31 Mayıs 2025 Cumartesi

PLATON’UN ARABASI METAFORU BU YAZ SİZE İYİ GELEBİLİR


 İnsan zihnindeki en güçlü metafor nedir?

Platon’un Arabası.

İnsanların %97’sinin diyetlerini yarıda bırakmasının, hayallerinden vazgeçmesinin ve hayatta sürekli mutsuz olmasının nedeni ne?

Bedenimizi motive eden psikolojik gücünü keşfetmek...

MÖ. 360 yılında filozof Platon, insan ruhunu iki atı kontrol etmeye çalışan bir arabacı olarak tarif etti:

Asil beyaz at = Değerlerimiz, erdemlerimiz ve yüksek ideallerimiz.

Yabani siyah at = Dürtülerimiz, arzularımız ve temel içgüdülerimiz.

Asil beyaz at, uzun vadede iyi ve faydalı olana doğru çeker. Bu at şunları temsil eder:

• disiplin

• sabır

• cesaret

• bilgelik.

Bu at, nazik yönlendirmelere uyar ve doğru olanı yapmak ister.

Yabani siyah at, hızlı haz ve rahatlığa doğru çeker. Bu at, şunları temsil eder:

• korkularınız

• arzularınız

• ve anlık ödüllere duyduğunuz ihtiyaç.

Bu atın sıkı bir şekilde kontrol edilmesi gerekir, yoksa arabayı yoldan çıkarır.

Bu metaforu bu kadar güçlü kılan nedir? Hepimizin günlük hayatta karşılaştığı içsel çatışmayı kusursuzca açıklar. Arabacı, sizin bilinçli zihninizdir;

• farkındalığınız ve karar verme yetiniz.

Ancak arabacının kendi başına bir gücü yoktur. Atları yönlendirmek zorundadır.

Arabanız yoldan çıktığında, durum şöyle hissettirir:

• Ne yapmanız gerektiğini bilirsiniz ama kendinizi bunu yapmaya zorlayamazsınız

• Aynı hataları tekrar tekrar yaparsınız

• İşlere başlarsınız ama asla bitiremezsiniz

• Şimdi ile sonra arasında bölünmüş hissedersiniz.

Tanıdık geliyor mu?

Modern beyin bilimi, Platon’un 2.400 yıl önceki öngörüsünü doğruluyor.

Şöyle: Beynimizde hızlı ödüller için (limbic sistem) ve uzun vadeli planlama için (prefrontal korteks) ayrı sistemler bulunur. Ödül merkezi daha eski ve güçlüdür. Planlama merkezi ise çabuk yorulur.

Bu, şu durumları açıklar:

• Yeni alışkanlıklar üç hafta içinde sönümlenir

• Yorgun veya stresli olduğumuzda diyetler başarısız olur

• Günde 150’den fazla kez sosyal medyayı kontrol ederiz

• Daha iyisini bilmemize rağmen egzersizleri atlarız. Arabacımız, yabani atla mücadele ederken tükenir.

En zor kısım ne yapacağımı bilmek değildir, rahatlık/konfor ile büyüme arasındaki savaşı kazanmaktır. İşte arabayı yeniden kontrol altına almak için 5 adımlı yaklaşım:

Adım 1: Atları Tanıyın Yabani atınızın (dürtüler) asil atınızla (değerler) çatıştığı anları belirleyin. Bu öz farkındalık, ilk gücünüzdür. Yoldan çıktığınızı hissettiğinizde durun ve hangi atın önde olduğunu adlandırın.

Adım 2: Arabacıyı Güçlendirin Bilinçli zihniniz, yabani atla mücadele ederken kolayca yorulur. Zihinsel dayanıklılığı şu yollarla geliştirin:

• Stratejik molalar

• Karar yükünü azaltma Arabacınız ne kadar güçlüyse, kontrolünüz o kadar iyi olur.

