12 Kasım 2017 Pazar

Neden Kadınlar Wirginia Woolf, Erkekler Kafka?

 Dünyadan nefret etmek ya da dünyaya ahiretle  kıstırılmak
Dünyayı sevmek değil de dünyayı sevmemek öğretilmişti bana. Bunu yıllar sonra daha iyi anlıyorum. Freud’u hiç tanımadan hatta Freud ismi geçtiğinde biraz porno starından bahseder gibi bir hava olurdu karşımdakinde. Belki de insanın ta çocukluğuna kadar gidilmemesi gerekiyordu. Ya da her şey çocuklukta, hatta anne karnında aranmazdı. Yaşanıyordu. Yaşanan an önemliydi. Yaşanan o an zaten geçmişe bir başkaldırıydı ve en iyi şekilde değerlendirilmesi gerekiyordu. Umut etmek de yaşanan an içerisindeydi. Bu Dinin, İslam’ın gereği, Allah’ın buyruğuydu. O yüzden Freud ahlaksızdı. Margius de Sad’ın ise ismi bile anılmamalıydı. Zaten onu bilen kimse de pek yok gibiydi. Daha açıkçası cinsel kimlik denilmemeliydi. Çünkü cinsellik yatak odasını çağrıtrıyordu. Eğer yatak odasında halvet olacağın birisi yoksa o da günahtı. Günah sevilmez. Günahtan bahsedilmez. Günahtan kaçılır. Dünya da günah yeriydi. Kaçmalıydık. Yeryüzünde bir dikili ağacın bile olmamalıydı. Oysa Peygamber, “Kıyamet kopuyor dahi olsa elinizdeki ağacı dikin” diye buyuruyordu. Elimizdeki ağaç umut muydu?


