22 Aralık 2024 Pazar

MEMENTO MORİ İNSANLAR


Sıradışılık bir hastalık mı, tedavi edilmeli mi?

Sıradışılık ruhun varoluş kaynağıdır bazı insanlar için ve normal onların ölümüdür.

Nadide bir sanat eseri gibi hayat yaşayan insanlar vardır; yaşadıkları hayatlar ve mekânlar onlara eşlik eder…

Van Gogh, Shakespeare, Bach, Mozart, Edvard Munch, Utrillo, Modigliani, Fikret Mualla, Egon Schiele gibi isimleri eğer psikiyatristler tedavi edebilselerdi bu insanları hiç tanıyamazdık.

Sınırlı aklın sınırsızlığına ulaşan insanlar. Kendilerine inandıracak insanları bulurlarsa dokunulmaz olurlar eğer bulamazlarsa ruhsal bir bakış açısı olarak memento mori varlıkları tedavi edilmesi gereken delilik vasat-vizyonuyla değerlendirilirler.

William Blake'le aynı duyarlılığa sahip olan ve yaşamının 22 yılını akıl hastanesinde geçiren Adolf Wölfli…

Belki de Halikarnas balıkçısının Gençlik Denizlerinde isimli kitabındaki öykülere de şöyle bir akmak gerekir. Ya da Dokuzuncu Hariciye Koğuşunu yeniden okumak gerekir.

Aslına bakarsanız birçok insan böyle elimizden kayıp gidiyor olmalı; yoksa sanat, edebiyat vb. alanlardaki kuraklığın ruhumuza dokunması olmazdı.

Belki de bu yüzden bir çok sıkıntımızın sebebi.

Hatta kendimizi bile keşfetme konusunda yetenek zafiyeti içinde olduğumuz saklamamalıyız.

Ölümü hatırda tutmak ve yaşama anlam katmak.

Memento mori ölüm değil de aslında yaşamın kabuğundan soyulması değil mi? Bana göre öyle. İnsanın kendiliğine doğru yolculuğu; insan olarak benim sürekli ölümü hatırımda tutarken aslında yaşamı hak ettiği gibi yaşamam.

Sıradışı olmayan insanların sıra dışı gibi davranma hevesleri de kendi gerçekleriyle yüzleşmekten kaçınmak değil mi? Bir kakafoninin bize kazandırdığı şeyler de vardır elbette, kendimizle o ahengi yakalamak gibi.

 O halde bir memento mori insanı olabilir miyiz? Yoksa bize hemen bipolar damgası mı vururlar. Ya da “deli” mi derler? Bizi tedaviye kalkarak öldürmek yolunu mu seçerler.

Aslına bakarsanız yaşam hepimiz için aynı akıyor; aynı nehirdeyiz ama bir kısmımız suyun tersine yüzüyor ve bunu boğulmamak için yapmıyor, suyun bedenindeki vuruşlarına anlam kazandırmak için gerçekleştiriyor. Bazılarımız başarıyor da bunu. Yokuşa akan su gibi bazılarımız. İşte onlar memento mori insanlar: sürekli ölümü düşünürken aslında sıra dışı yaşayan insanlar.

Ölüm damasıyla doğmuş olmak, yada yaşamın ölüm damgası olması nedir ki? Hiç!

(imaj:au

9 Aralık 2024 Pazartesi

KAYBOLDUĞUNUZDA YALNIZ DEĞİLSİNİZ


Emin olmadığınızda ne yaparsınız? Günümüzdeki sorunlar karşısında aramızda bazılarımız yönünü kaybetmedi mi, umutsuzluğa kapılmadı mı? "Yönümüz hangisi? Şimdi ne olacak? Çocuklarıma ne söyleyeceğim." "Kendime ne söyleyeceğim." O insanları birlikte oturup birbirine bağlandıkları ve ortak bir umutsuzluk duygusun birlikte paylaştıkları bir andır. Ama şunu bir düşünün; diğer insanlarla olan bağınız umutsuzluktur. Bu bütün toplumun yaşadığı bir deneyimdir, korkunçtur ama onu birlikte yaşıyoruz. O zaman Bir erkeğin bir kadının özel bir felaket yaşaması nasıl bir şeydir? Kimse hasta olduğumu bilmiyor, kimse en son iyi bir dostumu da kaybettiğimi de bilmiyor, kimse yanlış bir şey yaptığımı bilmiyor. O yalnızlığı bir düşünün. Dünyayı bir pencereden görürsünüz. Camın bir tarafında mutlu, sorunsuz insanlar ve bir tarafındaysa siz.

Size şu hikâye anlatayım: Bir gece bir yük gemisi batmış Bir yangın çıkmış ve batmış ve sadece bir tayfa kurulmuş. Bir cankurtaran sandalı bulmuş, yelken açmış ve denizci disipliniyle gözlerini göklere çevirmiş ve yıldızları okumuş. Rotasını eve doğru ayarlamış ve bitkin bir şekilde uykuya dalmış. Bulutlar toplanmış. sonraki yirmi gece boyunca ise yıldızları görmeyi başaramamış. Kendisini doğru rotada sanıyormuş. Yine de emin olmasına imkan yokmuş. Böylece günler geçmiş ve tayfa güçsüz düşmeye başlamış. Şüphelenmeye başlamış. Acaba rotasını düzgün mü çizmişti. Hâlâ evine doğru mu gidiyordu yoksa korkunç biçimde kayıp mı olmuştu? Korkunç bir ölümle lanetlenmiş miydi? Bilemiyordu. Yıldızlardan gelen mesajı umutsuzluğundan dolayı hayal mi etmişti? Yoksa gerçeği bir kez görmüş müydü? Şimdi başka bir şüphe duymadan ona mı sarılacaktı?


Bugün hemen herkes değerler krizini çok iyi tanıyor. Size şunu söylemek isterim: Şüphede kesinlik kadar güçlü bir bağ olabilir. Kaybolduğunuzda yalnız değilsiniz.

(imaj:au

7 Aralık 2024 Cumartesi

BAŞARI ÜZERİNE KURULMUŞ BİR HAYATIN REDDİ


Günümüzde başarısızlık artık bir hastalıktır ve tedavi yöntemleri, tedavi edecek başarısızlık otacıları vardır.

Daha sözlerimin başında başarısızlığımızı bize bir tuzak olarak kullanan kendine iyi niyetli kurumları ifşa edebilir miyim? Ya da başarısızlık ekonomisi oluşturmuş olanları ele verebilir miyim?

Siz de farkındasınızdır: Başarısızlık olağan olmaktan çıktığından bu yana bu alanda bir sektör oluşmuştur. Burada en kısa yoldan şu adlandırılmış başarısızlıkları sıralayabilirim.

Evlilikte başarısızlık…

Ebeveynlikte başarısızlık…

Sınavda başarısızlık…

İlişkilerde başarısızlık…

Hatta evimizde beslediğimiz hayvanlarla etkileşimde başarısızlık… Liste uzun.

Şu bir gerçek ki başarısızlık bazıları için oldukça semiz bir sofranın ana menüsü niteliğindedir. Kimse kimsenin başarısız olmasını istenmez ama birçok sektör pusuya yatmıştır. Sistemin açıklarından yontabilinenler yontulur ve bu başarısız olanın iyiliği adına yapılır.

