulaştırmama heyecanıyla pürtelaş, aynı sarıda mı yazılır bilinmezdi, tuvalet kapılarına yazılar yazdı insanlar. İnsanlar evet. Kadın veya erkek tuvaletleri fark etmezdi…
Tuvalet kapılarında, duvarlarında B.O.K’tan bir edebiyat akımı oluşmuştu:
“Yazı yazma helâya, Başın girer belaya, …” en bilindik, hece ölçüsünde, kafiyeli ve herkesin diline dolanan
B.O.K edebiyatının, daha doğrusu umumi tuvaletlerdeki kapı yazılarının markası niteliğindeydi. Tuvalet kapısına yazı yazıp da başı belaya girmiş biri yoktu ama “Ürperiyorum ya sıçamazsam…” gibi deneysel ve tedirgin “İlk kez yazıyorum çok heyecanlıyım” gibi içten ve samimi, “Bunu yazan tosun…” gibi imasız ve pornografik, “Sifonu çekin başka bir şey çekmeyin” gibi derinlikli ve felsefi, “Seksi düşünmemeliyim düşünmemeliyim memeliyim meme meme memeeeee...”liyim gibi bilinçli bir bilinçdışılıkla… ağza alınmayacak ama ağızdan da düşürülmeyen edebi(!) cinsel fanteziler, psikolojik devinimler, felsefi çıkarımlar, sosyolojik kalıp-dışılık tuvaletlerin kapılarına, duvarlarına adeta ‘hıh’ nefesiyle zerkedilirdi. İşemeye, sıçmaya mersiyelerin düzüldüğü… bütün bilinçaltının ortaya döküldüğü… en belirgin şekilde hiçbir şeyden ama hiçbir şeyden tatmin olmamışlığın isyanıyla “aklı tuvalette gelen” bir neslin, ya da ırkın ya da her neyse işte tam da onun eserlerinin malumatfuruşluğu sergilenirdi tuvalet kapılarında.
Günde ortalama 15 (onbeş) saniye kitap okumak gibi son derece ağır ve yorucu bir eylemin gerçekleştirildiği bir coğrafyada kalın bağırsak yolunun son bilgelik kapısının twitter ve facebook olmasına şaşmalı mıyız, şaşmamalı mı?..
Okumaya ve beyni kullanmaya faydası olur mu olmaz mı?.. Yoksa sadece kubur farelerinin obez olmasına mı neden oluruz? Ya da yediğimizse bizi biz yapan, kubura bıraktığımız nedir?.. Sorulara cevap aramıyorum. Belki de bu yazının başlığı İSTİSNALARIN AYRI tutulduğu B.O.K’A METHİYE olmalıydı, B.O.K. yani Büyük Ortam Kuburu.
(NOT: Bu bir yer altı yazısıdır, kimse alınmasın, lütfen sifon çeker gibi (like)’lamayın da, yerüstüne çıkmasın, kuruyuncaya kadar kokar rahatsız olur insanlar. (au