Dünyayı
sevmek değil de dünyayı sevmemek öğretilmişti bana. Bunu yıllar sonra daha iyi
anlıyorum. Freud’u hiç tanımadan hatta Freud ismi geçtiğinde biraz porno
starından bahseder gibi bir hava olurdu karşımdakinde. Belki de insanın ta
çocukluğuna kadar gidilmemesi gerekiyordu. Ya da her şey çocuklukta, hatta anne
karnında aranmazdı. Yaşanıyordu. Yaşanan an önemliydi. Yaşanan o an zaten
geçmişe bir başkaldırıydı ve en iyi şekilde değerlendirilmesi gerekiyordu. Umut
etmek de yaşanan an içerisindeydi. Bu Dinin, İslam’ın gereği, Allah’ın
buyruğuydu. O yüzden Freud ahlaksızdı. Margius de Sad’ın ise ismi bile
anılmamalıydı. Zaten onu bilen kimse de pek yok gibiydi. Daha açıkçası cinsel
kimlik denilmemeliydi. Çünkü cinsellik yatak odasını çağrıtrıyordu. Eğer yatak
odasında halvet olacağın birisi yoksa o da günahtı. Günah sevilmez. Günahtan
bahsedilmez. Günahtan kaçılır. Dünya da günah yeriydi. Kaçmalıydık. Yeryüzünde
bir dikili ağacın bile olmamalıydı. Oysa Peygamber, “Kıyamet kopuyor dahi olsa
elinizdeki ağacı dikin” diye buyuruyordu. Elimizdeki ağaç umut muydu?
Cennet’in yolu nasıl kısalır
Umut.
Dünyadan umudunu kes! Dünya umut yeri değildi. Acı çekilecek bir yerdi. Acı çekildikçe
insan Tanrı’ya yaklaşır, Cennet’in yolunu kısaltırdı. Ölüvermek ise
tamamlanmaktı. Her ne kadar kimin nereye gittiği belli olmasa da. Sonuçta dünya
sevilmek için değildi. Hatta dünya nefret edilmek için bile değildi. Dünya
ahretin boş bir tarlasıydı. Nasıl sürersen, nasıl ekersen, öyle hasat yapardım.
O yüzden çok dikkatli olmalıydın. İçine bakmamalıydın. İnsanın içine İblis
kaçmıştı çünkü. Bu bu İblis, “Dünyada mekân ahrette iman” sözündeki dünyadaki
mekan varlığımızın içinde cirit atıyordu. O yüzden insan sadece Tanrı’yı
düşünmeli Cennet’i ummalıydı. İyimser olmamalıydı. Korkmalıydı. Hepsi bu:
Korkmalısın! Yaşadığını anlaman önemli değil, korkarsan öleceğini bilirsin.
Yaşadığınız ülkede ödediğiniz ağır fatura
Yıllar
geçtikçe tabii daha çok şey öğrenmeyi beceriyorsunuz. En azından bir çok yola
gidemeseniz bile bildikleriniz o yolları aydınlatabiliyor ve önünüze neler
çıkabileceğini görebiliyorsunuz. Her şeyi deneyimlemeye de ömür yetmiyor. Bugün
gelinen noktada baktığımda Türkiye gibi bir ülkede yaşamanın ağır faturaları
olduğunu düşünüyorum. Kendinize ait bir odanız olamadığı gibi kendiniz de
olamıyorsunuz.
Örümcek ve Kendine ait bir oda
Kafka’nın
son yıllarda bu kadar çok gündeme gelmesinin altında insanların değişme
arzuları olamaz mı? Ancak bunu nasıl gerçekleştirecekler? Bir su basmanımız bile
yok. Örümcek bizim için sadece bir örümcek. Çünkü ve sanırım Freud dediğimizde
yine bir pornocudan bahsediyormuş gibi olmuyor muyuz? Çocukluğumuza nasıl
ineceğiz? Çocukluk ilk günahın merkezi değil mi bizde? Adem ile Havva bizi
yapmak için bir araya geldiklerinde aralarını yapan İblis’ti. İblis’in
aşçılığından ortaya çıkan yemeği, tertemiz Beyaz Masada(Tabula Rasa) nasıl
yiyebiliriz? Bırakın dönüşmeyi değişim bile mümkün görünmüyor. Değişmeli miyiz
ve dönüşmeli miyiz o bilinç bile yok sanırım. Çünkü Kendina Ait Bir Oda ufku,
hatta hayali bile yok.
“Kendim
kimim?” Sahi kendim kim? Bir cinsel kimlik oluşumuna başlamamış ben kimim?
İnsan mı, Erkek mi, kadın mı? Hayvenlar olmasaydı kendimizi neye göre
kıyaslayacaktık?.. Wirginia Woolf’un Kendini Ait Bir Oda’sı kimi kundaklayacak?
Bütün başkaldırılar ve bu başkaldırıların taşıdığı umutlar “Dünyayı sevme, dünyaya
bağlanma” sözüyle daha doğduğumuz anda bir zehirli tohum olarak içimize
bırakılmıyor mu? O halde her şey neden bu kadar güzel ve çekici yaratılmış.
Neden sadece tek bir elma ağacı yok. Neden nar var? Neden kurabiyeleri
seviyorum? Nasıl oluyor da ayva yemek için kış başlangıcını beklemeyi
arzuluyorum?
