15 Ağustos 2016 Pazartesi

YAŞAMAK MEYDAN OKUMAKTIR

 … iyi halleri de var şu doğan güneşin, yadsına yadsına varoluşu cılızlaşan içli geceye karşı. 
Sokrat samimileşir, Nietze naifleşir, Dostoyevski acılı da olsa tebessüm eder, Firida bıyıklı dudaklarının altından imalarda bulunur, Oğuz Atay her gece tutunduğu bir yıldızı söndürüp yatağının başucuna koyar, Sabahattin Ali üzüm bağlarında demlenen şarap gibi toprakla içselleşmek için yürüyüşe çıkar, Murathan Mungan bahçesinden domateslerini toplayacağı mutfakta sepetini arar, Orhan Veli boğaza doğru yürüyüşe hazırlanır, Nazım Hikmet insan manzaraları içinde aşka dair o kareyi arar, Orhan Pamuk uyanmış olmanın tuhaflığına bahane arar, Pavase derin bir sessizlik ve kalp kırıklığıyla günlüklerinin başına oturur, Amin Maalouf keyifle kahvesini yudumlar, Beckett en uzun cümle için ilk hamlesini yapar, Bukowski pansiyonunun penceresinden, gidip gelen yaylı arabalar sokağına şöyle bir bakar, Virgina Woolf kendina ait odasındaki yalnızlığının tozlarını alır, Sait Faik, teknesinden hikâye dolu kıyıyı süzer, Yahya Kemal yeni şiiri için İstanbul’un yeni bir tepesini aramaya başlar, Necip Fazıl kaldırımlara konup rızkını arayan güvercinlerin karıncaları ezmeden nasıl yürüdüklerine kafa yorar, Cemil Meriç uyunmamış gözlerini sözleriyle yıkamak için serin suyun aktığı musluğa uzanır, Peyami Safa bugün kendinde hangi hastalığı icat edeceğini düşünerek günün perdeleri açar, Attila İlhan gece bir A4 kağıdına daktiloyla yazdığı çiviyi söküp, çivinin izini sever, Edip Cansever anlaşılması güç bir şiir bulmak için kapıdan dışarıya düzyazı adımını atar, Dante yüzüne Beatris maskesi geçirerek evden çıkmaya hazırlanır, Orhan Veli her zamanki gibi garip, doğan güneşe hayretle bakar, Can Yücel yatağın içinde elinde sigara yine küfretmek için bahane arar, Ataol Behramoglu günün kahvaltı sofrasında sabahın alaca sessizliğini dinler, Cahit Zarifoğlu şiir yazacağı çocukları işaretlemek için perdeyi aralar, Ahmet Mahdi Tanpınar hülyalı bir Bursa özlemiyle balkonundan uzaklara bakar, Yaşar Kemal dev gibi ayaklarını yataktan zemine değil de sanki bir denize atar, Didem Madak yaşıyor olmanın keyifsizliğine makyaj yapar, Abdurrahim Karakoç yine söz kuşlarını Anadolu'ya doğru uçurur, Ümit Yaşar intihar etmemek için oturduğu koltukta gün ışığını koklar, Turgut Uyar, Ahmet Arif, Gülten Akın, Özdemir Asaf… velhasıl hepimiz gülünç derecesinde hayata sarılırız, biliriz ki yaşamak meydan okumaktır.
(imaj.aliulurasba

RİO-DÜNYANIN UTANÇ OLİMPİYATI

Vicdansızlık, özü şeytani olan etik bir ilkedir. Karnavallarıyla, eğlencesiyle, dansıyla, müziğiyle dünyanın bir eğlence yeri olduğunu haykıran meşhur Rio, olimpiyatlara ev sahipliği yapıyor.

Ancak özellikle Amerikalı yüzücülerin, yarışma öncesi sırtlarına çektirdikleri “bardak” izleri, Rio’ya gelen mülteciler kadar ilgi çekmiyor. Çekmez de, niye çeksin. Çünkü insan acıyı, umutsuzluğu kendi üzerine gelmediği sürece dikkate almaz. Başkasının acısı başkasını ilgilendirir.

Orada, Rio’da “mülteciler takımı” da var. Vicdan sızımızın uzağında mülteciler bir ülke olmuş. Haberimiz yok.

Sahillerde denizyıldızları gibi can veren çocuk, anneleri, babaları, kardeşleri, kızlar, erkekler, gençler, yaşlılar, ikiyüzlülüğümüzün karşısında ölmemişler, direnmişler ve olimpiyatlara gidecek kadar vicdansızlığımızın içine sızabilmişler, haberimiz olmamış.

Olimpiyat Komitesi sporcuların belirlenmesinde iyi sporculuk düzeyi, Birleşmiş Milletler tarafından onaylanmış bir mülteci statüsü, kişisel durum ve öz geçmiş gibi kriterlerin rol oynadığını açıklamıştı, daha ilk gün. İlginç değil mi kriterler ve özellikle BM tarafından onaylanmış bir mülteci statüsü edinmek… Kişisel durumları nedir mültecilerin ve gerçekten bir özgeçmişleri var mıdır yoksa doğrudan özgeçmişlerine “insanların vicdansızlığı” diye yazsalar geçerli olur mu?

Komite açıklamasında mültecileri olimpiyatlara almalarında bir hedefi olmadığını açıklamıştı.  Açıklamada, “Mülteci takımını Rio’daki Olimpiyat Oyunları’na buyur (buyur ederek ifadeye dikkat) ederek dünyadaki tüm mültecilere bir umut (bir umut, ifadeye yine dikkat) mesajı vermek istiyoruz” diyordu. Komite başkanı yapıyordu bu açıklamayı ve aynı açıklamada şu ifadeler de yer alıyordu: “Bir ulusal takımları, arkalarında yürüyecekleri bir bayrakları ve çalınacak bir ulusal marşları olmayan bu mülteciler, Olimpiyat bayrağı ve marşı altında oyunlara katılmalarını memnuniyetle karşılayacağız.” “Memnuniyetle” ifadesine de dikkat lütfen.

Bir ekip olmayı başarmış ve gerçeği yüzümüze vurmak için olimpiyatlara kadar gelmiş mültecilerin bayrağı var aslında ve renkleri turuncu siyah, yani aslında can yelekleri.

… ötekiler sizi dışlar ve siz ya zindan ya da giyotine boyun eğersiniz. Her şeyin neyi temsil ettiğinin ne önemi var, her şeyden yüz çevirmek daha kolay. Mülteciler Rio Olimpiyatlarında ne kazanacak bilemiyorum ama biz, birbirimize “ihanet” tanımlamaları yapıp hainler ile ilgili uzmanlığımızı geliştirirken, asıl ihanet insanlığa yapılıyor. Yarın her şey süt liman olduğunda birbirimizin yüzüne bakarken ne diyeceğiz; “Vay canına Rio olimpiyatlarına mülteciler katılmıştı ve bayrağı can yelekleriydi” mi diyeceğiz. Vicdansızlık denizinde çırpınan bize kim can yeleği atacak?  


