30 Ağustos 2024 Cuma

TROMPETİN ÖLÜMÜ


Cioran bir ulusun bandolara artık tepki vermediğinde söneceğini ifade eder ve “Gerileme trompetin ölümüdür” der.

Burada trompeti bir eğlence enstrümanı olarak alıyorum. Trompetin ölümü demek eğlencenin ölümüdür.

Eğlenceyi kaybettiğimizde her şeyi kaybediyoruz. Mutlu olmanın ayıp, sevinmenin günah, eğlenmenin cehennemlik suç olduğu bir coğrafyada hayat asık suratlı değil mi?

Bir toplum eğlencesini nasıl kaybeder?

Ya da eğlenmek nedir, ne için eğlenilir, ne elde edilir?

Eğlence bir sosyalleşme biçimidir. Osmanlı döneminde başta düğün alayı ve ölüm taziyesi olmak üzere, tekke, imarethane (aşevi), hamam, lonca, sürek avı, kıraathaneler, meddah, zenne, tiyatro (karagöz), meyhaneler, kerhaneler, keşhaneler, yemek davetleri, sünnet, okula başlamak, mezuniyet, hatim, mukabele, hafızlık, kandiller, mevlidler… cemiyette topluca bir araya geldiğimiz veya münferiden gerçekleştirilen eğlencelerimizdir. Eğlence derken yanlış anlaşılmasın, hastalık, ibadet, tahsil, geçim derdi dışındaki hayatımızı kastediyorum.

Cumhuriyet dönemindeyse önce kahvehane, sonra radyo, tiyatro, gazino, sinema (yazlık sinemalar), randevu evi, pavyon, gazino, lokanta (esnaf dahil), dernek/vakıf, mezuniyet, lunapark, sirk, stadyum, tv, arena, kütüphane, avm, spa, outdoor, camping, av, spor, ana okulu, üniversite kantini, okul/şirket kulüpleri, fuar, panayır/festival, restoran, kafe  ve günümüzde internet kafeler, internet pornosu, yanı sıra web surfing, sosyal medya, evde bingo oyunları başta olmak üzere eğlenceler, altın günleri, bireysel olduğundan çok kolektif eğlenceler arasındadır… Gelecekte insanların nasıl eğleneceğini de eğlenceli buluşları belirleyecek.

Burada eğlencenin tarifini yapmayacağım. Eğleniyorsanız tarifi de içindedir. Ancak eğlencenin hem bireysel hem de toplumsal olana katkısının büyük olduğu yadsınamaz bir gerçek.

Son yıllarda öncelikle neyi kaybettiğimize bir bakın.

Burada iki kitabı gündeme getirmek istiyorum. İBB yayınlarından çıkan İstanbul Eğleniyor (1870-1955 Cilt 1) adlı kitap. Diğeri Hovarda Alemi isimli çok ilginç bir kitap. İstanbul Eğleniyor kitabının yazarı kısa süre önce kaybettiğimiz değerli akademisyenlerimizden Prof. Dr. Özlem Kumrular.

Eğlenceyi faziletler, asık suratlılığı kusurlar arasında yerleştirmek gerekirken, gülmenin insanın başına felaket getireceği, eğlenmenin günah olduğu, zevk almanın cehennemliklerin tabiatında bulunduğu söylemleri kendi içinde tutarsız. Çünkü eğlenmek tabiatımızda var.

Eğlencesizlik daha beterin fanatizmi.

İt kopuk takımının eğlencesizlik mitosu benimsenirse bir katliama veya daha kötüsü yeni bir dine hazır olmak gerekir.

Bugün Ağustos’un otuzu: Böyle günlerde trompetler canlıydı, çalardı, biz güler, eğlenir, dans ederdik. İnsanların meydanlarda göz kamaştırıcı eylemleri olurdu.


29 Ağustos 2024 Perşembe

AYAKÜSTÜ TERAPİ


Bir dönem ülkemizde modernleştirme ajanları vardı. Örneğin Hürriyet Gazetesi’nde bir dönem yazan Ayşe Arman bunlardan biriydi.

Modernleşmeyi züppeleşmeye indirgemişti. Bu züppeleşmenin niteliğini ise daha çok cinsellik oluşturuyordu. Röportaj yaptıkları insanlarla fotoğrafları cinselliği çağrıştıran düşünsel ve duygusal kadrajlamalar içerirdi.

Özellikle de kadınların modernleşmesine takmıştı, köşesindeki yazılarda.

Mükemmel kadın sürtüğün tekiydi ona göre.

Bir kadın mutfakta anne yatakta orospu olmalıydı ona göre. Kafiyeli cinsel çağrışımlar da yapardı böyle. Ona rehberlik yapan ise Ertuğrul Özkök’tü. O da lümpen Pazar yazıları yazardı; ince zevklerin (öreğin iyi bir şarabı bilmek), modern gündelik hayatın ve insanların nasıl olacağına dair.

Çok şey gibi onlar da geride kaldı. Türkiye’de insanlar, kurumlar vb. modernleşti mi; tartışılır? Zaten mesele de bu değildi, bazı insanlar modernleşme adı altında kendi hayatları dayatıyorlardı; modernleşmeyi bildiklerinden veya modern olduklarından değil.

