28 Şubat 2016 Pazar

CEHALET YARATMA REHBERİ

Yöneticiler menfaatleri gereği cehalet yaratmak ve bu cehaleti canlı tutup geleceklerini sürekli garantilemek için iki şeye sarılırlar. Bunlar kendi içinde çok çeşitli araçları olan ve her zaman şüpheye açık bulunan din ve politikadır.
ÖLDÜREN ŞÜPHE

1979’da sigara ve tütün şirketlerinin kullandığı gizli bir talimat gün yüzüne çıkmıştı. 1969’da Brown & Williamson tütün şirketinin kaleme aldığı Sigara ve Sağlık Önerileri başlıklı bu yazıda, sigara karşıtı kampanyaların üstesinden gelmek için büyük tütün şirketlerinin uyguladığı taktiklerden söz ediliyordu.
Buradaki önemli bölümlerden biri sigaranın kitlelere nasıl pazarlanması gerektiğini ele alıyordu: “Genel kamuoyunun kafasındaki olgusal gerçeklerle başa çıkmanın ve bu konuda ihtilaf yaratmanın en iyi yolu şüphe yaratmaktır.”
Bu bilgilerin ortaya çıkması üzerine Stanford Üniversitesi’nden bilim tarihçisi Robert Proctor tütün şirketlerinin uygulamaları ve sigara içmenin kansere yol açıp açmadığı konusunda kafa karışıklığı yaratma girişimlerini araştırmaya başladı. Proctor, tütün sanayisinin, tüketicilerin sigaranın zararlarını öğrenmesini istemediğini ve sigara içmenin sağlık üzerindeki zararlı etkileri konusundaki gerçekleri bulandırmak için milyarlar harcadıklarını ortaya koydu.
Proctor, kasıtlı olarak cehalet yayma konusunun incelenmesini agnotoloji olarak adlandırdı. Yani agnotoloji, bilgisizlik.
SÜPŞESİZ SADECE BEN GÜÇLÜYÜM
Neoklasik Yunanca’da agnosis ‘bilgisizlik’, ontoloji ise varlık felsefesi anlamına geliyor. Agnotoloji de ya bir ürünü satmak ya da çıkar elde etmek için kasıtlı olarak kafa karışıklığı ve yalan bilgi yaymanın incelenmesi oluyor.
“Güçlü sanayilerin kendi ürünlerini satmak için bilgisizliği nasıl teşvik edebileceğini araştırıyordum. Bilgisizlik güç sağlar ve agnotoloji de kasıtlı olarak yaratılan cehaletle ilgilenir. Agnotolojiye yoğunlaşınca gizli bilimin gizli dünyasını keşfettim ve tarihçilerin buna daha fazla ilgi göstermesi gerektiğini düşündüm.”
CEHALET YARATMA ALANLARI
1969 talimatı ve tütün şirketlerinin kullandığı taktikler agnotoloji için ideal örnekler oldu. Proctor cehaletin sadece henüz öğrenilmemiş olanla ilgili olmadığını, aynı zamanda siyasi bir manevra, sizin bilgi sahibi olmanızı istemeyen güçlü kurumlar tarafından yaratılan bir bilgisizlik olduğunu vurguluyor.
Proctor bu alandaki çalışmalarını daha önce yapmış olsa da agnotoloji kelimesini 1995’te Berkeley Üniversitesi’nden dil bilimci Iain Boal ile birlikte oluşturdu.
CEHALETİN GİZLENMESİ NEYLE OLUR
Agnotoloji bugün de Proctor’un sigara ile kanser arasındaki bağlantının gizlenmesini incelediği dönemdeki kadar önemli.
Örneğin ABD’de başkanlık seçimleri öncesinde, rakipleri, Başkan Barack Obama’nın milliyeti konusunda bilinçli şüphe yayma çabalarını, Obama 2011’de doğum sertifikasını gösterinceye kadar sürdürmüştü.
