Bazı toplumlar suçluluk
duygusu altında ezilir. Bu suçluluk duygusunun özellikle baskıcı, buyurgan,
edilgen ve birçok olumsuz sorumluluğunun (eksikliğinin) üzerini öfkeli sesiyle örten babaerkil
toplumlarda bilinç dışı bir bencillik olarak geliştiğini düşünüyorum. Elbette
herkesin bencillik hakkı olabilir. Ancak hiçbir saldırı, artık birçok sebepten
oluşturulmuş o imgeyi yok etmeye yetmez. Çünkü bilincimiz artık onu özümsemiş
ve kendi içinde özgürleştirip, yaşama alanı oluşturmuştur. O imge bizimle
birlikte mezara kadar gelecektir. Zira acı eşlik etmeyi sever. İmge bizi takip
ederken bu imgeyi yok etmek amacıyla geliştirdiğimiz bütün savunma ve saldırı
biçimlerimiz bencilliğimizi mutlak bir bencillik haline getirmeye başlamışsa bu
bize de zarar verir. Çünkü böylesi bir durumda otoriteye meydan okurken bizi de
otoriterleştirir. Babaerkillik, buyurganlık, edilgenlik ve birçok olumsuz
sorumluluğun üzerini öfkeli sesiyle örtme bize de geçer. Bir anlamda babasından
veya annesinden dayak yiyerek büyüyen çocuk, karısına veya çocuğuna şiddet uygulamayı
aktarıcı bir bilinçsizlik mirası olarak kullanır, bunu da yadsımaz. Bunları
şunun için yazdım: Toplumsal duyarlılığımız akıllılık, vicdanlılık, adaletlilik
üzerine mi inşa etmeliyiz, yoksa uyanıklık üzerine mi gelişmeli? Çünkü çocuğunu
döven her babanın kendine göre haklı bir mazereti vardır, bu listenin başında
da belirsiz bir nesne gibi “yaramazlık” durur. Bu mazereti biz de kendi
çocuklarımız için kullanabiliriz/kullanırız da. Bu olumsuzluklar yaşanırken
şikâyet hakkımız var mıdır peki? Vardır. Tövbesiz mürit olunamayacağına göre şikâyet
hakkımız vardır. Ancak şikâyet hakkımızı tecavüzcü mantığından çıkarmadıkça, kendi
günahlarımız için öncelikle tövbe etmedikçe haklılığımız ortaya koyamayız. Çünkü
hangi otorite olursa olsun, sebebi ne olursa olsun (kendi kendimize bile
acımasız davranabiliriz) eğer geçmişten gelen bütün olumsuzluklara kendimizi
ortak etmezsek, dünyanın en korkunç olayı olarak niteleyebileceğim terör
saldırıları sonrasında ortaya koyduğumuz, terörden daha ağır sosyal veya
siyasal (internet ortamı, gazete vb. sosyal ve ruhsal hafızamızı oluşturan her
türlü materyal) bütün paylaşımlarımız, bize bir anlık haz veren cinsellik dürtüsünden
öteye geçemez. Yazımın başlığı bunun için Terörün Pornografisidir. Ve otoriteye
karşı koyarkenki uyumsuzluğumuz, bize sadece bundan, yani bu paylaşımlardan haz
aldığımız için cazip gelir. Mücadelemizin uyumsuzluğundan çok paylaşımlarımızla
kurduğumuz haz dolu ilişkinin bütün ahlaki kuralları yerle bir etmesinin önemi
yoktur. Uyanıklık üzerine gelişen her toplumda akıllılık, vicdanlılık,
adaletlilik seramonik bir haldir. Şöyle düşünün lütfen: Yarın bir otorite
olmadığında savaşacağımız yeni bir otorite mi yaratacağız ve haz almaya devam
edeceğiz, yoksa akıl sağlığımızla, ruh sağlımızı yerinden oynatan bu haz alma
isteğini mi ehlileştireceğiz? (imaj:fotodali
14 Ekim 2015 Çarşamba
6 Ekim 2015 Salı
Dayak manyağı olan masalar sandalyeler, koltuk kenarları vs.
Dayak manyağı olan masalar sandalyeler, koltuk
kenarları vs.
İstanbul yağmurla tatlı
ve huzurla yıkanırken yeni bir romana başlamanın ılık sızıntılı huzursuzluğuyla
çocukluğuma dair bir anım aklıma geldi: Beş veya altı yaşındaydım. İçinde
oldukça büyük bir havuz da bulunan geniş bahçemizdeki ağaçların üzerinde “meraklı-şaşkın”
bakışlı minik bir primat gibi hayretimin hayretimin coğrafyası ağaçtan ağaca
gezerdim. Gözü bugün de üzerimde olan annem “O ağaca çıkma, havuzun kenarında
gezme!” diye koruyucu-uyarıcı yine de ikna kabiliyeti düşük sözden yarı kızgın,
duvarlar çekerdi önüne. Anne babaya kulak asılmayan yaş en güzel yaştır. Yine bir
gün havuzun kenarındaki ağacın “cin” tepesine çıkmaya çalışıyordum. Dört veya beş
metre yükseklik vardı, nasıl oldu anlamadım bir anda sırt üstü kendimi yerde
buldum. Nefesim kesildi. Bağırıyordum ama sesim çıkıyor muydu bilmiyorum.
Annemin, teras-taşlıktan sesini duydum: “Geber!” Bir gün bu anımı kendisine
anlattığımda “Öyle dememişimdir” dedi. Öyle demişti ama hiç önemli değil. Annem
gelip beni düştüğüm yerden kaldırsaydı, ağacı dövseydi, hayatımda ne değişirdi
bilmiyorum. Sonraki yıllarda arkadaşlarımın çocukları oldu. Kimi kendisini “Ah
o koltuğa”, kimi “Ah o sandalye yok mu”, kimi “Ah o koltuk kenarı”na çarpıyordu.
Anne baba arkadaşlarımın ilk yaptığı masaları, sandalyeleri, koltukları olmadı
kapıları, yani eşyaları dayak manyağı yapmalarıydı. Çocuğumuz nasıl suçlu
olabilir, elbette olamaz. Suçlu eşyadır, ötekidir. Buna bir özeleştiri yöntemi
olarak da bakabiliriz ancak belki de en önemli nokta benim ağaçtan düştüğüm
anda annemin bana kızgınlıkla “Geber” diye bağırmasını şimdi kendi cümlelerimle
daha iyi anlıyorum; “Sana doğruyu yanlışı öğretmeye çalışıyorum, etrafına duvar
inşa etmiyorum. Hata senin. Kendine fırsat veriyorsun tamam anladım ama kendinle
ve hatalarında da yüzleş. Beni ya da başkalarını veya başka şeyleri suçlama, başına
bir şey geldiğinde de beni çağırma, çünkü her zaman yanında olamayabilirim, kendini
kazan, kendine dikkat et.”(imaj:fotodali
2 Ekim 2015 Cuma
Bir cinsellik nesnesi olarak “Yüksek Topuklar” KADINLAR AYAKKABILAR VE BENİM KADINLARIM
Ülkemizde kadın yazar yok gibidir. Olanların yazdıkları, en azından
okuduklarım açısından söyleyeyim insan olarak bir arayıştan ve buluştan çok
hiçbir şekilde bir isyana varmayacak kadar sıradan bir savruluşun vasat, buruk,
kendini ezberlemekten inatla imtina etmeyen, üstelik olmak istediği kadına
öykünmeyi çıkmaz bir yol olarak gören yazarlardır.