Cennet’in yolu nasıl kısalır
Umut. Dünyadan umudunu kes! Dünya umut yeri değildi. Acı çekilecek bir yerdi. Acı çekildikçe insan Tanrı’ya yaklaşır, Cennet’in yolunu kısaltırdı. Ölüvermek ise tamamlanmaktı. Her ne kadar kimin nereye gittiği belli olmasa da. Sonuçta dünya sevilmek için değildi. Hatta dünya nefret edilmek için bile değildi. Dünya ahretin boş bir tarlasıydı. Nasıl sürersen, nasıl ekersen, öyle hasat yapardım. O yüzden çok dikkatli olmalıydın. İçine bakmamalıydın. İnsanın içine İblis kaçmıştı çünkü. Bu bu İblis, “Dünyada mekân ahrette iman” sözündeki dünyadaki mekan varlığımızın içinde cirit atıyordu. O yüzden insan sadece Tanrı’yı düşünmeli Cennet’i ummalıydı. İyimser olmamalıydı. Korkmalıydı. Hepsi bu: Korkmalısın! Yaşadığını anlaman önemli değil, korkarsan öleceğini bilirsin.
Yaşadığınız ülkede ödediğiniz ağır fatura
Yıllar geçtikçe tabii daha çok şey öğrenmeyi beceriyorsunuz. En azından bir çok yola gidemeseniz bile bildikleriniz o yolları aydınlatabiliyor ve önünüze neler çıkabileceğini görebiliyorsunuz. Her şeyi deneyimlemeye de ömür yetmiyor. Bugün gelinen noktada baktığımda Türkiye gibi bir ülkede yaşamanın ağır faturaları olduğunu düşünüyorum. Kendinize ait bir odanız olamadığı gibi kendiniz de olamıyorsunuz.
Örümcek ve Kendine ait bir oda
Kafka’nın son yıllarda bu kadar çok gündeme gelmesinin altında insanların değişme arzuları olamaz mı? Ancak bunu nasıl gerçekleştirecekler? Bir su basmanımız bile yok. Örümcek bizim için sadece bir örümcek. Çünkü ve sanırım Freud dediğimizde yine bir pornocudan bahsediyormuş gibi olmuyor muyuz? Çocukluğumuza nasıl ineceğiz? Çocukluk ilk günahın merkezi değil mi bizde? Adem ile Havva bizi yapmak için bir araya geldiklerinde aralarını yapan İblis’ti. İblis’in aşçılığından ortaya çıkan yemeği, tertemiz Beyaz Masada(Tabula Rasa) nasıl yiyebiliriz? Bırakın dönüşmeyi değişim bile mümkün görünmüyor. Değişmeli miyiz ve dönüşmeli miyiz o bilinç bile yok sanırım. Çünkü Kendina Ait Bir Oda ufku, hatta hayali bile yok.
“Kendim kimim?” Sahi kendim kim? Bir cinsel kimlik oluşumuna başlamamış ben kimim? İnsan mı, Erkek mi, kadın mı? Hayvenlar olmasaydı kendimizi neye göre kıyaslayacaktık?.. Wirginia Woolf’un Kendini Ait Bir Oda’sı kimi kundaklayacak? Bütün başkaldırılar ve bu başkaldırıların taşıdığı umutlar “Dünyayı sevme, dünyaya bağlanma” sözüyle daha doğduğumuz anda bir zehirli tohum olarak içimize bırakılmıyor mu? O halde her şey neden bu kadar güzel ve çekici yaratılmış. Neden sadece tek bir elma ağacı yok. Neden nar var? Neden kurabiyeleri seviyorum? Nasıl oluyor da ayva yemek için kış başlangıcını beklemeyi arzuluyorum?
İslâm’a göre dönmeyen dünya inancı
Din “düşünme inan” sarkacındaydı ve bu sarkaç Facault Sarkacı değildi. Dünya dönmüyordu bazılarının anlayışındaki İslâm’a göre, dolayısıyla insan da kendi etrafında dönmemeliydi. Kendi etrafından dönersen kendi içine gözlerini dikersin, ta çocukluğuna kadar kendini görebilirsin. Tıpkı Mevlana’nın Sema’sı gibi, döndükçe içe ilerlemek… Hayır! Sadece inanacaksın ki, o zaman iyi bir “kul” olursun. Tanrı’ya kul olmakta sorun yoktu aslında. Ancak Tanrı’ya kul olurken insan korkunç bir yanılsamanın da ateşli ocağına düşüyordu. Buna gerçek hayatta kısır acı çekmek diyorum ben. Verimsiz, hiçbir şey kazandırmayan, dolayısıyla değeri de olmayan bir acı. Bu güne kadar hayatınızda hiçbir kediyle