17 Ocak 2020 Cuma

BİR TEHDİT OLARAK KADIN RAHMİ


İnsanın vahşileşme ihtimali

Kadınların rahmi insanlık için bir tehdittir. Çünkü kadın rahmi geleceğin ve gelecek nesillerin de rahmidir. Peki, gelecek nasıl olacak? Bir araştırmaya göre insan uygarlığının vahşileşme ihtimali yüzde yetmiş beş. İnsanları geçmişleri sıkıyor, gelecekleri ise korkutuyor. Hıristiyanlar Hz. İsa’yı bekliyor, Müslümanlar Mehdi’yi, İranlılar 12. İmam’ı. Aslına bakarsanız dini veya felsefi bütün inançlarda bir kurtarıcı beklentisi var. Bu bugünün ve dünün konusu da değil. Yüzyıllardır sürüyor bu beklenti. Çünkü geçmişte Cennet inşa edilemedi. Gelecekte de Cennet görünmüyor. Geleceğin karanlık olacağını düşünüyor insanlar. Bunda haksız sayılmazlar, hâlâ olağanüstü kitlesel haksızlıklar, kitlesel katliamlar ve acılar yaşanırken…

Bu köye bir daha peygamber uğramayacak

Dolayısıyla başının çaresine bakamadı insanlar. Yüzlerce, belki binlerce uyarıcı geldi, kitaplar yazıldı ama yine de insan kendi türünü ve kendi türüyle birlikte dünyayı yaşanmaz yapmaktan yılmadı. Yılmaz da. Böyle sürmeyeceğini de biliyoruz. Bunun için mahvettiğimiz dünyaya çeki-düzen verecek birini bekliyoruz. Kimse gelmeyecek. Buna emin olabilirsiniz. Gelmesine de gerek yok. Geldiğinde de bir şey değişmiyor. Çünkü uyarıcıların etkisi bir tablet antidepresan etkisi kadar.

En kötünün arkamızda kaldığını sanıyorsak yanılıyoruz

En kötü olanın arkamızda kaldığını sanıyorsanız yanılıyorsunuz. İyi bir Tanrı’nın en büyük özelliği korkunun egemen olmayacağı bir dünya yaratmaktır. İyi bir insanın en büyük özelliği de Tanrı’nın korkmamamız için yarattığı bu dünyayı korku Cehennemine çevirmektir. Bu sadece insanlığa değil, insanlığın geleceğine de bir saldırıdır.

Bir tehdit olarak kadın rahmi

Geleceği ve özellikle de erkeği tehdit eden en önemli olgu ise kadın rahmidir. Bu gerçeği Hollywood yapımı, seri halinde çekilen, en son 6’ncısı(Kara Kader) vizyona giren Terminötür filminde bir dip akıntı olarak görmekteyiz. Burada sadece yüzeyde yapay zekâ ve makineler ile yarı insan yarı makine ve insandan oluşan bir vizyoner veya postmodern bir harmanlama yok. Bu harmanda sadece iyi makineler, kötü makineler ile iyi insanlar ve kötü insanlar da yok. Basit bir film de değil beyaz perdedeki. Bir türlü doğuvermeyen Hazreti İsa beklentisidir aslında filmin ana teması. Hep bir kadın korunur. Çünkü o kadın Hazreti İsa’yı doğuracak Meryem’dir. Meryem’in düşmanları ise makinelerdir. Yarı makine, yarı insan ve insanlar da Meryem’in koruyuculuğuna soyunurlar. İnsan makineleri ve yapay zekâyı icat eder. Bunlar insana karşı tehdit oluşturmaya başlar, hatta dünyayı ele geçirir. İnsan yarı-insan yarı makine, yeniden bir gelecek kurmak için önce bir Meryem, sonra bu Meryem’e bir İsa yaratır. Meryem kimi zaman Amerikalı, kimi zaman Meksikalıdır. Belki filmleri izlersiniz. Onun için fazla ayrıntıya girmeyeceğim. Son birkaç cümle: Kadına insanlık dışı şiddet ve cinayetlerin, kitlesel katliamların vb. altında bile bu karmaşık-sapıkça düşünce yatıyor olabilir. Bu düşüncenin teması – niye kadının artık bir kurtarıcı doğurmadığı; ya da – artık kadının doğurmayı kesmesi, olarak ifade bulabilir. Bu yüzden en başa koyduğum hipotez cümlemi tekrarlayarak, mevzuyu bitirmek istiyorum. Erkeği tehdit eden kadından daha çok kadının rahmidir. Kadın artık ya kurtarıcı doğurmalı, ya da doğurmayı kesmelidir. Bu yüzden kadın rahmi yaşamın devamlılığını sağladığı gibi ölümcül bir yapıya da sahiptir. Bu bağlamda bir penisle vajinanın buluşması basite indirgenebilecek bir olgu değildir. Ayrıca saptırılmış dinlerin neler yaptıklarından çok yapabileceğine de dikkat etmek ve tedbir almak gerekir 