14 Ağustos 2016 Pazar

15 TEMMUZ'U BAHANE EDEREK "KANDIRILMAK"

(Sadece kandırıldık diyenler için söylemiyorum…) “Kandırıldık” neşteriyle, sadece bu sözleri söyleyenler değil herkes açısından zehirleyici bir ilişkinin geçmişini örtmek, ya da her şeyi kesip atmak ve geleceğe bakmak, düşüncelerin üzerindeki kalın, irinli kabuğu ve bu kabuğun zifir karanlığını ortadan kaldırmaya yetmez. Halkın “15 Temmuz” korkusu üzerinden, her şeyi bir gecede değiştirmeye kalkarak, geçmişi belli bir takvim diliminden sonra yok sayarak, gelecek inşa etmeye kalkışmak ham hayaldir. Projemiz ne, planımız nasıl şekillenmiş, akıl nerede, inanç hangi araya sıkıştırılmış, “vatan”, “din” sevgisi ve bağlılığı hâlâ politik bir argüman mı?... Komediye aç değiliz, trajediye ve acıya kusacak kadar doyduk. “Hain yetişiyor” diye bir yerlerin kapısına kilit vurmak ya da onları dış cephe kaplaması veya kentsel dönüşüm rantına kurban etmeden, eksik de olsa fikirsel dönüşüme tabi tutmak belki bir yere kadar anlaşılabilir, kabullenmesem de (dönüşüm çerçevesi belli olmadığı için)… ama şuursuz bir öfkeden kaynaklanmayan, “Hainler ülkenin toprakları üzerinde yetişiyor, ülkeyi de kapatacak mısınız?” sorusunu sormayı da haklı kılar. Buna “Konuyu çarpıtıyorsun” diye cevap verilmeye bilir, hatta beni artık yüz göz olunan “Hain” suçlamasıyla karşılık verebilirsiniz. Ben asıl şu soruları sormak istiyorum: Özelleştirme İdaresi aracılığıyla Atatürk Orman Çiftliğini, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğünü, Türk Tarih ve Dil Kurumunu, Kredi ve Yurtlar Kurumunu, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nü özelleştirecek misiniz? Eğer bunu cidden yapacaksanız kimsenin “üç-beş çocuk” yapmasına gerek yok. Bu trajik komik-komik durumun çıtasını yükselteyim… Çünkü Atatürk Orman Çiftliği’ni yok ederek bir doğal doğa düşüncesini ve doğayla irtibatı, Devlet Tiyatroları’nı yok ederek insanın sanat sahnesinde kendisiyle yüzleşmesini-empatisini, Tarih ve Dil Kurumu’nu yok ederek geçmişin derinliğini ve geleceğin ufkunu, Kredi ve Yurtlar Kurumu’nu yok ederek gelecek kurmaya çalışan gencecik insanların, kim olduğu belli olmayanların tuzaklarına açık hale geleceğini, Devlet Opera ve Balesini yok ederek, estetik varoluşu ortadan kaldıracağınızı bilin. Bu kurumlar bu kadar önemlidir. Kapatılmak, satılma yerine desteklenip güçlendirilmesi gerekir. Bunu devlet değil vatandaş yapar. Zaten yapmıştır da. Kurumların bugün işlevsiz hale getirilmesi günlük politik yozlaşmadan kaynaklanmaktadır. Bu düşüncemin ne köhnemiş, çürümeye yüz tutmuş bir solculukla, ne bir slogan haline getirilmiş milliyetçilikle, çağdaşlıkla veya gericilikle ya da şununla bununla bir ilgisi yok. Bağlantısız, bağımsız bir gazeteci ve yazar, aydınlanmaya çalışan, ülkesini, ülkesinin insanlarını nefret ederek de olsa seven (anlayabilecekler için) bir insan sorumluluğuyla, 15 Temmuz’u bahane ederek ülkenin geleceğini yok etmeyin, derim, iyi niyetle bir kez daha düşünün diye de eklerim.
(viralimaj: aliulurasba

11 Ağustos 2016 Perşembe

GÜLÜMSEMESİ YAKILIP SAN FRANCİSCO KÖRFEZİNE DÖKÜLEN ADAM

“Jumanji’yi seviyordum”…
Saat öğleye doğru 11’e geliyordu. Asistanı önce telefon etmiş, geleceğini teyit etmişti. Ancak o sabah telefonu cevap vermedi. O da kalkıp doğrudan evine gitti. Kapıyı açıp içeriye girdiğinde o korkunç manzarayla karşılaştı.
Günaydın Ölüm!
Yıllar önce dünyanın yaşayan en komik adamı seçilen, gelmiş geçmiş en yetenekli yüz aktör arasında 63. sırada olan Robin Williams, gülümseyen yüzüyle bedeni arasındaki bağı, boğazına geçirdiği kemeriyle asmıştı. Yıllarca belki her gün pantolonunu tutması için dokunduğu, köprülerinden geçirip beline sıktığı kemeriyle hayatla ölüm arasına kesin bir set çekeceğini belki kendisi bile bilmiyordu. “İntihar etmeseydi 3 yıl içinde ölecekti” diyordu doktoru, Williams’ın ardından.
Yüzünü güldüren bütün sebepler bitmiş miydi yoksa yakalandığı Alzaimer hastalığı yüzünden yavaş yavaş geriye, çocukluğunun çaresizliğine doğru sürüklenişi mi, alkol mü yoksa neydi onu bu korkunç sona iten, elbette kimse bilmeyecekti. Robin Williams artık yok.
Yıllar önce belki ilk gençlik yıllarımda izlediğim Mork Mindy dizisi, 12 Eylül yasaklısı listesine giren “Ölü Ozanlar Derneği” ardından “Günaydın Wietnam”, “Aşkın Gücü”, “Can Dostum”, “Balıkçı Kral”… filmleri ve diğer filmleriyle daha çok tanımıştım gülümseyen, duygu ve akıl dolu bu adamı.
Williams’in, Robot Adam (Bicentennial Man) filmi ise diğer bütün filmlerinde bana göre apayrı, hayata düşülen bir dip nottur. Aşk, merhamet, vicdan gibi hislerin teknolojiyle ötelendiği çağımıza karşı bir canlı kalkındı robot Andrew. Çünkü insanların arasına yaşarken robot değil de insan olduğunu anlıyordu ve bunu anlamı için aşık olması gerekiyordu…
Aynı şekilde Günaydın Wietnam filminde de bir asker insan olduğunu hatırlıyordu Robin Williams’ın yayınlarıyla. Savaşmak, öldürmek için robotlaşmış bir subay bir gün karargâhtaki radyoda yayın yapan Robin Williams’a geliyor ve şöyle bir şeyler diyordu: “Bütün kalbimle komik olduğuma inanıyorum.”
Kuşkusuz hayat böyleydi yani robotu insan yapacak kadar güçlü, öldürmeye kurulmuş robotlar gibi olan insanlar yaşama susuzdu. Ancak ilginçtir ve katilleri besleyen sistem her yerde aynıydı ve ipler onların elindeydi. Robin Williams öldükten sonra, bugün dünyanın en kanlı teröristleri olarak haber bültenlerinde izlediğimiz IŞİD üyeleri arasından bulunan 19 yaşındaki Abdullah adlı bir genç, “Robin Williams öldü mü? Çok garip. Onun filmlerini izleyerek büyüdüm” yazmıştı Twitter hesabından. İngiliz bir IŞİD’li ise ona cevaben “Çok yazık, Jumanji’yi seviyordum. Hatta filmini kaydetmiştim” karşılığın verdi.  IŞİD’ci Abdullah “Güzel film. Çocukken severdim. Jumanjihadi. Epey akılda kalıcı” diye yazdı. Twitter kullanıcılarının Abdullah’a filmlerle ilgili soru yöneltmesi, şaşkınlıklarını dile getirmeleri üzerine IŞİD üyesi “Şimdi insanlar beni, cihat hakkında verdiğim bilgiler için değil de sevdiğim filmler için takip etmesinden endişe ediyorum. Son üç saattir sorular soruyorsunuz, gerçekten hem IŞİD’i ve cihadı desteklemek hem de film izlemenin imkânsız olduğunu mu düşünüyorsunuz?” diye soracaktı.
Ancak Robin Williasm’a taziye mesajı yazan IŞİD üyelerine tepki gecikmeyecekti. IŞİD destekçileri twitter kullanıcısı, oyuncunun cihat hakkındaki konuşmasını paylaşarak “Robin Williams’ı övenlere sesleniyorum, inancınızı gözden geçirmeniz gerekiyor” ifadelerine yer verdi. Bir başka kullanıcı ise Robin Williams’ın intihar ettiği videoyu paylaşan üyeye destek vererek “O intihar etti, yaşamını sürdürmek için kadın kılığına girdi ve dinimizi lekeledi. Allah onu Cehennemde cezalandırsın” diye yazacaktı.
Her robot insana dönüşebilirdi ve bu filmlerde olmazdı aslında ama insanların filmlere, filmlerin insanlara sızdığı kadar kolay olmuyordu bazı şeyler.
Öldükten sonra yakılan ve külleri gülümsemesiyle birlikte suya verilen daha doğrusu yazılan gülen adam Robin Williams, katılaşmış yüreklerin su içtiği insanlara, yüreklere ne zaman ulaşırdı ki…
Jumanji’yi sevmekle başlamalı belki de ya da sadece sevmekle başlamalı insan yeniden bir sapaktan dönerken… Robot insanlar arasında insana dönüşürken, insanların arasındaki insanın robota dönüşmesi nasıl bir paradoks?