Adım 3: Vahşi Atı Eğitin Doğru yolda ilerlemenin ödüllendirici hissettireceği sistemler yaratın:

• Hedefleri daha küçük zaferlere bölün

• Anında geri bildirim döngüleri oluşturun

• İlgiyi artırmak için yeniliği kullanın

• Süreci keyifli hale getirin

4. Adım: Asil Atı Besleyin

• İstediğiniz geleceği her gün görselleştirin

• Haftalık olarak ilham verici içerikler okuyun

• Hedeflerinizin sembollerini görünür tutun

• Hedeflerinizi paylaşan insanlarla bağlantı kurun Daha derin değerleriniz ve vizyonunuzla düzenli olarak

Adım 5: Her İki Enerjiyi Dengeleyin

• Gerçek ustalık, iki atın da bir ekip olarak çalışmasını sağlamaktır.

• Ne zaman disiplinli bir şekilde ilerleyeceğinizi ve ne zaman dinleneceğinizi bilin.

• Vahşi atın tutkusunu, asil atın koyduğu hedeflere ulaşmak için kullanın. Bu

 imj:aliulurasba

24 Mayıs 2025 Cumartesi

GENETİK FELAKET MÜMKÜN MÜ

 

Genetik felaket: Aynı donörden 67 çocuk, 10 kanser vakası

'da "genetik felaket" vakaları ortaya çıktı.

Nadir rastlanan kansere neden olan bir mutasyon taşıyan bir erkeğin spermleri ile 10'una o zamandan beri  teşhisi konan en az 67 çocuk dünyaya geldi.

Uzmanlar daha önce, tek bir donörden alınan spermin birden fazla ülkede çok sayıda çocuk sahibi olmak için kullanılmasının sosyal ve psikolojik riskleri konusunda uyarıda bulunmuştu.

2008-2015 yılları arasında doğan çok sayıda çocuğu kapsayan son vaka, ciddi bir tıbbi sorun tespit edildiğinde bu kadar çok ailenin izini sürmenin karmaşıklığı konusunda yeni endişelere yol açıyor.

" HASTALIĞIN ANORMAL YAYILIMI"

The Guardian gazetesinde yer alan habere göre Avrupa İnsan Genetiği Derneği'nin Milano'daki yıllık konferansında vakayı sunan Fransa'daki Rouen üniversite hastanesinde biyolog olan Dr. Edwige Kasper, “Tek bir donör için doğum veya aile sayısına Avrupa çapında bir sınır getirmemiz gerekiyor” dedi.

Tüm sperm donörleri için tüm genom dizilimi yapamayacaklarını söyleyen Kasper, "Bunu savunmuyorum. Ancak bu genetik hastalığın anormal yayılımıdır. Her erkeğin Avrupa çapında 75 çocuğu olmuyor" diye ekledi.

İKİ AİLENİN ÇOCUKLARINDA ORTAYA ÇIKTI 

Olay, iki ailenin çocuklarında nadir görülen bir genetik varyantla bağlantılı olduğu anlaşılan kanserler geliştikten sonra bağımsız olarak doğurganlık klinikleriyle temasa geçmesiyle ortaya çıktı. Spermi tedarik eden Avrupa Sperm Bankası, TP53 adı verilen bir gendeki varyantın donörün spermlerinin bazılarında bulunduğunu doğruladı.

Nadir görülen varyantın 2008 yılında bağış yapıldığı sırada kanserle bağlantılı olduğu bilinmiyordu, standart tarama teknikleri kullanılarak tespit edilemeyecekti ve donörün sağlık durumunun iyi olduğu anlaşıldı. Ancak Kasper'in laboratuvarı tarafından yapılan analizler, mutasyonun kansere en ciddi kalıtsal yatkınlıklardan biri olan Li-Fraumeni sendromuna neden olabileceği sonucuna vardı.