15 Ocak 2020 Çarşamba

NE OLACAK ŞU YETİŞKİNLERİN HALİ?


Klişe ebeveynler

Basmakalıp ve klişedir: “Ne olacak şu gençlerin hali? Nereye gidiyoruz böyle?” Bu gençleri bilgisayarlar, cep telefonları uyuşturuyor, gençler hiçbir şey bilmiyor. Gençlerin beyinleri küçülüyor. Gençlerin düşünme yetileri zayıf, bilgileri kısıtlı ve dahası… Radyo ilk çıktığında böyle şikâyetler var mıydı bilmiyorum ama televizyon çıktığında neredeyse aynı şikâyetleri dile getirirdi yetişkinler… Bu az gelişmiş yetişkinliğin kendi olmamışlığına dair bir savunma mekanizmasıdır.

Dün neredeydiniz?

Niye böle söylüyorum: Bugünkü gençlerden şikâyet edenler sanki iyi bir ülke ve iyi bir dünya yaratmışlar gibi gençlerden şikâyet ediyorlar. Diğer hiçbir şeye girmek istemem. Bırakın gençleri anlamaya çalışmayı onlar için ne yapıldı ki geçmişte? Öncelikle bu ülkenin geçmişini şöyle bir tarasak her on yılda bir kendi kendine darbe yapmış bir ülke çıkar karşımıza. Her on yılda yapılan darbeler yüzünden ülke en az on yıl geriye gitmiştir. Darbeler ayrı neredeyse bu ülke 70-80 senedir ekonomik krizlerden kurtulamamıştır. Eğitim öğretim sistemi neredeyse her yıl değişmiştir. Her yıl sınav sistemi değişmiştir? Bazı cemaatler on yıllar boyunca gençlerin geleceğini çalarak, sınavlarda kopya çekilmesine zemin hazırlamış, iktidarlar, koltuk için buna çanak tutmuştur. Yıllar içinde gençler bir şekilde ve her zaman ya polis, ya asker şiddetine uğramıştır. Evdeki ve yakın çevredeki şiddeti söylemeye gerek bile yok. Bu ülkede gençlerin yaşama yaşı mahkeme kararıyla büyütülerek ölüm yaşı haline getirilmiş ve asılmıştır.

Yetişkinlere rağmen gençler

Bütün bunlar olup biterken yetişkinler çok şeyler yaptığı söylenemez. Uydurduğu dinin Tanrısına inanıp, kader diye uyuşukluğunu, tepkisizliğini, eylemsizliğini saklamıştır. “Aman icat çıkarma başımıza” denilmesine rağmen gençler bu kaos ortamında bir şey yapmaya çalışmışlardır. Bunlar hatırı sayılır şeylerdir. Kitaplar yazmışlardır, gazetecilik yapmışlardır, filmler çekmişlerdir, sergiler açmış, konserler düzenlemiş, ülkelerinin her alanda gelişmesine – rağmen, katkı yapmaya çalışmışlar, çalışıyorlar.