viralimaj:aliulurasba

10 Ağustos 2016 Çarşamba

SİNEMADA ÖLEN KADIN

1919 yılının Aralık ayıydı. Anadolu işgal altındaydı. Halk kurtuluş günü için bir kıvılcım bekliyordu. Bu kıvılcım 19 Mayıs günü Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışıyla çakacaktı.
Bundan yaklaşık beş ay öncesi, Aralık ayında kaybedilmiş bir toprak olmanın kederli iç çekişiyle yazgısına teslim olan Yemen’de bir kız çocuğu dünyaya gelmişti. Hem kendi kaderi hem de ülkesinin kaderi için savaşsın ve muzaffer olsun” diye mi bu isim konulmuştu bilinmez ama Cahide’yi bir süre sonra geldiği Anavatanında, Türkiye’de herkes tanıyacaktı.

Henüz geç kızlığa yeni adım atmaya başlarken girdiği Darülbedai’de göz alıcı güzelliğiyle tiyatronun duayeni Muhsin Ertuğrul tarafından keşfedilmişti.  O günden sonra yıldızı parlayacak sadece güzelliğiyle değil Türkiye’nin ışığı hiç sönmeyecek, pırıl pırıl parlayan bir artisti olacaktı.

Giydiği o narin ökçeli pabucundan şampanya içecek, Taksim, Gümüşsuyu’nda kendisi için inşa edilen apartmanının temeline pırlantalar serpilecek kadar erkekleri büyüleyen güzelliğiyle Cahide Sonku, ülkesinin ilk kadın oyuncusu, ilk kadın yönetmeni, ilk kadın yapımcısı belki de ilk gerçek kadını olarak tarihe geçecekti.

Oyunculuğu kadar özel yaşamı da herkesin gözü önünde olan Cahide Sonku, karton kadınlardan hayli uzak, sadece oynamıyor, oynadığını yaşıyor, yaşadığını ise oynuyordu. Aslında sadece bir insan değil bir tiyatro sahnesindeki muhteşem kadın kahraman veya bir filmdeki oyuncuydu ama gerçekti de. O yüzden oyuncu Cahide Sonku mu yoksa gerçek insan olan Cahide Sonku mu, muhtemelen karar vermek zordu, yazgısıyla ilgili.

O sadece sahnedeki veya kamera önündeki kuralları değil hayattaki bütün kuralları da yerle bir ediyordu. “Kendine ait bir oda” kurmaya çalışırken, bu oda, daha ilk anda çürümeye yüz tutmuş bir hal alıyordu. Gözyaşları dudaklarından ruhuna sızan alkolle karışarak bir azizeyle bir kötü kadını aynı anda ilmek ilmek işliyor, sahneye veya kamera önüne getiriyordu. Kendi olmaya çalıştıkça kendinden uzaklaşan Cahide Sonku, Dostoyevski’nin kararlı ezik ruhlu, kendi kendini ötekileştirmiş ve bu halleriyle baş kaldırmanın büyüsüne kapılmış mistikleri gibi içine kapanıyor, içine kapandıkça da dışarıya kök salıyordu. Kendisini kucaklayarak öldürmeye çalışanlara karşı oyuncu Cahide, oyuncu olmayan Cahide’ye sarılıyor, o anda yaralanıyor, sonra oyuncu olmayan Cahide oyuncu olan Cahide’ye sarılıyor yine yaralanıyordu. Tenin oyunları, bir kadının ruhuna kan olarak yağıyordu…

Büyük yıldız sahnede ve kamera önündeki bütün pırıltılı yıldızlarını meyhane köşelerinde dökmekten çekinmiyordu. Onun için ne sahne ve kamera önü ne meyhane gerçek değildi. Ya da ikisi de gerçekti ama o gerçeği umursamıyor, umursanmayan gerçek film seti, sahne üzeri oluyordu. Alkol bağımlılığı kendini ifade biçimi olduğu kadar kendini reddedişin de sığınılacak tek güvenli kıyısıydı. İçkiliyken belki şuursuzca iyilik ve güzellik hissiyle doluyken ve bunlar kendisine yönelik suikast girişimlerinde kullanılırken… İçi yerine dış güzelliğine tapılan züppe bir çevreye karşı muhteşem bir kadın ruhuyla, vicdanıyla kendisini nasıl savunsun? İçerek, daha çok rezil olarak ve rezil oldukça kendisini daha güzel, daha iyi hissederek… Çünkü alkol ona yeni bir ruh ve beden dili veriyordu. Cahide Sonku da bu dilin esaretinden memnun, bu dili olabildiğinden daha fazla hoyrat kullanıyordu işte, hem de her yerde ve herkese karşı.

Alkol bağımlılığıyla kendini gizlerken aslında bu gizliliği herkesin görmesini istiyordu, bir anlamda Cahide Sonku, zaten, artık herkesin kendisini görmesini istediği yere tırmanmıştı. Her insanın alkol içmek için bir sebebi vardı Cahide Sonku’nun sebebi ise çevresinin parlattığı eseri görüp aşağılık övünmelerine kılıf bulmaktı. İçki içindeki kalabalıkları öldürüyordu. İçki dışındakileri öldürüyordu. Ancak Cahide Sonku bir anda bütün bu ölümlerin ortasında kendisini canlı hissettiğinde, yapayalnız kaldığını düşünüyor ve tekrar silinenleri, öldürülenleri toplamak için yeniden alkol şişelerine uzanıyordu. Sanki ilahi olan mükemmelliğe bir çentik atıyordu. Bu var olma sanatına karşı saldırılara, bu saldırılar yüzünden olağanüstü bozulma yaşayan muhteşem yok oluşa yepyeni, alışılmadık bir figür eklemekti. Böylece tapılan kadın yavaş yavaş İblis’in içine girdiği ve herkesi kandırdığı bir figür haline geliyordu. Oysa kendisine tapınmayı da kendinden nefret edilmesini de yaratan toplumdu. Ortaya çıkan eser, Cahide Sonku bir sonuçtu, bir neden olduğu kadar.