İstisnası yok gibidir, bu yüzden başta Ayşe Kulin olmak üzere kendi
güzel hayatlarına tatlı kederler kılıfı geçirilmiş roman ve öykücülerimizi bir
kenarda tutarak (Çünkü bu ayrı bir tartışma başlığıdır) “Ayşe Arman Kadınları” ile
“Mine Sögüt Kadınları” üzerinden kendini var-etmeye çalışan kadınlarımız…
Yıllarca cinselliği keşfiyle kadının özgürleşeceğini savunan ve kendi varlığını
örnek devrimci model olarak sunan Ayşe Arman, en basitinden Kâğıttan Kentler’in
on sekiz yaşındaki kendini kendi arayışına içtenlikle adamış Marco’su kadar
bile değildir (Marco’yla “… kâğıttan gemiler yaptım kalbimden ki hiçbiri
karşıya ulaşmazdı, aşk diyorsunuz, limanı olanın aşkı olmaz bayım” diyen Didem
Madak aynı karededir). Arman, Kadınlara “orospu” ile “anne” olmaktan başka bir
tanım biçmez. Bu yüzden kadın “Anne kadar şefkatli”, “Orospu kadar şehvetli”
olmalıdır.
Özellikle son dönemin yıldızı parlayan yazarlarından Mine Söğüt, sözde ve yazıda “devrimci
kadın” kimliğiyle ortaya çıkarken en azından görüntüsünde bile devrimcilik
yoktur. “Bırak evi bok götürsün” mottosu üzerinden ilerleyen devrimciliği, ya
da kadının kendisini bulma, kendisi olma hikâyesini “Lanet düzene itaatsizlik”
olarak biçimlendiriyor. Kendisi feodal bir yapıdan kurtulamamışken metinler
üzerinde feodaliteye başkaldırıyor, rollerin yeniden sorgulanmasına kapı
aralıyor, kendince. Kadının “Kendi kaderine ve direncine otopsi yapması”
gerektiğini söylerken kadını, dolayısıyla insanı öldürdüğünün farkında bile
değil.
Bu söylediklerim bir suçlama değil, bir tespit ve eleştiri.
“Kadına doğru ayakkabıyı verin dünyaya fetheder!”
diyen Marilyn Monroe toplumdaki kadınlara rehberlik yapan kadın yazarlarımdan
(roman, öykü, şiir yazarları dâhil) daha ilerdedir. “Kendine ait bir oda” kuran
ve bu yüzden aramızda yaşayama kendini adayan Virginia Wolf da aslında MM ile
Marco ile ve Didem Madak ile aynı serüveni paylaşır. Ki bu isimlerin arasına “sadece
içimde susmak istemeyen bir ses olduğu için yazıyorum” diyerek tevazu gösteren
Sylvia Plath ile Dövüş Kulübü’nde içtenliğiyle kendini inşa eden Marla Singer’ı
de eklemeliyim. Sinema, kitap ve gerçek hayattaki kadınlar birbirine
karıştırılmış gibi gelebilir bu yazıda evet öyledir. İşte tam da burasıdır her
şeyin olup bittiği yer yani imge ile gerçeğin birbirine sızmak-geçmek yerine, sonrasında
ortaya hiçbir şeyin çıkmayacağı çatışma noktası: Olmak ve olmayı düşünmek, hayal
etmek… Edebiyatımızda kadın denildiğinde kırmızı tabanlarıyla moda dünyasında
fırtına gibi esen ayakkabıların mucidi Christian Louboutin’in “Bir tanıdığım
yüksek topuklu ayakkabı giyildiğinde ayağın aldığı şeklin kadınlar orgazm
olduklarında ayaklarının aldığı şeklin aynı olduğunu söylemişti. Yani topuklu
ayakkabı giymek kendinizi orgazm olmak için uygun pozisyona getirmektir”
sözlerinde gizli. Kadınlara yön vermeye hazla sarılan kadın yazarlarımız ve
düşünce insanlarımız yüksek topuklu ancak ne orgazm pozisyonundalar ne de öyle
bir düşünceleri var. Hemen bütün kadınları da veya kendilerine inanan kadınları
da böyle olmaya teşvik ediyorlar. İkna yetenekleri de var aslına bakarsanız.
Ancak ve bu yüzden erkenden kaybettiğimiz Didem Madak gibi gerçek kadınlar ne
Marla Singer gibi imge karakterler ne toplumda ne de edebiyat, kültür ve sanat
dünyamızda yok. Olması da beklenemez. Bunun en önemli örneği derinliksiz imge(kirli simge) haline
getirdiğimiz ve her akşam televizyonlardaki dizilerde seyredilen, onurunu ve
geleceğini mala, mülke, şuna veya buna yani değerli olmayan her şeye adamış,
kendini bunlara hapsetmiş, sonradan görme tip-kadınlar, genç kızlardır.
Bunların çok seyredilip seyredilmemesi ayrı bir konu… Bizdeki yani ekrandaki,
kitap sayfaları arasında hemen bütün bu kadınları topladığımızda ortaya bir
kadından ve insandan çok bir metafor çıkıyor. Başı sonu olmayan et ve kemikten
ibaret, dudaklarında ne dediği belli olmayan cinsiyetinden bile kuşku
duyabileceğimiz, kimliksiz bir mecazlar çöplüğü… Balıklar ıslak kaldığı sürece
yaşar ve belki de artık kız çocuklarına “Kendine ait bir oda” nasıl inşa edilir
onun gösterilmesi gerekir. “Vitrinde bir ayakkabı gördüm aşık oldum” diyen kadın
o mağazaya girip o ayakkabısını gönül rahatlığıyla alabilecek her türlü
estetik, ekonomik… donanıma sahip olsun… ve balıkları denizden çıkardıktan
sonra istediğiniz kadar ıslatın kurumasalar bile deniz özleminden ölürler.
1 Ekim 2015 Perşembe
Ergenliği uzun süren bir ülkenin tekerleği yeniden icadı: TÜRKİYE ÖRNEĞİ
Var olduğu her zamanda
kalıcı izler bıraktığını varsaydığım ülkem ve insanlarım için zarif ve
tehditkâr değişimler arzu ederdim. Olmadı. Olmayacak da (Belki olur da ben göremem, sitemim o yüzden biraz).