Başarısızlık olağan olmaktan çıkmıştır. Artık başarısızlık insanları başarıya mahkûm etme aracı olarak işletilmektedir. Hiçbirimizin başarısız olma hakkı yok gibidir. Başarısız olmak hakkımız elimizden alınmıştır.

Hayatın anlamının başarıda olduğu savı bir fetiş niteliğine büründürülmüştür. Çağın en genel geçer retoriği başarı üzerine kurulmuş bir hayat isteği haline getirilmiştir. Hepimizin başarı köleleri olmamız istenir. Hayatın anlamının başarı üzerine kurulduğu ifade edilir. Başarı bir zorunluluk gibi sunulur. Sadece başarmak için yaşamak gerektiği dayatılır.

Başarılı olmak zorunluluğu bir hastalık gibidir ve bu hastalık fetiştir; hepimizin bu hastalığa yakalanması, bu hastalıktan muzdarip olması istenir. Oysa bütün bu isteklerin arkasında devasa bir ekonomi işlemektedir.

Envai çeşit koçlar…

Renkli yogalar…

Olmadık olağanüstülükler içeren meditasyonlar…

Cenneti vadeden cemaatler, tarikatlar…

Öndere tapınmalar... ve dahası.

Başarı zorunluluğuyla zehirlenmek en başarısızlığa teslim olmak değil mi?.. Hadi her şeyi bir kenara bırakalım, neden bütün varlığımızı başarıya adayalım? Başarısızlığın bir deneyim olduğu ve bilgi içerdiği, insanlara yol açıcı özelliklere sahip olduğu, hatta başarısızlığın bir rehber bile olabileceği hiç aklımıza gelmez mi? Ya da bir başarısızlık karşısında kendi kendimizi yenileyerek bu durumdan kurtulma imkânımız yok mu? Aslına bakarsanız bize başarılı olmayı zorunlu kılanların en önemli ve vazgeçilmez altın kuralı kendi başımıza başarısızlıktan kurtulamayacağımız imkânıdır. İmkânıdır diyorum çünkü onlar kendilerini rehber olarak sınıflandırıyorlar; yani onlara tutunmadan başarısızlıktan kurtulamaz, hedefimize ulaşamayız.

Başarısızlık günümüzde ilk günah gibidir; bütün kötülüklerin anası ve gizlice, süslü, kimi mistik kurumsallıklarla, cicili bicili, yani kimsenin başarısızlığımızdan dolayı bizi ayıplamayacağı örtük yapılarla halledilmesi gereken, hatta bu yapıların popülerleştirildiği en büyük sorun olarak servis edilmektedir. Bizi başarısızlığımız karşısında başarıya götürecek yapılar pamuk şekeridir, elma şekeridir… Ama şu hiç mi düşünülmez; başarısızlık özgürlüğün bir yansımasıdır.

Kısaca şu bir gerçektir ki başarısızlık özgürlüğümüz de elimizden alınmıştır. Başarısız olmak artık başarısız olmak değildir. Başarısızlık bir hastalık biçimine dönüştürülmüş, bu hastalığı tedavi ettiğini söyleyen farklı mutlak başarı otacıları türemiştir. Onların onaylamayacağı başarı başarısızlıktır ve onların onaylayacağı başarı da başarıdır. Artık başarısızlık yoktur bir hastalık vardır ve tedavi gerektirir.   

(imaj: anonim

6 Aralık 2024 Cuma

İYİLİK ÜLKÜSÜNÜN KURBANLARI


İki çocuğunuzdan birini, diğeri daha iyi hayat yaşasın diye öldürür müydünüz? Başkalarının iyiliği veya geleceğin daha iyi olması için kimin kurban edileceğine kim karar verebilir? Böyle bir karar alınabilir mi?

Aslına bakarsanız şu yaşlı dünya böyle kararlarla bir eşikte. Bize ütopya pazarlayanların tuzağı gelecek nesillerin daha iyi olacağı bir dünya. Neden dünyayı bugün daha iyi yapmıyoruz? Neden dünyayı kendimiz için cehenneme çevirirken gelecek nesiller için bir cennet yapma arzusuyla kıvranıyoruz?

Kendimize söylediğimiz en büyük yalan da budur ihtimal.

“Çocuklarımız daha iyi bir dünyada yaşasın!”

Çocuklarımız mı? Biz yaşamayı başaramamışken ve iyi bir hayat kuramamışken bu nasıl olacak? “İyi” derken iyinin dokusu, kalitesi ve geleceğe kalabileceğini nasıl anlayıp, nereden bileceğiz veya bunu kim bilebilir?

Hemen hiçbir zaman insanlık yaşadığı çağı yaşamıyor; kendinden sonrakiler için öncekilerin kendilerine bıraktığı enkazı temizlemekle uğraşıyor. Özellikle de günümüzde yaşamak dediğimiz bir enkazın başında piknik yapmak gibi bir şey.

Öylesine yoğun bir enkaz kaldırma çabası ki, iktidarlar umutlu gelecek vaatleri verirken yıkımı daha da derinleştirdiklerini kolayca gizleyebiliyorlar. Bakıyorum da hemen her geçmiş nesil daha iyi bir gelecek için uğraşıp didinmiş, sonuç?

İnsanların iyiliği için çalıştığını söyleyenlerin kendine inanmışlıkları söylemin inandırıcılığını öylesine güçlü hale getiriyor ki, geleceğin iyi olabileceğine inanç kendi kendimizi kurban etmemiz konusunda bir rızamız bile oluşuyor. Gelecek nesiller için ölebiliriz? Hatta gelecek nesiller iyi yaşayacaksa benim canım alınmış ne olacak?

Geleceği kutsallaştırmak tam da avanak kasnakların olumsuz imkânıdır. Şu da bir gerçek bir “gelecek” ekonomisinden söz etmek de mümkün. Bize yarının ülkelerinden, yarının dünyasından bahsederler. Bir “kurtuluş ümidi” pazarlarlar. Bunu özellikle bütün iktidar yanlıları ve belirli bir güç etrafından toplanmış insanlar yapar. “Yarın daha güçlü, daha sağlıklı, daha iyi olunacaktır” gibi retorikler propaganda yoluyla servis edilir ve ama kimse “bugün neden daha iyi yaşamıyoruz?” diye sormak aklına gelmez.

Şehitlik, cennet, cehennem meselesi de böyledir. Hesaplar öbür dünyaya göre yapılır, adalet öbür dünyada gerçekleşeceği için bu dünyada çok az insanın kılı kıpırdar, adil bir hukuk için. “Tanrı kötülerin cezasını verecektir!” o yüzden bu dünyada pek bir şey yapma imkânı yoktur.

Hindistandaki kast sisteminin farklı versiyonları hâkimdir gelecek ekonomisinde: Geleceğin iyi olduğunu söyleyenler zaten iyi bir hayat yaşamaktadır ama iyi bir hayat yaşamayanları böyle kandırırlar.

Bunun bir kurban psikolojisi olması ayrı bir konudur ama asıl mesele insanların neden bugün yaşamayı öğrenme dertleri olmaz, bunu anlamak imkânı adeta yok gibidir. Kendini geleceğin iyiliği için kurban vermeye hazırlananlar bugünü daha iyi yaşama konusunda ihtimal belirli bir bilgi birikime de sahip değiller. Ya da kurban rolü oynamak onlar için bir konfor olanıdır, kim bilir.

(imaj: anonim

4 Aralık 2024 Çarşamba

BİZİ YARI YOLDA BIRAKMAYACAK FİKİRLER


Kendi bilgeliğimizi oluşturabilir miyiz?

