Artık
yeter demeliyiz belki de.
Samimiyetin
kör, iyi niyetin sağır olması acı verici. Bazen durup durup yaşadığınız
coğrafyaya ve insanlara yabancılaşıyorsunuz. Sonra bu yabancılaşma size
kendinizi kötü hissettiriyor. Çünkü bu yabancılaşmanın sebepleri arasında
kendinizin olduğunu da düşünüyorsunuz. Az okumuş olabilirim, az yazmış
olabilirim, insanlara karşı kabalıklarım olmuş olabilir, doğru bildiğimi
söylerken başkasının doğrusuna saygısızlık etmiş olabilirim… Daha birçok şey…
Yıllardır yapılan
yanlışları tekrar etmekten bıkmamak, bilinçli bir gelecek yatırımı olmasa
gerek. Nasır kök saldıktan sonra törpülense
de acı vermeye devam eder…
Avrupa, Haçlı
Seferleri’yle, bugünkü, en azından göründüğü kadarıyla modern yüzünü Asya’dan
ve özellikle de Osmanlıdan kanlı bir biçimde alıp götürmek zorundaydı. Çünkü
‘cadı avı’yla ve Yahudi düşmanlığıyla kendi topraklarında insanların soyuna
adeta kibrit suyu dökmeye başladığını görmüştü. Paris’in bazı caddelerinin
gündüz kadar aydınlık olmasının en önemli sebeplerinden biri, muhtemelen,
küçücük bir gölge olursa kesilen, biçilen, kazığa oturtulan, kısacası hunharca katledilen
insanların ruhlarının bu karanlık köşelerden gölge gölge şehre ineceği ve
haksız ölümleri karşısında hesap soracağı korkusundandır.
Ve Bugün.
En az 300 yıl insanları
hunharca kesen Avrupa’dan medeniyet dilenmek ne acı. Mustafa Kemal’in “Muasır
medeniyet” diye tekrar terar söylediği sadece ve elbette batının en az 300
yıllık insan kasaplığı karşısındaki Osmanlı’nın kadim uygarlığı da değildi.
Selçuklu’dan Osmanlı’ya ve oradan da Cumhuriyete akıp gelen bir bilim, kültür
ve sanat aydınlanmasının basamak basamak yükselerek, Türkiye’yi aydınlatması, bu
ülkenin insanlarını tarihteki o gıpta ile bakılan saygın konumdan daha ileriye
yükseltmesiydi. Olmadı. Bazı güzel ve moral verici şeyler var ama dedim ya,
bazen durup durup coğrafyanıza, insanlarınıza yabancılaşıyorsunuz. Bunun
olmaması gerekirdi. Hiç yabancılaşmamalıydım. Çünkü Mehter Marşı’yla hamasi bir
övünme ve 10. Yıl Marşıyla yakınmamalıydım belki de. Kaldırılıp kaldırılmaması
tartışılsa da her gün okullarda yüksek sesle okuduğumuz Onuncu Yıl Marşı
karşısında bile mahcubum.
Her neyse, eskiye dönük
hesapların bir türlü kapatılamaması, karşılıklı suçlamalar, hesap sormalar ve
“Sen” diye başlayan “Ben”lik sorunlarımız ve… İlimden, irfana, sanayiden
kültüre… çalışıp, üretmek yerine, bu işleri birkaç insanın sırtına yükleyip,
bir bakkal defteri gibi kendi özel hesaplarımızla kendi kendimizi, toplum
olarak da birbirimizi enerjisi tükenene kadar hesaplaşmak.
Hepimizin yüreğinde bir
bakkal defteri var, birbirimize borç taktığımız, üstelik bunlar çok acılı hesaplar. Neden artık helalleşip önümüze bakamıyoruz?..
Haklısınız. Benim de
hatam var. Az okudum, az çalıştım ve az yazdım, ışığım az evet… Ama kimseyle
bir hesabım yok. Daha çok çalışacağım, daha çok yazacağım ve ışığımı artırmaya
uğraşacağım, bu dünya için, bu ülke için, ülkemiz ve dünyamız için ter içinde
çalışarak ölmek istiyorum.
Hem…
Üstelik öfkenin ve
nefretin kumaşından üzerimize hiç de yakışmayan, kanlı gömlekler dışında hiçbir
şey çıkmıyor.
Ayrıca, bir şeyin yerli
yerinde olduğunu düşünmek aslında o şeyin doğru yerde olduğuna işaret etmiyor,
tam aksine geleceğe dönük yer arayışımızı da belirsizleştirmiyor sanki. İç dış
düşmanları bıraksak, bir kez de bunu denesek ve artık “Yeter” desek; hem
kendimize hem de birbirimize… en azından biri bunu söylemeli, sanki sonrası
ardından gelecekmiş gibi…(ali ulurasba