Üzgünüm. Ergenliğin en belirgin sağlık problemlerinden olan depresyonu (darbeci hormonal değişiklikler yüzünden
politik deformasyonu), yeme bozukluğunu (Beyin yerine kalın bağırsak beslenmesinden kaynaklı düşünce
erozyonu) ve madde kullanımını (bilgi sahibi olmadan fikir sahibi
olmak yüzünden meydana gelen algı dejenerasyonu) aşamıyor ya da bütün
bunlara bilinçli veya bilinçsiz bağımlı oluşumuz yüzünden
-
Dolu
dolu duygusal ve fikirsel istikrarsızlık=acıdan zevk alma hali-katille maktulun
bir anda yer değiştirmesi (Dün iyiydim şimdi ne oldu?)HUKUK
-
Fiziksel
olarak bir yerlere sığamama, arkadaş seçerken hassas olamama-DIŞ POLİTİKA
-
Hislerini
kontrol edememe-TERÖR-İHANET
-
Ses
tonundaki ve vücudundaki değişiklikleri kabullenememek-İKTİDAR
-
Hayallerinin
ve umutlarının gölgesinde gelecek planlarını hormonlarına göre ayarlayamama ve
karşı cinse yani iktidara sürekli ilgi duymak –MUHALEFET
-
Genelde
içi boş, kopya vs. olduğu için yalnızlık isteğinin karşılanmasına rağmen hiçbir
muhasebe yapmama sabun köpüğü roman, film, dizi film vs. yazma isteği-EDEBİYAT,
SANAT
-
Yorgunluğunu,
çalışmaya isteksizliğini, vücut enerjisini büyümeye harcıyormuş gibi yaşamayı bahane
değil de sonuçmuş gibi algılayarak yaşama halinden memnunluğu-TOPLUM
-
Apaçık
gelişme eğilimli vücudunda meydana gelen ayrıksı değişiklikler yüzünden tavan
yapan çekingenlik ve gizlenme, saklanma histerisi, kendine güvensizlik hissi-EĞİTİM
-
Artan
yeni şeyler deneme merakı yüzünden savrulurken herkese ayar verme içgüdüsü -MEDYA
… sanırım her şeyi birbirini etkileyerek berbat
etti. Bütün bunlarla fark edilmeyi, takdir edilmeyi beklemek için zamanımız var
mı, ya da fark edilmeyi, takdir edilmeyi hak ediyor muyuz bilmiyorum. Çünkü bu
ihtiyacımız da karşılanmıyor ve farklı grupların ihtiyaçları doğrultusunda
sanki sürükleniyoruz, üstelik bunun farkındayız-TOPLUMSAL DEPRESYON
NOT: Çocukluğuna dönemeyeceksin, büyümekten kaçamayacaksın, ergenlikte ısrarlı ve anlamsız bahanelerinin anlamı nedir ki?.. Demem o ki tekerleği yeniden icat etmemiz yolumuzu kısaltmayacak; çokları çok önde.
13 Ağustos 2015 Perşembe
CENNET DEĞİL DE...
Ben
de bir alfabenin zaafıyım. Keyfi ve acayip meraklarla ve üstelik çağın negatif
kahramanlığıyla seçtiğim fazla olgun birkaç sözcükle her şeyi anlatabileceğimi
sanıyordum. Oysa insanın kendi düşüncelerinin bir başkasının alın yazısı
olmasını beklemek mümkün değilmiş. Üzülmüyorum. Her şehrin en az bir delisi
olur sonuçta. Ben de bu alfabenin delisiyim. Aldatıcı ve yıkıcı bir hayatın
oyun tadı her uzak ufkun umutlu alaca şafağı olacak değil elbette. Zaten çağ da
fazla olgun. Herkes Cennet’i istiyor, haklı olarak. Düşük profilli derviş
bilgeliğinden sızan her lirik zikir, Cennet’i vaat ediyor, tamam. Ancak ben Cennet’i
de istediğime emin değilim. Cennet’i istemeyenler için ve eğer bu insanlar
Cehennemlik de değilse Yaratıcı, bir yer ayarlamalı, kendine yakın. Deniz gören
bir yer olmasını isterim şahsen. Tepemde martılar olmalı. Uzaktan korsan
gemileri geçmeli, artlarından öyküler uydurmak istiyorum aşklı meşkli; şımarık Natalie
Portman mavisi öyküler. Bir de köpek ve güvercinler. Teknem de olsun ama atımı
bağlamak için. Bir koca denizin bağlanmasını istemem küçüklüğüne rağmen egosu
büyük tekneme; Nuh’tan sonra bir Nuh ve tufan beklentisi tuhaf; hem Nuh,
teknesindeki herkes çiftken tek başınaydı, ben tek başına olmak da istemem, bir
erkeğin imgeler ve mecazlarla süslü şiir misali, nasıl okursan öyle okunmayı
bilen bir kadını olması gerektiğine inanıyorum.
Ne dersiniz?
Bence alçakgönüllü
ve zarif istekler bir alfabe engellisi için; bazı şeyler mümkün görünüyor mü?
Oysa mutluluk düşkünlüğümü antik bir ihanetin arkeolojik kazısında kaybetmiştim,
mağdurum. Kelime oyunu yapmıyorum, kendimi acındırmak niyetinde de değilim.
Ancak şunu da bilmenizi isterim, her alfabenin bir zafiyet teorisi de vardır;
söylenemeyen ve yazılamayan; kanamalı bir iç sızıntı. Sonuçta aynı alfabeyi
kullanıyormuşuz gibi geldi bana, yo yo üstü kapalı bir tehdit falan
savurmuyorum ama yine de siz bilirsiniz.
(aliulurasba,imaj:fotodali-Büyükada
9 Ağustos 2015 Pazar
FİKRET OTYAM'A YENİDEN KAVUŞMAK
Bakmayın
siz ölüm olduğu için hayatın bir değir ifade etmediğini söyleyenlere. Ölüm
olduğu için hayat ve hayata dair her şey çok daha ciddi ve kıymetlidir. Günlük
gailelerin içimizde oluşturduğu bıkkınlığı dönüştüremeyişimiz yüzünden ölümü
öne çıkarır ve hayatı değersizleştirmeye çalışırız. Oysa ve aslında hayat
ölümün de köküdür. “Ol” kelâmının ilahi sırrı ölmekte değil sürekli olmaktadır.
Bu vecdli zikir varlığımızda fısıltı halinde bizi dolaşır durur. Böylece her
şey yaşarken yeşerir. Dolayısıyla ölüm de varlığıyla bizi sarıp yeşertecek gücü
yaşamdan ve yaşayışımızdan alır.
Elbette
Fikret Otyam’ı yeniden bulduğumuz için
Dağların
Taşların
Kedilerin
Renklerin
Ve
en çok da kadınların başı sağolsun demeyeceğim, var olsunlar diyeceğim. Acımız
ve kaybımız büyük değil, renklerin ve harflerin adamını buluşumuz muhteşem.
Otyam’ın ardından dökülen her damla gözyaşı vecdli bir zikrin fısıltısıdır dır
artık; yokluğun yeşermesi ve çiçeklenmesi…
Eyvallah
usta,
aramızda
tekrardan hoş geldin,
soyut
yaşam zehrini dolu dolu yaşayarak içenlere selam olsun.
Zihnin
yeknesaklığı, canın sıkıntıyı ve vücudun tembelliği keşfetmesine izin
vermeyeceğiz, eyvallah;
Bu
arada sen de ölmüş gibi yapma!