Bir yetişkin hastalığı olarak yakınma

Bu geriye gidişe rağmen bugün geldiğimiz noktada yetişkinlerin yakınmasını anlamak mümkün değil. Hani, deseler ki size İsviçre gibi bir ülke bıraktık siz onu Irak’laştırıyorsunuz, yakınmaları anlaşılabilir. Ancak ortada mükemmel bir ebeveyn başarı olmamasına rağmen, gençlerin bugün geldiğimiz noktada aslına bakarsanız çok da iyi şeyler yapmaya çalıştıkları gerçeğini yadsımamak gerekir. Ebeveynler kendi başarısızlıklarını gençlere yüklememeli. Ebeveynler saçmalamamalı. Dün de başarısız-başarılı, tembel-çalışkan, kötü-iyi vb. gençler vardı, bugün de. Dahası diyelim ki, - bugün üç dört dil bilen mühendislik fakültesini birincilikle bitirmiş, birçok sertifika programını başarıyla tamamlamış, hatta yurt dışındaki saygın üniversitelerin yüksek lisans programını tamamlamış, hatta otuzundan önce doktorasını .bitirmiş bir genci ne yapacaksınız? Adam kayırmacılık mı bitirdik, akraba-eş-dost yerleşti yerli yerinde mi?.. Dahası: İstanbul Üniversitesi’nde yemek boykotu oldu, çocuklar polis tarafından dövüldü, kaç yetişkin kalkıp gençlere destek olmak için gitti.. . Gencecik çocuklar devlet yurt yapmadığı için cemaat yurtlarına gitmek zorunda kalıyor, hangi yetişkin buna bir şey söyledi?.. Bu yakınanların gençlerin bir çok başarısından haberi bile yok; - neyi başarmışlar ki derler hemen Son bir cümle: Ah şu ebeveynler, artık gençlerden yakınmayı başarısızlıklarınızın arkasına saklanma aracı olarak kullanmayı bırakın.

14 Ocak 2020 Salı

TÜRKİYE’DE CİNSEL DEVRİM YAPACAĞIZ GELİYOR MUSUN?


Ölümcül kimliklerin oluşumu

İnsanın cinsel kimliğinden başka diğer bütün kimlikler ölümcüldür. Çünkü cinsel kimliklerimiz bize sadece bizi anlatmaz, aynı zamanda bize kendimizi yaşatır. Biz, kendimizi yaşayabilmek için de birey olmak zorundayızdır. Cinsel kimliğimiz oluşmadığı sürece diğer ölümcül kimliklere sığınırız. Bu ölümcül kimlikler bizi aidiyet hissiyle diğerlerine bağlar. Bu bağlanma güvenli bir liman değildir ve asla da olmamıştır. Çünkü cinsel kimliğimizi kazanmak yerine diğer ölümcül kimliklerle bir yere aidiyetimizi onaylatırken sadece bireysel ve toplumsal şiddet değil, büyük toplumsal erozyonlar ve yıkımları da ortaya çıkar. A milliyetine ait olmak, B dinine inanmak, C cemaatinin bir ferdiymiş gibi davranmak veya diğer her türlü aidiyetler bizden kurban ister. İlk kurban ise insanın kendisidir. Çünkü insan benliğin bir başka benlik topluluğuna devreder.

Kiralık benlik

Devredilmiş benlik veya benlik yitimi, bireysel ve sosyal şizofreniyi tetikleyen bir unsurdur. (Burada şizofreniyi bir hastalık değil sapkınlık ideolojisi olarak ele alıyorum) Cinsel kimliği oluşamamış insanlar ve toplumlardaki bu yarılma, dinin yardımcı oyunculuğuyla ahlaksızlığı ahlak haline getirir. Daha doğrusu cinsel kimliği oluşmamış toplumlar ve bireylerde “duruma göre ahlak” icat edilir. Duruma göre ahlak yasasına göre kiralık benliğin sahibi birey veya bireyler için mahalledeki kızı “bacı”dır, bir alt mahalledeki “orospu”odur. Bunun yansımalarını spordan sanata, siyasetten diğer birçok alana kadar görmek mümkündür. Peki bunu aşmak mümkün müdür?