Bizi yarı yolda bırakmayacak fikirleri, düşünceleri, duyguları, yapıcı eleştirileri, bize ışık olacak birilerini bulmak kolay değil. Özellikle günümüzde, her şeyin maddiyata evrildiği, hemen her şeyin o vahşi kapitalizme hizmet ettiği bir dönemde aşk, evlilik ve sosyal ilişkilerimize, iş ilişkilerimize, hayatta ve iş yaşamında yükselme etkileşimlerine nasıl inanacağız. Kendimize güvenmenin yetmediği bir çağda ötekinin duygu, düşünce ve fikirlerine nasıl güveneceğiz?

Herhalde kendi bilgeliğimizi oluşturmak gerekiyor. Bu nasıl mümkün olabilir? Kendimiz kendi yolumuzu nasıl bulabiliriz?

Sadece sezgileri mi işe koşmalıyım?

Duygularımla mı hareket etmeliyim?

Düşüncelerim mi devrede olmalı?

Basit mi yaşamalıyım?

Kalabalıktan uzakta, soyutlanmış, yalıtık bir hayat mı sürmeliyim?

Her şeyim net bir amaca mı hizmet etmeli?

Faydacı ve hazcı mı düşünmeliyim?

Soruları artırmak mümkün… Peki, ama kendi yolumu nasıl bulabilirim, kendi rehberliğimde?

“Ben”in bilgelik kavramı veya “kendiliğin bilgeliği”ne ulaşmak için ulaşılmayacak yollar gösteriyorlar bize.

Oysa ne çoğu zaman ilk izlenim doğrudur, ne de benim için bir aşkın bilgelik kavramı vardır. Bilgelik yoktur hatta.

Sezgilerimiz bizi hem yanlışlar, hem doğrular.

Basitlik en üst düzeyde gelişmişlik olabileceği gibi sakillik de olabilir.

Her ayrıntının yerini kazanması gerektiği gibi gerekmediği durumlar da vardır.

Eğer bir şey net bir amaca hizmet etmiyorsa, o şey dışarıdaydır ama tam tersi de doğrudur.

Hiçbir karmaşa yok, odaklanma ve netlik ön planda olabileceği gibi çoğu zaman hayatımıza karmaşa hakimdir, odaklanma sorunu yaşayabiliriz ve netlik ön planda olmayabilir, aklımızla olabileceği gibi duygularımızla da hareket edebiliriz.

Sonsuz seçenekler isteriz bu yanlıştır ama motive edicidir.

Doğru seçenekler isteriz ama her zaman her seçenek doğru olmayacağı gibi doğru olduğunu düşündüğümüz seçenekler de uzun yollar olabilir.

Görünmek değil amaca hizmet etmek gibi bir hikayemiz var olabileceği gibi bir amaca hizmet etmeden görünmek de isteyebiliriz.

İlla parlak zekâlı ve küçük bir ekiple çalışmak ve onlara güvenmek yetmeyebiliyor. Son derece kalabalık bir ekiple de başarabiliriz veya kendi başımıza da şampiyon olabiliriz. Olimpiyatları düşünün tek başına zaferleri, takım zaferlerini…

Aracı olmaması iyi olabilir ama bir aracının olması da fayda zincirinde güçlü bir halka olabilir. Sonsuz onay zinciri olumsuz gibi görünebilir ama neden bu durumun konsantrasyonumuz açısından iyi geleceğini düşünmeyelim ki?

Etki eklenenlerden değil, çıkarılanlardan kaynaklanır ama çıkarılanlar da etkiyi anlamlı hale getirir (madencilerin de çıkardıkları şeyler kadar değerlidir ve hatta belki onlardan daha da değerlidir).

Bazı yaklaşımlar bizi yarı yolda bırakmış olabilir ama yarı yol hemen her zaman bir milattır.

Yaşam herkes için aynıdır ama hepimiz başka hayatlar yaşıyor, farklı düşünüyor ve farklı duyumsuyoruz. Hasta değiliz, onun için A’ya iyi gelen ilaç beni iyileştirmeyebileceği gibi bana zarar da verebilir.

Kısaca: Birey olarak sürekli deneyimliyor olmam benim hem hastalık halim hem de sağalma durumumdur.

1 Aralık 2024 Pazar

İMAJ MİMARLIĞI


Bedenimizi estetik cerrahlara, ruhumuzu (psikolojimizi) psikologlara ve dış görünüşümüzü modacılara emanet ederiz; gündelik hayatımızda bir zırh edinmek için.

Artık günümüzde kendilik üretilen bir olgudur.

Bedenimizin, ruhumuzun ve dış görünüşümüzün bir zırh olduğu söylenir. Bu zırhı korumak gerekliliğine inandırılırız. Belki de gerçekten öyledir. Eski halimizin ya da eski versiyonumuzun yasını tutmak yerine insanlara yeni bir “ben” verebilmenin önemi ve yeni şeylere girişmekten keyif almak, yaşam için yeni bir başlangıçtır, kim bilir.

Estetik zırhtır.

Ruhumuzun dengede olması zırhtır.

Moda zırhtır…

Kendilik zırhtır.

Günümüzde kendimizi temsil etmek, kendimizi temsil yeteneğinden yoksun olmanın, ya da kendimizi başkalarının dokunuşlarıyla temsil etmenin ne sakıncası olabilir ki.

Rolüne yakışan gibi görün.

Rolüne yakışan gibi davran.

Rolüne yakışan şekilde giyin!

İmaj mimarlığı günümüzün en farklı meslek alanı olsa gerek. Kendimi nasıl yeniden üretirimin cevabı onlarda çünkü.

Estetiğe,

Psikoloji ve psikoterapiye ve                                          

Modaya nasıl güveneceğimizi bilmek önemli. Hoş güvenimizi de güvenmek istediklerimiz üretiyor ama ne önemi var.

Yaşamdan kendime dair ipuçlarım olduğu gibi ötekinin yakaladığım ipuçları da yok değil. Sözel olmayan ipuçlarına dikkat etmelisiniz, belirli bir rengin veya belirli bir uyumun bizi bir etkileşimde veya kendi kendimize yetmede biraz daha uzun tutmasına veya adımlarında küçük bir sıçrama yapmasına bakmalıyız.

Ayrıca ruh hallerimizi olumsuz yönde değiştiren şeylere de dikkat etmeliyiz.

Şöyle örtük talimatlar da var tabii ki “imaj mimarlar”mızın: Her şeyden daha önemlisi, her gün mutlu uyanıyordum. Ne istersem yapabileceğim fikriyle uyanıyorum. Olmak istediğim kişi olabilirim ve fikrimi değiştirebilir ve fikrimi değiştirdiğim için kendimi suçlu hissetmeyebilirim. Bu şekilde kendimi çok güçlü hissediyorum… Sahi mi?

(imaj:anonim

29 Kasım 2024 Cuma

BİLMEK ÜZERİNE: YAŞAYAN ÖLÜLER


GİF nedir?

Yaşayan ölülerdir hayatı zindan eden ve bu insanlara gösterilen toleranstır yanılmaları kökleştiren.

Yaşamı bilmek yaşamsal bir mevzudur. Bilmek ve bilmemek nedir? Öğrenmenin amacı ne olmalıdır? Mertlik, tokgözlülük ve doğruluk nedir? İyiye özenmeyle açgözlülük, güçlüye bağımlıkla kölelik, özgür yaşamakla keyfine göre yaşamak arasında ne fark vardır? Gerçekte bir yaşam nasıl bilinir; yaşamı bilmek yaşamak mıdır?