göz göze gelmediyseniz bir kez olsun Schrödinger’in Kedisi ile göz teması kurun, belki söylediğim daha iyi anlaşılabilir. Çünkü mikroalemin belirsiz köklerinden besleniyor makro alem. O kedinin gözlerinde Tanrı “Beni aramayın gösterdiklerime bakın” diyor aslında. His ancak temasla mümkündür çünkü, yani bilim olmadan, deneysel akıl olmadan, sorgulayıcı bir zihin yapısına kavuşmadan, insanın hissetmesi, varlığının künhüne ermesi mümkün değildi. Nihayetinde de hissetmiyorduk zaten alışılmış olanı yapıyorduk ve geleneksel olanı.
Darvin, kahrolası maymun atalı seni
Freud’dan bahsedilince bir porno yıldızından bahsediyormuş gibi bakıyorlardı ya. Aynı şekilde “Darvin” dediğinizde insanlar irkiliyordu. Darvin, muhataplarınıza göre insan soyunun maymundan geldiğini iddia ediyordu… Oysa beşikte bir çocuk inleyip duruyordu ve bu inlemesini kimse duymuyordu. Bu iniltiyle büyüdü çocuk. İnilti soyuttan somuta o kadar evrim geçirdi ki, nihayetinde konu Freudyen köklerin bulunduğu mümbit bir araziden Kafka ve Wirginia Woolf’a kadar geldi. Buraya kadar koştura koştura, soluk soluğa ter içinde gelenlerin hemen hepsi dünyayı sevmedi, dünyanın bir resim olduğuna kani olmaya zorlandı. Dünya geçiciydi. Evet, aslında dünya geçiciydi ama ya mutluluk ve huzur? Tanrı bütün bu güzellikleri bahşederken ahiret ile ilgili bir amaç ile birlikte, bu dünyada da insanın kendisini iyi hissetmesini sağlayacak ufak tefek şeyler yaratmamış mıydı? Masallar ne için vardı o zaman?..
Sevmek başkaldırıdır inanmak temas
Yaratmıştı elbette hatta sevgiyi ve huzuru ve umudu da yaratmıştı ve bir sürü şey yaratmıştı Tanrı. Hatta insana o kadar özgürlü vermiş ti ki, insan Tanrı’yı bile inkar edebilirdi. İnkar dinine mensup bu insanlar da Tanrı’nın en güzel insanlarıydı, onları da alıp bağrına basacaktı nihayetinde... Oysa doğduğu dünyayı sevmeme öğretisiyle büyüyen her çocuk, sonunda gelip başını sevgiye, umuda, mutluluğa vuruyordu. Yeryüzünde dikili bir ağacı olsun istiyordu, kendisini seven birisi ve ardından bırakacağı bir şeyler ve en önemlisi de umut; yani görünmek, hissedilmek, onaylanmak… Hesaplaşma ve uzlaşma için insanın geçmişine de saygı göstermesi gerekiyor. Ancak içinde dünyaya ilişkin, kendisine ilişkin, yaşama ve evrene ilişkin sevgi kırıntısı bile olmayan geçmişe nasıl saygı gösterecek? Düşünceli insan, incelikli insan nasıl olacak? Kendiliğinden oluşan bütünleşmiş bilgi olarak da nitelendirilen bilinç, nasıl yeniden düzenlenecek? Bu sorunun cevabı yok ancak, yazının daha da uzamaması için öykünmelerine rağmen neden kadınlar Wirginia Woolf olamıyor ve erkekler de Kafa olamıyor sorusunun cevabına geçmek gerekiyor. Olamıyoruz, çünkü o dönüşümü gerçekleştirecek güç temellerinden yoksunuz. Su basmanımız zehirlenmiş bir çocukluğun içinde debeleniyor. Öykünüyoruz Kendine Ait Bir Oda için. Ancak içimizde Kafka’nın dönüşümünü gerçekleştirebilecek bir isyan geliştiremiyoruz. Çünkü dünyayı sevmemek öğretildi bize. Sevmemek… Bu yüzden tutunamıyoruz. Bunu gizlemek için de Wirginia Woolf’u veya Kafka’yı örtüyoruz üzerimize. Bu bir maske, altında gerçekten de tutunamayanlar var, hatta hiç tutunamamış olanlar var. Ve küçük şeyler bizi ele veriyor. Sevmediğimiz için hehemin hiçbir şeyi dokunamıyoruz. Dokunduğumuzda tuz buz olacağımızı zannediyoruz. Olacağız da gerçekten, tuz buz olacağız ama yeniden eriyip şekillenmek de var… 