Kasper şunları söyledi: “Varyantı nüfus ve hasta veri tabanlarını, bilgisayar tahmin araçlarını ve fonksiyonel denemelerin sonuçlarını kullanarak analiz ettim ve varyantın muhtemelen kansere neden olduğu ve bu donörden doğan çocukların genetik danışmanlık alması gerektiği sonucuna vardım.”

LÖSEMİ VE LENFOMA VAKALARI

Eş zamanlı olarak, Avrupa'daki bir dizi genetik ve pediatri departmanı kendi vakalarını araştırdı ve 8 Avrupa ülkesindeki 46 aileden 67 çocuk test edildi. Varyant 23 çocukta tespit edilirken, bunlardan 10'una lösemi ve non-Hodgkin lenfoma vakaları da dahil olmak üzere kanser teşhisi konuldu.

Risk genine sahip çocukların düzenli olarak tüm vücut MRI taramaları, beyin MRI taramaları ve yetişkin olduklarında meme ve karın ultrason muayenesi ile izlenmeleri tavsiye edildi.

DONÖR İÇİN 75 AİLE SINIRI 

Her bir sperm donörü için  çapında 75 aile sınırı uygulayan Avrupa Sperm Bankası, donörün spermi kullanılarak 67'den fazla çocuğa hamile kalındığını, ancak politikasının belirli bir donör için kesin çocuk sayısını teyit etmemek olduğunu söyledi. İlgili tüm kliniklerin uyarıldığı belirtildi.

13 Mayıs 2025 Salı

SOSYAL MEDYA "DEVLET ONAYLI İFADE FİLTRESİ” HALİNE Mİ GELDİ?


“Sosyal medya şirketleri “ifade özgürlüğü aracı" olmak ile "devlet destekli sansür aktörü" olmak arasında gidip geliyor. Paranın, regülasyon korkusunun ve erişim pazarının olduğu yerde kâr, çoğu zaman halktan önce geliyor. Bu nedenle bizi aptal yerine koyan X.com'a, “tek günlük boykot”lar yoluyla bir ders vermeyi düşünmemiz gerekli.”

Krizler sıklıkla bir fırsat olarak değerlendirilir, özellikle de muhalifleri susturmak isteyenler tarafından. Nitekim Pakistan- Hindistan arasında yeniden alevlenen Keşmir sorunu ardından, Hint hükümet koordineli bir “bilgi kontrol” kampanyası başlattı.

Arkasından da, polis halk şarkıcısı Neha Singh Rathore ve üniversite profesörü Madri Kakoti'ye karşı, hükümetin yanıtını eleştiren paylaşımları nedeniyle "Hindistan'ın egemenliğini, birliğini ve bütünlüğünü tehlikeye atmakla" suçlayarak dava açtı. Ünlü Keşmirli gazeteci Hilal Mir, yakın kaynaklarının uydurma bir suçlama olarak tanımladığı bir suçlamayla yakın zamanda tutuklandı. Yetkililer, Mir'in "genç zihinler arasında duyguları kışkırtmayı ve Keşmirlileri sistematik imhanın kurbanları olarak göstererek ayrılıkçı duyguları kışkırtmayı amaçlayan içerikler yayınlama ve paylaşma konusunda aktif olarak yer aldığını" iddia ediyor.

X'teki 8 bin hesap ve düzinelerce Pakistan YouTube kanalı da dahil olmak üzere, büyük Pakistan ve Keşmir haber kuruluşlarının sosyal medya hesapları engellendi. Ülkedeki, muhalif sesler kapsamlı yasal suçlamalarla hedef alınıyor.

Devlet onaylı ifade filtresi

Hindistan'daki hesap engellemeleri ve gelişmeler, Türkiye'de yaşayan bizleri şaşırtmıyor. AKP hükümetinin sık sık başvurduğu yöntemler ve “milli güvenlik” vs. söylemler. Ama şaşırtan şu;  X.com'u devir alırken "ifade özgürlüğünü" koruyacağı konusuna özellikle vurgulama yapan Elon Musk'ın X'i, tam tersine ifade özgürlüğünü engellemekle meşgul. Ülkemizde Cumhurbaşkanı adayı olan bir siyasetçinin (Ekrem İmamoğlu'nun) hesabının, X tarafından BTK'dan gelen talep üzerine anında uygulanıyor olması, bize bunu gösteriyor.