Artık iş çığırından çıkabilir, bütün tapınmalar bir son bulur ve Cahide Sonku, herkesin beklediği sona kendisini gönül rahatlığıyla teslim edebilirdi. Çünkü eser tamamlanmıştı. Her yerinden kan sızan ama görünmeyen Cahedi Sonku, 16 yıl önce adım attığı bu dünyaya tersine çevrilmiş zaman takvimi olarak 61 yaşında veda edecekti. Ölümü yine herkesin önünde, bir sinemada gerçekleşecekti. Tıpkı bir film gibi ama gerçek, eti kemiği, olan, kan sızan bir film... Yıllarca filmlerinin beyaz perdeye düştüğü Alkazar (bazı kaynaklara göre göre izbe bir evde) sinemasında hayatını kaybedecekti. Türkiye’nin ilk adın starı, kendisini arzularından kışkırtarak ışıklandıran halkın önünde yepyeni bir arzu fırtınası estirecekti. Ölüm çırılçıplak gelecek ve Cahide Sonku’yu alıp gidecekti. Cahide Sonku gibi yaşamak yerine insanların içinde kendi icat ettikleri “Cahide Sonku gibi ölmek” fiilinin çekimlerini bile yapmayacaklardı. Çünkü bu fiil çekimi ancak ona yakışan ve güzelliğine güzellik katan müstehzi gülümsemesiyle Cahide Sonku’ya yakışırdı.   Kim çırılçıplak, herkesin önünde ölebilme cesareti gösterebilir ki, elbette hiç kimse. Çünkü çırılçıplak yaşamak cesaret ister. Bir kaybediş öyküsü değildir Cahide Sonku’nun öyküsü, bir muzaffer kazanç da değildir, o bir kadındır ve kendi gelgitlerini kendisi oluşturan bir kadındır aslında. Şöhret kurbanı olmaktan çok şöhretinin kurbanları ortaya çıkardığı bir kadındır Cahide Sonku. O Marlen Dietrich kadar görünen ve dişiliğini saklamayan, Virgina Woolf kadar görünmeyen ve kadınlığını saklayıp, keşfedilmeyi bekleyen iki ayrı kadını içinde barındıran bir kadındır Cahide Sonku. Dolayısıyla kendi ifadesiyle Talat Artemel’den içkinin dilini, İhsan Doruk’tan gücü ve sadakatsizliği öğrenen bir anlamda toplumun öbeklendiği iki erkekten iki ayrı kadın haline gelen kadın. Star olmak zor değildir aslında zor olan bir toplumun Cahide Sonku’yu taşımasıdır. Sadece özgür bir kadın değildir Cahide Sonku, aynı zamanda özgündür. Bu özgürlük ve özgünlük çağa, çağın toplumuna yabancıdır. Alkol şişelerinin dibinde de kaybolmamıştır o kadın. Kaybolan o dönemin toplumdur.

İlkokul mezunu olduğu, sonradan gördüğü, star olmayı taşıyamadığı, kötü oyunculuğu vesaire Cahide Sonku sendromu” kaynaklı hepsi birer yaftadır. Cahide Sonku o dönemin toplumuna “özgür-özgü kadın”imajından çok “gerçek bir kadın” imgesi olarak fazladır. 61 yıllık yaşam Cahide Sonku tarihidir ve ne hazindir ki, günlük tutmamıştır bu zarif kadın, ya da tuttuysa bile yok edilmiştir. Çünkü Türk Sinema tarihi kahraman erkekler tarihidir ve Cahide Sonku bu yüzden ötekileştirilmiş bir kadın olarak çıkar karşımıza yani bağımlılıktan ölmüş, yaşarken çürümüş. Kahramanlık öykülerine susamış her toplumda kadın kahramanlar kolay harcanır. Cahide Sonku da bilerek harcanmıştır. Her şeye rağmen yenilmemiş bir kadın… Sinemada öldüğü gün daha diri bir kadın olarak olarak yaşamaya başlayan Cahide Sonku gibi ölebilmek için onun gibi yaşamak gerekir ve bu sadece cesaret değil kadın olmayı da gerektirir.
… ve bazı kadınların içi boş tezahürata değil sevildiğine inanmaya ihtiyacı vardı.

(aliulurasba

8 Ağustos 2016 Pazartesi

AİLESİNİN AFOROZ ETTİĞİ FETÖ’CÜ ENES KANTER’İN AÇIKLAMALARINDA 14 AĞUSTOS ŞİFRELERİ GİZLİ OLABİLİR Mİ? GİZLİ ŞİFRE ERMENİLERE SALDIRI MI?

15 Temmuz darbe girişi sonrası Amerikan Ulusal Basketbol Ligi NBA’de forma giyen basketbolcu Enes Kanter, FETÖ başı Fethullah Gülen’e canını feda edeceğini söylemişti. Amerika’daki Enes bunları söylerken, sosyal medyada FETÖ’nün tetikçiliğine de soyunmuştu.

İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisi olan baba Mehmet Kanter, 15 Temmuz sonrası hakkında soruşturma açılmıştı.

Baba yaptığı son açıklamada oğlunun FETÖ tarafından hipnotize edildiğini söyledi. Mehmet Kanter, kaleme aldığı mektupla oğlunu evlatlıktan reddettiğini de açıkladı. Aile ortak bir mektup kaleme alarak, özetle “Kendisinin FETÖ terör örgütü tarafından hipnotize olduğunu ve kullanıldığını düşünüyoruz. İnsanlar yanlışlıklar yapabilir. Yanlıştan dönmenin erdem olduğunu defalarca söyledik ancak ikna edemedik. Ben babası ve bütün Kanter aileleri olarak FETÖ terör örgütü tarafından yapılan çirkin darbeyi kınıyor ve lanetliyoruz. Enes’i başta ben babası ve Kanter aileleri evlatlıktan reddediyoruz. Bir an önce soy ismini değiştirmesini istiyoruz. Başta Cumhurbaşkanımız ve Türk halkından böyle bir çocuğum olduğu için utanç duyarak özür diliyorum” denildi.

Enes Kanter’de bir açıkla yaptı. “Yaz Tarih! Ey kâinat duy sesimi” diye başlayan mektubu-açıklaması bana göre son derece ilginç ayrıntılar içeriyor. Bu açıklama Enes Kanter tarafından yazılmamıştı. Ya da bazı önemli ayrıntılar bazıları tarafından bu metne iliştirilmiştir. Bu metni oluşturamayacağından değil, hitap biçimi, seçtiği kelimeler, yazının kompozisyon olarak akışı, kelimelerin seçilmişliği, daha da önemlisi bir iki çok önemli detayın yazının içine gizlenmiş olması ve daha bir sürü ayrıntı.