Günümüzde de belki de bu modernleşme ile gelenek arasında kalınmasından mütevellit derin psikolojik çatlaklar olduğu kesin, insanların dünyasında. Bu gündelik yaşamdaki şiddet gösterilerinde, artan antidepresan hapların kullanımında görmek mümkün. Bununla birlikte ilginç biçimde insanları bulundukları psikolojik dertlerden kurtarmaya kendini adamış gibi görünen insanlar var. Bunların kimisi profesyonel, kimisi amatör, kimisi ise ne profesyonel ne de amatör.

İnsanları dolapların içine sokup orada bir gün bekletenler…

Dua seansları düzenleyenler…

Dans ve boşalma terapileri organize edenler...

Yazı, güzel konuşma adı altında hem sosyalleşme hem rahatlama atölyeleri düzenleyenler…

Sosyal medyada hiç durmadan konuşup öğüt ve akıl verenler…

Tinsel kurtuluş reçeteleri sunanlar…

İnsanları psikolojik sıkıntılarından kurtarmak için merdiven altı bir psikoterapinin geliştiğini söylemek mümkün.

Ayaküstü bir terapi yöntemi ile insanlara bu dünyada mutluluğu ve huzuru hediye edebilmek mümkün mü?

İnsanlar kendi travmalarıyla yüzleşip yaşamak yerine daha büyük bir travma satın alıyor olmasın?

İhtimal ki travmanın, psikolojik sorunların ne olduğu konusunda bile bir fikri olmayan insanların bir modanın, bir akımın içinde sürüklendiklerini fark etmeleri imkânı da yok.

Biz herhangi bir konuda yardım almaya gittiğimizde yardım aldığımız bizi yardıma daha çok muhtaç ediyorsa bu durum yardıma muhtaçlığı üretmek demektir. Şu bir gerçek ki Ayşe Arman’ı da anlamamıştı o dönemin insanları; isteyecek neyi kalır böyle bir insanın, verileni alır.

İnsanın en kötü hali kendini bilmez ve yönetemez haline dönüştürüldüğünü bilmediği haldir.

İnsan kurtarıcıların ellerinden çekip aldıkları yaşama zevklerini dişiyle tırnağıyla savunmalı.

(imaj:au

28 Ağustos 2024 Çarşamba

MODERN BİR AYARTMA BİÇİMİ OLARAK SAKLAMBAÇ


Gerçekte benim dediğim bana ait olan hiçbir şey kalmamıştır.

Benim dediğim protezdir, sahtedir.

Bir yandan doğal olanın cenaze törenindeyken bir yandan da vahşice bir iyileştirme programına katılmış gibiyiz.

Sanki dünya denen bir hastanedeyiz; yaşam denen bir hastalığa yakalanmışız; bize hep yaramızı, acımızı, sıkıntılarımızı, hatta gerçek olan her şeyimizi saklamamız, onlardan uzak durmamız, onlarla bütün irtibatımızı kesmemiz, onların bize kazandıracağı bir deneyim olmadığı, aksine bizi utandıracağı, yaşamı bize zehir edeceği vs. söyleniyor. Ayrıca ötekinin yarasını ve elbette hiçbir şeyini görmezden gelmemizin bir zorunluluk olduğu anlatılıyor.

Nefes aldığımız bir koridor var ve bu klinik koridorda “ben seni tamir ederim”ciler bekliyor, akbabalar gibi.

Hiç hata yapmamamız, sürekli bir empati ve kendi içimize bakmamızın vb. bir zorunluluk olduğunu dayatılıyor. Bunun normal olduğu da bu dayatmanın bir parçası olarak yansıtılıyor. Böyle olmamamız halinde hiçbir şey elde edemeyeceğimiz, ilişkiler kuramayacağımız, etkileşimlerde bulunamayacağımız, hayatımızı kazanamayacağımız, kısaca yaşayamayacağımız  ifade ediliyor.

“Özne” olduğum söyleniyor.

“Birey” olduğun üzerinde duruluyor. Ama onların öznesi ve onların bireyiyim. Sözleşmişçesine hepimizin hayatlarının şu veya bu ad altındaki birilerine ihale etmemizi salık veriyor. Onların bizi kendimize getireceğini, başarıdan başarıya koşturacağını, zirveye çıkaracağını, bizi mutlu edeceğini ve dahasını müjdeliyor. Ama “ben tamir ederimciler” olmadan olmayacağı da bir zorunluluk olarak dayatılıyor.

Beni kendimi hiçbir zaman bulamayacağım bir saklambaç oyununa atıyorlar. Bir plastik, protez, hep dıştan bir iradeyle bağlı ben üretiliyor. Yaşam oyun olsun diye bir yaşama dönüşmüş durumda; oyuncular başkasınca yazılan tekstlere uymak zorunda.  Kendi içine bakan herkes duyumsayabilir bunu.

Sanki hepimiz kurtarılmaya bekleyen kurbanlar gibiyiz. Kurtarıcılar kim? Bizi ateşe atanlar değil mi? Kendi anlamımızı üretmemize izin verilmeyen bir yaşamda üretilmiş bir anlam harcamaktan, uzaklaşmaktan, görmezden gelmekten geçiyor.

“Ben yarama bir kez bakayım, yaramla dertleşmeme ihtiyacım var” dediğinizde size yaranız gösterilmiyor; hemen şu veya bu biçimde ruhsal veya sosyal bir protez uygulanıyor. Böylece sadece kendi gerçekliğimden kopmuyorum, kendi anlamımdan da kopuyorum. Beni kendimi bulamayacağım bir saklambaç oyununda bırakmak öldürmek değil mi?