Not:Sanat
ve edebiyat gelişmediği sürece toplumun hiçbir dinamiği hareket etmez. Bunun
içinde ticaret de var. Estetik devinim yoksa hiçbir şey yoktur.
18 Haziran 2015 Perşembe
TEKERLEĞİ YENİDEN KEŞFETMELİYİZ
Bir
ayaktakımı sosyolojisi geliştirilseydi dünya kurulduğundan bu yana dini ve
siyaseti tutanların yaşamları ilk sırada olurdu ve biz böylesi bir bilimsel
çalışma karşısında küçük dilimizi yutardık. Çünkü hayatın iki önemli merkezinde
temelsizce yaşananlar bizim bilincimize traji komik yansırdı.
Artık
sorularımızı değiştirmeliyiz ve bulacağımız cevaplardan korkmamalıyız.
Siyaseti
bir kenara bırakıyorum din ve özelinde İslam ile ilgili kendi okumalarım
çerçevesinde bu mübarek Ramazan ayında artık bizim oruç tutmamamız gerekiyor.
Oruç bizi tutmalı. Çünkü biz oruç tuttuğumuzda, oruç tutmayanları gördüğümüz
zaman neden oruç tutmuyorlar tepkisini geliştiriyoruz. Oruç tutanlara karşı
saygılı olunması düşüncesini geliştiriyoruz. Oysa oruç bizi tutsaydı, neden
oruç tutuyorum sorusuna muhatap yapardık kendimizi, oruç tutmayanların bize
saygı veya saygısızlığıyla uğraşmazdık. Hatta karşımızda yemesini içilmesini
erdemli veya erdemsiz davranış kalıpları içinde değerlendirmezdik.
Yaşam
biçimlerimiz, inanışlarımız ve en temelde dünya ve ahiret görüşlerimiz, hangi
biçimde karşımıza çıkarsa çıksın birbirimize karşı saygısızlık olamaz. Ahlakı
da içinde barındıran erdemli insan dediğimiz varlık, senin yaşamın sana benim
yaşamım bana anlayışında kendini var eder. İnsan olmanın zorlukları vardır ama
senin ramazanın sana benim ramazanım bana, senin insanlığın sana benim
insanlığım banadır. Cennet’in annelerin ayakları altında olmasının temel
dinamiği-metaforu, annenin çocuğu için dünyalık her şeyi ayakları altına almış olmasında
gizlidir; anne çocuğu için başta kendisi olmak üzere her şeyden vazgeçmiştir.
Vazgeçin!
Vazgeçtiklerinizin üzerinde yükseldiğinizi göreceksiniz.
Bu
anlamda ölümden sonraki yaşamı kazanma inancı uğruna gerçekleştirdiğimiz zor
veya kolay, hayatı kısıtlayan veya hayata yeni pencereler açan bütün
ibadetlerle ilgili bizim yaptığımız ibadetleri yapmayanlara karşı geliştirdiğimiz
tepkisel tavrın aslında kendimize yöneltilmesi gerektiğini bilmeliyiz. Yaratıcı
kendisini inkâr etme özgürlüğü verdiği insanın diğer bir insan üzerinde Tanrıyı
oynama hürriyeti yoktur.
Evet
ve kesinlikle oruç tutmayalım, oruç bizi tutsun.
Namaz
kılmayalım, namaz bizi kılsın.
Dinimizi
tutmayalım, dinimiz bizi tutsun.
Allah’ı
tutmayalım, Allah bizi tutsun.
Çünkü biz
her neyi tutarsak koparıp atmak gibi sakil bir eylem bilincine de sahibiz.
İnandıklarımız ayaktakımı inançları değil ve olamaz. Ramazan zan makamı
değildir, naz makamıdır ama çocuk şımarıklığında ortalığı kasıp kavurarak,
insanları kırarak, çevremizdekileri usandırarak insanlara naz yapma değil,
Rabbe nazdır. Rab hepimizin nazını çeker her şeye rağmen…
İKİ
CİHANDA SULH!
4 Haziran 2015 Perşembe
OĞUZ ATAY VE TUTUNAMAYANLAR ROMANINDAKİ ERKEK ERKEĞE TUTKULU AŞK
“Post Modern bir
avangard” olarak nitelenen Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar Romanı ile ilgili daha
önce de kısa bir değerlendirme yazmıştım. Roman ile ilgili birçok
değerlendirmeyi okudum. Romanın kendisini de iki kez okudum. Şöyle kanaatler
oluştu:
-
Roman bir yeni kimlik inşasıdır ve bu
erkek erkeğe aşkla başlayan bir inşadır.
-
Roman ile ilgili değerlendirmelerin
hemen hepsi birbirinden kopya. Hem de neredeyse kelimesi kelimesine ve cümlesi
cümlesine. Bütün bu değerlendirmeleri yapanlar muhtemelen birbiriyle ilintili aydınlar,
sosyologlar, yüksek lisans öğrencileri ve üniversite öğrencileri vd.
TUTUNAMAYANLAR
DEĞİL UNUTAMAYANLAR
-
Tutunamayanlar romanının adı aslında
tutunamayanlar değil UNUTAMAYANLAR (ama yazar bunu uygun görmüş, ancak romanın
içinde romanın asıl adının bu olduğunu söylüyor.
-
Tutunamayanlar AHMET HAMDİ TANPINAR’ın
SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ’nden daha yenilikçi değil hatta gerisinde. Üstelik
daha karmaşık… Hatta yer yer ROMAN olma hüviyetini kaybedip yarı fikir-tarih
kitabı niteliğine bürünüyor yarım yamalak.
-
Temelde TUTANAMAYANLAR batı romanı
özellikleri de uymuyor, bizim roman tarzımıza da.
OĞUZ
ATAY BİR ÖN SÖZ OLMAYI İSTEMİŞTİR
-
Roman’daki yazarın ÖNSÖZ takıntısı
kendisiyle ilgilidir. Kendisini bir önsöz olarak görmektedir. Bu önsüz ise
imgeselliğin doğrusal çizgisi üzerinde cinsellikle ilgilidir. Bu cinsellik kadın
erkek arasındaki değil erkekle erkek arasındaki cinselliktir. Bu yüzden yazar
önsözleri değiştirmek ister, yani kendisini… Ancak bunu başaramayacaktır çünkü atmışlı
yetmişli ve seksenli yıllar erkek egemen bir toplumdur Türkiye.
-
Roman’da kadınlar aşağılanır. Sonrasında
da zaten Sevil karakteri Selim halini alır.
ERDEMLİ
AHLAK BEKÇİSİ: OLRİC
-
Erkek erkeğe ilişkinin şiirselliğe
rağmen kaba hatlarla var olduğu romanda, Olric romanın ahlak bekçisi erdemli bir
iç sestir-bu yüzden romandan daha ön plana çıkmıştır yıllar içinde (Toplum
olabilir, din olabilir, yazarın kendi kendine seslenişi olabilir vs.) ve bu
yüzden çok görünmez.
