Carl Tanzler Kuklası
diye bir tabir yok aslında. Bu tabiri, sosyal ve psikolojik hayatımızda bir
terim olmasını istiyorum. Neden böyle terime veya kavrama ihtiyaç duydum, size kısaca
anlatacağım:
Rivayet odur ki, Carl Tanzler 1930’lu yıllarda doktordur. Dönemin,
çaresi henüz bulunmadığı için en ağır kayıplara sebep olan verem hastalığıyla
gelenleri tedavi etmeye çalışır. Hastalarla o derece yakınlaşır ki, onların
yaşamalarını ister. Ancak doktor, delice bağlandığı ve hayata bağlamaya
çalıştığı hastalarının sanki ölümünü seyretmekle cezalandırılmıştır. Bir gün
yirmi iki yaşındaki Elena hastası olur. Carl Tanzler, Elena’yı o kadar sever
ki, onun ruh eşi olduğunu düşünür. Elena da hayata tutunmayı başaramaz ve
kendisine sırılsıklam aşık doktorunun karşısında son nefesini verir. Carl
Tanzler, kızın ailesinden sevgilisi Elena için bir anıt yaptırmak için izin
alır. Anıt yapılır. Elena’nın o taze, cansız bedeni, formaldehit içinde anıtta
saklanır. Doktor, her gece Elena’yı ziyaret etmeye başlar. Doktora bu
ziyaretler yeterli gelmez. Bir gece Elena’nın cesedini çalar. Evine götürür.
Umutsuzca her gece Elena’yı canlandırmaya çalışır. Ceset yavaş yavaş çürümeye
başlamıştır. Doktor sabırla Elena’nın çürüyen bedeni üzerinde düzenlemeler yapar.
Dökülen kemikleri piyano telleriyle tutturur. Işığı sönen, yok olmaya yüz
tutmuş gözlerini çıkarır, o boşluğa cam gözler yapıp, yerleştirir. Cildini ipek
ve mum ile işler. Kokusunu gizlemek için parfümler kullanır. Rivayete göre
anılarında Elena’nın hâlâ ne kadar güzel koktuğundan bahseder. Diğer insanlar
bir şekilde Doktor’un bu işini öğrenirler. Ölü sevgili Elena’nın bedeninin
kalanları kurtarılır. Doktor nekrofili suçundan tutuklanır. Sonrasında özgür
bırakılır. Doktor bu arada bir kukla yapmıştır.
Kukla Elena’ya benzer. 1952 yılında ölene kadar bu kuklayla yaşamıştır,
doktor. Buradan Carl Tanzer kuklası terimime gelecek olursam: Bazen çok
sevdiğimiz insanlar ve çok sevdiğimiz ülkeler biz istemeden ölür. Türkiye,
insani değerlere karşı yapılan 12 Eylül darbesiyle ölmüştür. Ülke kuruluş
amacından saptığı için ölmüştür. Bu bir cinayettir, müsebbibi bellidir. Bir
süre, bu cansız bedenin üzerine anıt yapılmış, bu anıtın içinde özgürlük, demokrasi,
insan hakları, laiklik, serbest pazar vb. karması formaldehitin içinde
tutulmuştur. Sonra Türkiye çalınmıştır. Çalan ülkesini haklı olarak saplantılı
bir biçimde seven halkın kendisidir. Ancak çürüme kaçınılmazdır. Üstelik bu
çürüme sadece sevilen ölü için değil seven canlı için de kaçınılmazdır. Çürüyen
yerlerini Carl Tanzler gibi piyano ipiyle olmasa bile en aşağıdan en yukarıya
kadar kendimize söylediğimiz yalan ipiyle tutturmaya çalışmışızdır. Çürüyen
yenlerine kemikler vb eklemişizdir. Beden, artık beden olmadığı gibi gözlerde
göz değil, camdır. Yine de sevdiğimiz ülke çürük kokmaz bize. Bir ara ülkesini
seven ve bu uğurda bir şey yapmaya çalışan insanlar gerçekten de Carl Tanzler
gibi ölü sevici diye tutuklanır, hatta yok edilir. Yok edilmeyenler veya
edilemeyenler ise kendilerine bir kukla yaparlar. Carl Tanzler ölür ama kuklası
kalır. Bu kukla Gepetto’nun Pinokyo’su gibi gerçek bir insan olmaya (ülke
olmaya) öykünür. Türkiye maalesef benim gözümde Carl Tanzler’in Kuklasıdır.