Kısaca: Kendimizi yaşamayı göze almak gerekir, bu yola girmek gerekir; kendi hayatını yaşamayı sonraya bırakan; yolunda bir ırmağa rastlayıp da akıp geçmesini bekleyen insana benzer, ırmak hiç durmadan akıp gidecektir.

27 Ağustos 2024 Salı

HER ŞEY TAMAM AMA EKSİK OLAN NE: ARAYIŞ VE HAYRET


Ben: “Madem yaşamak boş neden ölmüyorsun?”

Bilge Thales: “İkisi de bir de onun için!”

Yaşadığımız her an hayattan eksilmiş, harcanmış bir an mıdır, yoksa ölümden kurtarılmış bir an mıdır?

Aslına bakarsanız hayatın da ölümün de bir anlamı yoktur. İkisine de iyi veya kötü o anlamı biz veririz. Ne hayat kendiliğinden iyidir. Ne ölüm kendiliğinden kötüdür.

Bir gün yaşamakla her şeyi görmüş sayılırız. Her şeyi mi? Her şeyi? Bir gün bütün günlerin günüdür. Görülecek başka bir ay, görülecek başka bir gün de yok. Dün yaşayanlar da bunu gördü, bugün yaşayanlar olarak biz de bunu görüyoruz ve yarın yaşayacak olanlar da aynısını görecek.

Yaşamdan ne kâr ettik?

Doya doya yaşadık mı?

Güle güle mi gideceğiz?

Yaşamı bütün dertlerin başladığı yermiş, ölümü de bütün dertlerin biteceği yermiş gibi görmek budalalık.

Yaşamak başımıza bir kez geliyor ve dert değil.

Her gün ölüm evine bir taş taşıyormuşçasına yaşamak da neyin nesi?

Hayatın içindeyken hayatın içindeyizdir ölümün değil.

Hayatın değeri ne uzun ne kısa yaşanmasında değil iyi yaşanmasında değil mi? Doya doya yaşamak, yılların çokluğuna değil bizim gücümüze bağlı.

Ama bazı arkadaşlarımda şunu görüyorum: Her şey tamam ama eksik olan ne?

Hayatlarında bir eksik olduğunu düşünüyorlar, her şeylerinin tam olduğunu söylerken.

Gerçekten de her şeyleri tam mı acaba? Arayış ve Hayret. Yani tutku?

Herkes yaşamıyor bazılarımız yaşam içinde sürükleniyoruz. Belki de ölümden değil de yaşamamaktan korkmalıyız.

Yaşamın ne olduğunu bilmeye dikkat etmeliyiz. İyi bir yaşam için arayış ve hayret bir zorunluluktur. İnsan aynada kendine bakarken bile hayret eder, – kendimi ararken nasıl da güzel yaşlanıyorum!

İçimiz arınmamışsa, neler neler bekler bizleri; kendi kendimizle boşa kan dökülmüş savaşlar. Tutkular içinde ne de kemirici kaygılar.

Kendimize yargıçlığımız ne de acımasız.

Yaşıyoruz çoğu zaman yaşadığımızı bilmeden.

Yaşamak korkusuyla suç işliyoruz.

(imaj:au

26 Ağustos 2024 Pazartesi

HİSSETTİĞİMİZ YA DA SERGİLEDİĞİMİZ DUYGULAR: DUYGUSAL ÖLÜM


Duygu estetiği mümkün mü? Bu estetiğin bırakın karşımızdaki muhatabımızı bizdeki etkisi nedir? Benliğimiz duygu estetiği karşısında nasıl bir pozisyon alır ve bunun sonuçları neler olabilir?

Duygularımızın da üretildiğini kabul edebiliriz. Üstelik bu üretimin sadece benimle ilgili olmadığını da buraya kayıt düşmek gerekir.

Gündelik yaşam bir etkileşimin üretilme alanıdır. Rutinlerin, olağan olanların olağandışı ve rutin dışını belirlediği gündelik yaşamda duygularımızı da üretiriz.

Gündelik olağan veya olağandışı sürprizlerin etkileri olur. Bu sürprizler nedir? Bu sürprizler katalogu doğumdan ölüme kadar tamamen sınırsız ve ama hayatın, gündelik yaşamın akışı içindeki rutinlerdir.

Bir arkadaşımız doğurmuştur. Bir diğeri evlenme kararı almıştır. Bir diğeri düşüp ayağını kırmıştır. Bir başkası annesini kaybetmiştir. Liste uzadıkça uzar. Bütün bunlar bizde duygusal etkileşimlere neden olur. Hepsiyle tek tek ilgilenirken bir şey yaparız ve bu bilinçsizcedir: Çocuğu olanla seviniriz, evlilik kararı alanla umutlanırız, ayağını kıranla üzülür, annesini kaybetmiş olanla ağlarız.

Gün içinde girdiğimiz roller (anne, baba, öğretmen, iş arkadaşı, kasiyer, pazarlamacı, vb.) ne kadar farklıysa duygu üretimimiz de o derece fazla ve hatta yoğun olur. Peki, bu roller üzerinden yaşadığımız duygular hissettiğimiz duygular mıdır yoksa sergilediğimiz duygular mıdır? Bunu nasıl belirleriz? Bunu belirlemek ne anlama gelir?