Başka bir olayda da Avustralya’da bazı siyasi yorumcular, ülkenin kredi notunu Yunanistan’a benzetip bilinçli olarak panik yaymaya kalkışmıştı. Oysa kredi derecelendirme kurumlarının iki ülkenin tümüyle farklı olduğunu gösteren notlarını herkesin görmesi mümkündü.
Proctor, bilgisizliğin çoğunlukla dengeli tartışma örtüsü altında yayıldığını belirtiyor. Örneğin iki farklı görüşün her zaman rasyonel bir sonuca ulaşmayacağı fikri yaygındır. Tütün şirketlerinin bilimi kullanarak kendi ürünlerini zararsız gösterme girişiminin ardında da bu yatıyordu. Bugün ise iklim değişikliğini inkâr edenler bilimsel verilere karşı aynı yöntemi kullanıyor.
“Böylece bu ‘dengeleme’ yoluyla tütün şirketleri, ya da bugünkü iklim değişikliği inkârcıları, bu konularda iki farklı görüş olduğu, ‘uzmanların hemfikir olmadığı’ algısını yaratıyor, gerçeğin yanlış bir şekilde resmedilmesine, yani bilgisizliğe neden oluyor” diyor Proctor.
MODERN DÜNYA-YENİ CEHALET DÖNEMİ
Köklü bir cehalet döneminde yaşadığımızı ifade eden Proctor, bilginin ‘erişilebilir’ olmasının o bilgiye ulaşıldığı anlamına gelmediğini hatırlatıyor.
Proctor, siyasi ve felsefi konularda insanların bilgisinin çoğu zaman inanca, geleneğe ve daha çok propagandaya dayalı olduğunu belirtiyor.
Cehaletin yayılma koşullarını ise şöyle açıklıyor: 1. İnsanlar bir olguyu anlamadığında, 2. Ticari ya da siyasi nitelikli özel çıkar grupları bir konu hakkında kafa karışıklığı yaratmaya çalıştığında.
Proctor şu örneği veriyor: “İklim değişikliği konusundaki tartışmada sorun sadece böyle bir olgunun var olup olmadığıyla ilgili değildir. Tanrının Dünya’yı insan üzerinde yaşasın diye yaratıp yaratmadığı, hükümetin sanayileri düzenleme hakkı olup olmadığı, çevrecilere güç verilip verilmemesi vb. konuları da içerir. Yani sadece olgular değil, bu olgulardan doğduğu düşünülen daha geniş konular söz konusudur.”
CEHALETİN BESLENDİĞİ ÖFKE BATAKLIĞI
Bilgisizliği araştıran bir başka akademisyen Cornell Üniversitesi’nden David Dunning. Dunning, bilgisizliğin yayılmasında internetin rolüne vurgu yapıyor. Burada herkes kendi başına uzman kesilir ve kasıtlı olarak cehalet yaymak isteyen güçlü çıkar gruplarının avı haline gelebilir.
Ancak Dunning insanların kendi sonuçlarını çıkarma yeteneğini yitirmesinden değil, bunun çok kolay hale gelmesinden yakınıyor ve yanlış algıları düzeltmenin yolunun başkalarına danışmaktan geçtiğini söylüyor. Bugün ülkemiz, bölgemiz ve dünyamızda olanlara bir daha bakmak sanırım çok yerinde bir tutum olurdu. Çünkü din, kimlikler, İslam, Müslüman, demokrasi, özgürlük, çevre, vatan, politika, haber, gazeteci, diktatör, başkan, taraf, tarafsızlık, yandaşlık vb. kasıtlı çıkarılan şüphecilikle cehalet, kendisine yönelen her türlü eleştiriye öfkeyle, şiddetle karşılık vererek aynı düzlemde birbirini besleyerek ilerliyor. Gerçek ve doğru bilgi kitabının kapağı ise kapalıdır.