Yumuşak diken kuruduğunda da batma
z denir.

İnsan ilk önce ahlakını ve ruhunu yoğurmalı ve kendini tanımalı değil mi? Ya da iyiler mi yanılıyor bu dünyada, hiç iyi bir şey yok mu; hep vuralım kıralım, öldürelim mi?

Aslına bakarsanız yaşayıp gidiyoruz işte bir şekilde. Şöyle veya böyle kalabalığın bir parçası olarak günümüzü geçiriyoruz.

Bilmek bir yüktür. Daha fazlasını bilmek daha fazla yüktür. Ancak gerekli, iyi ve faydalı olanı bilmek kadar insanı hafifleten bir şey daha var mı bilmiyorum.

Gerekli…

 İyi…

Faydalı… Sokrat metodu, GİF!

Yaşamımızı belki de bu GİF metodu üzerine kurmalıyız. İlk anda insanı faydacı gibi gösteriyor ama değil. Özellikle günümüzde her yerden bir bilgi sağanağı altındayız. Hiçbir denetim yok. Sanki bilgi saldırıyor bize ve biz savunmasızız. Bir kontrol mekanizması olmadığı gibi bize faydalı olanı alma vakti bile tanımıyor. Adeta bilgi gazisi gibi dolanıyoruz ortalıkta. Bu bilgilerin birçoğu da işimize yaramıyor. Yine de maruz kalıyoruz faydasız bilgiye. Çünkü sosyal medya kullanıyoruz. Kullanacağız da.

Burada dikkat etmemiz gereken üç şey olduğunu söylemek istiyoruz. Biraz önce de ifade ettiğim gibi; GİF son derece etkili bir yöntem. Bizim için gerekli olan bilgi nedir, iyi olan bilgi nasıl olur ve faydalanabileceğim bilginin dokusu nasıldır; bunları öğrendiğimizde ve uyguladığımızda sanki yaşayan ölü olmaktan kurtulabileceğiz gibi…

Nihayetinde bilmek ne kadar gerekli bize? Turşu yapmaktan keman çalmaya kadar her şeyi bilmeli miyiz? Ya da şu ülkede darbe olmuş, bu ülkenin ormanları yanıyormuş veya şurada insanlar şöyle denize giriyormuş… Listeyi uzatmak mümkündür.

Bilgi hamalı olmaktansa gerekli, iyi ve faydalı bilginin uygulayıcısı olmak her zaman kazandırır kanısındayım.  

Son tahlilde “bilmiyor olmak” da bir erdemdir.

(imaj:au

27 Kasım 2024 Çarşamba

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ YALANI


Nuh tufanı dâhil büyük iklim değişiklikleri gerçekleşmiştir yeryüzünde ama neden günümüzde siyaset hem panik halinde iklim değişikliğiyle müdahale ediyormuş gibi görünüyor hem de neden doğayı sabote ediyor?  

İklim değişikliği ile ilgili büyük bir yalanın da çevrim içi olduğunu düşünüyorum. Siyaset iklim değişikliği konusuna da çevreye, doğaya kendi çeki-düzenini veriyor. Buraya taşınan sloganlar, bu alanda yapılacağı söylenen siyaset ve pratikler gerçekleri yansıtmıyor, tıpkı köpeklerin zehirlenip öldürüldüğü gibi.

İnsan merkezli (antroposentrik) doğa anlayışı bütün hızıyla sürüyor bir dip akıntı olarak yüzeyde ise geri dönüşüm ve benzeri popüler uygulamalar. Gerçekte bir iklim krizi var mı? Buna karşı nasıl bir mücadele yöntemi izlenebilir? Bu yöntemde siyaset samimi mi?

Siyaset kanımca bu alanı da kirletiyor. Bugün hem işgal altındaki hem de savaş olan bölgelerdeki çevreye verilen zararları ne yapacağız? Kimyasal silah tehditlerini nereye koyacağız? Ekolojik büyük anlatıyla geliştirilen ilişkinin dinamikleri neler ve bu dinamikleri kim nasıl anlayıp hayata geçirme gayreti içinde samimi?

Bir yanda uçakla seyahat edecek yolculara “karbon ayak izinizi düşürmek için daha hafif valiz taşıyın” denilirken diğer tarafta savaş uçakları sağa sola bomba yağdırıyor.

Bu büyük ekolojik anlatıda gerçekten iklim değişikliği yaşanıyor mu ve bu insan kaynaklı mı? İkincisi bunun önüne geçilebilir mi? Burada siyaset nerede duruyor? Bu soruların cevaplarını önemsiyorum. Yoksa bizim bir yalana inanmamızı isteyen siyaset iklim değişikliği, kendi ürettiği geleceğin ekolojik felakete kurban edilemeyeceği propagandasıyla yine çevreyi mi katlediyor? Eğer iklim değişliği yalan değilse neden sürdürülebilir savaşlar üretiliyor; nasıl oluyor da maden arama adı altında dağlar bombalanıyor, dereler yok ediliyor vb?

İklimin değiştiği, ekolojik bir felaketin her zaman insanlığı en güçlü yerinden vuracağı bir vak’a; bunu Nuh Tufanı’nda Vezüv'ün MS 79 yılındaki püskürmesiyle Pompei, Herculaneum ve Stabia kentleri haritadan silinmesi ve daha başkaları. Google girdiğinizde size dünyada yaşanmış doğal afetler ile ilgili birçok bilgiyi sunuyor aslında. Buradan şuraya varmak istiyorum gerçekten bir ekolojik kırım yaşanacak ise bunu sadece siyasilere bırakmak ve onların söylemlerine göre hareket etmek doğru mu sorusunu da sormak gerekiyor. Çünkü bu soruyu sormaz ve bunun cevabını aramazsan iklim değişikliği bir kehanetin içine hapsedilmiş olarak kalıyor, kanımca. Siyasetin kendi inanmadan yaptığı şeylere halkın inanma imkânı ne kadardır?

Siyasetin inanmasını bir kenara bırakalım, uygulamaları da tutarlı değil. Çevreye korkunç derecede zarar veren bölgesel savaşlar, işgaller, göçlerin teşviki, göçmenlerin bu konuda bilgisizlikleri veya umursamazlıkları, bu etkileşimlerden kaynaklı yerleşiklerin göçmenlerin yaşamları karşısındaki bıkkınlıkları… Daha birçok şey söylemek mümkün.

İş sokak yaşayan köpeklerini öldürmeye gelince hızlı ilerlerken nasıl oluyor da çevre zehirlenirken, ekolojik dengesizlikler siyaset aracılığıyla neredeyse çözülmez biçimde bozulurken bu derece hızlı işlemiyor, bu da çarpıcı bir gerçek. İklim değişikliğine karşı siyasi mücadelenin bu iki yüzlü tavrı kanımca iklimin değiştiği ve insanlığın bir felakete doğru sürüklendiği gerçeğini insanlar nezdinde hafifletiyor. Hatta düz dünyacılar gibi insanların bir kısmı artık iklimin değiştiğine değil iktidarların bu alanı da kullanarak rant devşirdikleri görüşüne inanmaya başladı. Bu iklim değişikliğinde daha tehlikeli bir anlaşış kanımca.