Hissettiğimiz duygular ile sergilediğimiz duygular birbiriyle örtüşmüyor ise bu bir çatışma eşiğine işaret ediyor. Olması gereken ile olan arasındaki uyumsuzluk çatışmaya neden oluyor. Bunun en tipik örneğini öğretmenlerde, kasiyerlerde veya hosteslerde görmek mümkün? Onlar gülümsemek, pozitif olmak zorundadırlar; zorunluluk burada artık kurumsallaşır; yani duygular, o anki ruh hali satın alınmıştır ve kuruma aittir. Bu derin bir duygusal yabancılaşmadır.

Duygusal uyumun olmadığı her ilişkide vardır bu yabancılaşma; yani hissettiğimiz ile sergilediğimiz duygular arasında farkın olduğu bütün etkileşimlerde bu yabancılaşmayı yaşamak mümkündür.

Uzatmayayım: Bireysel duygu üretimi ve yönetimi mümkün görünüyor. Dolayısıyla duygu estetiği de imkân dâhilinde. Cenazede üzülür, düğünde kahkaha atarız. Burada bir sorun görünmüyor ama tıpkı diğer zorunluluklarda olduğu gibi duygusal zorunluluklarımızda oluyor ancak bu bizde bir çatışma ve yabancılaşma doğuruyor.

emek sürecinde ürün bir gülümseme, bir ruh hali, duygu ya da ilişki olduğunda, bunlar artık bize ait olmaktan çok şimdi ve buradalıkta girilen rolün zorunlulukları oluyor. Nihayetinde durun benliğin erozyona uğramasına, duygusal uyumsuzluk, tükenme ve son kertede DUYGUSAL ÖLÜMe kadar gidebiliyor.  

25 Ağustos 2024 Pazar

DUYGULAR, MANTIK, KİŞİSEL GELİŞİM VE RASKOLNİKOV


Hayatımız gül ile baltanın buluşması değildir. Sahtelikler, artık onların yükünü çekmek istemiyoruz; ne de onlara kanmak veya suç ortağı olmak. Kimileri bir virgül için ölünen bir dünya isteyebilir ama biz yaşamak düşlüyor ve hakkıyla yaşamak istiyoruz.


İnceliklerimiz dolayısıyla ötekilerin gölgesinde hayat sürmek istemiyoruz. Kendi hakikatimizi neden kuytuda tutalım ki? Neden uçuruma çekilelim, üstelik bu uçurumu kendimiz kazdığımıza inandırılmış olarak?

Duyguların tarihi, şiirin, romanın, hikâyenin tarihi olduğu kadar hatta ondan daha çok insanın tarihidir. Hayatı sürgünün ve veremin eşsiz bir karışımı yapmaya çalışanlara karşı duygular siper olmuştur. Bazı insanlar dolunayın gölgesinde doğmuş olmalılar; tahayyül edilebilir ki, ne kendilerinden haberleri var ne de gölgelerinin üzerine düştüğünden.

Bazı insanların tahammülü sınır tanımaz, çılgınlıkta dahi. Neye tahammül edeceğimizi kim belirliyor? Bunca tahammül sonrası selametin adı nedir?

Hakiki olan sevilmeye değerdir. Bulanık ve dumanlı olan reddedilir. Şiirin ve metafiziğin de kendine göre sevilecek halleri vardır, hırpalanmış olsalar da. Bir mahkeme zaptı kadar kesin olan nedir hayatta? Hayatımızda başarısızlığa uğramak neden hemen gül ile baltayı buluşturuyor? Duyguların desteği olmadan kim mantığın o her an kayıtsız şartsız kendine inanmışlığının sahteliğine düşme riski taşıyan bencilliğiyle kendi yolunda gidebilir ki?

Bir tek yüzeysel kafalar duygulara kabaca yaklaşırlar. Bu insanların nezdinde hayat anlamsızlığa doğru özel ve iletişimi mümkün olmayan bir evrene doğru yönelir. İster şuna ister buna yönelik olsun gösterdiğimiz anlaşılır bir duygusallık bize neden eskimiş veya bayağı görünsün? Duygulardan fersah fersah uzakta olduğumuz zaman, o ani iç geçirme ihtiyacı ile yeniden duygudan pay alırız. Biz lirik lanetli lirikler değiliz.

Bizim birer Raskolnikov olmamız mı isteniyor, mazeretim olmasa da cinayet işleyeyim ve önce kendimden başlayayım, arzumu, hazzımı öldüreyim. Kendiliğimizi kendimizi öldürerek buldurmak isteyenler, o bütün piyasa oyuncularıyla yok olup gitme korkusunu yaşayanlar iş edinir bunu.

Varlığımıza hiçbir piyasa sözcüğünün köstek olmadığı çağlara, ünlemin ön söz olduğu, hakikatin cennetine, piyasa oyuncularının deyişleri öncesindeki neşeli saflığa geri dönsek ne olurdu sanki!