İMGELER
ÜZERİNDEKİ ARKEOLOJİK KAZI SONRASI
-
Büyük bir ihtimalle ve kitaptaki imgeler
üzerinde bir arkeolojik kazı yaptığınızda, ana karakterler: Turgut Özben-ÖZ BEN
Turgut’tur, bu yazarın kendisi olabilir veya sevdiği adam
-
Selim Işık-IŞIK’tır Selim gerçekten ve
Turgut Özben’i aydınlatır
-
Günseli (sonrasında Selim halini alır)
ki günlerin seli olarak değerlendirilebilir, çünkü geçen her gün bir sel halini
alır ve iki adamı da yazarla birlikte boğar
-
Roman dağınıktır (henüz roman da
olmamıştır aslında bana göre) Çünkü Roman içindeki iki erkeğin ilişkisi toplum
tarafından kabul edilebilecek nitelikte değildir. “SONUN BAŞLANGICI”dır.
KAPICININ
SIKIŞTIRDIĞI ERKEK ÇOCUK
-
Roman’da gerçekten de bir insan inşası
üzerinde durulur ama bu insan cinsel açıdan toplumun kabul edebileceği bir
insan değildir. Çünkü bu insanın geçmişinde travmatik bir an vardır ve bu bir
sapmaya neden olur. Erkek çocuğu bir zamanlar kapıcı bir kenarda sıkıştırmıştır
ve ondan maalesef faydalanmaya çalışmıştır… Bu yüzden veya değil ama hem
din-İslam hem de kadın konusundan uzak durur yazar. Hatta kadınları kirletici
olarak görür satırlarında. Selim özelinde: Selim tanıştığı kadınları değiştirmeye
çalışır… Yıllarca aynı evde birlikte yaşanılan anne de yabancı bir insandır...
Baba en uzak yerde durması gereken adamdır romanda…
ROMANDAN
BİRKAÇ ÖNEMLİ PASAJ
-
Turgut’tan Selim’e nesir: Tunç devri…
aşık oldu… utanç devri”
-
Turgut düşünür-iç sesiyle konuşur(bu
bölüm romanın daha ilk sayfalarıdır): “Ben de kaçamak yapıyorum şimdi: karımdan
gizli, Selim’i düşünüyorum. Hayır, gezli değil; biliyor kimi düşündüğümü. Gene
de bir gizlilik var: ne düşündüğümü, nasıl düşündüğümü bilmiyor. Selim’i ve
kızların bacaklarını… Selim de olsaydı seyrederdi, ben de seyrederdim. Olmuyor;
düşünce suçları, kaçamaklar artıyor. Ayağa kalktı, salondan çıktı, koridor
duvarına tutunarak karanlığı geçti. Yatak odasının kapısını itti; uyuyan karısını
seyretti ışığı yakmadan. “Hayır hayır.” İpek yorgan hışırdadı, karısı uyanır
gibi oldu. “Uyusaydın artık,” diye mırıldandı, yorganın içinden. “Biliyorsun…”
Biliyordu: kaçamak sona ermeliydi artık. Turgut, o sırada tehlikeyi görüyordu:
gene de bitmesi gerektiğini seziyordu bu olaya olan ilgisinin. Kaya’nın karşı
binadaki yarı aralık kırmızı perdelerin arkasını merak etmesinden öte, daha
büyük bir tehlikeydi bu. Çıplak bir bacağın görüntüsüyle yatışan ilgiden daha
keskin bir şey: bir düşünce, geriye doğru giden bir merak. Selim olsa sabaha
kadar uyumaz, düşünür dururdu. Ben olsam yatardım. Üniversitede okurken de ben,
gece yarası olunca yatardım; o çalışmasını sabaha kadar sürdürürdü. “Saçların
dökülüyor, uykusuz çalışmaya dayanamıyorsun; oğlum Turgut, ihtiyarlıyorsun.” “Uykusuz
kalabilmen sini kuvvetinden. Benim de adale kuvveti.” Kollarıyla Selim’i
soluksuz bırakıncaya kadar sıkardı: “Sen birden çökeceksin Selim. Çünkü neden? Çünkü
için boş senin. Birden kollarımın arasında için boşalacak: birden, üçüncü
boyutunu kaybedip bir düzlem olacaksın ve ben de seni duvarda bir çiviye
asacağım.” Havaya kaldırdığı Selim’i duvara sürüklerdi. Siyah saçlarından
yakalayarak başını duvara dayar: “dökülmeyen saçlarından asacağım seni,” diye
bağırırdı. “Erkeğin kılları göğsündedir, oğlum Selim.” Hemen gömleğini çıkarır
ve boynuna kadar bütün gövdesini kaplayan kıllarını gösterirdi Selim’e. “İğrençsin
Turgut. Sen onları, üniversite kantinindeki kızlara göster. Kapat şu ormanı.”
Bir erkeğin yanında soyunmasından sıkılırdı Selim. “Beni, aşağılara çekiyorsun
Turgut. Senden kurtulmalıyım.” Turgut, pantolonunu da çıkarır, kollarını açarak
bağırırdı: “Ben, senin bilinçaltı karanlıklarına ittiğin ve gerçekleşmesinden
korktuğun irli arzuların, ben senin bilinçaltı ormanlarının Tarzanı! Yemeye geldim
seni. Benden kurtulamazsın. Ben, senin vicdan azabınım!” “Bağırma, anladık.
Benim vicdan azabım bu kadar kıllı olamaz. Ruhbilimci Tarzan, lütfen giyin.” Karısına
karşılık vermeden yavaşça yatak odasından çıktı, kapıyı kapadı. Koridorda
yürürken kollarını havaya kaldırdı: “Esir, selim, esir,” diye mırıldandı. Selim’in,
zevkle bağıran sesini duyar gibi oldu: “Yenildin demek, koca ayı. Evet,
yenildin…”
NOT: Belki romancılarımızı, romancılarımızı bilimsel
edebiyat psikolojisi ve sosyolojisi çerçevesinde yeniden değerlendirmemiz bakış
açılarımızı, okuma alışkanlıklarımızı ve tekdüzeliğini değiştirmemiz gerekiyor.
Edebiyatı ve sanatı kopya değerlendirmelerle
özgürleştiremeyiz. Çünkü bana göre mevcut üstünkörülük kültür sanat hayatımıza
katkı yapmıyor ve yapmayacak da…
UNUTULMAYANLAR-BEYAZ MANTOLU ADAM veya BEYAZ MANTOLU
KADIN-ADAMLAR için... (ali ulurasba, imaj:fotodali
3 Haziran 2015 Çarşamba
BAZI YAZARLARIN ROMANLARINDAKİ KADINLARIN CİNSELLİĞİ YAŞAYIŞI
Orhan Pamuk’un kadınları: Bedenleri yoktur, ruhları da yoktur sevişiyor gibi yaparlar, sadece Nişantaşı
ile Tarlabaşı, hamam ile banyo arasında kalmış yazarı tatmin ederler.