(Not: Bu yazı BBC’de yayınlanan bir haberden faydalanılarak hazırlanmıştır.)
(aliulurasba,imaj:fotodali

24 Şubat 2016 Çarşamba

PENİSİ ERKEĞİ
ŞİZOFREN YAPAR MI?

(Not: Bu yazımı bir ayrım yapmak, kadınların yalakalığını, erkeklerin düşmanlığını yapmak için yazmıyorum. Son on yılda işlenen kadın cinayetlerini bir gazeteci hassasiyetiyle araştırmaya, yaş, yöre, sebep, cinayet zamanı, hatta ulaşabildiklerimin doğum tarihleri ve burçları, vb. sınıflandırmaya çalıştım. “Defalarca bıçakladı. Başını kesti. Cesedini parçalara ayırdı, “Namusu için”, “Birleşmek isterken”, “Çocuklarının önünde”… gibi dehşet verici ayrıntılar dışında hiçbir ilginç sonuç yok. Bilim coğrafyasında henüz ülkemizde en son bilim insanının ölmediğini düşünürken, belki bu olayların tasnif edilip, daha da detaylandırabileceğine ve muhteşem sonuçlardan aklı-selim çözümlemeler çıkarabileceğine, sonuçların bu korkunç alanı aydınlatabileceğine ve yaraya merhem adımlar atılabileceğine inanıyorum. Burada şunu da belirteyim. Kadın cinayetlerini akıl hastalığıyla aklayıp, bir kenara çekiliyor da değilim. Bu yazıda yer alan satırlar ise sadece benim kendime göre araştırmalarım sonucu ortaya çıkan düşüncemdir, bilimsel bir yanı yoktur. Burada benim savunduğum bir bilimsellik değildir ama bu düşüncemin Sigmund Freud’un görüşlerine ters olduğunu belirtmek isterim. Burada benim savunduğum doğuştan birçok şeyi getiriyoruz ama hemen hepsi mutasyona uğruyor, aslında bir anlamda, insan olarak fiziksel evrimimiz yok ama hislerimiz, fikirlerimiz evrim (Darvinizm burada gerçekleşiyor) geçiriyor. Saf olan kirleniyor. Kirleneni temizlemek için de vaktimiz var aslında, kullanabilirsek. Şimdi aşağıdaki yazımın bu çerçevede okunmasıyla daha iyi anlaşılabileceğini düşünüyorum. Bu yazımın bir kurtuluş reçetesi olmadığını biliyorum ama çözüme düşünme açılarımızı değiştirmemiz açısından mütevazı bir katkı sağlayabileceğine inanıyorum.)
Kutsal penisler ve aşağılık vajinalar(!) Bir erkekle bir kadın arasındaki en temel fark cinsellik olsaydı Allah insanı yaratmazdı, ya da sadece kadını yaratırdı… Kadınlar acılarından daha az yaşarlar. Hayata bakış açıları her zaman farklıdır. Bu farklılığın içlerindeki annelik, dolayısıyla yaşamı en azından kıyamet ne zaman kopacaksa o zamana kadar devam ettirebilme güdülerinden geldiğine inanıyorum. Kadınlar bu anlamda Cennet için doğururlar ama evlatlarının bazıları Cehennem’i seçecektir. Çünkü bu evlatların bazıları daha yaşarken, dünyamızı Cehennem’e çevirme barbarlığına soyunurlar… Geçiyorum: Penisi erkeği şizofren yapar mı? Araştırmamda gördüm ki, onca cinayetin en temel sebebi ya da baş aktörü penistir. Bildiğimiz penis. Bu nasıl olur diyebilirsiniz. Evet, bu oluyor. Şöyle:  İnsanların cinsel organların aynı zamanda birer simgedir. Sadece cinsel birleşme, çocuk yapma, ya da bir makine gibi seks malzemesi olmayı içermez. Bu, bana göre canlı imgeler erkeği kadına, kadını da erkeğe ve kadının ve erkeğin geçmişine fikren bağlayan birer kapıdır. Cinsel organlarımız bu anlamda birer fikre-dünya görüşüne açılır ve onu işaret ederler. Dolayısıyla nasıl kullandığımızdan, ne işe yaradıklarından çok hangi amaca yönelik ve kime hizmet ettikleri çok önemlidir. Dolayıyla “Ya benimsin ya toprağın”, “Bana yar olmayan kimseye yar olmasın” sözleri… buna bağlı olarak bir başka önemli olduğunu düşündüğüm, bana göre ilginç bir nokta ise genelevlerde kadınların erkeklerle para karşılığında seks yaptıkları yatakları ile geceleri yatmak için kullandıkları yatakları ayrıdır. “Orospular” dediğimiz kadınlar, dostlarıyla kendi gecelerinde, kendi diğer özel yataklarında, yani kirli olmayan, para karşılığında birlikte olmadığı, “temiz olan”, “seks” değil de “aşk yaşadığını düşündükleri” yataklarında