18 Mayıs 2017 Perşembe

BENİM ÜLKEMİN ADI

Merak ediyorsun, belki hangi ülkeden olduğumu düşünüp duruyorsun ve soruyorsun, ülkesinin adı nedir diye; ben bir adı olmayanlar ülkesindenim. Ülkemin adı sana bağlı. Aklından ne geçerse bana - hey … ülkeli, diye seslen. Yıllar öncesinden olmuş şeyleri düşünüyorsan, diyelim biri sana bir sürü şey söyleyip sorular sordu, sen de cevabını bilemedin.
Benim ülkemin adı bu.
Belki de birileri adalet arıyordu, hangi kapıyı çalsa yüzüne kapanıyordu, hak ortadan kalkmıştı.
Benim ülkemin adı bu.
Biri senin inandıklarına küfretti. Sen sustun, sana küfredenin yanlış yaptığını da biliyorsun. Bir şeyler yapmak istiyordun, küfretmedin, acı acı gülümsemek zorunda kaldın.
Benim ülkemin adı bu.
Belki çocukken, sokakta oyun oynarken, ya da yaşlanmışken ve pencerede dışarıyı seyrederken, ya da bisiklet sürerken, yürürken, garda tren beklerken, havaalanında uçak yolcularken, ya da öylece otururken bir anda bir patlamayı anımsadın, parçalanıp ölen insanlar canlandı yine kafanın içinde.
Benim ülkemin adı bu.
Ya da bir yerlerde yürürken aniden etrafın polislerle çevrelendi.
Benim ülkemin adı bu.
Belki de bir parkın ortasında kalakaldın. Düşman gibi göğe yükselen bir gökdelenin gölgesi düştü üzerine, seni seven birini aradın. Seni buldu bulacakken, sana ellerini uzatacakken, sana dokunacakken bir hafriyat kamyonunun altında kalıverdi. Ölümü duyumsadın. Sonra ağlamak istedin.
Benim ülkemin adı bu.
Çok uzaklardaymış gibi birilerinin ölüm orucu eylemi yaptığını duydun. Ses, soluk bir yangından başa bir şey değildi.
Benim ülkemin adım bu.
Belki de özgürce yatağına uzanmış, neredeyse uyumak üzereydin, bir şeye ağladın, kendinle ilgili. Hiç bitmeyen, hiç başlamayan günlerin, hiç olan günlerin uykuları, rüyaları uzaklaştıran, acı veren yorgunluğu.
İyi niyetler linç edilirken.
Benim ülkemin adı bu.
Etrafın hırsızlarla, katillerle, karanlık güçlerle sarılmışken kader düşüncesini seni kucaklamıyor, Cennet’in iç açıcı yanı kalmamış; mizah da yok olmuş. İlerleme fikrinde olanlar her şeyi ezip geçiyor, kara delikler.
Benim ülkemin adı bu.
Ya da tekme atılmış bir sokak köpeğini, kuyruğu kesilmiş bir sokak kedisini seviyordun, niye sevdiğini unuttun, yine de sevmenin iyi bir şey olduğuyla sevmeyi sürdürdün.
Belki yanlış ayakla yola çıkılmış.
Benim ülkemin adı bu.
Ya da geç vakitlerde ağaçlarla çevrili bir yerde geziyorsun, yere bir elma düştü, çıkardığı ses seni artık büyülemiyor.
Benim ülkemin adı bu.
Belki elektrikler kesildiğinde tedirgin olmaya başladın, elektrikler varken tedirgin olduğun gibi.
Benim ülkemin adı bu.
Görünen dumandan başka bir şey değil.
Benim ülkemin adı bu.
Ya da biri sana “Yeni bir ülke” dediğinde, kendini daha da kötü hissettin, bunu sana herkes söyleyebilirdi, yeniyi herkes severdi. Yeni elbise, yeni araba, yeni ev, yeni ülke, yeni dünya: Eskiyi seçici bir alışkanlıkla yakarak yeninin içinde kimsenin ısınamayacağını, bu yüzden her şeyin yerini kaygının aldığını söylerken, kimseni sana inanmayacağını da biliyordun, bunu onlara anlatacak birilerini olmalıydı.
Benim ülkemin adı bu.
Belki de hakikatin, hırs ve nefretle dolu olanlardan saklandığını anlatamadan, bu yüzden her kurban için bir kötülük gerekçesi icat edildiğini, karanlığın her yerden yükseldiğini, içten bir gülümsemenin giderek soluklaştığını, mutsuzluğun ve saplantılı bir yaşamın etrafında koşturmaya başladığını görüp, söyledikçe sana inanların her gün daha da azaldığını gördün.
Benim ülkemin adı bu.
Vurun falancaya, vurun filancaya.
Benim ülkemin adı bu.
Ya da ister yeni, ister eski, ister cennet, ister cehennem olsun gururu okşayan sloganlar başarılı olur.
Benim ülkemin adı bu.
İnsanın küçümsenmesi, aşağılanması, yerin dibine geçirilmesi, kendi köklerine saldırması, kendini yerden yere vurması, çıkış noktasını mahvetmesi, yaşadıklarının cezasını çekmesi, sahtekarlık ve ağıt arasında kalması, düşünmemesi, okumaması, kayıtsızlık.
Benim ülkemin adı bu.
Belki oyalanır gibi yaşamak.
Benim ülkemin adı bu.
Ya da birbirine iftira kadar yakın olup birbirini seven ve birbirinden nefret edenler.
Benim ülkemin adı bu.
Ne kadar aşağıya düştüğünü göremeyecek kadar karnı tok, sırtı pek.
Benim ülkemin adı bu.
Gitgide yaklaşıyoruz daha da katlanılmaz olana.
Benim ülkemin adı bu.
Belki “Benden sonra tufan”dır hepimizin itiraf edemediği.
Benim ülkemin adı bu