(imaj:anonim

24 Kasım 2024 Pazar

YENİ DOĞAN KATLİAMINI DOĞURAN KİRLİ BOŞLUK


“Çalıyorlar ama çalışıyorlar!” lütfen bu cümleyi unutmayın!

ŞU BİZİM ŞAKACI ORSON WELLES

Hikâye bildik: 30 Ekim 1938 tarihinde mikrofonun başına geçen Orson Welles, Amerika tarihinin en büyük yanlış anlaşılmasına sebep olacağından habersizdi. Cadılar Bayramı özel yayını için radyo tiyatrosu seslendiren Welles, Herbert George Wells’in The War of the Worlds isimli romanının uyarlamasını seçmişti. Yayını başından itibaren dinlemeyen ve radyosunu haber bülteni kısmında açan dinleyiciler bir anda şaşkına döndü. Dinlediklerini ciddi bir haber bülteni sanan Amerikalılar, uzaylı istilasının gerçekten yaşandığını düşünerek büyük bir panik içinde sokaklara döküldü. Erzak almak için dışarıya çıkanlar, eyalet değiştirmek için yola düşenler, günah çıkarma ritüeli için nöbete çağırılan papazlar, uzaylılar tarafından öldürülmek yerine intihar etmeyi tercih edenler ve daha niceleri. Hayatta kalmak umuduyla yola düşenler caddeleri, neler olup bittiğini öğrenmek isteyenler ise radyo kanalının telefonlarını kilitlemişti. Gelen telefonlar üzerine yayını kesmek zorunda kalan Davidson Taylor, radyodaki metinlerin gerçeği yansıtmadığını ve her şeyin tamamen kurmaca bir senaryo olduğu duyurdu. Ancak artık çok geçti. Canını kurtarmak isteyenler çoktan evlerini terk etmiş, radyo binasına da polis baskını yapılmıştı. Gerçek anlaşılana kadar geçen sürecin bilançosu ağır oldu. Can ve mal kayıpları yaşanmıştı. Maddi ve manevi kayıp yaşayan dinleyiciler radyoya tazminat davası açtılar ancak hiçbir sonuç çıkmadı. Tüm davalar, ivedilikle radyonun lehine sonuçlandı.

ÖLDÜRÜCÜ SONUÇLARIN CAZİP NEDENLERİ

Çoğu zaman sonuçların içinde kayboluyoruz. Olmuş olanı tartışıp durmak negatif bir enerji yükünün hamallığını yapmakla eş anlamlı. Tartışmanın yorgunluğu aynılığı beslemekle kalmıyor, çözüme odaklanmayı da ortadan kaldırıyor.

Başka ülkelerde olsa iktidarların sarsılacağı, belki ilgili bakanların intihar değil ama istifasının yaşanacağı olayların yaşandığı Türkiye’de bu olağanüstü toplumsal tabloyu doğuranın ne olduğunu merak ediyorum. Marx’ın altyapıyı üst yapının belirlediği tezine göre ekonomik her şeyden sorumlu hatta bizatihi onların inşacısı. Ancak Türkiye’de bebeklerin bile canına kastedecek biçimde ortaya çıkan soykırımcı sorunların temeli sadece ekonomik mi? Çok iyi yaşamak, çok iyi arabalara binmek süper lüks evlerde oturmak, eğlene bildiği kadar eğlenmek, hatta hafta sonlarında yurtdışına çıkmak, kamçılandıkça tutulması imkânsız hale gelen arzuyu tatmin için hazzın bütün kapılarını kırmak, içeriye dalmak ve her şeyi ama her şeyi kendi istediği gibi yapmak, yapabilmek.

YAPIYORUM ÇÜNKÜ YAPABİLİYORUM

Benim için şifre bir cümledir bu cümle. Bir şeyi yapabilmek bize neyin bilgisini verir? Bir şeyi yapabiliyor olmak herhangi bir dirençle karşılaşmamak anlamına gelir. Direnç nedir? Kurumsallık, yani seküler anlamda hukuk, anayasa, yasalar, kurallar, kaideler; kültürel olarak toplumsal baskı, içsel olarak vicdan, mistik anlamda günah, Tanrı korkusu.

Bütün bunların karşısında bazı insanların yeni doğmuş bebeklerin öldürülmesine kadar giden yolda kendi gündelik hayatlarını nasıl kurguladıkları, yaşadıkları, örneğin kendi çocuklarının başını nasıl okşadıkları, eşleriyle nasıl ilişki kurdukları, dostlarıyla çay içerken ne düşündükleri ve günün sonunda kendilerine bir aynada bakarken ne dediklerini nasıl bilebiliriz? Bir kişilik bozukluğundan bahsedebilsek belki bu insanları “şizofren”, Şizoid”, “Depresif”, “Narsist” ve benzeri modern yaşamdaki gündelik kişilik bozuklukları adı altında toplayıp, bir tedavi biçimi uygularız. Ancak sadece bir kişilik bozukluğundan bahsetmek mümkün mü?

Bazı olağanüstü korkunç olaylarda ve belki de Durkhaimci bir sosyoloji gözlüğüyle baktığımızda hemen hepsinde bir tek başınalık, şahsilik görmüyoruz. “Çete”leşme aslıda bir suçu paylaşmaktan çok suçun kazançlarını paylaşmaktır ve bu yüzden çeteler sonuç ve kâr odaklıdır. Böylesi örgütlenmelerde herkesin birbirinin arkasını koruması bir zorunluluktur çünkü bir çete üyesinin ayağının sürçmesi bütün çeteyi güvensiz noktaya iter.

Peki, bu çeteleri oluşturan şey nedir? Yani insanları suç işlemek için çete kurmaya götüren süreç nasıl işler? Para çeteleşmede birincil inşacı güç müdür? En başa döndük yani? Başa döndük ama burada bir şeyi tespit etmiş olmak önemli: Yapıyorum çünkü yapabiliyorum! Yani yasaları çiğneyebilecek kadar güçlüyüm, yasaları çiğnerken çeteleşecek ve suçumu ve sonuçlarını ve tabii ki kârını da paylaşacak kadar akıllıyım, yasa ve ahlak dışı da olsa kazandığımızla eğlenebilecek kadar da vicdanım rahat ÇÜNKÜ! “Ben çalıyorlar ama çalışıyorlar!” zihniyetine inanıyorum.

“Çalıyor ama çalışıyor, hizmet yapıyor” düşüncesi değil midir bütün bu olup bitenlerin nedenselliği, elbette diğer bazı suni bileşenleriyle birlikte? Turgut Özallı yıllarda da “Benim memurum işini bilir” retoriği vardı.

İşte bir retoriğin çeteleşmesi, yeni doğmuş bebeklerin canına kastedecek kadar gözü dönmüşlüğe evrilmesi ve bir retoriğin can almaya başlaması. Her şeyin bir propagandayla, bir söylemle başladığına inanır mısınız? Ya da bizi korkunç olaylar karşısında sebeplere odaklanmaya itecek olan “HAKİKAT”i aramaya itecek nasıl bir motivasyon olmalı. Suçluları yargılayıp cezaevine gönderiyoruz ama suçlar orada duruyor ve bazı insanlar yapıyor çünkü yapabiliyor.

(imaj:anonim


22 Kasım 2024 Cuma

BİR ARA YÜZ OLARAK İNSAN: DUYGULARIN İNTERNETİ


Beş duyumuz ile etkileşime giren teknolojiler insana yakın gelecekte nasıl bir deneyim yaşatacak bizlere ?