“Derin” olmak kolaydır: kendimizi kusurlarımızın afete dönüştürülmediği yerde yüzmeye bırakalım yeter.
(imaj:anonim

24 Ağustos 2024 Cumartesi

KULLANIM DEĞERİ OLARAK MANEVİYAT: DEĞERLERİN İCADI


Milliyetçilik, Benedict Anderson’un “Hayali Cemaatler - Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması” adlı eserinde “ulus” kavramını yakın geçmişte icat edilen “Hayali Cemaat” olarak nitelendirmiştir. Dil ile canlandırılan ve hayata geçirilen bu hayali cemaat, insanları gözlerini kırpmadan ölüme sürükleyebilen bir anomalidir. Yazar eserinde, güncel bir kavram olan “milliyetçilik” bağlamında dil, etkileşim, kimlik, etnisite, haritalar, nüfus, sayımı bilgileri, mezarlıklar ve müzeler başta olmak üzere bu birçok değere yüklenen anlamı irdeler. “Milliyetçilik” ile “emperyalizm” arasındaki bağın gelişim sürecine değinir.

Eser, birincil bağlamda milliyetçiliğin bir “anomali”  olduğu iddiasını taşır. Eserin ikinci ana teması milliyetçilik kadar, milliyetin “icadı”na ilişkin tezlerdir. Eserdeki üçüncü ana tema ise anomalinin, yani “milliyetçilik”in “modüler” bir hale gelerek, yeryüzünün en uzak noktalarına bile ulaşması ve buralarda kendi yeni anlamları ve taraftar üretmesidir. Anderson’a göre, “milliyetçilik” çağının sonunun geldiğine dair kehânetler inandırıcılıktan ve gerçeklikten uzaktır. Çünkü her yıl Birleşmiş Milletlere yeni üyeler eklenmektedir. “Ulusluk” artık günümüzde politik hayatının en evrensel meşru değeridir. O halde, “milliyetçiliğin büyüsü rastlantıyı yazgıya dönüştürmüş müdür?”Yani Debra ile birlikte “Evet Fransız olarak doğmam tamamen tesadüftür ama ne de olsa Fransa’nın kendisi ebedidir” denilebilir mi? Bu soruya verilecek cevap Cennet’ten uzaklaştıkça fırtınanın şiddetini artıracağının kestirilip kestirilemeyeceğine de ışık tutacaktır. (Benedicth, 1995, s. 25, 26)

MANEVİ DEĞERLER NEDEN İCAT EDİLMEMİŞ OLSUN? Çünkü kullanışlılar. Ulus devlet, vatan, millet, bayrak gibi kavramlar icat ediliyor, pratikte insanları bir arada tutuyor ve iktidar gücü tarafından istediği gibi kullanılabiliyor ise inanç, vicdan gibi değerler de bir solüsyon görevi görmüyor mu? Aynı zamanda iktidarların toplumları yönetmelerinde bu değerler azli rol oynamıyor mu? Günümüzde en seküler kabul edilen Amerika’da, Avrupa’da “inanç”lar oya tahvil edilmek için kullanılmıyor mu?

O halde manevi değerlerin icat edilip edilmemesi de önemlidir. Bunu anlayabilmek için elbette dile dönmek, dilin değerlere ne zaman evrildiğine, iktidar ile manevi değerlerin ilişkisinin ne zaman ve nasıl başladığına bakmak gerekir. Aslında buna bakmanın en tipik ve kısa yolu da kutsal kitaplar olabilir. Çünkü kutsallık atfettiklerimiz değerler üzerinden iktidarlarını üretiyorlar. Şöyle bir etrafınızı bakın inançlar, değerler kimler tarafından en çok kullanılıyor? Bu inanç ve değerlerin kullanım değerleri ne kadar ekonomik ve kimlere ne kazandırıyor?

Yani hayali cemaatler aslında bize unu anlatıyor: Önce bir şeyin hayalini kurmaya başlarız, sonra dile dökülür, sonra hayata geçirilir. Burada tekrar şu soruyu sorabilirim: MANEVİ DEĞERLER NEDEN İCAT EDİLMEMİŞ OLSUN?  

 

 

 

 

 

23 Ağustos 2024 Cuma

SÖYLEMENİN BEYHUDELİĞİ ÜZERİNE: ÖĞÜT EKONOMİSİNİN İFLASI


Ruhsal acı ve yorgunluğun demokratikleşmesi ve hemen her dokunduğumuzun bir şikâyeti olması sadece şikâyet etmeyi kârlı hale getiriyor.

Eyleme karşı çekiniklik, bir şeyi düzeltmeye yönelik refleksin daha en başta ölü doğması, bir yandan sessizce bir bilinçle kabullenmişken bir yandan öfkeyle direniyormuş gibi yapmak sadece bir yanılsama, kendini kandırma, başkalarına direnişçi gözükme değil, ihtimal artık bir eğlence biçimi.

Söyleyince düzelmiyor, evet.  

Bütün öğütlerin verildiği yeryüzünde kime ne söyleyeceğiz, niye söyleyeceğiz?

Aile yönetiminden ülke yönetimine kadar hemen bütün yönetenlerin yönetmeyi bilmiyor olmalarındaki garabet, mutlak bir sevgisizlikle ortaya çıkıyor: Bazı ülkeler kendisi sevmeyenlerin, kendini sevmeyi bilmeyenlerin ülkesidir bu yüzden hemen her şeyleri yolunda yordamında değildir. Ve belki de ilk en önemli şikâyet sokakların pisliği olması gerekirken, ülkeyi daha fazla kirletmeye adanmış gibi davranmak bir mecaz da değildir.  

Bir topluluğun (cemaatin) toplum (cemiyet) olabilmesi için öncelikle kendisini sevme ve bilme ile ilgili kavramları içselleştirmesi gerekmez mi?