Zaman zaman duygusal ögeler içeren ama bazı satırları çok ustaca kaleme alınmış bu metni sadece üslup bakımından değil ifade biçimi, giriş, gelişme ve sonuçları itibariyle de analiz etmeye çalıştım; bir bilinçaltını çıkarmak için.
BİR
Öncelikle “Yaz tarih” ve “Ey Kâinat duy sesimi” ifadesi bir haksızlığa uğramış bir mazlumun ifadelerine benzese de tarihe ve kâinata karşı, dolayısıyla geçmiş ve gelecek zamana karşı küstahça bir başkaldırı var. “Yaz tarih” öfkeli bir emir cümlesi olarak kurulmuş. Üstelik üstten bakan, kibirli bir emir cümlesidir. “Yaz kâtip”, “Yaz kızım” veya “Yaz oğlum” ifadelerinde olduğu gibi bir emir cümlesi değil. Doğrudan geçmişe ve geçmişten bugüne ve geleceğe küstahça bir gönderme: “Bizim gibi insanlar ne geçmişte anlaşılabildi ne bugün ne de gelecekte anlaşılabilecek ama sen yine de yazacaksın, emrediyorum, çünkü hâkim olan benim, hâkim olacak olan da benim. Bunu göreceksin; ben zamana hükmediyorum…” deniliyor.
“Ey kâinat duy sesimi” ifadesi ise yine bir emir cümlesidir ama aslında fethedilmiş bir mekân veya mekânsızlığın mekânı ile kâinatın yaratıcısına yani doğrudan Allah’a hitap bir vardır ve ilk emir cümlesine nazaran daha geridedir. Ancak küstah ve hileli bir hitaptır. Zira kâinatı yaratan (zamanı ve mekânı da) Allah’tır. “Ey Allah’ım duy sesimi” yakarışı yerine “Ey kâinat duy sesimi” bir yakınmayla birlikte, Allah’ın karşısında bile güya kendi davasının ne kadar güçlü olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Dolayısıyla bu cümlede, doğrudan Allah’ın içindeki durumu bilmediğinden yakınmaktan çok, yakınmasının neden duyulmadığına, muhatap alınmadığına, bir işaret gönderilmediğine ilişkin bir hitap durum vardır ve şöyledir: “Ey Allah, sesimi neden duymuyorsun? Bizi -kesinlikle bizi, yani FETÖ’yü- neden görmüyor, ona-bize yardım etmiyorsun? Sen Allah değil misin? Biz senin davanın hicret ehli cihatçıları değil miyiz?”
Çünkü alt satırlarda (biz senin aracın Peygamberin(!) olan insan için-Fethulah Gülen, her şeyi feda ediyoruz, bak ben evlatlıktan reddedildim, buna rağmen onunlayım - Fetullah Gülen’leyim. Sen Allah’sın, sesimizi şimdi duymayacaksın da ne zaman duyacaksın.) Bu çerçevede “Ey kâinat duy sesimi” ifadesindeki gizli bir özne gibi kullanılan Allah’a öfke kusmak ile “Ey Allah’ın duy sesimi” yakarışı arasındaki fark sanırım kolayca anlaşılabilir.
İKİ
Yukarıdaki iki cümleden sonra gelen paragraf kayıplarıyla ilgilidir. Geçmiş 24 yıla özellikle vurgu yapılıyor. Çünkü 24 yıl kısa bir süre değildir. O güne değin her şey normaldir. Ancak sonra her şey değişmiştir. Kökleri onu reddetmiştir. Bu paragraftaki cümlelerin sonlarındaki son ve sondan bir önceki kelimeler “kaybettim”, “istedi”, “reddetti”, “yok sayıyor”, “istemiyor” ifadeleri, sadece duygusallık içermiyor. Bir kibrin öfkesini de barındırıyor. Buradaki “…bugün 24 senedir…” vurgusu da bunun göstergesidir. “… Beni doğuran anne beni reddetti…” cümlesinde iki kez “beni” ifadesinin geçmesi “Bu nasıl olur?” anlamından çok, “Bu olamaz, korkunç bir gerçek-bir yüzleşme” anlamına gelir. Burada da birçok şey söylenebilir ama çok uzatmak istemem. Bu paragrafta önemsediğim en çarpıcı ifade “Beni doğuran anne beni reddetti” ifadesidir. Yani “ağaç meyvesini nasıl dalından atabilir, beni nasıl kapı dışarı edebilir, ben onun bir parçasıyım, üstelik insanım, bir hayvan değilim, bir geçmişim, bir köküm olmalı, ama yok. Beni doğuran annem bile beni reddetti. Hani Cennet ayaklarının altında olan kadın… beni reddetti, artık beni doğurmamış gibi ben de doğmamış gibiyim…” diyor. Ki, bu “Yaz tarih”, “Ey kâinat duy sesimi” ifadesine de doğrudan bir göndermedir. Zira alttaki paragraf artık bir kökünün olmamasına derin bir üzüntüden çok, “dava” insanı olmasını kimsenin anlamadığına öfkeleniyor. “Allah’a sığınma yerine başka kişilere sığınma ortaya çıkıyor… Diğer cümleleri incelemiyorum, uzatmamak için…
ÜÇ
Anne kendisini yok saydıktan sonra kim vefalı ve fedakâr olabilir, kim ona gözyaşı dökmüştür o büyürken. Yani artık anne onu reddettiği için o da anneyi reddetmiştir, anne zaten hayatında yoktur ki, (kendini ikna, bastırma). “Elbette beni siz büyütmemiştiniz, dolayısıyla beni sahiplenmeniz de mümkün değildi” demek ister ve aslında açıklamasındaki, “Vefalı, fedakâr insanların gözyaşları ile büyüttüğü bu hizmet için bir Enes değil bin Enes feda olsun. Hocaefendi yolunda anam, babam, kardeşlerim, tüm sülalem feda olsun. Bu dava uğrunda bir değil saçlarım adedince başım olsa yine veririm feda olsun. Rabbim benim ömrümden alsın her saniyesini yiğit hocama versin. Hizmet yolunda (Allah veya İslâm değil) cennetim feda olsun, cehennemlere güler geçerim. Canım hocamın sevgisi ana, baba, kardeş bütün sevgilerin üzerindedir” ifadeleri doğrudan sahabenin Peygamber efendimize hitabı gibidir. Oysa ne sahabedir ne de birlikte olduğu, yolundan gittiği, yan yana durduğu insan, yani Fethullah Gülen peygamberdir. Hepsi müphem bir “hizmet” yolunun yolcularıdır, hatta terörist faaliyet içindedirler… Burada da birçok simgesel veri vardır analiz edilebilecek ancak en çarpıcı olanı “Cennetin feda edilmesi”, “Cehennem’e razı olunması”dır ki, bu bir meydan okumaktan çok, aslında bir ifşaattır. Neyin ifşaatıdır? Köksüzleşme tamam, “Beni herkes reddedebilir, ben tek başıma olabilirim ama aslında acizim. Cennetimi bile feda edebilirim, Cehennem’e gülebilirim, yani bu dünyadan geçebilirim ama ya öbür dünya…” Bu konudaki tereddüt bir meydan okuma gibi gelebilir bize oysa metnin alt okuması yapıldığında derin bir çaresizlik sezilmektedir. Bu bir yakalanmışlığın ifadesidir. Zira “Canım hocamın sevgisi” derken hocasının ona sevgisi mi onun hocasına sevgisi mi belirsizdir. Oysa feda ettikleri belirlidir. Ne için feda edildikleri de bellidir. Feda edilenler feda edilene değecek midir?.. Çünkü “hoca”-Fetullah Gülen sadece “yiğittir”. Ya iman, ya itikat ve diğer her şey?.. Uzatmayayım.  
DÖRT-14 AĞUSTOS İÇİN ŞİFRE “PAKRUDİN” Mİ?
En önemli cümle: “Biz bu hizmeti sokakta bulmadık ki birkaç pakrudin dönme* yüzünden bırakalım.” Bu cümle sadece hükümete yönelik olamaz. Yani Enes Kanter için olamaz. Çünkü esas mücadeleyi yapan “lideridir(!)”. Onun söylemesi daha anlamlı olmalı, en azından, bedduasında yaptığı gibi.
FETÖ ‘nün başındaki isim Fethullah Gülen’in** bir duasında gündeme gelen bu kelime ile ilgili araştırmanızı google de yapabilirsiniz. Burada şunu söylemek istiyorum; yazıyı bir bütün olarak deşifre etmeye, ayı metni, bir anlamda yazanın ve yazının bilinçaltını okumaya çalıştım. Bilinçaltını okuyabildim mi bilmiyorum ama 14 AĞUSTOS tarihi ile ilgili FETÖ örgütünün tehditlerinin bununla bir bağlantısı olabilir! Bu iç savaş anlamına gelir. Gezi olayları ile 15 Temmuz’da sokağa çıkan insanlar arasında özellikle internet ortamında yapılan kıyaslamalara bakın derim… Dolayısıyla bu aynı zamanda Türkiye’nin dış müdahaleye açılması anlamına gelir ve daha birçok anlama gelir. Yani Ermenilere veya Ermenilerin kutsal mekânlarına karşı İstanbul’da veya şurada burada bir saldırı olması… Onun için de dikkat çekmek istedim. Çünkü bu ifadenin altında “Anam babam sana feda olsun, hizmet yolunda feda olsun bu dava uğrunda feda olsun” ifadesi yer almaktadır. Biraz komplocu bir yan varmış gibi ancak evet; ancak… ifademi koyuyorum...
Çünkü, “pakrudin dönme” ifadesinden sonraki ikinci cümle bir NBA oyuncusu tarafından şöyle kurulmuştur “…kimsenin zerre şüphesi olmasın. Allah (cc) sahabi ruhunu yeniden dirilten…” Bu cümle “Cihat’ı işaret eder ki, daha önce bu tür söylemler çıkmıştı. Yani Peygamber efendimizin sahabesi aynı zamanda cihatçıdır. Aynı cümle “… bu garip davanın (müphem dava) garip yolcularına (yolcuları belli ve garip değil, gariban vatandaşlar ayrı) sahip çıkacaktır, şahlandıracaktır” diye biter. Ardından ise tabana mesaj olarak “Dayanın ağabeylerim dayanın ablalarım dayanın kardeşlerim. Sıkın dişinizi. İmtihanı kaybetmeyelim. Kazanma kuşağında kaybedenlerden olmayalım…” ifadeleri gelir. Neden “Pakrudin-dönme” kelimesi oraya yerleştirilmiştir? Yani eğer dava “İslâm” davasıyla ki metinde “İslâm”, “Müslümanlık” ile ilgili hiçbir ifade geçmez, “Allah” ismi üç yerde ve “Mevlam” ismi bir yerde geçmektedir, o halde “pakrudin-dönmelerle” ne gibi bir hesap vardır? Ayrıca, “Bundan sonra benim anam babam da benim kardeşim de dünyanın 171 küsur ülkesinde Türk Bayrağını şerefle dalgalandıran o fedakâr hizmet erleridir. Bundan sonra benim ailem o gözü yaşlı hocafendimdir” ifadesi neden kullanılır? Çünkü anlaşılmıştır ki zaten yukarıda bu cümlelerde verilmiştir asıl maksat. Burada neden “171 ülke” ve “Türk bayrağı” kullanılmıştır. Bu hareket milliyetçi bir hareket değildir. Yine ve yeniden tabana (özne belirsiz olsa da) mesaj olarak, “… Zalimler yakın zamanda savrulup gidecektir. Sıkın dişinizi Allah bizimle beraber. Mevlam her şeyi güzel eyleyecek. Bu davadan vazgeçilmez. Allah var gam yok” ifadelerinde “İslam” ve “Müslüman” kelimesi neden hiç geçmez. Metinle ilgili yazılacak aslında daha çok şey var ama kafanızı şişirmeyeyim; saçmalıyorsun diyenlere de hak veririm.