17 Nisan 2017 Pazartesi

HIRSIZ KRAL'IN SMOKİNİ

Hırsız Kral’ın smokini(Kısa öykü


“Unut gitsin; kurtuluş savaşlarını, tamamlanmamış devrimleri, kırılgan eylemleri, soluk işçi hareketlerini, halk itirazlarını, yarılıveren barikatları, iktidarları, cezaevlerindeki ağlayan insan gölgelerini, gözaltında kayıpları, faili meçhulleri, ihanet tehditlerini, işkenceleri, zulümleri, işsizliği, eşitsizliği, adaletsizliği, vicdansızlığı, Kral’ın baharımızdan çaldığı çiçekli yaz giysisini, talihsizlerin üzerinde pıhtılaşmış gece yağmurunu, kuşların kalplerini durduran, bir hançer gibi o ilkbahar gecesinin göğünü yaran havai fişek patlamalarını, sürgün edilmeleri, sürgün edilmişleri, kör gürültüleri, sağır sloganları, çocuk kırımlarını, kadın iç çekişlerini, aldanmaları, aldatmaları, hain tertipleri ve her şeyi bir an olsun unut. O büyük zevk anını yaşa. Ohhh! O saygıdeğer hırsızın çaldığı yaz giysisinin neden olduğu zevk veren acı!”
“Hırsız Kral için zemzem sulu limon-gül aromalı hurma ezmesi, tabiî ki efendimiz…”
“Aha, bak Şu Hırsız Kral değil mi?”
“Hangisi?”
“Otobüsün üzerindeki? Balkonda 9. Senfoni-Neşeye Övgü Yalanı Kitabını okudun mu?”
“Hırsız Kral, şu tembel kaderci yoksulların dilinden anlayan hırsız!”
“Ta kendisi. Partiye mi gidiyor? Smokini de çok gösterişli, taksi durağını da ne zarif bir kibirle selamladı.”
“Mutlaka partiye gidiyordur.”
“Hangi partiye gittiğini sanırım biliyorum.”
“Nereden biliyorsun?”
“Gazetede okudum. Bütün saygın hırsızlar orada, politikacılar, aktörler, gazeteciler, yazarlar…”

“Bak, nitekim tembel kaderci yoksulların cini Robin Hood da orada baya yaşlanmış…”
imaj:(au