Acıdır benim için ama öyledir. Kuklalıktan çıkabilmek için de, gerçeği, insanı arayışı
yalan söylemesinin önünde olan Pinokyo gibi gerçekçi olmalıdır. Saplantıyla
sevilen bir kukla mı olacak ülkemiz yoksa gerçek bir ülke mi olacağız? Birinin
ışıkları yakmasını mı bekleyeceğiz, yoksa gölge oyunlarıyla devam mı edeceğiz? O
duvar yıkılıp ya da ışıklar açılana kadar bu hastalığımızla kendimizi sevmeye
devam mı edeceğiz? Gerçekler her gün yeniden inşa edilmez. Bir kuklada, gerçek
ve gerçek olmayan saplantıyı birbirinden ayıran seyirci değil bizzat kuklayı
icat edenin kendisidir. Kuklacılık bir intihar tehiridir, tutkuyu değil
hastalıklı tutkuyu ateşler.
29 Haziran 2016 Çarşamba
25 Haziran 2016 Cumartesi
25. KARE-YAŞAM, İBLİS VE İNSAN: BİR BAŞKA AÇIDAN ALLAH’A İTAAT VE EGO
İblis Allah’a itaat
etmediği için İblis olmamıştır. Aksine Allah’a itaat etmiştir ve bu yüzden
İblistir. İblis’in tek kusuru Allah’ı savunurken çizgiyi aşması ve Allah
üzerinden, Allah’ı ve yarattığını ıskalayarak kendini yüceltmesidir. Allah’ı,
yarattığı insan karşısında yüceleştirirken, yaratılanı küçük görmüştür. Oysa en
değersiz şeyi bile yaratan Allah’tır. Allah’ın yarattığı insan onun nazarında o
kadar acizdir ki, böyle bir şeyi o büyük Sanatkâr-Allah, neden yaratmıştır ki?
Sinemacıların bildiği 25. Kare burada devreye girer. Bir subliminal mesajdan fazlasıdır hayatımıza bu 25. Kare. Hayattır. İnsanın ve İblis’in kibirde yarışan ve zaman zaman birbirini alt eden egosudur. Bazen İblis pasif bulduğu insanın yerine geçer, bazen de insan gayretsiz gördüğü İblis’in yerine geçer. Allah’ı onaylama, onun eserini yüceltme o hale gelir ki, zaman zaman Allah bile aşılır. Dolayısıyla İblis ile insan sürekli birbirine karışır.
Yaratıldığı ilk andan günümüze kadar varlığın her yerine sızan insanın tarihi ise sadece tek bir 25. karedir. Muhtemelen İblis’ten önce insan yaratılmış olsaydı, insan da İblis’e secde etmezdi, topraktan yaratıldığı için ateşi küçük görürdü. Allah ateş gibi basit bir şeyden neden bir varlık yaratsın ki? Allah’ı, yarattığını küçük görerek Allah’ın emrine itaat etmezdi; bunu Allah’ı yücelttiği için yapardı. Yine bugün, Allah İblis’i karşısına alıp, insanı gösterse ve “secde et” dese, İblis insan ile ilişkilerinden şaşkın, kesinlikle insana secde ederdi. Bu iki varlık birbirini aşarak değil, esas Allah’ı aşmaya çalışarak var olmaya çalışırlar. Çünkü Allah’ın 25. Karesi-Hayat böyle bir paradoksu içerir. Allah’ı bütün varlığıyla denedikten sonra insanın ve İblis’in içinde belirecek olan tatmin veya nefret hissi insanın içindeki İblis ve İblisin içindeki insan paradoksunun en temel dinamiğidir. Dolayısıyla hayat bir paradokstur. Kavrandıkça kendisini inkâr eder, kendisini inkâr ettikçe kavranır. Kavranan ise aslında bir “HİÇ”tir, yaratan karşısında. PARADOKSA TESLİM OL VE RAHATLA! “Zafere giden yolda çekilen acı da kutsaldır.”
Sinemacıların bildiği 25. Kare burada devreye girer. Bir subliminal mesajdan fazlasıdır hayatımıza bu 25. Kare. Hayattır. İnsanın ve İblis’in kibirde yarışan ve zaman zaman birbirini alt eden egosudur. Bazen İblis pasif bulduğu insanın yerine geçer, bazen de insan gayretsiz gördüğü İblis’in yerine geçer. Allah’ı onaylama, onun eserini yüceltme o hale gelir ki, zaman zaman Allah bile aşılır. Dolayısıyla İblis ile insan sürekli birbirine karışır.