yatarlar… Yine bu çerçevede anne olamayan kadın “Kısırdır” ve istenmez, hatta üzerine bir başka kadın getirilebilir, ancak “erkek kısır olmaz”… Uzatmayayım: Dolayısıyla bütün bu ayrıntıymış birbiriyle bağlantılı değilmiş gibi görünen, önemsenmeyen hususlar aslında bir dünya görüşüne, bir fikre işaret eder. Bir anlamda düşünen, fikir yürüten, tarihi, geçmişi ve geleneği… olan vajinalar ve penisler dünyasıdır aynı zamanda yaşadığımız dünya… Dolayısıyla biz aslında kadın cinayetleriyle karşı karşıya değiliz. Kökleri saptırılmış din ile de beslenen bir düşünce biçimi ve yaşayan, canlı, büyük bir dünya ile karşı karşıyayız. Bu kahredici dünyalarında, bozuk fikri altyapılarından kaynaklı buyurgan içgüdüleri ateşlenen erkekler, bir anda şizofrenleşen penislerinin, yani cinsel güdülerindeki sapkın ideallerince kurulan tuzağına çekiliyorlar. Zira muhteşem birleşmelerle (çok önemli psikolojik baskıları olan, dini ve geleneksel temelleri çok derinlerde olan hatta kutsal sayılan söz, nişan, düğün) kadınla birlikte olmaya başlayan erkek, bastırılmış bütün hislerini bir süreliğine özgürleştiren kadını tarafından çoğu zaman zarifçe reddedilişini bir trajediye dönüştürüyor. Bu aynı zamanda penisin yani ezik, ezildikçe kabalaşan güç fikri ile bu fikrin ardındaki her şeyin (soy, aile, mahalle, gelenek, görenek, din vb.) görünür olma güdüsünden kaynaklanıyor. Böylesi bir görüntü eğer artık kalmışsa penisin şerefine düşen gölgenin de kaldırılması demek. Bu fikrin yani bir anlamda düşündüğünü, bir fikri olduğunu, kendi başına yaşayarak deneyimler edindiğini, bir tarihi, geleneği bulunduğunu, destekçileri de olduğunu ve kendini geliştirdiğini sanan tutkulu penisin tersten evrimleşme sürecidir. Bunu yapabilmek için de bağımlısı olduğu erkeği bir araç gibi kullanıyor. Ancak erkek de zaten bu sürecin öznesi; hem araç hem amaç. Bu etkileşim, evrim ve korkunç mutasyon sonucu ortaya kadına karşı vahşet, hatta soykırım diyebileceğimiz kadar korkunç bir durum çıkıyor. Her anlamda birçok altyapısı bulunan penisten erkeğe-erkekten penise geçişli korkutucu tutku, daha da korkutucu bir hal alıp mutasyona uğradığı için en azından bir süre sağlıklı olduğunu düşündüğümüz erkek-penisin, düşünme, akletme ve benzeri melekelerini de bir anda değiştiriyor (Bir kız çocuğuna tecavüz edeni cezaevinde öldüren erkek, kendini bırakıp giden veya gitmek isteyen kadını mutasyon gerekçelerle hunharca öldürebiliyor). Böylece karşımıza içindeki şizofreni hiçbir zaman öldürmeyen, hatta buna tevessül bile etmeyen, bundan beslendiğini de gizleyen bir penisin yansıtma tekniğini kullanarak, bir erkeği nasıl şizofren yapabileceği gerçeği ortaya çıkıyor. Dolayısıyla çözümün bu tutkunun, düşünen insandan düşünmeyen, sakin, anlayışlı… insandan barbar bir insana dönüşmesine, mutasyonuna engel olmak, penisinin hapsettiği erkeği oradan kurtarılması olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Kısaca ve aklımın yettiğince kadın cinayetlerindeki neredeyse kanıksanmaya başlayan trajedinin şifrelerinin, alt yapısında birçok sosyal ve psikolojik sebepler bulunan bu gizli tutku mutasyonunda olduğunu düşünüyorum. Bu fikirsel ve duygusal mutasyonu durdurabiliriz.  Kadınlarımızı da erkeklerimizi de dolayısıyla toplumumuzu da kurtarabiliriz. Bunun için ilk yapmamız gerekenin öncelikle boşanacak değil de yeni evlenen çiftlere en az birkaç ay psikolojik (maddi karşılığı devlet tarafından karşılanacak) destekle sağlanabilir. En azından psikologlarımız yeni evli iki insanın, evlenirken birbirlerine neleri getirdiklerini ve artık nelerin olup olmayacağını, birbirinin hazlarını uyandırırken onun nasıl mutasyona uğramaması gerektiğini bilmelerinde fayda vardır, diye de düşünüyorum.
(aliulurasba,imaj:fotodali