Herkes herkesle sevişemeyecek

“Cinsel devrim yapacağız abi geliyor musun?”
“Geliyorum.”
“Ama cinsel devrim olunca herkes sevişemeyecek, sadece isteyenler birbiriyle sevişecek, rahat sevişecek.”
“O zaman gelmiyorum.”
Uzun zaman önce Beşiktaş’ta bir eski alışkanlıkla gezdiğim eski bir kitapçıda rastladığımı hatırlıyorum bu karikatür diyaloğuna. Bu diyalog kanımca çok önemlidir ve cinsel devrimin şifrelerini verir. Neden?
Niyetin dili ile insan dilinin barışması
Cinsel devrim herkesin herkesle sevişebileceği ya da sadece seksi içeren bir olgu değildir. Cinsel devrim insanın insanlığını, kendiliğini, birey oluşunu kazanmasıdır. Yani insanın birey olmasındaki ilk aşamadır. Bir anlamda eyleme geçip bir kefaretle karşılaşmadan önce niyetin bilinç ile bilinçsizlik parantezi arasında olgunlaşmasıdır. Bir cinsel devrim olabilmesi için öncelikle niyetin dilinin insan diline dönüşmesi, bireyin ortaya çıkması gerekir. Böylece ölümcül kimliklere karşı, bir birey olarak kendi varlığımızla karşı durabiliriz. Birey demek kendi ait, kendine özgünlüktür. Kadın ve erkek olarak kendimize ait oluşumuz derimizin altındaki o derinliktedir, derimizde veya derimizin üzerinde değil. Dolayısıyla cinsel devrim insanın kendisini, din de dâhil diğer bütün ölümcül kimliklerden soyutlayarak kendi kimliğini oluşturması, bireyselleşmesi-aitleşmesi-özgünleşmesidir. Böylesi büyük bir devrim karşısında erotizm, müstehcenlik, seks, pornografi ve bütün bunlardan ortaya çıkabilecek haz-doyum derinliksiz sarf malzemelerinden başka bir şey değildir...