İslâm’a göre dönmeyen dünya inancı
Din
“düşünme inan” sarkacındaydı ve bu sarkaç Facault Sarkacı değildi. Dünya
dönmüyordu bazılarının anlayışındaki İslâm’a göre, dolayısıyla insan da kendi
etrafında dönmemeliydi. Kendi etrafından dönersen kendi içine gözlerini
dikersin, ta çocukluğuna kadar kendini görebilirsin. Tıpkı Mevlana’nın Sema’sı
gibi, döndükçe içe ilerlemek… Hayır! Sadece inanacaksın ki, o zaman iyi bir
“kul” olursun. Tanrı’ya kul olmakta sorun yoktu aslında. Ancak Tanrı’ya kul
olurken insan korkunç bir yanılsamanın da ateşli ocağına düşüyordu. Buna gerçek
hayatta kısır acı çekmek diyorum ben. Verimsiz, hiçbir şey kazandırmayan,
dolayısıyla değeri de olmayan bir acı. Bu güne kadar hayatınızda hiçbir kediyle
göz göze gelmediyseniz bir kez olsun Schrödinger’in Kedisi ile göz teması kurun,
belki söylediğim daha iyi anlaşılabilir. Çünkü mikroalemin belirsiz köklerinden
besleniyor makro alem. O kedinin gözlerinde Tanrı “Beni aramayın
gösterdiklerime bakın” diyor aslında. His ancak temasla mümkündür çünkü, yani
bilim olmadan, deneysel akıl olmadan, sorgulayıcı bir zihin yapısına
kavuşmadan, insanın hissetmesi, varlığının künhüne ermesi mümkün değildi.
Nihayetinde de hissetmiyorduk zaten alışılmış olanı yapıyorduk ve geleneksel
olanı.
Darvin, kahrolası maymun atalı seni
Freud’dan
bahsedilince bir porno yıldızından bahsediyormuş gibi bakıyorlardı ya. Aynı şekilde
“Darvin” dediğinizde insanlar irkiliyordu. Darvin, muhataplarınıza göre insan
soyunun maymundan geldiğini iddia ediyordu… Oysa beşikte bir çocuk inleyip
duruyordu ve bu inlemesini kimse duymuyordu. Bu iniltiyle büyüdü çocuk. İnilti soyuttan
somuta o kadar evrim geçirdi ki, nihayetinde konu Freudyen köklerin bulunduğu
mümbit bir araziden Kafka ve Wirginia Woolf’a kadar geldi. Buraya kadar koştura
koştura, soluk soluğa ter içinde gelenlerin hemen hepsi dünyayı sevmedi,
dünyanın bir resim olduğuna kani olmaya zorlandı. Dünya geçiciydi. Evet,
aslında dünya geçiciydi ama ya mutluluk ve huzur? Tanrı bütün bu güzellikleri
bahşederken ahiret ile ilgili bir amaç ile birlikte, bu dünyada da insanın
kendisini iyi hissetmesini sağlayacak ufak tefek şeyler yaratmamış mıydı? Masallar
ne için vardı o zaman?..
Sevmek başkaldırıdır inanmak temas
Yaratmıştı
elbette hatta sevgiyi ve huzuru ve umudu da yaratmıştı ve bir sürü şey
yaratmıştı Tanrı. Hatta insana o kadar özgürlü vermiş ti ki, insan Tanrı’yı
bile inkar edebilirdi. İnkar dinine mensup bu insanlar da Tanrı’nın en güzel
insanlarıydı, onları da alıp bağrına basacaktı nihayetinde... Oysa doğduğu
dünyayı sevmeme öğretisiyle büyüyen her çocuk, sonunda gelip başını sevgiye,
umuda, mutluluğa vuruyordu. Yeryüzünde dikili bir ağacı olsun istiyordu,
kendisini seven birisi ve ardından bırakacağı bir şeyler ve en önemlisi de umut;
yani görünmek, hissedilmek, onaylanmak… Hesaplaşma ve uzlaşma için insanın
geçmişine de saygı göstermesi gerekiyor. Ancak içinde dünyaya ilişkin,
kendisine ilişkin, yaşama ve evrene ilişkin sevgi kırıntısı bile olmayan geçmişe
nasıl saygı gösterecek? Düşünceli insan, incelikli insan nasıl olacak? Kendiliğinden
oluşan bütünleşmiş bilgi olarak da nitelendirilen bilinç, nasıl yeniden
düzenlenecek? Bu sorunun cevabı yok ancak, yazının daha da uzamaması için
öykünmelerine rağmen neden kadınlar Wirginia Woolf olamıyor ve erkekler de Kafa
olamıyor sorusunun cevabına geçmek gerekiyor. Olamıyoruz, çünkü o dönüşümü
gerçekleştirecek güç temellerinden yoksunuz. Su basmanımız zehirlenmiş bir
çocukluğun içinde debeleniyor. Öykünüyoruz Kendine Ait Bir Oda için. Ancak
içimizde Kafka’nın dönüşümünü gerçekleştirebilecek bir isyan geliştiremiyoruz.
Çünkü dünyayı sevmemek öğretildi bize. Sevmemek… Bu yüzden tutunamıyoruz. Bunu
gizlemek için de Wirginia Woolf’u veya Kafka’yı örtüyoruz üzerimize. Bu bir
maske, altında gerçekten de tutunamayanlar var, hatta hiç tutunamamış olanlar
var. Ve küçük şeyler bizi ele veriyor. Sevmediğimiz için hehemin hiçbir şeyi
dokunamıyoruz. Dokunduğumuzda tuz buz olacağımızı zannediyoruz. Olacağız da
gerçekten, tuz buz olacağız ama yeniden eriyip şekillenmek de var…