23 Şubat 2016 Salı

İNSANLIK İNSANLIĞIN SUİKASTIYLA KARŞI KARŞIYA

Zaman gözlerimizin içine düşmüş kırık bir kukla gibi. Gölge oyununda karanlık bir yangın hissediyorum. Her şey daha kötüye gidiyor. 
Her şey, etrafımızdaki her şey yavanlaşırken edebiyatı, sanatı, geleceği savunmak bir edebiyatçıdan çok kalabalıklara düşmeliydi. 
Hiçbir hastalık yok aslında ama neden bunca kırık döküklük? Hayat nasıl bu derece bir hasta halini alır? Vicdan azabı nasıl bu kadar gösterişli olup caka satabilir? İnsanlık tarihi bunca yıl yaşamışlığın bezginliğin öcünü insanlığı yok ederek mi alacaktı? Acının öğrenilemeyecek bir şey olduğunu bir kez daha anlıyorum. 
İnsanlık, insanlığın suikastıyla karşı karşıya. Bütün yaşam tecrübemiz gelip üstünkörü bir melankolinin kıyısında mı can çekişecekti? 
Sonunda hangi amaca ulaşacağız bilmiyorum ama sanki hepimiz yüzlerimizin ardında siper almış durumdayız. Yüz sadece deliye mi ihanet eder, deli olan mı kendini ele verir ve bu yüzden mi maskesini indirenler kıskıvrak tecrit ediliyor? Artık bu saatten sonra belki de ve yine insanların zaaflarını derinleştirmek gerekir, tıpkı yüzyıllardır ülkeleri yöneten yöneticilerin yaptığı gibi. 
O zaman kimi suçlayacağız ve kimden hesap soracağız;

21 Şubat 2016 Pazar

BAZILARIMIZDA AŞKI İNKÂR ETMENİN ZEVKİ VARDI AMA YETENEĞİ YOKTU

Farklı şartlar altında bir araya gelmiştik ve ikimizin de gönülden inandığı bir birliktelik yaşayamadık. Belki de bizim neslimizin en büyük yenilgisiydi bu. Hemen hiçbir zaman istediğimiz gibi yaşayamadık. Yaşamak istediklerimizle yaşadıklarımızın arasına hep birileri girdi. Bu da Yaratıcının tek eğlencesi gibiydi. 
Oysa ay ışığının tüllerinden ısrarla sızdığı bir yatak odasındaki kambur yün yataklar içindeki terli sevişmelerden değil, şiirden düşmüştük hayata, bir sıfır yeniktik belki yine de güzel çocuklardık, içli çocuklardık sokağımızda oynarken. Okulda, evde uslu çocuklardık. Yanlış da olsa yaşadığımız mekânı ve zamanı güzelleştirmeye çalışmıştık. Cenevizlilerden kalma mahallemizin gölgesi bile ışıklı olan evlerinin içinde paytak paytak koşarken, evet uçarıydık ve Hezârfen Ahmet Çelebi gibi çığırından çıkmış uçmayı hayal ederdik ama olmadı. Gün geldi biz de mahallemizin göç tarihine, şehrin mülteci defterine, koparılan kanatlarımızın kalemiyle yazıldık
… ferman gökdelenlerinse bu beden, bu ruh, bu akıl bizimdi icabında.
 Ancak iş makineleri öte sokağın başında göründüğünde bir kepçelik canımız kaldığını anlamıştık… - ne cehennemde bu haytalar, dediği gün mü ölmüştü dedem hatırlamıyorum. Her şey değişiyordu. Meraklı gözlerimize kepçelerin gölgeleri düşüyordu.  
Bir kahve içimi zamanımız bile yoktu birbirimizden taşınmak için. Canı cehenneme devlet, evrime inanıyordu ve bizi değiştirmek istiyordu. Her şeyimizi inkâr etmemiz isteniyordu. Çünkü inkâr ettiğimizde değişim mümkün olabilecekti. Zevksiz bir yüzeyselliğin eseri ortaya çıkıyordu yavaş yavaş. Toprak her şeyi kabul ettiği gibi bunu da sırtlıyordu. 
Kötülüğü yaratan vicdan azabı mıdır bilmiyorum ama içim kararmadan bir gün bile bakamadım o günden sonra mahalleme. 
Belki de tenimizin ve ruhumuzun felaketi olmadan bu yenilenme düşüncesine karşı gelmeliydik. Ancak bunu da yapamadık. Acımız dışa vururken, birbirimize sarılmak yerine birbirimizi suçladık. Bir sel geliyordu önüne her şeyi katarak. Bizi de içine alacaktı. Zaten bizi kendi ayrılıklarımızla o kadar iyi pişirmişlerdi ki, dokunduklarında bir kurabiye gibi dağılıverdik.
O zaman anladım: … yaşamı bile tersinden anlamış bazılarımız da aşkı inkâr etmenin zevki vardı ama yeteneği yoktu.
(aliulurasba,imaj.fotodali-hayırlısıolsunbegülü