Yaratıldığı ilk andan günümüze kadar varlığın her yerine sızan insanın tarihi ise sadece tek bir 25. karedir. Muhtemelen İblis’ten önce insan yaratılmış olsaydı, insan da İblis’e secde etmezdi, topraktan yaratıldığı için ateşi küçük görürdü. Allah ateş gibi basit bir şeyden neden bir varlık yaratsın ki? Allah’ı, yarattığını küçük görerek Allah’ın emrine itaat etmezdi; bunu Allah’ı yücelttiği için yapardı. Yine bugün, Allah İblis’i karşısına alıp, insanı gösterse ve “secde et” dese, İblis insan ile ilişkilerinden şaşkın, kesinlikle insana secde ederdi. Bu iki varlık birbirini aşarak değil, esas Allah’ı aşmaya çalışarak var olmaya çalışırlar. Çünkü Allah’ın 25. Karesi-Hayat böyle bir paradoksu içerir. Allah’ı bütün varlığıyla denedikten sonra insanın ve İblis’in içinde belirecek olan tatmin veya nefret hissi insanın içindeki İblis ve İblisin içindeki insan paradoksunun en temel dinamiğidir. Dolayısıyla hayat bir paradokstur. Kavrandıkça kendisini inkâr eder, kendisini inkâr ettikçe kavranır. Kavranan ise aslında bir “HİÇ”tir, yaratan karşısında. PARADOKSA TESLİM OL VE RAHATLA! “Zafere giden yolda çekilen acı da kutsaldır.”
24 Haziran 2016 Cuma
FENER ALTINDAKİ KIZ: LİLİ MARLEEN
Savaş,
sanat, edebiyat ve Lili Marleen… Savaş her zaman edebiyatın ve sanatın en
önemli öğesi olmuştur. Her yazar ve sanatçı, öncesinde, sonrasında ve olduğu
anda savaşla ilgili mutlaka bir şeyler yazmıştır. Ülkemizde Nazım Hikmet’in Kurtuluş
Savaşı Destanı, Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale Şehitleri, Tolstoy’un en bilindik
eseri Savaş ve Barış. Yazarı savaşın içinde de yer alan birçok eser daha… Yine
bildik bir sinema filmi olan Good Morning Wietnam sinema tarihinde önemli bir
yere sahiptir. Bunlar en bilindikleridir. Şarkılar açısından da durum farklı
değildir. Şairlerin yazdığı şiirler bestelenmiş, yıllarca, hatırlanan acı bir
hatıra gibi, söylenegelmiştir. Savaş, aşk, savaşta aşk ile ilgili çok önemli ve
ilginç çıkarsamalar yapılabilecek edebi ve sanatsal değerler silsilesi… Alman
Yazar-Şair Hans Leip Lili Marleen şiirinin yazarıdır. Şiir bestelenir.
Bestelendikten sonra birçok dile çevrilir. Lale Andersen’in ilk kez plağa
okumasıyla da bütün dünyada bugünkü ifadeyle hit olur, adeta marşlaşır. Şarkı
Nazi propagandası malzemesi haline getirilir. Sonrasında aynı şarkı İtalyan
faşistlerinin amentüsü halini alır, rivayete göre değişik sözlerle. Aynı şarkı
Ruslar için de geçerli sebeplerle müthiş ilgi görür, yine değişik sözlerle ve
Lili Marleen “orospu” yapılarak. Aslında hemen bütün dünya kana susamış
canavarlarca yok edilmeye çalışılırken, şarkı bazen hayatı farklı kıyılarda
akan Lale Andersen’in bazen de Marlene Dietrich’in titrek sesiyle, korkunç ölüm
tarlaları üzerinde, bir tüy misali, hafifçe rüzgârlanır. Yazdıklarıyla ölümsüz
olan sonrasında ise şapkalı geçimsiz bir ihtiyar halini alan Attila İlhan’da
muhtemelen Zagrep Radyosunu dinlerken (Kimilerine göre Belgrad radyosudur ve
her akşam saat tam 21.55’te bu şarkı çalar); /Akşam olur mektuplar hasretlik
söyler/Zagrep radyosunda Lili Marlen türkü söyler/Siperden sipere ateş
tokuşturanlar/Karnlıkta dem çeken ishak kuşu…
Lili
ile Marlen iki ayrı kız mıdır, bu iki kızdan hangisi orospudur, ya da orospu