13 Ocak 2020 Pazartesi

EN ESKİ VE EN KİRLİ KURUMLAR: EVLİLİK VE AİLE

Evlilik mi birliktelik mi?
Adem ile Havva’nın evli olup olmadığı bilirsizliğini korurken, insanların çift yaratıldığı düşüncesiyle hareket edilip, kadın ve erkeğin mutlak birlikteliğini doğal sürecinden çıkarabiliriz. Yani doğal bir beraberlik yerine evlilik birlikteliği icat edebiliriz. Nihayetinde evlilik ilişkisi icat edilmiştir. Evlilik gibi aile da icat edilmiştir. Tıpkı insanların devleti, anayasayı, yasaları ve daha birçok şeyi icat ettiği gibi. Evlilikler icat edilmiştir çünkü devletin, anayasanın, yasaların icat edilmesinin temelinde insanın kendisine güvensizliği yatar. İnsan, kural koyar ki, yaşam pratiğinde kendini koruyabilsin. Suç ve ceza, insan vicdanının ve Tanrı korkusunun eseri değil, insanın kendi kendinden korkusunun pratik toplumsal hayattaki utanç uygulamalarıdır. T. Hobbes’un “İnsan insanın kurdudur” cümlesi tam buna dönüktür. Evlilik icat edilmeliydi, çünkü insanlar, çok eşlilikten, cinselliğin istenildiği gibi yaşanmasından ve benzerinden daha tehlikeli bir durumda karşılaşırdı. Bu tehlikeli durum ise bir iktidarın olmayışı olacaktı. Aile bu manada insanın icat ettiği ilk iktidardır. En demokratından en totaliterine kadar bütün iktidarlar, hangi kavram bağlamında ele alınırsa alınsın ailenin birebir yansımasıdır.
Evlilik cemaat ilişkisi
Evliliğin icat edilebilmesi için de öncelikle Tanrısal bir dil gerekliydi. Bu dil önce kutsal kitaplardan tevil ile söze döküldü. Sonrasında da yine en küçük cemaat olan ailenin dilinde diğer ailelere intisap ettirildi. Çünkü cemaatler, ilk dönemlerden günümüze ailelerin medya organları olagelmiştir…
Masrafsız fadakârlık
Böylece aile diğer birçok organik olmayan oluşumlar gibi bir kurum ve mekanizma haline getirildi. Aileyi, yani masrafsız fedakârlık ocağını ateş attığınız sürece orada pişen her şey daha yukarıdaki iktidarların hazinelerini dolduracaktır. Cumhuriyet veya Krallık ya da başka bir iktidar, nasıl olursa olsun aileden besleneceği için, buna kendi cemaat liderlerini yetiştirmişlerdir. Böylece, bu cemaatlerden yayılan haberler ile bir kurum ve mekanizma olarak aile bir yandan toplumun en küçük bileşeniyken, bir yandan da kutsallaştırılmıştır.
Gönüllü mahkûmiyet
Oysa aile kirlenmeye en açık ve en çok kirlenen kurum. Bütün kirlilikler de buradan ortaya çıkar ve topluma yayılır. Aile en başta her anlamda ayrımcılığın merkezidir. A inancına sahip biriyle B inancına sahip biri evlenemez. C inancına sahip biri ile D inancına sahip bir başkasının evlenebilmesi için sadece din değiştirmesi yetmez sünnet olması gerekir. E ile F’nin evlenebilmeleri için tıpkı davulun dengi dengine deyimindeki gibi denk olmaları gerekir. G’nin H ile evlenebilmesine etnik kimlikleri veya renkleri izin vermez. Bu listeyi uzatmak mümkündür. Bu listedeki - onun bununla ve bunun onunla evlenebilmesini bugün dünyanın en temel sorunlarından olan din, dil, etnik kimlikler, renk, hatta cemaat, hatta köylü, mahalleli, kapı karşı komşu, dahası akraba olması parçalanmalarının ve çatışmaların temel sebebidir.
İlaç zehirdir
Yatak odaları birleştirilir, iki insanın birlikteliği evliliğe, yuvaya evrilirken çatlama başlar. O çatlak yukarıya doğru büyür. Bu büyüme genetiği değiştirilmiş hastalık üreten bir paradokstur. En küçük iktidar olarak aile ve en büyük iktidar olarak devlet yönetimi ve toplum idaresi bu çatlaklardan sızan ifrazat ile beslenir. İcat edilmiş ailenin ayakta kalmasıyla iktidarlar ayakta kalır…  Böylece doğal bir birliktelik olan kadın ve erkeğin birlikteliği evlilik ve aile kurumuyla zehirlenir. Bu zehir yaşam veren zehridir. Diyebiliriniz ki – evli olmadan birlikte olunur mu? Herkes hırsız, katil olmadığına göre neden olmasın? Sorusu sorulabilir. Üstelik evli insanların iyi olduğuna, mutlak iyi çocuk yetiştirdiğine, ülke yönetimine iyi insanları getirdiğine, geleceği mükemmel bir şekilde inşa ettiğine dair bilimsel veriler de elimizde yok… Son birkaç cümle: Evlilik ve aile doğal olmayandır, en eski, icat edilmiş bir gelenektir. Bu bağlamda evlilik ve aile kurumu olduğu sürece modernleşme gerçekleşmez. İnsanlık modernleşmeye ilerlediği süreç içinde aile birlikteliği ve evlilikler yavaş yavaş azalacaktır. 
NOT: Evlilik ve aile dışı ilişkileri sadece öğrenilmiş cinsel ahlak anlayışı ve ailenin kutsallığına yönelik bir saldırı biçiminde değerlendirmenin doğru olmadığını da düşünmek gerekir.