18 Şubat 2016 Perşembe

İYİLERİN KANI SOĞUKTUR

Modern insan artık her şeyin zıddıdır. Azizlerin, Dervişlerin modası geçmiştir. Öte dünya Cenneti müjdeleyen dinler sulanmıştır. İdealizim aşılamaya çalışan ideolojiler yoksulluğun pençesinde kıvranmaktadır. Yoksullukla savaş ettiğini söyleyen bütün ekonomik sistemler çökmüştür… Modern insan, acının ve üzüntünün sarhoşluğuyla mükemmelleşmiştir. Trajik aşırılık ve her gün yenilenen sonsuz düş kırıklıkları, kırılan direncin uyuşturcusudur… İnsan kendine hiçbir zaman direnememiştir. Modern insan kendi geçmişine yenilmiştir. Gelecek neden umursansın… İyilerin kanları soğuktur artık. Mutluluk, huzur arayışı daha fazla acıdan geçmektedir. Her şey hatta Tanrı bile bir yanılgının eseridir. Çekilen acı, gökyüzle yeryüzünü birbirinden o kadar uzalaştırmıştır ki, kimsenin çığlığı hiçbir yere değmeme kararlılığında, boşlukta asılıdır... Ölümü küçümsemek bilgeliğin idealiydi. Eskiler yaşamayı bildikleri gibi ölmeyi de biliyorlardı. Ancak modern insan ölmeyi de bilmiyor. Modern insan küçümsediği ölüm karşısında bütün ürkütücü sürprizlere karşı alışkınmış gibi yapıyor. Modern insanın korkunç ölümler karşısında tutuğu yas, ölüme karşı hile hurda yapmaktan öte geçmiyor. Her şey gözyaşı krizine tutulmuş gibi ancak bütün bu olağanüstülük, bir ölme ve öldürme sanatı olarak karşımıza çıkıyor. Trajidenin tansiyonu yükseliyor. Eski insanlar ölmeyi bildikleri gibi kaderlerine de razıydı. Modern insan böyle bir tavizin yanından bile geçmiyor. Horgörüyle bakılan her şey çıkarılan yangını daha da körüklüyor… Dünya yenip bitti. Geçmişin kederli mirası üzerindeki modern insan, artık bu baraşırısıyla başbaşa. Yarattığı insanın bütün aşağılık kompleklerini hiç çekinmeden cömertçe kullanan Tanrı, son bir kışkırtılma nesnesi olarak, insan insanı daha ne kadar aşağılayabilir, beklemesinde… Bir fikir, bir ideal, bir umut, gidilen bir yer, düşükü kurulan bir coğrafyadan  fazlası olan Mezopotamya’da başlayan insanlık tarini, Mezopotamya’ya kendi mezarını kazıyor. Ancak modern insan gömülmeyi bir aşağılanma olarak görüyor, ölmemek için çekebildiği kadar acı çekmeye acıyla direniyor. Bu kadar yoğun acıyla Tanrılaşacağı ve her şeyi hükmü altına alacağını planlıyor. Oysa bu da öbür dünya tarafından uydurulmuş bir yalan. Olsun, modern insanın inanmaya ihtiyacı yok, yaşıyor olduğu sürece her şeyin kanıtıdır o.
(aliulurasba,imaj:fotadalı

17 Şubat 2016 Çarşamba

Subliminal bir romancı olarak Orhan Pamuk ve Kırmızı Saçlı Kadın’ın kısa otoportresi VE 114. sayfa