Burada dikkati çeken önemli bir konu şu; hem mahkeme hem X.com, İmamoğlu'nun sadece kararda bahsedilen 24 Nisan tarihli mesajına engelleme isteyebilirdi ama nedense İmamoğlu’nun hesabının tamamını kapatmayı uygun görmüşler.

X.com engellemeden sonra, yaptığı açıklamada kararı uygulamazlar ise Türkiye’den engelleneceklerini ve bunun sanki sadece halkın zararına olacağı yani ifade özgürlüğünün engellenmesine neden olacağı konusuna vurgu yapıyor. Ama bu arada kendi tarafında gelirlerinin azalacağından hiç bahsetmiyor.

Arkasından da "itiraz edeceğiz" vs. diyor, Türkiye'deki hukuk temsilcisi olan kendisini "bağımsız avukat" olarak tanımlamaya (ve nedense uzun zamandır yardım vs. gibi çok sempatik yaklaşımlar için) özen gösteren Gönenç Gürkaynak da önce “valla ben yapmadım” tadında, mahkemelerin doğrudan X ile görüştüğü şeklinde bir savunmadan sonra, hemen itiraz edeceğinden bahsediyor ama hem X.com'un, hem de Gürkaynak'ın ifadeleri bizi ikna etmiyor. Niye etmiyor? Çünkü bizim payımıza “itirazın sonucunu beklemek" düşerken, X.com zaten işlemi yapmış ve ifade özgürlüğünün ve tarafsızlığın canına okumuş durumda.

Başka deyişle, X.com'dan "muhalif" ya da "aktivist" içerikler kaldırılıyor ama resmi propaganda içerikleri kalıyor. Bu durum X.com ve benzer davranan diğer tüm sosyal medya şirketlerini tarafsız platformlar olmak yerine “devlet onaylı ifade filtreleri” haline getiriyor.

Bir başka konu  Yaman Akdeniz'in de yazdığı gibi, mesela 2 Nisan engelleme kararına bakıldığında bile bazı hesapların kısıtlanmadığı görülüyor. O zaman İmamoğlu gibi, halkın büyükçe bir kısmının takdir ettiği ve de aslında bir Cumhurbaşkanı adayı olan politikacının sesi neden hemen kesiliyor?

Öyle ki, İmamoğlu'nun açtığı @İmamoğlu_int hesabı da hızla kapatılıyor. Gerçi hesap İngilizce olduğu için olsa gerek, dünyaya kapalı ama Türkiye'ye açık. Nasılsa AKP tabanı İngilizce bilmiyor. Ama önemli değil, binlerce kişi şu anda İmamoğlu'nun tweetlerini yaymaya devam ediyor. Bir cins Streisand etkisi; hatırlayacaksınız, sanatçı Barbara Streisand bir fotoğrafçının evinin resmini yayınlamasına kızıp dava açtığında, tüm dünya evinin resmini paylaşmıştı. Wikipedia'ya göre, Streisand etkisi, bilgiyi gizleme, kaldırma veya sansürleme girişimlerinin beklenmeyen bir sonucudur; bu çabalar, bilginin toplum tarafından daha fazla bilinmesine yol açar. Aşağıda bir örneği var.

Sosyal medya devlet onaylı ifade filtresi” haline mi geldi?© T24

Hatta paylaşımlar sosyal medyayı aştı ve fiziksel ortamlarda da paylaşımlar başladı.

Sosyal medya devlet onaylı ifade filtresi” haline mi geldi?© T24

Zaten İmamoğlu da pes etmiyor. Bu sefer açılan hesabın adı Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi.