Her yerde bilgelik pazarlanırken bunca kayıtsızlığın ve kayıtsızlığın ortaya çıkardığı erozyonun neyi alıp götürdüğünü kestirmek pek de mümkün gözükmüyor. Geldiğimiz yer zaten geleceğimiz yermiş gibi bir durum ortaya çıkıyor.

Gerçekten de her şey söylenmiş, her şey yaşanmış ve bizler, yani tam da şu çağdışı çağda yaşayanlar uzatmaları falan mı oynuyoruz? Yoksa buna inanmamız mı isteniyor? Ya da geldiğimiz ama hem yadsıyıp hem de içinde kendimizi son derece rahat hissettiğimiz yere gerekçe mi uyduruyoruz?

Çürük ama yiyeyim.

Bir numara küçük ama giyeyim.    

Hepimiz birbirimize bir şeyler söylüyoruz. Ancak birbirimizi duyduğumuzu sanmıyorum. İletişimimiz özellikle yaşadığımız zamanda tam da tedavi edici bir iletişim olması gerekirken, tam aksine yaralıyor.

İletişim günümüzde en güvenilmez olgudur. Çünkü birbirimizi anlamaya ihtiyacımız yok. Hepimiz biliyoruz; neyi?

Bilmenin önemsizleştiği, bilginin daha ortaya çıkar çıkmaz çöp olduğu ve asla geri dönüştürülemediği bir zamanda hepimizin biliyor olmasının değeri, bir değersizlik stratejisinin ana besleyicisidir.

Her şeyi yanlış anlamış bir topluluğun cemiyet olma imkânı olmadığı için bilgi dediğimiz çöp de bir söylem çöplüğü oluşturuyor.

Aslında en küçükten en büyüğe yöneticilerin insanı makine ve yaşamı da işlemesi gereken gayri şahsi bir sistem olarak görme eğilimleri ve buna herkesi ve her şeyi uydurma gayretleri kendileri açısından doğru yola çıkmış gibi gözüküyor.

Kalbi soğumuş insanların savaşı olmazmış. Söz var, ruh yok!

22 Ağustos 2024 Perşembe

KİM OLDUĞUMUZ BİLMEK: KOPUŞ VE TEKRAR SIÇRAMAK


Sanki her şey bir şey tarafından yutulmuş gibi mi?

Derin bir kopuş yaşıyoruz.

Bu kopuş bize uzakmış gibi ama biz de bu belirsizlik içinde belli belirsiz bir kaygının, görece bir hüsranın kalıntılarına maruz kalıyoruz.  

Çağımızda geçerli olan, her koşulda pozitiflik eğilimi ya da zorunluluğu bana insanın kendi kendine şiddeti gibi geliyor; çünkü bu durum bir zorluk tuzağına düşen kişiye suçluluk duygusu vererek ıstırabını daha da katlanılmaz hale getiriyor:

“Tekrar sıçrama”yı bilmek, “şeyleri olumlu ve iyi tarafından görmek” bilmediğimizdendir. Eninde sonunda hüznün ve kaygının sorumlusu kendisimiz oluruz, adeta bunu kendimiz kendimize bilerek yapıyormuş gibidir.

Bu durum aslında gerçekliği ve o yaşadığımız hüsranın derinliğini inkâr etmenin bir şeklidir.

Bir özne olarak varoluşumda başarının teşkil ettiği hedef bir ilişkiye ya da terfiye atfettiğim önemin değersizleştirilmesi ve bir başka şeye geçmesi beklentisi oluşturur. Git gide daha sıklaştırdıkları bahanesiyle bazı kopuşların dramatik boyutu azımsanır. Ancak bize dokunmaz ve derinlemesine sarsmaz oldukları anlamına gelmez.

Belirsizmiş gibi gelse de kopuş bizi çoğu zaman bir yoksunluk ve yoksulluk içinde bırakır: Kim olduğumuzu, ne, ne için, kim adına, nereye kadar yapmamız gerektiğini, bunun bana ne getireceğini bilmeyiz artık. Kendi değerimizden şüpheye düşeriz, duygusal dayanak noktalarımızı kaybetmişizdir. Ama kopuştan kaynaklı o boşluk aynı zamanda doldurulacak bir kendine mekân, kendine has bir zamandır.

Eski, iyinin bağrında kendini gösteremeyen yeteneklerin, niteliklerin ve arzuların su yüzüne çıkabildiği bir yerdir. 

Dolayısıyla bütünleyici yani hem benliksiz yani alter ego’suz bir yaşamı evcilleştirmek zorunluluğumuz vardır. Öyle ya bu yaşam nasıl bir yaşamdır: Sessiz, en azından bir süreliğine kefilsiz, mevcudiyetiyle varoluşa ritmini ve anlamını veren o ötekinin olmadığı bir yaşam mıdır bu? Önceki yaşamın ve o etkileşimler tarafından bize sunulmuş ve yutulmuş, koparılmış kimliğin yasını tutmak. Çaresizlik ve yalnızlık mekânını kişisel mekâna dönüştürüp yeniden sahiplenmek ve onda ikamet etmek gerekliliği vardır. Yeni bir yaşama ruhsal olarak yerleşmek elbette zaman alır ve bu doğaldır. Tıpkı hastalandığımızda olduğu gibi, bir nekahet dönemi vardır. Tek başına yürümeyi öğrenmiştik. Uzun süre bir başkasına ayak uydurmuşken adımlarımızı yine kendi başımıza atmamız gerekir. Toplumun heyheyi içinde bir nevi yepyeni bir solo koregrafi icat etmemiz gerekliliği vardır. Kopuş çalışması aynı zamanda yeniden üreticilik alıştırmasının kaybı üzerine bir çalışmanın kendisidir. 