mudur, söylence çok. Bilgilere göre Dietrich’in “Mavi Melek” filmine de hayran
olan ve neredeyse sık sık izleyen Hitler’in, kendi hayat hikâyesi de son derece
ilginç olan Marlene Dietrich’e çok büyük zaafı vardı. Bu yüzden Lili Marleen şarkısı “Mavi Melek”
olarak da hayat içinde dolaşır. Bu arada Diettrich Nazi zulmünden açıp Fransa’ya
sığındığında, Hitler büyük hayal kırıklığı yaşar. Bir daha da ne o şarkıyı, ne
de buğulu sesli Dietrich’i dinlemez. Bu arada Lili Marleen orospu mudur değil
midir çok önemli olmasa da, bu şarkıyı meşhur eden, kitlelerin ruhuna nakşeden Dietrich’in
hafifmeşrep bir kadın olduğu iddiası da vardır. Oysa Lili Marleen’in savaş
dönemi iki kız arkadaşın hatırasını canlı tutmak, kışlanın önündeki o küflü
demir kapının lambası altında buluşmasını resmetmek, ayrılışlarının ve belki
bir daha asla bir araya gelemeyeceklerinin o ana dair kaydını sanatlaştırmak, o
anı unutulmaz yapmak için yazılmış bir şiir, nereden nereye gitmiş ve nasıl
imgeleşmiştir. Bir şiir, bir şarkı sadece bir şiir ve şarkı olmasa gerek; yarım
kalan her şey yarım kalmıştır ve herkes bu yarımın hikâyesini anlatır, kendini
hikâyesinin tamamlayıcısı olarak hayal edip…
…
(aliulurasba,
viralimaj:fotodali
22 Haziran 2016 Çarşamba
EDEBİYAT VE SANATA SUS PAYI: BECKETT
Bazı yazarlar ruh acısı çeker, bazı yazarların acısı zihinseldir. Bazen ne söylediği esin olarak anlaşılamayan, pırasa saçlı, asosyal, güzel adam Beckett, hem zihinsel hem de ruhsal acı çeken yazarlardandır. Bu iki acının birleşmesi insanı Beckett yapar. Godo’yu beklerken en bildik eseridir ancak, Beckett’i Beckett yapan, acısını çektiği açık zihne ve geniş ruha sus payı diğer eserleridir. Başta şiirleri. Semiha Akar çevirisiyle “Eşlik”, Hamdi Koç çevirisiyle “Hikâye Sırasında”, M. Hakan Özdağ Çevirisiyle “Malone Ölüyor”, İngilizce ve Fransızcadan karşılaştırarak çeviren Fatih Özgüveni ile Fransızcadan Ahmet Soysal çevirisiyle ortak çeviri “Son Band” Beckett’i, kaosun yazarı yapar. Hem İblis ile hem de Tanrı ile tuttuğu işi böylece pekiştiren Beckett için yazında ulaşılması gereken bir hedef yoktur. O yazmak için doğmuştur ve onu da fazlasıyla yapar. En çok da Malon Ölüyor’da kendisini ortaya çıkarır Beckett: İnsan için (Beckett için) en iyisi doğmamış olmaktır. İroniktir ve Beckett doğmamıştır dolayısıyla ölmez, çünkü yazar ve sanatçılar zaman içinde kıstırılamaz. Yazarın ve sanatçının özgürlük için savaşı özgürlüğe mahkûm olmaktan geçer. “Malone Ölüyor”-Beckett Ölüyor, böyle bir hikâyeyi anlatır bize. Hikâyedeki her kelimeden sonra sessizlik…
Malone’un penceresinden dışarıyı gözlerken tanık olduğu cinsellik eylemi iki insanın paylaştığı romantik bir tecrübe değil, biyolojik ihtiyaçlardan kaynaklanan son derece basit, kaba ve hayvani bir fiil olarak tanımlanır: … birbirini seviyor olmalılar, demek böyle yapılıyor bu. … perdenin arkasında hareketsiz duruyorlar şimdi. Bu kadar erken bitirmiş olabilirler mi işlerini? Demek ki ayakta sevdiler birbirini, köpekler gibi.”
Beckett dünyasında aşkın karşısında hiçbir din de dahil duramamıştır. Sonra öyle bir an gelmiştir ki aşk da tutunamamıştır. Hiç’tir her şey. Tıptı Beckett gibi. Bu hiçlik ise sadece geleneği yok etmez, bugünü ve geçmişi de yok eder ve yeni bir inşa süreci başlar.