* Ermeniler içinde Yahudi orijinli bir unsurun 2 bin 700 yıldır varlığını sürdürdüğü Pakraduniler (Bagratuni/Bagratids) adı verilen ve asırlarca Ermeni toplumunu yöneten gizli (Kripto) Yahudi asıllı cemaate Pakraduniler deniyor. Ermeni cemaatinden Levon Panos Dabağyan, 2006 yılında Cemaat'in yayını Aksiyon Dergisinde vermiş olduğu röportajında Pakradunilerin Ermenilerden farklı bir yaşam sürdüklerini, geleneklerini devam ettirdiklerini, domuz eti yemediklerini ve çocuklarına İbrani isimler verdiklerini söylüyordu. (Aksiyon Dergisi/Mustafa Aydın Ermenileri Yöneten Yahudiler, 03/04/2006)
**Fethullah Gülen son bedduasında "bütün terör örgütlerinin Allah belasını versin!.. Pakrudin Terör Örgütü’nün Allah belasını versin!.. Pers Terör Örgütü’nün Allah belasını versin!.. Terör örgütü olmayana, 'terör örgütü' diyenlerin Allah belasını versin!.. Paralel olmayana 'paralel' diyenlerin de Allah belasını versin!.. Umduklarının aksiyle onları tokatlasın, yerle bir etsin, hazan yemiş yapraklar gibi savursun, gübreler gibi toprağın bağrına devirsin, gübre kılsın hepsini!.." (9.11.2015)

ENES KANTER (GÜLEN)’in açıklaması
"Yaz tarih!
Ey Kâinat duy sesimi
Bugün 24 senedir ana, baba, kardeş dediğim ailemi ve tüm akrabalarımı kaybettim. Kendi babam soyismimi değiştirmemi istedi. Beni doğuran anne beni reddetti. Beraber büyüdüğümüz kardeşlerim beni artık yok sayıyor. Akrabalarım beni bir daha görmek istemiyorlar.
Vefalı, fedakâr insanların gözyaşları ile büyüttüğü bu hizmet için bir Enes değil bin Enes feda olsun. Hocaefendi yolunda anam, babam, kardeşlerim, tüm sülalem feda olsun. Bu dava uğrunda bir değil saçlarım adedince başım olsa yine veririm feda olsun.
Rabbim benim ömrümden alsın her saniyesini yiğit hocama versin.
Hizmet yolunda cennetim feda olsun, cehennemlere güler geçerim. Canım hocamın sevgisi ana, baba, kardeş bütün sevgilerin üzerindedir.
Biz bu hizmeti sokakta bulmadık ki birkaç pakrudin dönme yüzünden bırakalım.
Anam babam sana feda olsun, hizmet yolunda feda olsun bu dava uğrunda feda olsun.
Kimsenin zerre şüphesi olmasın. Allah (cc) sahabi ruhunu yeniden dirilten bu garip davanın garip yolcularına sahip çıkacaktır şahlandıracaktır.
Dayanın abilerim dayanın ablalarım dayanın kardeşlerim. Sıkının dişinizi. İmtihanı kaybetmeyelim. Kazanma kuşağında kaybedenlerden olmayalım.
Bundan sonra benim anamda babamda benim kardeşlerimde dünyanın 171 kusur ülkesinde Türk bayrağını şerefle dalgalandıran o fedakâr hizmet erleridir. Bundan sonra benim ailem o gözü yaşlı hocaefendimdir.
Zalimler yakın zamanda savrulup gidecektir. Sıkın dişinizi Allah bizimle beraber.
Mevlam her şeyi güzel eyleyecek. Bu davadan vazgeçilmez.
Allah var gam yok."
Enes (Kanter) Gülen

ENES KANTER’İN AÇIKLAMASINDAKİ DUYGUSAL BÖLÜMLER ÇIKTIKTAN SONRAKİ METNİN MESAJ BÖLÜMÜ, BENCE

"Yaz tarih!
Ey Kâinat duy sesimi
Biz bu hizmeti sokakta bulmadık ki birkaç pakrudin dönme yüzünden bırakalım.
Kimsenin zerre şüphesi olmasın. Allah (cc) sahabi ruhunu yeniden dirilten bu garip davanın garip yolcularına sahip çıkacaktır şahlandıracaktır.
Dayanın abilerim dayanın ablalarım dayanın kardeşlerim. Sıkının dişinizi. İmtihanı kaybetmeyelim. Kazanma kuşağında kaybedenlerden olmayalım.
Bundan sonra benim anamda babamda benim kardeşlerimde dünyanın 171 kusur ülkesinde Türk bayrağını şerefle dalgalandıran o fedakâr hizmet erleridir. Bundan sonra benim ailem o gözü yaşlı hocaefendimdir.
Zalimler yakın zamanda savrulup gidecektir. Sıkın dişinizi Allah bizimle beraber.
Mevlam her şeyi güzel eyleyecek. Bu davadan vazgeçilmez.
Allah var gam yok.