Durmadan kayıp tecrübesi yaşarız ama önce neyi, nasıl ve neye karşılık kaybettiğinizi bilmemiz bize hayatımızda bir kopuş olduğunu gösterecektir. Her şeyin geçici ve müphem göründüğü bir çağda, kalıcı bağlar da son derece değerlidir.

21 Ağustos 2024 Çarşamba

ESKİ ORTAMIN REDDİ YENİ ORTAMIN KABULÜ: VASATA UYUM


Çok klişe gibidir değil mi: “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.

Ya da birlikte olduğumuz insanların ortalaması olduğumuz savı?

Yaşam aslında bir kısır döngü; bu kısır döngüyü bilinçsizce kırma girişimlerimizdir aşık olmamız, sevmemiz, sevgili, dost, arkadaş, eş vb. arayış, pratik ve oyalanmalarımız.

Temel bir değişiklik gerçekleştirmeden gösterdiğimiz bütün çaba yaşamın kısırdöngüsüne katkıdan başka bir şey olmasa gerek. Belki de bu yüzden çoğumuzun yüzünde buruk bir gülümseme var, kendisinden habersiz olduğumuz. Belki de kırılganlığımız ve bu kırılganlığımız gizlemenin bir yöntemi olarak öfkemizin temel kaynağı şu temel değişikliği yapmamamızdır.

Nedir bu temel değişiklik?

Bir tutkuya kapılık gitmek ya da öfkeyle veya kederle kendini kaybetmek…

Hemen hiçbir zaman kendimizden koptuğumuzun farkına varamayız.

Çoğumuz bizim olmayan hayatları yaşarız ve “biz” dediğimizde o sorunsala işaret etmekten başka bir şey yapamayız.

 Belki de en başta tespit etmemiz gereken şey “kimin” veya “kimlerin” hayatını yaşadığımızdır. Bu daha ilk aşamada bize vasatlık kısırdöngüsünden kurtulma fırsatı verecek ve yaşamı da yeni bir hayatın giriş kapısı haline dönüştürebilecektir.

Ama daha ilk anda “ben kimsenin hayatını yaşamıyorum” tepkisiyle de karşılaşabiliriz. Bu düşünce bir melankolidir.

Bir vasatın içinden gelip vasata katkı mı yapıyoruz, yoksa bir vasatın içinden gelip o kabuğu kırdık mı? Hoş burada vasatı kötülemiyorum; mesele vasatın şu veya bu nitelikte olması değil; buradaki temel argüman vasatı üreten ortam ve biz bu ortamda nerede duruyoruz?

Eskiyi reddedebilmek için yeniyi bilmemiz yetmiyor, onu içselleştirmemiz de yetmiyor, yeniyi aktive edip, hayata geçirmemiz, eyleme dökmemiz, pratik etmemiz gerekir, her şeye rağmen. Buna karşı direnç ise benim kendimden kopup kopmadığım, daha açıkçası beni kimlerin inşa edip etmediği son derece önemlidir. Daha açıkçası benim kendime yalanım ve kendime direncim beni kim yapıyor; vasata uyduran biri mi, vasatın inşasına uyumlu biri mi, eskiyi reddederken yeniyi inşa edemeyen ama kendini yeniyle hemhal oluyormuş gibi kandıran biri mi?

Vasatın sürüyle bağı kutsaldır, vazgeçilmezdir, bir inanış, bir ibadet biçimi, bir tapınmadır.

Vasatın bütün niteliğini üreten sürüyü hayal kırıklığına uğramayı reddedişi kadar hiçbir şey ele vermez.

Vasatın dışına çıkmak öylesine enderdir ki, çünkü ancak insan kendi kendini kendinden inşa edebildikten sonra, bir değerli yalnızlaşmayla buna ulaşabilir. Ötekilerin gözünde kendini çekilmez kılmayı ilmeyen kimse de yalnızlığına göz kulak olamazJ.  

 

 

20 Ağustos 2024 Salı

BEN ŞİMDİ


Aniden ölümün özünü kavramak aslında yaşamın özünü kavramaktır…

Bir gün bedenimi ruhumdan ayrılmış olarak gördüm. O an farkına vardım hayatın ve güzelliğimin kaynağının ne olduğunun.   

Ve çok iyi anladım yaşamın ne demek istediğini: Artık daha derin değil, daha içten bakıyorum her şeye.

Şimdiyi, tam da şu anda yaşamanın o kendine has keyif vericiliğinde zevkle yolculuk ediyorum. Her adımda, her şeyde kendimden dipdiri bir parça görüyorum.

Ne uykuya ne de rüyaya feda edilmiyor taş bir yastıkta da olsa baş. Ne aklım duygularımın, ne de duygularım aklımın hamalı değilken, çocuksu bir hevesle uyanıyorum her uykumdan.

Her sabah bir şeytan uçurtmasıdır kahvaltı masam ve bir bebek emeklemesidir artık kahvaltım; balonu yüzünde patlatılmış o çocuk da olsam.