Anlayacağınız, halk ve İmamoğlu cenahı da boş durmuyor ve strateji geliştiriliyor. Ama şurası da gerçek, X.com'a bir ders vermek lazım. Şu tek günlük boykotları belki bir kereden de fazla uygulamak, bu yolla reklamının yani gelirinin azaldığını görmesini ve kullanıcıları bu kadar aptal yerine koymamayı öğrenmesini sağlamak lazım. 

Sosyal medya kullanıcısının yanında değil çünkü karlılığı önceliklendiriyor

"Sosyal medya halkın yanında mı, yoksa devletlerin baskısı altında, halka karşında mı yer alıyor?" sorusu, özellikle Keşmir, Filistin, Türkiye, Myanmar, İran gibi politik açıdan hassas bölgelerdeki içerik- mesaj engellemeleri ile sıklıkla karşımıza çıkıyor.

YouTube, Meta, X gibi şirketler devletlerin sansür taleplerini “hukuki zorunluluk” olarak sunuyor, ancak aslında kârlılığını ve operasyonel sürekliliği önceliklendiriyor. Bunu yaparken de asıl sermayesi olan kullanıcıları yani "halkı umursamıyor". Çünkü bu şirketlerin kullanıcı sayıları günümüzde inanılmaz boyutlarda, 3000-5000 kişiyi kaybetmek umurlarında değil ve kullanım alışkanlıkları da düşünülürse, "kullanıcıları nasılsa kaybetmeyiz" diye düşünüyorlar. Bunda da haklılar sanırım,

Aslında düşünürseniz, hükümetin erişimi engellemesi ile çok büyük sayıda kullanıcının gönüllü olarak bu ortamları terketmesi aynı değerde. İkisinde de gelir ve süreklilik kaybı söz konusu.

Birincide, tek elden yapılacak bir kapatma söz konusu, ikincide ise, büyük sayıda kullanıcıyı, alışkanlıklarından vazgeçirip, kullanmaktan vazgeçirmek, belki başka ortama (Bluesky, Mastodon gibi) geçirmek büyük çaplı bir motivasyon ve organizasyonu gerektiriyor. Yani hayli zor. Buna güvenip, kullanıcısını ikinci plana atıyor.

“Sosyal medya halk düşmanı mı?”

Evet, bazı açılardan öyle. Yani ifade özgürlüğünü pazarlık konusu yapabiliyorlar. Muhalif sesleri susturmak için araç haline gelebiliyorlar. Hükümetlerden gelen baskıyı şeffaf biçimde paylaşmıyorlar. Kimi zaman da siyasi denge için sistemli şekilde algoritmik manipülasyon yapıyorlar. (örn. "Shadowban", “deboosting”, “algorithmic downranking”)

Ama bazı ülkelerde (örneğin ABD, Almanya, İsveç), baskıya direndikleri veya hükümetle çatıştıkları örnekler de var. Aynı zamanda bu platformlar, çok sayıda yurttaş hareketine ve dijital muhalefete alan açtı.

Yani Sosyal medya şirketleri “ifade özgürlüğü aracı" olmak ile "devlet destekli sansür aktörü" olmak arasında gidip geliyor. Paranın, regülasyon korkusunun ve erişim pazarının olduğu yerde kâr, çoğu zaman halktan önce geliyor.

Bu nedenle bizi aptal yerine koyan X.com'a, “tek günlük boykot”lar yoluyla bir ders vermeyi düşünmemiz gerekli.