Enes (Kanter) Gülen"

(imaj:aliulurasba

6 Ağustos 2016 Cumartesi

ÇAĞIN ETTEN KEMİKTEN AVATARLARIDIR BÜTÜN KEPAZELİĞİN SEBEBİ

… korkanlar yalnızdır. korkmayın. çağın etten kemikten Avatarlarıdır bütün kepazeliğin sebebi. Karanlık bir beynin baştan çıkardığı bu insanlar, kirli tenlerinin ve cehennemden kalplerinin ağırlığıyla ezilmişlerdir. 
onlar ki cüzamlı bir dinin ve ideolojinin İblis’e adanmış kötü ruhlarıdır. asırlar içinde karanlık oyuklarda biçimlendirilmiştir. Tanrı-İblis-insan mutasyonundan, birer gölge savaşçısı olmuşlardır. bu mutasyon varlıklar, kolay adaptasyon sağlarlar. 
kendileri sürekli şartlara, ortamlara göre değişirken, çevresindekileri de derinden etkileyerek modifeye ederler. Hava gibi, su gibi sızarlar her yere.  
“daha başka ne olabilir, başımıza başka ne gelebilir?” dediğiniz anda, bütün kötüler gibi her iktidar ile işbirliği yapan o mutasyon-ruhlar, gerçek yüzlerini gizledikleri perdeyi çekerler. görünen yine gerçek yüzleri değildir. 
hezimet onlar için bağımlılıktır. Yenilmenin zaferinden çok hezimetin uyarıcı etkisiyle yeni ve alışılmadık saldırı yöntemleri planlayarak kendilerini diri tutarlar. İçlerindeki kötülüğü yenecek kadar aptal değiller. 
kötülüğe karşı mücadelede yalnız değilsiniz. bu insanları tanıyın. bu insanları tanıtın. bu insanları ifşa edin. korkmayın. Korkan vicdan azabının kıyısında uzun bir hayat sürür. kendinize, insanlığa, geleceğe, umuda… ihanet etmeyin. gizliden veya açık savaşın. yeni bir çağ yaşıyoruz ve bu çağın şaka kaldırır yanı yok. 
bir gelecek beklemeyin… kötünün faydası kötülük doğurur. 
kirli bedenler bütün tenlere yüktür. kirli ruhlar bütün ruhlara yüktür. onlar için Cehennemi beklemeye gerek yok, o insanları, en yakınınızdaysalar bile doğrudan kalplerine gömün: işte Cehennem.

4 Ağustos 2016 Perşembe

BİR OROSPU'NUN GÖZYAŞLARI

Geçmiş zamanlarda bir Orospu yaşarmış. Para karşılığında yatar ve ne hikmetse her sevişme sonrası, gözyaşlarını tutamaz, ağlarmış. Sonra da özür dilermiş. Müşterisi gittikten sonra da komodinin üzerinde sadece verdiği zevkin değil, fazladan, muhtemelen müşteriler acıdıkları için, sebebi hiç sorulmayan gözyaşlarının karşılığını da alırmış. 
Yine bir gün, bir müşterisiyle işini yapmış. Orospu, işini bitirdikten sonra gözyaşlarını tutamamış ve ağladığı için müşterisinden özür dilemiş. Müşterisi, neden ağladığını sormuş. Şaşkın Orospu, “Benimle işini bitiren parasını fazlasıyla bırakır, gider. İlk kez, sen, neden ağladığımı sordun. Neden?” diye sormuş. Müşteri, “Bir orospu bile olsa gözyaşı temizdir, gözden değil, kalpten gelir, kalp Allah’ın evidir” demiş. 
Duygulanan Orospu’nun gözleri yine ıslak, Müşterisine şu cevabı vermiş; “Her sevişme sonrası hep aklıma orospu olduğum ilk gün gelir. Çok gençtim. Ya da çok genç olmam bir bahaneydi hayallerimi gerçekleştirmek için. Her şeyin, geleceğin bile parayla alınabilecek fikri, beni o kadar çok tahrik ediyordu ki, beş dakikalık, insanlık kadar eski bir mesleğin icrasının kimseye bir zarar olmaz, hatta herkes memnun olurdu. Nihayetinde o gün, ilk kez bir orospu olarak seviştikten sonra, kazandığım paraya o kadar sevinmiştim ki, gözyaşlarımı tutamadım. Sevinçten ağladım. Bu gözlaşlarım ise o sevinç gözyaşlarıma dökülen ağıdın gözyaşıdır. Nihayetinde aslında para değilmiş her şeyi alan, içimde bir orospu yaşıyormuş. Ben orospuyu uyandırmışım, o da beni geleceğimde ele geçirdi. Her şey onun evi, kalbim de. Artık dönüş yok.”
Müşteri işin aslını öğrenince kalkmış, parasını bırakmış, çıkarken, Orospu “Para bırakma lütfen, sana borçlandım. Hikâyemi anlat, borcunu böyle öde. Eğer sana ‘Bu hikâyeyi nereden biliyorsun? Sen de bu orospuyla yattın mı?’ diye sorarlarsa, ‘Orospu olduğunu bilmiyordum, beni çok sevdiğini söylüyordu’ de” demiş.
Bir an hislenen Müşteri, elinde parası çıkmış Orospu’nun yanından. Sonra da, Bir Orospu’nun gözyaşları hikâyesindeki müşterinin o sorusu, adlı hikâyeyi uydurmuş ama kendisinin Orospu ile yattığına kimsenin inamyacağını düşünerek, hatta yattığı gün Orospu’nun korunmamış olabileceğini ve çocuğu olması, o çocuğun kendisini arayıp bulması ihtimalini hesap ederek, hikâyeyi kimseye anlatmamış, hikâye bir süre sonra Müşteri'yi zehirlemiş…
(aliulurasba, viralimaj:fotodali