Beynimiz elektronik cihazlarla iletişime girebilen bir ara yüze mi dönüşecek?

Fiziksel ve sanal dünya arasında farklar azalırken komünikasyon altyapısı hizmeti veren Ericsson, “2030 Tüketici Trendleri' anketine katılan 46 milyon kişi ile 10 yıl içinde teknoloji alanında beklenti ve tahminleri araştırdı. Yapay zekâ, sanal gerçeklik, arttırılmış gerçeklik, 5G teknolojisi ve otomasyon alanlarındaki ilerlemelerin görme, ses, tat, koku ve dokunma duyularımızla etkileşime girmesi ile beklenen işte inanılması güç gibi gelen ama kapımızı çalan o 10 gelişme:

1. Bir ara yüz olarak insan beyni: Katılımcıların yüzde 59'u varacakları yeri yalnızca düşünerek rotalarını sanal gözlüklerinde belireceğini öngörüyor. Bu öngörü, Elon Musk'ın insan beynine yerleştirilecek bir çip sayesinde insanlarla bilgisayarlar arasında doğrudan bağlantı kurma hedeflerini de teyit eder nitelikte.

2. Başkasının sesini alma: Her 10 kişiden yedisi bir mikrofon aracılığıyla bir başkasının sesine sahip olabileceğini düşünüyor. Ses gerçeklik seviyesinin, aile bireylerini bile kandırabilecek düzeyde olması bekleniyor. Aynı zamanda tercüman kulaklıklar sayesinde farklı dillerde anında iletişim kurmanın da mümkün olması beklentiler dâhilinde.

3. Dile benden ne tat istersen: Ankete katılanların neredeyse yarısı sanal olarak istediği tadı tadabilme imkânına kavuşacağını düşünüyor. Bu sayede insanlar hem sağlıklı beslenip hem de damak tadından ödün vermeyebilecek. Söz konusu özellik aynı zamanda bir sipariş vermeden önce yemeğin tadına bakma şansı verecek.

4. Sanal kokular: İnsanoğlu, her ne kadar gerek parfümler gerekse hava kirliliği gibi nedenlerle, isteyerek ya da istemeyerek, kokuları maskeleyerek burnunu köreltmiş olsa da kokular insanlar için derin anlamlar içerebiliyor. 10 kişiden 6'sı 2030 itibariyle kafasında canlandırdığında bir çam ormanının kokusunu oturduğu yerden içine çekebileceğini düşünüyor

5. Sanal dokunma: Sinir hücrelerinizi uyararak istediğiniz şeye dokunmanın hissiyatını veren bir bilekliğe ne dersiniz? Peki, bu bilekliğin aynı zamanda hareket ve ağırlık hislerini aktarmasına? Ya da dünyanın bir başka ucunda yaşanan fırtınanın nasıl hissettireceğini tecrübe etmek ister misiniz? '2030 Tüketici Trendleri' anketine katılanların yüzde 60'ı bunların 10 yıl içinde mümkün olacağına şimdiden ikna olmuş durumda.

6. Birleştirilmiş gerçeklik: Sanal gerçeklik ve fiziksel dünya, çağımız insanın içinde yaşadığı iki paralel evren konumunda. Ancak her 10 kişiden 7'si, sanal gerçeklik (VR) ve arttırılmış gerçeklik (AR) alanlarındaki gelişmeler sayesinde 2030 itibariyle bu iki dünya arasındaki fark ayırt edilemez hale geleceğini düşünüyor.

7. 'Yalan haber' tarih olacak: Sanal ve fiziksel gerçeklik birbirinden ayırt edilemez hale gelince gerçek ve sahte algımız nasıl şekillenecek? Avatarların hüküm sürdüğü bir ortamda insan olarak da doğrulanmak, başka bir tabirle 'mavi tık' almak mı gerekecek? Bu gibi biraz da korkutucu gelebilecek bilinmezler hayatımıza girecek ancak on kişiden dördü kapsamlı kontrol sağlayan servisler sayesinde yalan haberlerin 10 yıla kadar insan ırkının gündeminden çıkacağını öngörüyor.

8. Sosyal kredi sistemi: Ankete katılanların yüzde 59'u sosyal kredi sisteminin güncel müşteri programlarının önüne geçeceğini düşünüyor. Buna göre yapacağımız her hareket izlenebilecek ve değerlendirilecek. Kişisel verilerin korunması ise daha da hayati hale gelecek.

9. Dijital dünyanın 'çevrimiçi' vatandaşları: Duyuların interneti, seyahat kavramını yeniden tanımlayacak. Katılımcıların yüzde 57'si, iş ve sosyalleşme amacıyla yapılan seyahatlerin büyük oranda sanal ortama taşınacağını düşünüyor. Bu yeni yolculuk şeklinin çevre dostu olması da sorulara cevap verenleri motive eden unsurlar arasında. Sadece sanal olarak seyahat eden insanlar üzerine inşa edilen bir toplumun küresel teknoloji şirketleri tarafından oluşturulan dijital dünyaların çevrimiçi 'vatandaşlar'dan meydana geleceği ise genel kanı.

10. Heyecan uyandıran hizmetler: Dijital deneyimleri sürükleyici maceralara dönüştürmek, seyahat ve turizmi anlayışımızı baştan aşağı değiştirebilir. Örneğin Pompeii'nin sadece eski kalıntılarını görmekle kalmayıp aynı zamanda eski sokak yemeklerini tadabildiğinizi, geleneksel banyolarını deneyimlediğinizi ve Vezüv Dağı'nın aniden patladığında kavurucu sıcağı hissedebildiğinizi hayal edin. Ericsson'un '2030 Tüketici Trendleri' anketini cevaplayanların yüzde 43'ü tarihi ve dramatik anları böylesine geniş açıdan deneyimlemek istiyor.

(imaj:anonim

21 Kasım 2024 Perşembe

ALAYCI ÇELİŞKİLER


Hiçbir şey eskisi gibi değil. Eskiden nasıldı ki? İşte tam da burası hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı düşüncesinin can alıcı noktası. Sahi eskiden nasıldı ki yaşam? Bugüne kıyasla nasıl yaşıyorduk yirmi, otuz, kır, elli… yıl öncesinde.

Artık televizyon izlemenin gerici bir eylem olduğu çağda yaşamak televizyon seyretmenin modernlik, ilerilik olduğu çağa göre daha mı “şey”!

Aile bağları,

arkadaşlık, dostluk bağları,

aşk

edebiyat,

sanat ve yaşamı anlamlı kılan veya eskiden yaşamı anlamlı kıldığı söylenenler, metinsel ve görüntüsel de olsa bugüne aktarılmış bazı deneyimler geçerliliğini yitirmiş durumda mı?

Bütün bu olup bitenlerin moderniteyle ilgili olduğunu düşünmüyorum. Suyu belli bir oranda kaynatırsanız su üzerindeki karmaşayı gözlemleyebilirsiniz ama daha fazla enerji verdiğinizde su yeni bir hal alıp buhar olmaya geçer. Bu radikal bir değişikliktir ve artık bundan sonrası için yepyeni bir yapı gerekir.

Bir yanda aileden uzaklaşılırken bir yanda evlilik ilanlarının, evliliklerin, çocuk cinsiyeti öğrenme ritüellerinin yaşanması şaka değil.

