Akıl, aşkla birlikte çatlaklardan sızar.
Avrupa’da aydınlanma çağı dediğimiz olgu böyle başlar. Sanatla, edebiyatla,
gazetelerle, yani yazarlar, şairler, çizerler, müzisyenler Ortaçağ karanlığını
bombardımana tutarlar. Sonra bilim-bilim insanları devreye girer. Akıl,
sanatla-aşkla sızdığı yerden yeni kavramlarla işi devralır... Elbette koca
Avrupa'nın aydınlanma devri bu iki cümleye sığmaz. Ve elbette burada kocaman
Türkiye’nin ve milyonlarca Türk insanını aydınlanmasını “çatlak bir kadına
yükleyecek”, buradan vasat bir ontolojik* çıkarım yapacak kadar safdil değilim.
Ama: Aysel Gürel sosyolojik bir vak’adır. Ölmeden önceki son kırk yıl içinde
yazdıkları şiirsel öyküler, toplumsal belleğimizdeki duygu ve düşünceleri yeni
kavramlarla ucu açık şekilde klişelendirilir. Şarkılarını ampirik** bir
duyarlılıkla inceler, ihtiyatlı bir epistemolojiyle*** samimi bir değerlendirmeye
tabi tutar ve kavramsal yaratıcılıkla yorumlarsak, ortaya benim de içinde
olduğum savaşçı bir kuşak çıkar. Bu savaşçı kuşak son 40-50 yıldır ülkede
yaşayanlara karşı direnmektedir ve aynı zamanda, medeniyetin kendilerinde
oluşturduğu her yeniliğe de ayak uydurma savaşı vermektedir. Yani hem karanlığa
karşı direnirken, hem de aydınlıkla kamaşan gözleriyle kendine yol bulmaya
çalışmıştır. Bu nesil çok değerli kayıplar vermiştir… Aysel Gürel ise tam da
burada bir moral-motivasyon olarak deli rolüyle sahneye çıkmıştır. Biliyordur
ki, kalabalıklar kendisine zaten deli diyecek. Karanlık, aydınlığı kavramamak
için her türlü yolu (ahlaki olmayan da dâhil) dener. Oysa bir deli,
Firuze’yi
Ünzile’yi nasıl yazar?
Neyse uzatmayayım: Neyle olursa olsun,
savaşmaya başladığınızda savaştığınızda sizinle birlikte büyür. Nihayetinde
Aysel Gürel’in savaştığı da büyümüştür. Aysel Gürel ise toplumun kendisine
yakıştırdığı delilik rolünün yine karabalıklara karşı kullanıma müsait
içgüdüsüyle kendisini büyütmüştür. Bir eni kanon**** oluşturmuştur.
Onnu Tunç
Attila Özdemiroğlu
Ve Sezen Aksu’yu kalesinin surları
yapmıştır. O surlardan yapılan atışlarla bir nesil, sadece kayıplarını telafi
etmekle kalmamış, O’nun şarkı oluveren kalemiyle duygu ve düşünce dünyasında
hayata tutunarak kendisine yeni yollar açmayı başarmıştır vesselam…
Not: O şarkıları bir kez daha ama
Zizek'in 'yamuk bakmak'ındaki gibi yamuk dinlemenizi tavsiye ederim.
Dipnot:
Ontolojik: Ontoloji ya da varlık
felsefesi, temel sorunu varlık olan felsefi disiplin. Varlık ya da varoluş ile
bunların temel kategorilerinin araştırılmasıdır. "Varlık" ve
"varoluş" ayrımını; "Varlık vardır" ve "Varlık
yoktur" fikirlerini tartışır
**Ampirik: Deneysel
***Epistemoloji= Epistemoloji ya da bilgi
felsefesi, bilginin doğası, kapsamı ve kaynağı ile ilgilenen felsefe dalıdır.
İlk çağlarda Thales gibi filozoflar metafizik ile ilgileniyorlardı. Evrenin
salt maddesinin bulunması temel bir amaç olmuştu
****Kanon: Eşit aralıklarla ilerleyen ama
birlikte değil de birbiri ardınca duyulan iki ya da daha çok sesin birbirine
kesin ve sürekli bir biçimde öykünmesiyle oluşan bütün. Kısaca müzikte
çokseslilik…