28 Şubat 2017 Salı

İŞTE HENÜZ YAZMADIĞIM O EN KORKUNÇ ROMANIM

21. yüzyıl için GÜL KAN VE ŞEYTAN’DAN sonra, gerçekçi bir savaş romanı yazsaydım adı Uçurumun Üzerindeki Köprü, olurdu ve şöyle başlardı:
… sonra uyandı. Gördüğü kâbustan etkilenmişti. Ancak ne gördüğünü hatırlamayacaktı. Profesör Kelamî Şuan, icat ettiği bu robotik gözler ile bir rüya görürse, bunun aslında rüya değil ne yapacağına ilişkin şifreler içeren bir kısa film olacağını söylemişti. “Bunu da almalısın, ihtiyacın olacak gözlerindekini görmen için” diyerek kendisine bir cep telefonu inceliğinde ve büyüklüğünde, yeni nesil, elde tutulabilir, taşınabilir jöle kıvamında bir su tabakası uzatmıştı. Yatağından hemen doğrulmuştu. Uzun zamandır sırtında çanta ve kıyafetleriyle yattığı için sırtından çantasını sıyırdı. Fermuarı çekti. Su tabakasını buldu. Çıkarıp komodinin üzerine koydu. Sonra terörle mücadele esnasında kaybettiği gözleri yerine takılan ilk prototip robotik gözlerini yuvalarından çıkardı. Göz yuvalarında iki sonsuz karanlık delik açılıvermişti. Profesör Kelami Şuan’ın söylediği gibi robotik gözlerini su tabakasının altına el yordamıyla yerleştirdi. Ne olduğunu göremiyordu. Sadece ne olduğunu tam anlayamadığı metalik dalga sesleri duyuyordu. “İşlem tamamlandı, lütfen gözlerinizi takın” sözlerini duyar duymaz, yine el yordamıyla gözlerini göz oyuklarına yerleştirdi. İlk gördüğü şey su tabakası yok olmuştu. Profesör Kelami Şuan’ın söylediği gibi hemen ayaklandı. Salondaki aynanın karşısına geçti. Aynaya dikkatlice baktı. Gözlerinde bir hareketlenme olmuştu. Daha dikkatlice baktı. Gözlerinden yaşlar akmaya başlamışken, yarı uyur yarı uyanık, kısa bir süre önce gördüğü rüyasını tekrar görmeye başlamıştı. Görüntülerde yaşadığı ülkeden, herhangi bir terör eylemine maruz kalınmadan, güveli bir ortamda gerçekleşen referandum sonrası, paradokslarla dolu ergenlikten çıkmak için bocalayan “Yeni” Türkiye’de diğer birçok önemli milli yatırımı aldıkları gibi artık medyanın bir bölümünü satın alan çoğu Arap, bazı Avrupalı işadamları da ülke içerisinde, Başkana büyük propaganda desteği sağlamışlardı. Türk ordusu, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası emir komuta zinciri bozulan, yaralarını sarmadan, yoğun bir terörle mücadele ve Suriye rotasyonunda daha da zorlu bir dönemeçteyken, Yeni Türkiyeciler, Suriye sınırındaki baskıyı azaltmak düşünüyor ama sanki yavaş yavaş savaşın içine çekiliyordu; şehit haberleri sayısında tedirgin edici bir artış kaydedilmişti. Çalışmayan bürokrasiyi harekete geçirmek için hızla sistem değiştirip seçilen Başkan, kendi adına para bastırmıştı. Elektrikler kesilip durmasına rağmen jenaratörler ile aydınlatılan camilerde Hutbe de okunmuştu. Rejim yeni bir dönemece girmişti, Türkiye yine Cumhuriyetti ama... Halifelik tartışması sona erdiren Başkan ise hain Mekke Şerifi Hüseyin’i unutmamıştı belki ama İslâm ülkelerini yanına çekebilmeyi hedefliyor olmalıydı. Kredi borçları yüzünden intihar vak’aları artarken, birçok bankanın önünde eylemler vardı. İnsanlar kredi faizlerinin düşürülmesini, haksız borçlanmalarının önüne geçilmesini, kredi vadelerinin uzatılmasını isteyen, maaşlarının eksik yatırıldığını söyleyen insanlar tam anlamıyla ne olduğunu anlayamamışken, bireysel silahlanma daha da artmıştı; kaos ortamında, kim kime ateş ediyordu henüz tam belli olmasa da zaman zaman Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden, yerel çatışma haberleri geliyordu. Yerel çatışmalarda özellikle bölgedeki karışıklık sonrası Türkiye’ye gelen farklı ülkelerin vatandaşlarının karışması olayları daha da ateşliyordu. Bu arada ABD’de Türkiye’yi bölgedeki radikal unsurları temizlemesi, özellikle Suriye ve Irak’daki iç karışıklıkları durdurması, İran’ın İsrail’e tehdit olmaktan tamamen çıkarılması için “Yeni” Türkiye Cumhuriyeti’ne destek vermeye başlamıştı. Ermenistan ile çatışmaya başlayan Azerbaycan’dan başlayan bir Sunni İslâm kuşağı projesi olmalıydı bu. İran, Rusya Genelkurmay Başkanının ziyaretinin adından, ülkenin dört büyük kentinde tarihin en büyük askeri tatbikatına başlamıştı…  ABD’nin Yeni Türkiye’deki Başkana bu desteği, Rusya’ya karşı arkasının kollanmasıydı. Dolayısıyla ABD daha çok Karadeniz’de olacaktı. Aynı takvim içinde, Filistinlileri gemilere doldurarak Akdeniz üzerinden Afrika’ya sürmeye başlayan İsrail, İŞİD kontrollü bir şekilde geri çekilirken, PYD ile ortak Türkiye’nin toprak komşusu olmaya hazırlanıyordu; bölgede İsrail’in ve PYD’nin güvenliği ise ÖSO birlilerince sağlanıyordu. Çin, Rusya’ya el altından silah satarken bir gazete manşetiyle ifşa olmuştu. Kamuoyuna ise ABD, Çin ile kozlarını paylaşmaya hazırlanıyormuş görülüyordu. Mısır başta olmak üzere birçok Arap ülkesindeki iç karışıklıklar yüzünden korkunç olaylar yaşanmaktaydı, Tahrir’de, meydanda iki İngiliz erkek gazeteci ve bir Alman kadın doktor ajan oldukları gerekçesiyle linç edilerek, öldürülmüştü. Fransa’da temaslarda bulunan Almanya Başbakanı “Yeni” Türkiye Cumhuriyetine de gereken desteği vereceklerini belirttiği, daha büyük olayların çıkmaması için Rusya’ya itidal çağrısı yaptığı gün, Alman menşeli uzun menzilli füzelerin, Malatya’ya yerleştirildiği yönünde haberler çıkmıştı gazetelerde ve işte o günün sabahında, yıllar sonra ilk kez Ayasofya minarelerinde sabah ezanı duyuldu… Artık gündem Son Kutsal Savaş’tı. Bu savaşta ilk kez, insanların yanında robotların da olacağı söyleniyordu; ancak bu robotlardan önce muhtemelen robotlaştırılmış gerçek insanlar öleceklerdi cephelerde… İşte bir dakika bile sürmemişti bütün bu görüntülerin ve daha bir sürü bilgi ve görüntünün akışı. Gözlerini kapattığında gözyaşları hâlâ akıyordu. Oysa Profesör Kelamî Şuan, robotik gözlerin gözyaşına duyarlı olmadığını söylemişti… Ancak şimdi bununla uğraşacak zamanı yoktu. Demek ki bazen iktidarlar politik reflekslerle hareket ederken işler çığırından çıkabiliyordu. Yanaklarını elinin tersiyle sildi, hızla ayrıldı aynanın karşısından; şifreyi çözmüştü, “Ya istiklâl ya ölüm. Şimdi yapması gerekenleri yapacaktı. Ama nasıl?