4 Mayıs 2025 Pazar

KALPLER YAKIN DUYGULAR UZAK

 Herkes yalnız. Herkes ilişkisi içinde sıkışmış. Herkes kurduğu ilişki formatından mutsuz. Herkes bir alternatif, bir paralel yol arayışında. Bu hafta tüm bunların nedenlerini konuşacağız

İletişim çağında neden doğru ilişkiyi bulamıyoruz
  • ABONE OL
Bugün sizinle, son zamanlarda çokça karşılaştığımız bir meseleyi konuşmak istiyorum. Bazen sohbetlerde, bazen yazdığınız mesajlarda, bazen de kendi hayatımda şahit olduğum bir şey: "Günümüzde insanlar neden partner bulmakta bu kadar zorlanıyor?" Oysa bakınca... İletişim araçları hiç olmadığı kadar fazla. İnsan sayısı da arttı. Sanki her şey kolaylaşmış gibi görünürken, aslında kalplere ulaşmak biraz daha zorlaşmış gibi... İşte tam da bu yüzden, bugün birlikte bu sorunun derinliklerine ineceğiz.
Bunu size 4 madde ile açıklayacağım.

1- ALTERNATİF ÇOK
Eskiden bir köy vardı... İnsanlar o köyde doğar, büyür, evlenir, yaşardı. Seçenek çok azdı. Ama kalbin bir şeye karar vermesi de o kadar kolaydı. Çünkü ne aradığını biliyordun.
Bir çift göz bakınca, yüreğin ya "evet" derdi ya da sessizce susardı. Şimdi ise... Dünya bizim avucumuzun içinde. Sosyal medyada bir parmak hareketi ile yüzlerce insan, bir tıklamayla binlerce profil... Bütün dünya ayağımıza geldi. Ve ne gariptir ki, seçim yapmak hiç bu kadar zor olmamıştı. Çünkü insan ruhu, fazla seçenek içinde kaybolur.
Ne istiyorum, kim bana iyi gelir, kalbim neye evet diyor... Bunları duymak güçleşir. Seçeneğin çok olması bir şans gibi görünse de, aslında bizi en derin yorgunluklardan birine sürüklüyor: Karar verememe yorgunluğu... Ve kalbimiz karar veremediği zaman, sevgi kapısının eşiğinde, ayaklarımız birbirine dolanıyor.



2- BEKLENTİLER ARTTI
Eskiden insanlar birbirine bakınca, aradıkları şey çok daha sadeydi. "İyi kalpli olsun." "Birlikte yaş alabileceğim biri olsun." "Yanında huzur duyabileyim." Bazen bir çift gözde, bazen bir tebessümde bulunurdu insan aradığı şeyi. Ve yetinmek değildi bu; kalbin hakikati böyleydi. Çünkü kalp, fazlasını istemez. Kalp, samimiyet ister, sadelik ister.
Peki şimdi ne oldu? Hayat hızlandı. İmkânlar çoğaldı. Ve birlikte, beklentiler de büyüdü, büyüdü...
Şimdi birini ararken içimizden şöyle listeler geçiyor:
 Zeki olacak.
 Çok komik olacak.
 Dış görünüşü harika olacak.
 Spor yapacak.
 Maddi olarak güçlü olacak.
 Sanata ilgi duyacak.
 Çocuk ruhlu ama olgun olacak.
 Sosyal olacak ama sadece benimle ilgilenecek.
 Özgür ruhlu olacak ama asla beni ihmal etmeyecek.
 Sadık olacak ama kıskanç olmayacak...
Liste böyle uzayıp gidiyor. Bir insanın taşıyamayacağı kadar beklenti yüklüyoruz birbirimize. Ve unutuyoruz... İnsan, mükemmel bir tasarım değil. İnsan, bir sanat eseri gibi kusurlarıyla güzel. Eksikleriyle, hatalarıyla, bazen şaşırmalarıyla...
Beklentiler büyüdükçe, karşımızdaki insanın ruhunu göremez hale geliyoruz. Onu olduğundan fazlasına çevirmek istiyoruz. Ve gerçek sevgi, böyle bir ortamda yeşeremiyor. Çünkü gerçek sevgi, bir "ideal insan" bulmak değildir. Gerçek sevgi, bir insanın kalbine, olduğu haliyle bakıp, "Sen böyleyken bile güzelsin" diyebilmektir.