Bir yanda insanların kötü olduğunu söyleyip “azıcık sosyalliğim ağrısız başım” diyen insanların sosyalleşmek için kendilerine yeni sosyallik alanları açma girişimleri.

Aşkı yadsıyıp aşkla olma hevesi,

Edebiyat, sanat ve yaşamı küçümseyip yine de retoriğe sarılmak…

Aynı şey sekülerlik, cumhuriyet vb. benzeri daha geniş kapsamlı, daha geniş kitleleri ilgilendiren kavramlar ve pratikler için de geçerli. İnsanların dinden uzaklaştıklarını söylerken aslında kendi dinlerini üretmekle suçlandıkları bir dönemdeyiz. Bir yanda demokrasiler kendi ayaklarına sıkarken, bir yandan da ikili ilişkilerde bile bir eşitliği gözetme yarışının yapılıyor olması…

Bir yanda yaşamı kutsarken diğer yanda soykırıma varan insani kırımlar…

Savaş karşıtlığı bir yandayken devam eden ve artık gündelik hayatını savaşın gölgesi altında yaşayanlar…

Alaycı çelişkilerle yaşıyoruz gündelik hayatımızı. Ya da bugüne kadar aslında durum böyleydi de biz mi görmüyorduk bu gerçekleri?

Bitmeyen çelişkiler, paradokslarla örülü gibi gündelik hayatımız ve etkileşimlerimiz.

Üzerine düşünmeye çalıştığımız her şey kendi çelişkisini de bize dayatıyor. Sanki her dönem kendi alaycılığıyla damgalanmış gibi.

Bir yanda insan kendini, insanları ve diğer her şeyi umursamayan bir yapıda, bir yandan da kendisini ihmal eden ve kendisi dışındaki her şeyi ciddiyetle ele alan bir yapıda. Bu paradoks alaycı çelişkiler üzerine kurulan yaşamı mühürleyen bir nokta.
(imaj:anonim

20 Kasım 2024 Çarşamba

DEMOKRASİ CUMHURİYETE İHANET ETTİ


Bazen demokrasiye yenilirsiniz! Verdiğiniz oylar size sosyal ve psikolojik soykırım olarak döner. Uzandığınız her kurtuluş ümidi avuçlarınızla birlikte avuçlarınızın içinde çürür ve bu uyanamadığınız bir karabasan gibi sürer.

Askeri darbe dönemlerinde cumhuriyet demokrasiye ihanet etmişti, günümüzde ise demokrasi cumhuriyeti ihanet etti ve etmeye de devam ediyor.

Demokrasinin cumhuriyete ihanetine askeri rejim deniliyor; cumhuriyetin demokrasiye ihanetine ise sosyal biliciler kibarlıkları korudukları için Jakoben diyorlar. Ancak aslına Jakobenlik totaliter bir sistem olmaktan ötedir. Peki bu yönetim biçimine “mafyatik” diyebilir miyiz?

Jakobenler kendilerini demokrasi içinde konumlandırma telaşından kurtulamamışlardı, hatta bir araya geldikleri kulübe Jakoben Demokratik Kulübü adını dahi vermişlerdi. Ancak bu ad vermeyle olmuyor. Jakobenler kendi görüşlerini dayatmak için halka rağmen halk için her şeyi yapmışlardı, en önemlisi de kan dökmüşlerdi oluk oluk. Buna da keskin devrimcilik pratiği adını veriyorlardı.

Hatırlarsınız, Raskolnikov’da iyi niyetli bir katil olduğunu acımasızca kendisine ispatlamaya çabalıyordu. Robin Hood da iyi samimi bir hırsızdı. Robinson Krusoe bir faydacıydı. Örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Bu açıdan totaliter bir rejimi demokrasi içinde düşünme imkânı var ama mafyatik bir yönetim biçimini anayasal imkanı var mıdır? Anayasal ve yasal olmayan bu koddaki bir iktidar, her kutsal olanı çiğneyerek bütün trafiği yönetir ve yönlendirir, kazandığı paralarla siyasetini konsolide eder. Yasa dışılık oradan bütün topluma yayılır. Az da olsa kendisini öteki karşısında güçlü hisseden hızla konum değiştirir ve kendi rasyonalitesini ötekine dayatır.

Mafya dediğim iktidarın karanlık yüzüdür; pratikle kendini ve iktidarını pekiştiren iktidar bilinçaltıdır. Burada ne olup bittiğini asla bilmeyiz, tahmin edebiliriz, hepsi bu kadar. Ancak aslında orada ne dönüp bittiği suyun yüzeyinin zorla berrak tutulmaya çalışılmasından bellidir. Tıpkı mafya patiğinde olduğu gibi bodrumlar, koridorlar, karanlık dehlizler ve benzeri yer altında nelerin döndüğünü herkes bilir ama kimse buna bulaşmak istemez. Hatta bir kesim bu durumu destekler çünkü nihayetinde mafyanın da bir temizlik gücü vardır; “bana dokunmayan yılan” istediğini yapabilir, mantığında yani “çalıyor ama yapıyor da” söyleminde olduğu gibi!

Ortaya çıkan tehdit kasetleri, rüşvet çarkları, adam kayırmalar, her şeyin belirli bir aile gurubu içinde dönüp durması, kültürel ve sosyal soykırıma kadar uzanacak kadar derin ekonomik krizler vb. Şiddetin egemen olmaya başladığı sokaklar. Yerel yönetimlerce ortadan kaldırılamayacak bir psikolojik ve sosyal pisliğin kademe kademe her yere yayılışı.

Bu durumda bütün ülke siyasi fikirler uğruna ölmeye hazırdır. Hangi siyasi fikirler? Ortada bir siyasi fikir kalmış mıdır? Daha ilerisi ortada bir fikir kalmış mıdır? Kendi ailesi dışında mafya kime acımıştır, kimi görebilmiştir. Mafyalaşmış iktidarlar halka karşı miyoplaşmışlardır. Ürettikleri ütopyada her şey istedikleri gibidir ve kesinlikle her şey kendi istedikleri gibidir. Bunu arzulamışlar, bunun için çabalamışlardı ve başarmışlardı.

Bu yazıda bunu tespit ediyor olmamın bir anlamı yok. En başta da söylediğim gibi bazen cumhuriyet demokrasiye yenilir. Demokraside seçim gününün herhangi bir gün olmadığını bilmek yenilmemenin ilk koşulu olsa gerek. Ne diyeceğiz şimdi Amerika”da yaşananlara?

19 Kasım 2024 Salı

DİSİPLİN KENDİNİ SEVMENİN EN GÜÇLÜ BİÇİMİDİR


Disiplin en bilge ve en öğretici kavramlardan birisidir. Bize kendi sınırlarımızı ve sınırsızlıklarımızı ve bunların sonuçlarını apaçık gösterir. Bize özgürlük alanımızı hediye eder.

Cezayla anılmış olması disiplini kendi gerçek kavramsal kimliğinden çıkarmış gibidir ancak o hiçbir zaman kendi disiplini kaybetmemiştir. En yalın haliyle disiplin insanın kendine içsel bir arzusuyla kurallar koyması ve bu kurallara uymasıdır. Kişinin yeni bir ben üretiminde disiplin tek ve en gerçekçi yoldur.

Doğanın bir disiplini vardır. Şu sarmaşık buraya kadar uzanabilir; bu ağaç şu karda büyüyebilir; güneş şu kadar ısıtabilir vb. Ekolojik yaşam bir disiplin habitusudur. Doğa kendi disiplini içinde akışkandır. Her şey önce kendi dinamiklerini test eder, sonra bir diğerlerinin dinamikleri üzerinden kendisini yine sınar.