5 Ocak 2017 Perşembe

UMUT BİR TAKTİK DEĞİLDİR

… yola çıkarken en iyisini umarsınız. Uçağa yıllar önce ilk kez bindiğimde hostese biraz espri biraz gerçek, “Düşmeyiz değil mi?” diye sormuştum. Hostes “Uçaklar düşmez, sadece inemezler” karşılık vermişti. Birbirimize acılı bir tebessüm ile gülümsedik. Bugün baktığımda hostesin taktiksel bir umut ile bana cevap verdiğini düşünüyorum. 
Umut bir taktik değildir, umut umuttur. 
Gemi batarken, uçak düşerken, otomobilde kaza anında veya herhangi bir korkunç olay karşısında insanlar durdukları yerde duramazlar. Bilinçli veya bilinçsiz hayata, hayatlarına kasteden, yaşam alanlarını bir anda veya yavaş yavaş daraltan, yaşamlarına müdahale eden o tehlikeye karşı, en iyi bildikleri şeyi yaparlar, aktif ya da pasif savunma veya kendi güvenliklerini alır, o korkunç tehlikeden en az zararla kurtulduklarına kanaat getirdikten sonra da yanındaki insanlara yardım etmeye çalışırlar. Ancak en kötüsü vicdansız bir insandan merhamet beklemektir. 
Bu tip insanlar umudu taktisel kullandıkları gibi bir politik araç olarak da benimserler ve bunu hayat biçimi haline getirirler, herkese üstü açık veya kapalı dayatırlar, bunu da benim yaşam alanıma müdahale olarak görmezler. Onlarda herkesin kurtuluş reçetesi vardır. Onlar Cennet’in yeryüzü bekçileridir. Onlar bu dünyanın geçici olduğunu, öbür dünyanın kalıcı olduğunu kendilerine göre yorumlamışlardır. Onların eğlencesi, dünyanın geçici olduğuna ağıtlar yakıp, etrafında ilkel kabile mensupları gibi dans etmektir. Dans etmeyenler kabileden olmadıkları gibi bu dünyaya da fazladır, ateşin gölgesinden bile faydalanmamalıdırlar. Çünkü diğerlerinin ölümü, sevap hanelerine altın harflerle kazınacak başarı öyküleri olacaktır Allah’ın karşısında. 
Yanılıyorlar. İnsanları birbirinden ayıran birbirini nasıl öldürdükleri değil, nasıl yaşattıklarıdır. Umut insanın imanıdır. 
imaj:aLİULURASBA