Yeryüzünde bir yazar olsun ki, okuyucuyu öldürerek kitapları yazıp, okutsun... O benim için çok eleştiri kaldırabilecek bir yazar olmasına rağmen, iyi bir okuyucusu olabilmek için iyice ölmem gerekti. En sonunda Kırmızı Saçlı Kız romanında kendim ortadan kaldırdım… İster “Nobel Hırsızı” densin, isterse 18. Yüzyıl İstanbul’unda kaybolup gitmiş bir yarım derviş (18. Yüzyıl Rusya’sında yaşasaydı bir Puşkin-Dostoyevski) olmaması için sebep yoktu), benim için mutlak semboller yazarı Orhan Pamuk, Kırmızı Saçlı Kadın adlı son romanında okuyucuyu öldürürken kendisini de ortadan kaldırıyor. Her romanı için bir doktora tezi gerektiğine inandığım bu yitik yazar, en sonunda ilk günaha kadar giderken, bize bir kez daha kırmızının yani kanın, dolayısıyla yeryüzünde dökülen ilk kanın bir kadının saçları olabileceği gerçeğiyle yüzleştiriyor. Saç, bir kadın için hayatidir… Simgeselliği bir yana hemen hiçbirimiz saçsız bir kadın düşünmeyiz-saç günaha veya aşka çağrıdır. Hazreti Havva’dan Rahibe Teresa’ya, Hazreti Hatice’den bugünkü sulandırılmış dindarlığın içinde Havva’yı arayan genç kızlara... modern veya az gelişmiş bütün kadınları, erkekleri içine alır bakımlı veya bir anda kesilivermiş saçlar içinde eritir, değiştirir... Bu değişimle birlikte bir masum-katil portresi ortaya çıkar: Cennet'ten kovulmamızda kim kimi baştan çıkarmıştı? İlk günahta kim kimi baştan çıkarmıştı? Uzun mütalaalara muhtaç, Orhan Pamuk’u bize başka bir açıdan gösteren “Kuyu-Cennet”, “Baba-Allah”, “Oğul-Gelecek-Ölüm” bütün bunların devamını sağlayan “Kırmızı Saçlı Kadın-Aldatarak inandıran-İlk günahtan önceki saflığın çekiciliği”, “Allah’ın Devleti-Dünya-Durmadan değişip duran İstanbul” vs. imgeleri korkutucu derece sevimli işlenmiş Kırmızı Saçlı Kadın romanında. Bu romanda da Orhan Pamuk kendisini kaybetmiş, hapsetmiş, söyleyeceğini doğrudan söyleyememiş. Bunun sebebi Kafamda Bir Tuhaflık Var’dan sonraki üç beş ay içinde bu kitabın yazılıp, bitmiş olması olabilir. Kitapta bazı önemli hatalar da (Mantık-edebi vb.) yok değil. “Hem içten” ve gerçek hem de “masal gibi”, “sahici” ve “efsanevi” ve “Unutma, aslında baban da yazar olmak istemişti” diyen Orhan Pamuk’un romanından değiştirerek kurduğum şu cümle “Unutma, baban da Tanrı olmak istemişti ama hayatına ben girdim, ben Kırmızı Saçlı Kadın’ım(kan-nüfte-saç) insanı rahmine (kuyu ancak Yusuf’un kuyusundan çok fazlası-kara delik-tanrı parçacığı) hapsetmiş ama rahmine hapsolmamış ben.” Sırattan kim nereye düşecek?..
114. SAYFA AŞAĞIDAKİ GİBİ 
“...Bir dönem skandal ve cinayet haberlerini öne çıkaran gazeteleri Oidipus ve Rüstem benzeri hikâyelere çok rastladığım için okudum. İstanbul’da iki çeşit hikâye okur tarafından çok seviliyor, ucuz gazetelerde çok yayımlanıyordu. Birincisi; oğlu askerde, hapiste, uzaktayken babanın, genç ve güzel geliniyle yatması, olayı fark eden oğulun babayı öldürmesiydi. Çok işlenen ve sayısız çeşitlemeleri olan ikinci cins cinayet ise, cinsel açlık içindeki oğulun, bir cinnet anında zorla anasıyla yatmasıydı. Bu oğulların bazıları kendilerini durdurmaya ya da cezalandırmaya çalışan babalarını öldürüyordu. Toplum tarafından en çok nefretle karşılanan oğullar bunlardı: Ama toplum onlardan babalarını öldürdükleri için değil, zorla analarıyla yattıkları için nefret ediyor, adlarını bile anmak istemiyordu. Baba katili bu oğulların bazıları bir pisliği temizleyerek nam yapmak isteyen hapishane ağaları, kabadayılar veya kiralık katil adayları tarafından öldürülüyordu. Bu cinayetlere devlet, hapishane yönetimi, gazeteciler, hatta toplum karşı çıkmıyordu...”