Ahmet Altan’ın kadınları: Ahlaksızdır ama bunu yazar istediği için yaparlar; oysa kendi fantezileri
yazarla değil, romanın içindeki erkek kahramanlarla özgürce sevişmek yönündedir;
yazar ise buna hiç izin vermez ve sürekli kendini tatmin eder, oluşturduğu
kadın kahramanlar üzerinden.
İnci Aral’ın kadınları: Aldatılma korkusu yaşarlar ve tereddütsüz aldatırlar, yazarın kendi
cinselliğindeki kısırlığı, kadın kahramanların fantezi dünyalarını
güdükleştirmiştir.
Yaşar Kemal’in kadınları: Ana ile avrat arasında gidip gelirler; gündüz çocuk gece adam kimi
emzirecekleriyle ilgili tereddüt yaşarlar ve bedenlerini unutmuşlardır.
Tarık Buğra’nın kadınları: Kadın ilk sevişmesinde önyargıların sunağında çürümeye terk edilmiştir.
Peyami Safa’nın kadınları: Cüretkârdırlar ama ruhlarındaki ateş o kadar yüksektir ki, bedenlerine
dokunan bütün erkekleri yakarlar. Bu yüzden ortaçağ suçlamasına, cadı olmaya ve
avlanıp, yakılmaya yakın dururlar.
Murathan Mungan’ın kadınları: Özgürlüklerinin tende değil ruhta olduğunu düşünürler; ruhlarında ise
dişilikten çok bir erkek beyni taşırlar ve bu yüzden hep ikircili bir boşalma
yaşarlar ve bunu kimse görmez çünkü orgazm titremesinin önce bedende başlaması
gerekir ki varlığı ruha aksın, akmaz.
Halide Edip Adıvar’ın kadınları: Mahalle dedikodusu kıvamında sevişirler ve okuyucu olarak asla
hissetmeyiz, gelenekseldir ama hiçbir geçmişin izine rastlanmaz. Dipsiz
muhafazakâr kadınlar…
Ayşe Kulin’in kadınları: Görüntüleri tatlı yosmalardır ama hiçbir zaman cüretkâr bir yatak
sahnesiyle kendilerini ele vermezler. Tutkuları romandaki erkek kahramanların
kendilerine biçtiği rolle sınırlıdır. Kendileri ara sıra bu çemberin dışına
çıksalar da modernliği de doğru dürüst anlamadıkları için hemen içeri kaçarlar.
Kerime Nadir’in kadınları: Hep bir gelinlikli kız havasındadır ve hep masumdur oysa içlerindeki
fırtınanın kapısı bir açılsa içinden kaldırım yosmalarını dökülecektir, yazar
buna izin vermez oysa insan yüzünden okunmaz…
Sabahattin Ali’nin kadınları: Yazar kadınları kapana kıstırmıştır ve kendi özgürlüğünü hiçbir kadına
tattırmaz. Özellikle Kürk Mantolu Madonna’sındaki gibi kadın bir tablodur ve
orada kalmalıdır; seyilik.
Oğuz Atay’ın kadınları: Kadın neredeyse yoktur erkek erkeği kadın gibi sever, erkek yüceltilir,
kadın neredeyse aşağılanır ve yazarın temel hayal gücü erkek üzenine kuruludur
Turgut Özakman’ın kadınları: Bir çocuğu bile baştan çıkarabilecek kadar ileri gidebilirler ama
çocuğu büyütüp kendilerine eş yapacak kadar da sabırlıdırlar. Cinsellikleri hep
beklemededir...
İskender Pala’nın kadınları: Bir tek kimlikleri vardır ve sanki ne bedenleri, ne ruhları vardır.
Emine Işınsu’nun kadınları: Yazarın kendi inancı içindeki dinle öldürülmüştür tabii ki
cinsellikleri de yoktur.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kadınları: Kitabın hep dışındadırlar ve orada ne yaptıklarını yazar
bile bilmez. Çünkü kadın yazar için sadece bir semboldür ve sembollerin sevişmek
gibi dünyalık bir gerçekle işi olmaz.
NOT: Bence: Temelde bizim romanlarımızda yazarlarımız yatak odalarına
pek girmezler. Bunun birçok sebebi olabilir ama temel sebebi aslında bizim
yazarlarımızın da içine düştüğü tıpkı modernleşmemizdeki kopyalama kolaylığı ve
sığlığıdır. Edebiyatımızda kadın ile ilgili derin bir anlayış kültürü olmadığı
için cinsel fantezi kültürü yoktur. Hatta edebiyatımızda kadın ve özellikle de
kadın cinselliği bile yoktur. Haddinden fazla romantizm ve çatışmalarla devam
eder satırlar. Bunu sadece erkek roman yazarlarımız veya öykücülerimiz yapmaz,
kadın romancılarımız ve yazarlarımız da yapar. Bunun bilinçli olduğunu
düşünmüyorum. Birçok alanda olduğu gibi yazarlarımız bu konuda da kendi
özgürlük alanlarını kendileri kısıtlıyorlar. Uzun bir mevzu…
(aliulurasba,imaj.fotodali
29 Mayıs 2015 Cuma
İnanılması güç bir gerçek: OSMANLI BÜYÜ İLE Mİ YIKILDI? TOPKAPI SARAYI LANETLİ Mİ?
İlk anda komik
gelebilir ya da başlığı dikkat çekmek için koyduğum sanılabilir ama yanılıyor
olabilirsiniz. Zira ben de restorasyon çalışmasının önemli bir bölümü
tamamlanan benim en gözde mekanlarımdan Dolmabahçe Sarayı’nda ve halen
restorasyonu devam eden Topkapı Sarayı’nda çalışmalar yürüten önemli bir yerde
görev yapan bir arkadaşım, sıvaların altında büyülü keseler, muskalar bulduğunu
söylediğinde inanamamıştım. Şu an için bir yerde çalışmıyor olsam da sürekli
basın kartı olan bir insan olarak ölünceye kadar gazeteciliğe devam edeceğimi
düşündüğüm için bir araştırma yaptım. Evdeki kitaplar, kütüphanedekiler ve
internet derken bu konuyla ilgili çok bilgiye ulaştım.
BÜYÜ DÜKKANLARINA MÜŞTERİ AKINI
Boğaziçi Üniversitesi
Öğretim Üyesi Dr. Elif Uluğ, 1839-1922 tarihlerinde Osmanlı'da büyü ve
büyücülük konusunu ele alan "Osmanlı İmparatorluğu'nda Batıl
İnançlar" başlıklı doktora tezi hazırlamış.
Tezde, Osmanlı'da
büyücülerin büyü yapmak için dükkan açtıkları, elde ettikleri gelirin vergisini
ödedikleri gibi ilginç bilgiler yer alıyor.
Osmanlı'nın son
dönemlerinde (ki yıkılış dönemidir) birçok kesimden insanın sıkıntılarını
çözmek için soluğu büyücülerde aldığı anlatılan tezde, İstanbul'un 19. yüzyılın
son çeyreğinde büyü ve büyücülükte önemli bir merkez haline geldiği bilgisi var
Büyücülüğün toplumda yaygınlaşması sonucunda büyüyle
uğraşanların büyük paralar kazandığına işaret edilen tezde, bu kişilerin toplum
içinde "inanç önderi" gibi statüler verilerek yüksek mevkilere
çıkarıldığına dikkat çekiliyor.