MANCILIKLARIN ARKASINA SAKLANANLAR

… yarınların bizim olmadığı kesin. Ancak gelecekte yarını inşa edenlerin arasında adımın sayılacak olması beni çoğu zaman paniğe sürüklüyor; - o korkunç kötü günlerde çok zordu ama iyi olmaya çalıştım, iyilerin safındaydım, çok özel günahlarım dışında insanlara, hayvanlara, doğaya bir kötülük yapmadım, bilerek; atalarım yaptığı ve bana miras bıraktığı hiçbir kötülüğü geliştirmedim ama o hataların bedelini de ödedim, diyebilir miyim? Ne korkunç. Size de öyle gelmiyor mu? Hayatımızdaki bazı insanları hayatıma yapılmış en büyük hakaret olarak görüyorum. Bazen geçmişe nefretle bakıyorum. 
Hiç kuşkusuz benim annem babam da hatalar yapmıştı, sadece kendi hayatlarına dair değildi hataları, benim ve insanlığın geleceğine dairdi ancak bunun doğru olduğuna inandırılmışlardı veya korkutuldukları için kendilerine başka bir seçenek bırakılmamıştı. Ben bu korkunç günleri yaşarken, masum suçluları değil de asıl hayata, insanlığa ve doğrudan bana yapılmış en büyük hakaretin sahibini arıyorum. O ismi bulamayacağım. Bu yüzden bazen kendimden de nefret ediyorum. 
İnsan dışarıdan bakınca insan evet ama içeriden bir yapboz. İçindeki yapbozu dışarıyla örtüştürmeye çalışan kan kokusu almış köpek balıkları gibi küçük ve kötü insanlar var. Hazreti İbrahim’i çok iyi anlıyorum. İbrahim’in ateşe atılması meseli, asıl meselenin şifrelerini veriyor bana göre. İbrahim’i küçük, kötü insanlar bir mancılık ile uzaktan ateşe atmışlardı. Mancılığın başındakiler kimdi aslında tam da belli değil. 
Sonuçta özneleri gizli, küçük kötü insanlardı.  Her küçük ve kötünün bir mancılığı var, bizi ateşe atıyor. Ne odunlar balık oluyor, ne de ateş su. Bildiğin taş kesiliyoruz. Gözlerin işlevi ağlamak mı, öfkeyle, kinle, linçle parlamak mı, elbette hayır, gözlerin işlevi görmek. İnanmaya başladım ki, lanetli bir coğrafya, lanetli ülke, lanetli bir gündüz ve lanetli bir gece ve günler. Yalanlar hiyerarşisinde insan ve hayat en üst sırada. Kariyerini saptırılmış peygamberler, sayfalarından sökülüp dağıtılmış kutsal kitaplar, kan emici ideolojiler ve soysuz nefret… 
Bazı insanlar trajedimize bir güzel öbür dünya-Cenneti hak etme bedeli olarak bakıyorlarsa yanılıyorlar. Benim vatan dediğim, gelecek. Yani özgürce günah işleyebileceğim, Allah’tan af dileyebileceğim, belki bağışlanabileceğim ve şükredebileceğim, bir insan olmanın haklı yanlarıyla Cennet’i isteyebileceğim bir yer. Geleceği yıkıyorsun, mutlu musun.
(imaj:aLİULURASBA