Av ve avcı arasındaki ilişki bir disiplin ilişkisidir. Herkes kendi sınırları içinde kendi gücü nispetinde kendini sadece korumaz ötekine karşı sorumluluklarının da bilincinde bir varlık olarak kendisini ortaya koyar. Av ile avcı arasındaki mesafe bir disiplin mesafesidir; kim daha çok ilerlerse yani kim kaçmamak için direnç ve vurmak için acele ederse o kaybeder.

Disiplin hem bireyselliğin, hem de toplumsallığın kurumsallığıdır ve kurumsal hafızasıdır. Artık çoktan biliriz ki depreme dayanıksız konutlar öldürür. Dere yatağına ev yapılmaz. Erken öten horozu keserler.  Tekeden süt çıkmaz. Dereye su gelinceye kadar kurbağanın gözü patlar. Kör ölür badem gözlü olur.

Disiplin bir doyumun ifade biçimidir. İnsanın kendisi sigaya çekmesi, bir tusinami gibi arzu ve heveslerine ket vurmasıdır. Her anlamda kendi kendimize “artık dur” diyebilecek noktaya gelmemiz kolay değildir. Seküler yasalar da dini yasalar da insanın kendisini kaybetmemesi öğütler; kayıp insan deli ya da mecnun hükmündedir. Disiplin bize hiçbir şeyden vazgeçmememizi ama her şeyin bir kararı olduğunu öğretir.

Disiplin bir uzlaşının adıdır. Uzlaşım tanımı itibariyle bir nevi öz denetimdir. Birlikte yaşama kültürünün en temel dinamiği birbirimizi tanıma isteğinden çok anlama hevesinin bir pratiğidir. Sayısız canlıyla yaşamaya alışan insan neden kendi türüyle anlaşamaz? “Bir uzlaşım “bunu niçin böyle yapıyorsunuz?” sorusuna cevap verdiği zaman kurumsallaşıp, belirli bir disiplin üzerine oturtulabilir. Elbette bu soruya ilk cevap karşılıklı uygunluk çerçevesinde verilirken daha sonraki sorgulamalara verilen cevaplar gezegenlerin gökyüzündeki konumlarına veya bitki, insan ve hayvanların doğal davranış biçimlerine işaret eder.

Disiplinin bir nevi öz denetim başlangıcı olduğu fikri, sorunların def edildiği fikrinden daha ikna edicidir. Bir disiplin ne kadar öz denetime dönükse o kadar güçlenir ve çevresindeki her şeye karşı istikrarlı bir uzlaşı koduyla bakmaya başlar.

Toplumu dengeye doğru götüren güç disiplindir. Disiplin her şeyi anlatır. Disiplin kendini geçerli kılan bir genel bir öz denetim pratiğidir. Disiplin insanın kendisini geliştirmesinde en kararlı, yumuşak ve sürdürülmesi yaşamsal bir zorunluluk olan en iyi niyetli ve samimi bir otoritedir.

18 Kasım 2024 Pazartesi

İKTİDAR YALANLARI VE YALANIN İNŞACI GÜCÜ


Seyretmişsinizdir: Bir köpek, yüksek bir yerde sahibinin kucağına atlar çünkü bilir ki o onu tutacaktır. Güven oyunu oynayan yetişkinler de vardır, biri diğerine sırtını döner ve kendini onun kucağına bırakır, bilir ki yere düşmeyecek, partneri kendisini tutacak, yere düşüp, canının yanmasına izin vermeyecektir.

Ancak en basit bir yapı içindeki yöneticiden bir ülke yöneticisine kadar iktidarlar yalanlarla beslenir ve yalanın inşacı gücüne taparlar. Hayal satmak her zaman karlı bir iştir. Propaganda (kirli medya) yalan satma aracı olarak son derece kullanışlıdır.

Modern dünyada güven esas mıdır? Kime, niye, ne için güveneceğiz? Güvenmek güvenilmesini istenen tarafından ticari bir meta haline gelmişse bu faydacı güven neden bizim için bir tuzak olmasın?

İnanmak ve güven vermek; bu iki kavram olgusal olarak son derece hayati işlevlere sahip. Özellikle demokrasilerde ve demokratik ilişkilerde. Demokrasinin biraz yalanla kurulduğunu, demokrasinin biraz ütopya satmak olduğunu ve daha çok sandıkta kazanmak isteyenin arzularını tatmin rejimi olduğunu biliriz ama güveniriz çünkü inancımız aynı zamanda odur ki kazanan hizmet de edecektir.

İnançlar hemen her zaman yanıltıcı olabilir. Güven vermek bir inanca dayalı olduğu için güvenimiz her zaman sarsılabilir. Bizi yenilgiye uğratanlar, güvenimizi boşa çıkartanlar her zaman karlı çıkıyor ve bunun bir karşılığı olmuyor da olabilir, olabiliyor da.  

Güven vermek ve inanmak sonsuz bir döngü müdür; hiçbir zaman ihtiyat payımız olmaz mı?

Az gelişmiş toplumlarca inanca dayalı bir güven olduğu için, “inanmak” ve “güven” mistik soslar içeriyor. Tarikatlarda, cemaatlerde hiçbir zaman bir ihtiyat payı yoktur, o cemaat ve tarikat insanları için.

Aynı durum iktidarlar için de geçerlidir. Burada her yere dağılmış olan Foucault’cu iktidardan bahsediyorum. Bir ebeveynden, bir ülke yöneticisine kadar hepsinin kendisi için bizden mutlak güvenme ve kendilerine inanmamız talebi sonuçları hesap edilmiş bir başlangıç değildir. Bizim istencimizi yönetebilmek için mutlak itaati içeren mutlak güvenmek ve inanmak araçlarını kullanmak zorundadırlar. Bu insanların hemen hepsi bir ütopya peşinden kendilerini sürüklerler, gerçekçi değillerdir ve bu yüzden hemen bir çok etkileşim ve ilişki “iyi gün” ilişkisidir.

Biz bir distopyayı üstelik sürdürülebilirliği bizzat yaşayana bağlı olmayan bir distoplayı yaşarken bizden güven ve inanmayı karşılıksız alanlar kendi ütopyalarında son derece rahattırlar. Demem o ki birine, bir düşünceye, bir muhalif gruba veya iktidara güven desteği, sonsuz inanma pratiği hediye ederken sonuçlara ilişkin fikirler de edinmek gerekir. Bir ütopya ne kadar planlıysa bir distopya da o kadar planlıdır. İnanç ve güvenimiz karşılığında bir distopya satın almadığımızı anlayabilmek bir ütopyanın gerçekliğini sorgulamakla eşanlamlıdır.

Güvenmek ve inanmak büyük bir sermayedir ve devredilemez ve devredildiğinde geri dönüşü olmaz. O yüzden demem o ki bir yala bakın bir de yalanın inşacı gücüne ama en önemlisi yalanı kimin, hangi araçla söylediğine bakın. Çünkü yalancı hiçbir zaman tek başına değildir, inancı ve güveni satılık insanlarla birlikte çalışırlar, dolayısıyla mutlak inanç ve mutlak güven duygusu da bir suçtur kendi kendimize işleyip kendimizde açık, ölümcül yaralar oluşturduğumuz