İlginçtir, 1938 yılının Ocak ayında Paris’te, “Tedbirli” ilanıyla ün salmış bir kadı satıcısının ısrarlarını geri çevirmeye çalışırken göğsünden bıçaklanan Becket, ölümden döner. Uzun süre birlikte vakit geçirdikleri James Joyce Becket’in bakımını üstlenir. Paris’e geldiğinde tarıştığı Suzanne Deschnevaux-Dumesnil, olay kamuoyunca duyulunca Beckett’e ilgi gösterir. İkili daha sonrasında birbirine bağlanırlar. Bir ön duruşma sırasında Beckett, kendisine saldıran adamın gözlerinin içine bakar ve kendisini neden bıçakladığını sorar, adam Jene sais Pas, Monsieur. Je m’excuse-Bilmiyorum, bayım. Üzgünüm” diye karşılık verir. Beckett için hiçbir şeyin sebebini öğrenememiş olmak her şeyin sebebidir.
...
(aliulurasba viralimaj:fotodali
20 Haziran 2016 Pazartesi
BU YAZ ÇOCUKLARINIZIN TELDEN BİSİKLET ATIK BEZDEN BEBEK YAPMASINA YARDIMCI OLUN
İnsan cahil değildir. İnsan
bencil ve kötüdür. Bunu taklit ederek ve taklidine destek bularak öğrenir. İnsan
kendi kendine geliştirdiği kutsallık hiyerarşisinin en tepesini, Allah’ı da
kendi günahlarına ortak ederek, düşkün gururuyla şiddetle işgal eder. Dünya
insan için vardır. Sadece dünya değil, evren ve her şey insan için vardır.
Allah bile insan için vardır (insan olmaza Allah ne anlam ifade eder ki). Kendi
dışındaki her şeye karşı egoist bir bakış açısı, ruh sapkınlığı, düşünce
azgınlığı, bilinç yoksulluğu, din ve ideoloji cehaletiyle bakan insan, faşist
vecdiyle, kendini sapkınca kutsar. Bencilliğin rehavetiyle bu kutsama, tapınma biçimini
alır. İnsan sonunda kendisine tapmaya başlar. Bu, trajedide son kutsal yağmalamadır.
Artık her şey Tanrılaşmış bir insan tarafından kendi esrik zevkleri için hazla
yok edilebilir. Yok etmek istemediklerini ise kendi istediğine göre
şekillendirebilir. Bu tam bir köksüzleşme, her şeyin ilahi gerçek varlığından
koparılarak, yeni insan-tanrıyla şekillendirilip, yeniden, hayatın bütün
şubelerine sokulması anlamına gelir. Maviye boyanmış civcivler… Kuyruğu ve
kulağı kesilen köpekler… İşkence yapılan bütün hayvanlar… Tahrip edilen doğa… Hatta
bazı insanlar bile bu faşist yağmaya maruz kalır. Her şeyin etrafında döndüğünü
düşünerek, her şeyi etrafında yeniden şekillendirip örgütleyen o insan, artık
coşulu taraftar kalabalığının heyheyiyle yüce varlık olduğuna karar verir. Bu yücelik
son kertede öyle bir hal alır ki, sonunda insan kaderine yenilir. Tek mutlağı
kendi varlığı olarak gören insan kendini yok etmenin ihtimalleri üzerinde
çalışmaya başlar. Bu sahtekarlığı vicdani perdeler altında gerçekleştirir. Bunu
kendi kendine lütfu olarak hisseder. Bu her çağda başa gelebilecek bir
karanlıktır. Bu karalığın egemenliğine tek çare her şeyin insan için, insana
ait olmadığına insanı inandırmaktan geçer. Bu ikna süreci ıssız bir çölde bilerek
kışkırtılmış ateş ortasındaki akreplere kendilerini öldürme özgürlüğünü
tattırmak kadar zordur. İçgüdülerin körelmesi ve açık bir bilinci ortaya
çıkması için iyilerin değil kötülerin ölmeyi, iyilerin yaşamayı öğrenmesi
gerekir. Ayrıca iyilerin, tehlike kendilerine yöneldiğinde kötü olmamayı da
öğrenmesi gerekir. Dolayısıyla hep birlikte ruhsal bir hijyenik diyetten
geçmemiz gerekir…. Belki de bu yaz tatilinde çocuklarınıza telten bisiklet, atık
bezden bebek yapmayı öğretmelisiniz ve “Karınca ezilmez” dememeli “Karınca neden
ezilmez biliyor musun, çünkü canı vardır, senin benim gibi?” demelisiniz.
(aliulurasba,viralimaj:fotodali
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