12 Ocak 2020 Pazar

EĞİTİM ÖĞRETİM MODELİ ARAYIŞINDA YENİ BİR YÖNTEM: ESNEK DERSLİK

Yeni bir ortam olarak bireysel küresel mekân
Öğretme bunaklığı yaşayan eğitimcilerden ve baskı altında öğrenme güdülerini kaybetmiş, öğrenme bunaklığı yaşayan öğrencilerden nasıl kurtuluruz? Bu sorunun cevabını önemsiyorum. Çünkü bu soruya verilecek cevap, bir yeni eğitim mekânı tasarımı kadar yeni bir gelecek tasarımının da cevaplarını bize verecek inancındayım. Bu sorunun cevabının ise küreselleşme içinde gizli olduğu kanaatindeyim. Bu bağlamda küreselleşme, en basit tanımıyla duygu ve düşüncelerden fikirlere, inançlardan kültür ve geleneğe, kısacası insan ile ilgili olan her şeyin birbiriyle çeşitliliğin ilhamıyla bütünleşme sürecini ifade eder. Küreselleşmede bütünleşme bir parçanın bütüne katılması ve kendini o bütün içinde eritmesi değil, tam aksine kendini kendi dinamikleriyle, o devasa akışın içinde tutması, hatta akışa katkı vermesi anlamına gelir. Dolayısıyla küreselleşme aynılaşmayı ifade etmez, daha çok çeşitliliğe vurgu yapar. Hatta çeşitliliğin ilhamıdır küreselleşme. Bu tanım bağlamında küreselleşme en kuytu mekânlara da çeşitliliğinin akışında yeni anlamlar kazandırmaktadır.

Mektup arkadaşlığından kuytudaki dersliklerin ifşasına
Kuytu mekânlar ülkelerin eğitim-öğretim alanları, yani sınıflar, dershaneler ve amfilerdir. Küreselleşme insan esnekleştirdiği gibi eğitim-öğretimi mekânlarını da esnekleştirmektedir. Böylece eğitim-öğretim mekânları kuytudan, yani devletlerin korunaklı özellikle de “milli” dediği alanların dışına çıkmıştır. Küreselleşmeyle birlikte en uzaktaki sınıflarda eğitim-öğretim verenler ile eğitim-öğretim alanlar, dünyanın bir başka uzak noktasındaki, en kuytudaki okullardaki eğitim-öğretimcileri ve öğrencileriyle dolaysız etkileşime geçebilmektedirler. Bir dönemin mektup arkadaşlığı, ortak bir aydınlanmanın küresel kaderi denilebilecek paydada buluşmaktadırlar. “Mektup arkadaşlığı”, mekânın esnekliğinde internet yoldaşlığına dönüşmüştür.
Esnek mekân esnek eğitim-öğretim
Küreselleşmenin alamet-i farikası olarak da nitelendirilebilecek internetin, insana ve dolayısıyla mekâna getirdiği esneklik, yeni bir insan modeli ile birlikte yeni esnek mekânı da inşa etmiş-ortaya çıkarmıştır. Bu yeni mekân sanal gerçeklik derslikleridir. Bu mekânlara ulaşmak için ne toplu taşıma araçlarını kullanmak gerekir ne de bir başka şey. Bu mekânlara devam zorunluluğu yoktur. İster lattenizi, ister çayınızı içerken, ya da kahvaltınızı yaparken veya akşam yemeği yerken derslere katılabilirsiniz. Çünkü sınıflar, dershaneler, amfiler cep telefonlarında veya tablet bilgisayarlardadır. Dünyanın en yetkin bilim insanlarından neredeyse istediğiniz her dersi alabilir, bilgisayarınıza yükleyip, istediğiniz zamanda, istediğiniz şekilde izleyebilir, notlarını alıp, sınavlarınıza girer ve ortaokul, lise ve üniversite diplomanızı alabilirsiniz. Amacınız diploma değilse, birçok bilimi derinliğine kavrayıp, öğrenebilirsiniz.
Sanal gerçeklik derslikleri