3- İLETİŞİM ÇOĞALDI SAMİMİYET AZALDI
Bir zamanlar, birine ulaşmak zordu. Mektuplar yazılırdı... Günlerce, haftalarca cevap beklenirdi. Bir kelime gelir, kalbin aylarca o kelimenin sıcaklığında ısınırdı. Şimdi ise...
Parmaklarımızın ucunda milyonlarca insan var. Bir mesajla ulaşabiliyoruz herkese. Bir beğeniyle, bir emojili yorumla tanışmalar başlıyor. Ama bir şeyi unuttuk... Kolay ulaşmak, samimi olmak demek değil. Hızlı iletişim, derin bağ kurmak demek değil. Çünkü iletişim artınca, insanın sabrı azaldı. Anlık mesajlar, anlık beğeniler, anlık konuşmalar... Ve sonra anlık kopuşlar... Bir sorun çıktığında, eskiden insanlar konuşur, kalpten kalbe bir yol arardı. Şimdi ise, bir tıkla silip geçmek normalleşti.
Dayanıklılık azaldı. Emek verme isteği azaldı. Ve belki de en önemlisi... İnsanı olduğu gibi kabul etme hali azaldı. Halbuki gerçek bir ilişki, sabırla örülür. İki yabancının, zamanla birbirine dost olmasıdır aşk. İki farklı ruhun, zamanla bir melodiyi birlikte söylemeyi öğrenmesidir. Bunu hızlıca yaşayamazsın. Bir dostluğu, bir sevgiyi, bir güveni...
Ancak zamanla inşa edebilirsin. Unutmayalım: Hız, ruhun dostu değildir. Aşkın dili, aceleyle konuşulmaz. Bazen sadece beklemek gerekir. Dinlemek... Ve kalbin derinliklerinde o ince bağı hissetmek. Çünkü teknoloji her şeyi hızlandırabilir ama ruhun birbirine dokunması hâlâ zamana ihtiyaç duyar.

4- KORKULAR FAZLA
İnsanın doğasında vardır... Kalbini açmak ister. Sevmek, sevilmek, bir başkasının gözlerinde kendini görmek ister. Çünkü insan, yalnızlığına bir nefes arar. Ama zamanla...
Yaşadığımız acılar, yaralar, hayal kırıklıkları... Kalbimizin etrafına görünmez duvarlar ördük. Ve farkında olmadan, sevgiden çok korkuları büyüttük. Şimdi bir ilişkiye adım atmadan önce içimizden binlerce soru geçiyor:
 Ya aldatılırsam?
 Ya yeterince iyi bulunmazsam?
 Ya yalnız kalırsam?
 Ya daha iyisi varsa?
Ve her "ya" kelimesiyle, kalbimiz bir adım daha geriye çekiliyor. Sevgiye değil, korkuya hizmet ediyoruz. Oysa aşk, korkuyla büyüyemez. Korkuyla yaklaşırsan, karşındaki insanı da bir tehdit gibi görürsün. Onun bir bakışı, bir susuşu bile seni endişeye sürükler. Halbuki belki de sadece yorgundu... Belki de sadece bir şeyleri içinde yaşıyordu...
Ama korku, hikâyeleri çarpıtır. Ve bir bakmışsın, gözlerinin önünde açılacak olan bir sevgi çiçeğini, daha tomurcukken kurutmuşsun. Yol arkadaşım, kalbinizdeki sevgiyi büyütmek istiyorsanız, önce korkularınızla barışmanız gerekir. Bilin ki... İlişkiye atılan her adım, küçük bir cesaret hikâyesidir. Kalbini açmak, kırılma ihtimalini göze almak demektir. Ama unutmayın: Kırılmadan açılan hiçbir kapı yoktur. Ve aşk dediğimiz şey, o kırılgan kapıdan içeri usulca süzülür. Belki de hayat, bize şöyle fısıldıyor:
"Sevmekten korkma... Çünkü her kalp yarası, seni gerçek aşka bir adım daha yaklaştırır."