Doktora tezinde, bu
dönemde Nuruosmaniye Camisi'nden Çemberlitaş'a uzanan yolda büyücülükle uğraşan
insanların açtığı çok sayıda dükkân bulunması (Burası Topkapı Sarayı
civarıdır), "büyücülük yapan kişilerin cinleriyle dolaştıkları ve büyü
yoluyla hemen her şeyi gerçekleştirebilecek güçte oldukları"na inanılması
gibi konular da ele alınıyor.
Tezde, en fazla
yaptırılan büyülerin; aldatıldığını düşünen kadınların eşlerini kendilerine
bağlamak, karısına ve çocuklarına karşı sert davranan erkeği yumuşatmak, kadın
ya da erkeği birbirine ısındırmak ya da soğutmak, gurbete giden kişinin geri
dönmesini sağlamak, kaybolan eşyayı bulmak, kısmet çözmek, sevgiliyi kendine
çekmek veya bir başkasından ayırmak olduğuna işaret ediliyor.
DEVLET BÜYÜKLERİ BÜYÜ YAPTIRIYOR
Bir külliyat
niteliğindeki bu büyü ve büyücülükle ilgili belgelerde daha çok kadınların büyü
yaptırdığına işaret ediyor. Ancak devlet büyükleri de yoğun biçimde bu büyü
işinde teze göre, çünkü statülerini korumak için kimin canı yanarsa yansın,
devlet bile yıkılabilir önemli değil... Ayrıca büyü yapanlar vergi de ödüyor.
TOPKAPI SARAYI’NDAKİ BÜYÜLÜ KESELER VE MUSKALAR
Dolmabahçe Sarayı’ndaki
restorasyonda sıva altlarında, köşede bucakta birçok büyü bulunduğunu söyledi
arkadaşım, kaynak sağlam ve samimi. Bunları yetkilileri teslim etmişler. Aynı
şekilde halen restorasyonu devam eden Topkapı Sarayı’nda da çok sayıda büyülü
muskalar ve keseler bulunmuş sıva altlarında, köşe bucaklarda. Büyülü keselerin
çoğunlukta olduğu yer ise harem ve çevresi. Başka nerelerde hangi eserlerin
sıva altlarında ve köşe bucaklarında neler var bilinmiyor. Sizce de şaşırtıcı
değil mi?
TOPKAPI SARAYI’NDA RESTORE İŞİNDE ÇALIŞANLARIN
RUHLARI NEDEN ÇOK SIKKIN
Elbette bir
imparatorluğun büyü ile yıkılması mümkün değil ancak arkadaşımın söylediğine
göre genelde Topkapı Sarayı’ndaki restore işinde çalışan hemen herkesin çok
stresli olduğunu da ekledi, “Hatta sabah geldiğimde benim de ruhum sıkılıyor”
diye de ekledi. Durum bununla sınırlı değil, hiç olmayacak şekilde bazı
kazaların meydana geldiğini de ekledi. Ölümlü kazalar değil bunlar ancak
olmayacak kazalar. Genelde çalışanların Saraya girdikleri anda bir iç
burkulması ve huzursuzluk yaşadıkları, ortamı kasvetli değerlendirdikleri, bazı
eşyaların hiç alakasız şekilde ortadan kaybolduğu, çalışanların zaman zaman
korktuğu, hatta bu yüzden restorasyon işinde aksamalar olduğu, kadın ve çocuk
sesleri duyulduğu da kendi aralarında konuşuluyormuş, konuşulan daha çok şey
var inananlar için buraya yazmıyorum. Bir lanet veya büyü böyle bir şey yapar
mı bilmiyorum ama neden olmasın? (aliulurasba,imaj.fotodali
25 Mayıs 2015 Pazartesi
HİÇ TANIMADIĞIM BİR YAZIRIN EVİ HAKKINDA-MURATHAN MUNGAN'IN EVİ
Beni evlerin
çatılarının üzerinden denizi seyredebileceğim kadar yüksekte, üç etrafı açık bir
terasa gömebilirsiniz. Oysa tek bir odada yaşıyorum diyebilirim. Çalışma odam… Uzan
zamanlarımın geçtiği, kitaplarımı düşündüğüm ve yazdığım yer. Bol kitabın
arasında bir bilgisayar; sigara ve sevdiğim kadını düşündüğümde kitaplarımın
arasında üç adımlık mesafede çıktığım uzun yürüyüşler… Kendim için değil bu
yazı. Başlığından da anlaşılacağı gibi hiç tanımadığım bir yazarın evi
hakkında. Birkaç satır da kedi odamdan bahsederek konuya girmek istedim ki, bir
çatı altında olmak herkes için olduğu gibi benim için de hoş. Hiç tanımadığım
bir yazarın evi hakkında niçin yazıyorum, derseniz. Uzun süre önce gördüğümde
dikkatimi çekti bu ev. Sonra hakkındaki röportajı okudum. Sonra bir kez daha
olan fotoğraflardan inceledim. Sonra da yazmaya karar verdim. Sahi bu ev kimin?
Bu ev Murathan Mungan’ın evi. Evi popüler kültürün bir ikonu haline getirip
sonra da kaldırıp atmayacağım elbette. Hemen her şeye karşı bakış açımdaki beni
zaman zaman rahatsız eden ayrıntı farklılığını ifade edeceğim. Çünkü baktığımda
gördüğüm şeyler farklı bir his uyandırıyor bende. Zira Murathan Mungan’ın evi
de böyle bir his uyandırdı. Ya da Murathan Mungan ile ilgili böyle bir his
vardı da ben onu evine giydirdim. Ne olursa olsun bu yazıyı yazarken insan-mekânlarla
ilgili hafızamı tekrar yokladığımda her şey bir yana insanla mekan arasında bir
bağ olduğunu keşfettim. Evler, sanırım biraz içinde yaşayan insanlara benziyor.
Ya da kesinlikle benziyor. Murathan Mungan’ı anlatmama gerek yok. Kaleminin
kıvraklığı, iç dünyasını satırlarına yansıtışındaki cömert coşkusu, bakış
açısındaki imgesel derinlik ve daha bir sürü derinliği ve genişliği içinde
barındıran güzellikte bir yüreği ve kalemi var kalender meşrebin. Bir dünya
yazarı Murathan Mungan, Türkçe yazan bir dünya yazarı. Evine gelince: Benim de
çocukluğum böylesi muhteşem bahçeli bir evde geçti ama benim çocukluğumun
geçtiği ev şehirden, insanlardan, modernleşmenin heyheyinden kaçarken
yakalanıvermiş bir ev değildi. MM’nin evi tıpatıp böyle bir his uyandırdı
bende. İstanbul’un her geçen gün daha da büyüyen kanlı gölgesinde kaçarken tam
uçurumun kenarında yine o gölgenin içine düşmüş, tutunmuş bir bilinçli isyanıyla
yalnızlık evi.