Daha hızlı değilim, daha yavaş değilim; sadece yaşamak heveslisiyim ve hayretimi taze tutan ne varsa kendilerine borçlandığımı söylüyorum kararlılığımdan taviz vermeden.

Daha çok sevmiyorum, daha az sevmiyorum, farkına vararak seviyorum.

Daha az konuşuyorum kendimle de; dinlemenin o kendine has dokusunun yaydığı tütsü bütün bedenimi sarıyor. Dünyanın öbür ucunda bir kelebeğin konduğu için kırılan dalın sesini duyuyorum. Daha çok inanıyorum o zaman kendime; daha çok sessizleşiyorum duymak için her sevinci, her kederi.

Tanrının hep bir başlangıcı işaretleyen trajikomik gerekçeleri beni büyülüyor.

Farkına vardıkça büyük adanışları alaylı tebessümlerle değiş tokuş etmeyi öğrendim.

Mızmız bir çocuk gibi en tatlı yerinde oyunu bırakmadım; hayal kırıklığına uğrayacağım elbette daha çok yol var önümde.

An’dan avuç dolusu yararlanmayı öğrendiğimde, artık yarından çekinmiyorum. Farkına varmak harikalar üretir, boşluğu cevhere dönüştürür, besleyici olan o an’a dair boşluğun ta kendisidir.

Kötümserin içinde işe yaramaz bir doymamış kötü yüreklilik vardır, iyi yüreklilikle sürekli kavga eden.

Don Kişot, iyimser bir uyanışın, hiç yaşlanmayan bir gençliğin temsilcisidir: Kendine yaşam icat ediyordu.

Yaşam! Yarını olmayan bir mümkün.

19 Ağustos 2024 Pazartesi

YENİ BİR KONUŞMA BİÇİMİ OLARAK DİNLEMEK


Konuşmak öğretilir de dinlemek öğretilmez.

İletişim teknikleri vardır ve bunlar demokratiktir, herkese açıktır ama dinleme teknikleri siliktir, köşeye sinmiştir, kendisine yöneltilen ilgi bilinçli bir ilgisizliktir.

Dinlemek kurbandır, her sessizlik bozuluşunda tarumar olur.

Başarıyı kendimize dışarıdan bakma kapasitemize bağlayabiliriz ve bu başarının altında yatan en dinamik nitelik, dinlemek değil mi?

Karşımızdaki insanın bakış açılarıyla ve hisleriyle özdeşleşme berisi hem duygusal hem simgesel beceridir, çünkü empatinin ön koşulu benim başkalarının davranışlarındaki karmaşık ipuçlarını yorumlamam ve çözebilmemdir. İyi iletişim kurmak demek ötekinin davranışlarını ve duygularını yorumlayabilmek demektir. İYİ İLETİŞİM sadece duygusal değil bilişsel becerilerin de son derece ayrıntılı ve özenli bir uyumunu zorunlu kılar. Ben sadece öteki/lerin kendilerini saklamak veya ortaya koymak için kullandığı karmaşık ipucu ve işaretleri ağına hakim olabildiğimde başarılı bir empati gerçekleştirebilirim.

Özdeşleşmek, öz farkındalık yani benim öteki ile empati kurmam dinleme kuralına eşdeğerdir.

İyi bir iletişim becerisi yani SAĞLIKLI BİR ÖZ FARKINDALIK, EMPATİ, DİĞERİYLE ÖZDEŞLEŞMEM öncelikle iyi bir dinlemeden geçer.

Düşünce ve duygu yüklü bir konuşma da olsa pasif, demokratik olmayan, öğütçü bir konuşma karşısında aktif bir dinleyici olmak ilişki ve işbirliği zincirini güçlendiren bir perspektiftir.

Eva Illouz’un aktarımıyla karşıdakini dinleme filozof Axel Honneth’ın “tanı(n)ma veya “insanların kendisi hakkında sahip olduğu pozitif bir anlayış” dediği şeyi kişinin oluşturmasını sağlaması olarak değerlendirilmekte. Çünkü kişinin imajı ötekilerce sürekli olarak desteklenme ihtimal ve ihtiyacına dayanır. Dolayısıyla tanı(n)ma, hem bilişsel hem de duygusal düzeyde bir kabul ve onaylama ve ötekinin taleplerinin ve konumunun pekiştirilmesini gerekli kılar.

Aktif dinlemenin önemli işlevleri vardır. Konuşmacı dinlendiğini hisseder, gerginlik serbest bırakılır. Dinleyicinin bedensel duruşu ve hareketleri, örneğin başını sallaması, konuşmacının dinlendiği duygusunu onaylar. Duyguları dinleyici tarafından kendisine geri yansıtılır (örneğin “senin için gerçekten önemliymiş”. Dinleyici konuşmacının söylediğini yeniden söyler ya da başka sözcüklerle aynı şeyi tekrar eder ve yine doğru olup olmadığını kontrol için konuşmacıya danışır. Sonrasında daha fazla bilgili olmak amacıyla açıklık kazandıracak sorular yöneltir. Anlatma-dinleme, herhangi bir niteliğe sahip çatışma çözümlenmesinde son derece hayatidir; ister ayrılık aşamasındaki çiftlerde isterse etnik bir toplulukta olsun, son derece önem kazanır.

Benim TERAPÖTİK DİNLEME dediğim şey tam da budur; iletişimin güvenilmez bir sosyoloik sentor olduğu yerde yeni iletişim biçimi olarak SAĞALTICI DİNLEME.