...
NOT: Orhan Pamuk, romanları dışındaki şeyleri anlatmalı, romanlarını anlatmamalı, diye de düşünürüm.
(aliulurasba

13 Şubat 2016 Cumartesi

ÖLÜLERİNİZİ SATAR MISINIZ?

Kışkırtılmış bir alaycı dervişin şekerci dükkanı ziyaretinden sonraki kanlı düellosu: Puşkin



Tarihi iyi biliyordu ve feodalitenin yivleri arasında burjuva-aristokrasi kıyılarına çarpıp duran Rus feodalitesini-taşrasını ve köylüsünü de. Ancak en iyi bildiği iki şeyden biri yazmaktı. Diğeri ise aşktı. Yazmaya şiirle başlayan Puşkin’i aynı gecenin aynı ayına hiçbir zaman birlikte bakmadıkları ve bakmayacakları Generalin Kızı  Natalya Gonçarova’ya aşık olur. Natalya çıplak ayaklı şiirler yazar bir şairi neden istesin. Puşkin üzgündür. Her reddediş bir umutsuzluğu da peşinden sürükler. Puşkin umutsuzluğa kapılmıştı. Moskova’dan uzaklaşır. Rus ordusuna katılır. Daha sonraları da yapacağı gibi ölümün kıyısında gezmektir yaptığı. Orduyla Erzurum’a kadar gelir. Yol izlenimleri Erzurum Yolculuğu ile kitaplaştırır. Erzurum daha sonra onun birçok eserinin esin kaynağı da olacaktı...  Yüreğini soğuttu bu iklimden sıcak yurduna döndü. Tekrar Natalya’nın kapısını çaldı. Natalya kayıtsızdı bu adama ve aşkına. Ancak yine de evlenmişlerdi. Evliliği kendisene ilgisiz bir kadının varlığıyla sürüp gitti. Rus burjuvasının despotluğu yüzünden başı sürekli karanlık duvarlara vurulan Puşkin yazmayı bırakmadı. En karanlık gecelerinde yazdığı eserleri yıllarca başucu eseri olmuştur. Gogol ile de bu dönemde tanışır. Ölü Canlar’ın yeşerebileceği iklim de böylece oluşur. İddiaya göre Puşkin, Ölü Canlar için Gogol’e ilham vermişti. Her ne kadar evliliği kendisi açısından iyi gitse de Puşkin karısı güzel, çekici, son derece şık, asil ve kendi güzelliğine hastalık derecesinde aşık Natalya’yı, Çarın muhafızlarından, evlatlık Dantes’e kaptırmak üzeredir. Bir yazarın sonu elbette ihanetle gelmez. Puşkin ile Fransız asıllı Rus Dantes, düello için sözleşirler. Puşkin, düello günü Petersburg Nevski Prospekt’deki Wolf şekercisine uğrar… Ağzına bir şeker atar ve tetiğini çeker. Ağır yaralanan Puşkin birkaç gün sonra hayatını kaybeder. Cenazesine kendisini seven ve kendisinden nefert eden binlerce kişi vardır; cenaze geçerken bir kapıcının “Hakiki Rus öldü” dediği işitilir. Puşkin’in kitaplarının, şiirlerinin dışında zamana kalan bir güzel kızı vardı. Muhteşem varlığıyla hayatına devam eden Puşkin’in kızı ise bir başka büyük yazar Lev Tolstoy’u etkilemiştir. Anna Karanina’nın Puşkin’in kızının tasfiri olduğu söylenir. Ölü Canlar yazarlarla diridir aslında, zira onları parayla da olsa toplayan biri vardır;
“…  
Çiçikof:
Benim istediğim köleler değil… Ben… ölmüşleri istiyorum…” cevabını verdi.
“Nasıl? Afedersiniz… kulağım biraz ağır işitir… Garip bir söz işittim gibi oldum…
Pavel İvanoviç:
“Son nüfus sayımına göre hâlâ sağ zannedilmekte olan ölüleri almak istiyorum…” dedi.
Manilof’un piposu yere düştü; ağzı açıldı ve taş kelmiş gibi bu durumda donakaldı. Dostluğun faydalarından, iyiliklerinden bahseden iki dost, bir aynanın iki tarafına karşı karşıya asılmış bazı insan resimleri gibi  gözlerini birbirine dikerek hareketsiz durdular…” (Gogol, Ölü Canlar’dan bir pasaj) 
aliulurasba,imaj:fotodali