3 Ağustos 2016 Çarşamba

POKEMON GO SELFİ ÇUBUĞU VE SİMGİLER ÜZERİNDEN 15 TEMMUZ

15 Temmuz’un asıl suçlusunu ararken “Batı her yerde”ydi. “Darbeci askerlerin” üzerinde durduğu köprüler (planı-inşası), içlerinden halka ateş ettiği tankları taşıyan kamyonlar, tanklar, uçaklar, helikopterler, silahlar hatta mermiler… Üzerlerine ölüm ve dehşet yağdırdıkları halkın elinde ise son dönemde Pokemon Go diye tabir edilen bir oyunu da içinde bulunduran, bol bol selfi çekilip, internet üzerinden sosyal paylaşım sitelerinde paylaşılan cep telefonları var. Ancak “Batının her yerde” oluşu bununla sınırlı değildi. Kapitalizm, emperyalizm, komünizm, faşizm, psikanaliz, çevrecilik, elektrik, uçak, otomobil, atom bombası, soykırım, telefon, televizyon, bilişim, doğum kontrol hapı, insan hakları, gaz odaları… Dünyanın mutluluğu ve felaketi… dolayısıyla her türlü ilerlememiz “Batı” damgası taşıyordu. Bu damga sadece görünen değil görünmeyeni “din”, “inanç”, “psikoloji”, “dünya” ve “öte dünya görüşü” ve benzeri üzerinde de vardı.
Bir Temmuz gecesi sebepsiz ya da sebepli kendisine silah doğrultulan halk, Pokemon go oynamayı ve selfi çekmeyi o an bıraktığı cep telefonlarıyla karşılık veriyordu. Çünkü “Başkumandan” cep telefonunda görünmüştü; hem de Amerikan markasıyla bütün dünyaya haber veren, zaman zaman topraklarında yaşadığı devletin politikalarını güttüğü, bu yüzden habercilikten çok ayrımcılık yaptığı hatta “İslam düşmanlığına-işgallere çanak tuttuğu” için ağır eleştirilere, saldırılara maruz kalan CNN televizyonundan kendilerine (halka) seslenmiş ve onlara “meydanlara çıkın” demişti.
Halk sokağa çıkarken, namaz kılıp, helalleşmişti evet ama yanına aldığı tek şey, seccade, tespih veya dini bir simgeden çok, cep telefonuydu...  Çünkü, alıştığı, batılı bir yönetim biçimi olan demokrasiye, halkın iradesine kast etmeye çalışanlarla mücadelede, yine “batılı” bu telefon aracının üzerinden kısa bir süre sonra yapılacak paylaşımlar, bir yandan felaketin boyutunu herkese gösterirken, bu felakete direnmek isteyenlere de cesaret verecek, dolayısıyla savunmadakilerin gücünü artıracaktı.
15 Temmuz’da simgeler üzerinden baktığımızda aslında bu anlamda iki batı çatışıyordu. Arada kalan ise “Din” di. Kurban olunmaya çalışılırken, kurban edilen din. Batı’yı din modernleştirmemişti ama Müslüman bir ülke olarak nitelendirilen Türkiye’yi de din geri bırakmamıştı… Toplum modernleşemiyordu. Ya da modernleşme algısı farklıydı. Bu fark ağır birçok çatışmayı içinde barındırıyordu.
Aynı dine ve ülkeye inanmış insanların birinin elinde cep telefonu, diğerinin elinde ağır silahlar vardı, 15 Temmuz’da. Bu korkunç gecede Batı, bilimden tıbba, kıtalar aşıp yaşamımızı şekillendirirken bu korkunç “darbe girişiminde” karşımıza bambaşka bir “biz” olarak çıkıyorduk: Teslimiyet ve inkâr…
Bir anlamda modernleşmek isteyen “ben” ile modernleşme karşıtı ya da modernleşmeye yaklaşımında endişeleri olan “ben” çatışıyordu. Birinci “Ben” egemen uygarlığın içinde doğmuş olanlar ve onların en yakınındakiler, kendi olmaktan vazgeçmeden değişebilir, ilerleyebilir, uyum sağlayabilir, Batı ile bir şekilde uyuşabilir ve bu uyum hissedildikçe kendilerini de iyi hissedebilirdi. Diğer “Ben” ise bu uyuma başkaldıranlar, kendilerini yabancı hissedenler, değişimin, batıyla uyumun hem bu dünyayı hem de diğer dünyayı ellerinden alacağına inananlar ve bu yüzden modernliği reddedenler; çünkü bu “ben”  değişim, modernleşme adı altında kendilerinden bir parçanın terk edilmesi anlamını taşıyordu. Öyle ya, bu, ya Truva Atı’ysa?
Oysa İstanbul’un o silueti değişiyordu, batıya özentiyle yükselen binalar... Ayasofya’nın, Sultan Ahmet Camii’nin arka fonunda bu belirgin biçimde ortaya çıkıyordu. Batı her yerdeydi, etrafınıza şöyle bir baktığınızda bunu kolaylıkla görebilirdiniz…
Ülkede herkes İngilizce bilme gayretine girmişken Batı’da Türkçe öğrenmeye hevesli insan bulmak neredeyse mümkün değildi. Çünkü yararı yoktu. Bir batılıyla konuşacaksanız onun dilinde konuşmalısınız, harf devrimi yapmış olsanız bile... Üstelik “Barbarlık” ile suçlanmanız da cabasıydı…
18. yüzyıldan itibaren Balkanların ötesine iteklenen ülke kendisiyle çatışıyordu. Arapların hareketsizliğiyle hareketsizleşen ve bu hareketsizlik yüzünden Arap kültürünün içinde erimeye başlayan Türkiye’nin, cumhuriyeti kurması, alfabesini Latin alfabesi yapması, kıyafetini değiştirmesi ve diğer birçok şey…
Zorunlu modernleşme. Bunun karşısına hiçbir zaman radikalleşmiş bir din konulamazdı. Yöneticiler Mustafa Kemal Atatürk kadar açık yüreklilikle laik ve modernlik yanlısı demokratik-cumhuriyet ve hukuk devletini ve halkı savunmalıydılar. Savunamadılar, çünkü bunlar için de zaman zaman “Turuva atı” benzetmesi yapıldı; bu benzetme Gavur oluyoruz” sloganıyla eşdeğerdi. Diğer birçok etkiyle de birlikte böylece hücreler çözüldü. Bu çözülen hücrelerin yerine sadece din içinden değil batının kendi varlığını sürdürmesi adına da hastalık taşıyan birçok virüs (tam da bu topraklarda Truva atı denilebilecek) vücuda salınmış oldu. Bu ikilemin geleceği yer ise ancak büyük bir çatışma olabilirdi.
… ki, yaraların hissedilebilmesi için illa da tanımlanmaya ihtiyaçları yoktur denir ama Batı ve Türkiye’nin Türk insanın uzlaşabilmesi için Türkiye’de yaşayan insanların önce kendileri ile sonra çevreleriyle uyuşması gerekiyor. İnsanlar hangi aidiyette olursa olsun birbirini kabullenmesi gerekiyor. Bu kabullenmenin açık bir zihin ve bilinçle, akılcılıkla ve içi bulandırılmamış bir dini inanışla yapılması gerekiyor. Düşman aramaya gerek yok. Zira Batı dediğimiz ve bugün dünyanın neresine giderseniz gidin, modernleşmenin simgesi olan bütün ülke ve toplumların, toptan Batıda, Hristiyan toplum kendini değiştirirken dini de değiştirmiş, kilisenin bütün sertleşmelerine-değişime direnişine rağmen, dini anlayışı da değişirken toplumu değiştirmiştir.
Bugünlerde Binbir “Şeytanilikle” yüzleşen bugünkü Türkiye İslâm’ı, akılcılıkla, bilimsellikle yeni bir tinsellik ve bu tinselliğe bağlı yeni bir anlayış ve yaşam biçimi geliştirmeli. Buna inanan ve inanmayanlarıyla bütün toplum katılmalı ve herkes birbirinden emin olmalı, kimse “Diğeri beni aldatıyor mu?” endişesine kapılmamalı. Siyasetten ekonomiye, günlük hayatta sosyal hayata her alanda, politikayla daha da sulandırılan faydacılık ve hazcılık bırakılmalı… Dolayısıyla kendimize benzeyen din anlayışından kurtulmalıyız ki, din de kendini buradan kurtarsın. Düşüncemin tek doğru olduğunu söylemeye çalışmıyorum. Anlatmak istediğim Osmanlı İslâm’ı ve Müslümanlığı ya da Asrı Saadet İslâm’ı da değil. Demek istiyorum ki, bilim ve dinin, akılcılığın ve tinselliğin birbiriyle uyumlaşacağı bir yer. Bir dönem İstanbul’u Bağdat’ı, Şam’ı, Endülüs’ü cıvıl cıvıl yapan, somurtkan, yobaz ve kasvetli havayı hiçbir zaman kendi üzerine çekmeyen bir anlayış. Bu anlayış her şeyi “din-İslâm” başlığı altında toplama kolaycılığından ve alışkanlığından bizi kurtarabilir.
Böylece Pokemon Go gerçekleşebilir, yani insanlar birbirini öldürmeden yaşam oyunu oynayabilir ve bundan zevk alabilir, yaşadıklarından memnun kalabilir, ilerleme sağlayıp, modern dünyaya eklemlenmek yerine, bir parçası olabilirler. Böylece sadece Truva Atlarına değil, bütün saldırılara karşı daha güçlü olunabilir. 
(imaj:fotodali