Bu güne kadar internet üzerinden daha çok kurumsal bazda açık öğretim, uzaktan öğretim gibi ortamlarda sanal gerçeklik dersleri yapılıyordu. Bunlar kurumsal-kapalı ortamlardı. İstanbul Üniversitesi Profesörlerinden Sosyolog Sayın Veysel Bozkurt, bir ilke imza atarak sosyoloji derslerini internet üzerinden yayınlamaya başladı. Bu yeni bir alternatif esnek öğretim-eğitim metodudur ve aynı zamanda esnek eğitim-öğretim mekânıdır. Bozkurt, internetteki bölük pörçük sosyoloji ile ilgili birçok bilgi karşısında, ilk kez son derece ciddi ve derinlikli, aynı zamanda son derece ayrıntılı ve herkesin izleyip öğrenebileceği sanal gerçeklik dersliğinde, sosyolojinin geleceğin bilimi olarak çağa uyumlu biçimde nasıl esnek olduğunu da bize ifşa ediyor. Bozkurt’un bu yeni yaklaşımı, küreselleşme evreninde sosyolojiye ne kadar ihtiyaç duyduğumuzun da bir göstergesidir. Çünkü bu derslerde sosyoloji yeni bir anlama bürünmüyor, aynı zamanda küreselleşen yeni ders mekânı, yani esnek derslik modeli bağlamında öğretme ve öğrenmeye yeni bir mekân kazandırıyor. Böylece öğretme bunaklığı yaşayan eğitimciler ve baskı altında öğrenme güdülerini kaybetmiş, öğrenme bunaklığı yaşayan öğrenciler için yeni bir fırsattır diye düşünüyorum. Artık eğitimciler eğitime açık kaynaklı olarak yaklaşıp benimseyebilir, dünya ile bunu paylaşabilir, öğrenmek isteyen ve kendi geleceğini planlamak isteyenler de bundan faydalanabilir. Burada sağlanacak kâr ise sadece bilginin gelişmesine ve geleceğin inşasına dönük olacaktır. Eğitim-öğretim bu şekildeki bir yeniden yapılanmasıyla, ağır mali yükler getirecek ama buna karşılık katma değer üretmeyecek klasik nitelikten çıkarılabilir. Bu bağlamda haftanın belli günleri öğreten-öğrenen işbirliğini güçlendirmek, öğretilen ve öğrenileni kalkıcı hale getirmek için hafta içinde konferanslar, laboratuvar çalışmaları, talep edenler için işbirliği ve tartışma odaları, video konferanslar vb. düzenlenebilir. Bu esnek derslik modeliyle kişiselleştirilmiş eğitim modeli birleştirilerek yeni sohbet modelleri, yeni beyin fırtınası laboratuvarları vb geliştirilebilir. Dolayısıyla Sayın Bozkurt’un ortaya koyduğu bu çalışması önemsenmeli ve değerlendirilmelidir.

(Kendisini öğrencisi ve şu anda sosyoloji doktorasını yapan, Yüksek Lisans öğrencisi Aysun Şarkaya Büyükyazı ve Değişen Dünyada Sosyoloji kitabıyla tanıdığım Prof.Dr. Veysel Bozkurt'a saygılarımla./ Sizi yenileyecek, sosyolojiyle kendinizi tanımanızı, toplumu kavramanızı ve geleceğe ve her şeye bakışınızı değiştirecek derslere aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=PNtD7b4-dA8).
NOT: 21. Yüzyılın dersliklerinin nasıl olması gerektiğiyle ilgili başta ABD olmak üzere birçok Avrupa üniversitesinde çeşitli bilimsel çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmaların biri de esnek eğitim modelidir. Öğrenme alanlarının yapay biçimde esnekleştirilmesi (güzel binalar, iç açıcı sınıflar, hareketli sıralar, akıllı tahtalar vs.) değil, öğretme ve öğrenmenin yeni öğretenleri, yeni öğrenenleri ve yeni mekânlarının nasıl olacağı veya olması gerektiğiyle ilgilidir.