“… Alacanım,
Rahat et, ben gölgene ilişeyim
Her belanı ben göreyim
Yüreğimi ihbar et,
Bana bir uçurum ver, gideyim…” (Alacanım)
Rahat et, ben gölgene ilişeyim
Her belanı ben göreyim
Yüreğimi ihbar et,
Bana bir uçurum ver, gideyim…” (Alacanım)
Ev dış görünüş
itibariyle içindeki haz dolu arzulardan utanırken sevdiği adama kendisini
kusursuz bir şehvetle teslim edecek kadar cüretli görünüyor. Bu yüzden gerçeğin
acıtıcı yanından hayalin dokunaklı varlığına kendini bırakmak ister gibi. İçe
doğru çekilmiş uzunlamasına pencereler, yine içe doğru çekilmiş balkon, aynı
şekilde bir kadının bir erkeğin koruyucu kanatları altına saklanmış hissi verdi
bana. Gidilememişlik, artık içe dönüş:
“Anımsıyor musun?
bir çetemiz vardı: Vahşi Siyah Atlar
ısmarlama serserilikler yaşardık
kimseden bir şey demeden kaçıp gitmeler gibi
sokaklarda sabahlamak, parklarda yatmak
yabancıları mahalleye sokmamak gibi
Ve bir gün gideceğimiz bir Amerika vardı
herkesin bir Amerika'sı vardı o zamanlar
herkes gece istasyonlarında
kendi Amerika'sını aradı… (Avara)
bir çetemiz vardı: Vahşi Siyah Atlar
ısmarlama serserilikler yaşardık
kimseden bir şey demeden kaçıp gitmeler gibi
sokaklarda sabahlamak, parklarda yatmak
yabancıları mahalleye sokmamak gibi
Ve bir gün gideceğimiz bir Amerika vardı
herkesin bir Amerika'sı vardı o zamanlar
herkes gece istasyonlarında
kendi Amerika'sını aradı… (Avara)
Bir erkeğin kolları
gibi çatısıyla birlikte dışından saran kurşun mu, cam mı bilemediğim koruma
yanakları, evin genel temasıyla iç içe geçmiş o kadını sanki güçlü kollarıyla boynundan
sarmış bir erkek havasında. Ancak ikisi de birbirine birbirini yarattıkları
için öfkeli.
“Karanlıkta duruyorum aşk vurmasın yüzüme
dokunmasın kimse bana
kimse ulaşamasın artık tenimin incinen yerlerine...
uyanmasın bir daha etimdeki yaralı hayvan
zamanın siyah deltasında çürümek istiyorum
biliyorum artık kimse yok kimsesizliğime...” (Aşkın karanlık metali)
dokunmasın kimse bana
kimse ulaşamasın artık tenimin incinen yerlerine...
uyanmasın bir daha etimdeki yaralı hayvan
zamanın siyah deltasında çürümek istiyorum
biliyorum artık kimse yok kimsesizliğime...” (Aşkın karanlık metali)
Bir ev insana
benzetilir mi? Benim bakış açım. Sadece bir kadın da değil birbiri içine geçmiş
hem kadın hem erkeği ifade ediyor, dıştan görünüşü. Bahçeyi ise bu iki insanın
bilinçaltı olarak yorumlayabiliriz, ya da bir türlü birlikte çıkıp
gezemedikleri, bir ağacın altında birbirine sarılıp öpüşemedikleri hayal bahçesi
olarak düşünebilirsiniz…
“… vahşi, siyah atlardık; yılkıya bırakıldık
içimizden kimse gidemedi Amerika'ya
kendi Amerika'sı da olmadı hiçbirimizin
yağmur aldı
rüzgar aldı
zaman aldı
o vahşi siyah atları
her şey o eski rüyada kaldı… (Avara)
içimizden kimse gidemedi Amerika'ya
kendi Amerika'sı da olmadı hiçbirimizin
yağmur aldı
rüzgar aldı
zaman aldı
o vahşi siyah atları
her şey o eski rüyada kaldı… (Avara)
İnce ve uzun tabandan
tavana doğru pencereler aynı evi, ev olarak yaşayan kadın ve erkeğin kendi
yaşamlarına ait gizemlerin kaçtıkları her neyse sadece görülmesini istedikleri
yerler olarak algılıyorum. Bu iki insanın hikâyesini işte bu pencerelerden
görebilirseniz, okuyabilirseniz okur ve görürsünüz. Hepsi bu. Bu imge yüklü
pencereler, tıpkı Murathan Mungan’ın şiirlerindeki insana nefes aldırırken
sıkışma hissi veren darlıklar gibi. Ancak eğer bu imgesel pencerelerden
sızabilirseniz eti, eti kışkırtan kanı, kanı ateşleyen kalbi ve kalbi harekete
geçiren o düşünsel ve hissel kamaşmayı hissedebilirsiniz… Yazacak aslında daha
çok şey olabilir ama evin içiyle ilgili birkaç şey söyleyip bitireceğim: Evin
için gördüğüm kadarıyla beyaz boyalı. Aynı şekilde evin için “boşluk”. Sevgilisine
bir türlü kavuşamayan ir erkeğin avuç içlerindeki temizlik gibi ve aynı zamanda
aşık bir kadının kendini sevdiğine saklayan rahminin kirsizliğinde… Murathan
Mungan’ın sanırım yatak odası: Yatağın başının yaslandığı bölüm kasık gamzeleri
iki uzunlamasına pencere olan kadın ya da erkek ama bence ikisi birlikte iç içe
geçmiş, bir insanın göbek bölgesi. Yatak ise bu göbek bölgesine yaslanmış bu
göbeğin varlığına karışmayı ümitsizce bekleyen yatak ise boşluğun busesi…
“… Ayrıldığımız gündü.
Mutfaktaydık, buzdolabının yanında, kapısı açıktı,
Her şey bambaşka görünüyordu yüzüne vuran o soğuk ışıkta
"Biliyor musun" dedin.
"Sen neye benziyorsun biliyor musun?"
Epeydir aradığın bir şeyi bulmuş olmanın hem sevinç,
Hem keder veren gizli bir an için bulandırmıştı yüzündeki tedirginliği, kırgınlığı.
Sis ışığa çıkmıştı.
Sonra yavaşça çevirip başını yüzüme baktın kuyuya düşmeye benzeyen derin bir korkuyla.
"Neye?" dedim, yan yanayken yaşadığımız ayrılığın adını sorar gibi, "Neye?"
"Bilardo toplarına."
"Neden?" dedim.
"Yazgını hep başkalarının ıstakalarının insafına bırakıyorsun da ondan..." (Bilardo topları)
Mutfaktaydık, buzdolabının yanında, kapısı açıktı,
Her şey bambaşka görünüyordu yüzüne vuran o soğuk ışıkta
"Biliyor musun" dedin.
"Sen neye benziyorsun biliyor musun?"
Epeydir aradığın bir şeyi bulmuş olmanın hem sevinç,
Hem keder veren gizli bir an için bulandırmıştı yüzündeki tedirginliği, kırgınlığı.
Sis ışığa çıkmıştı.
Sonra yavaşça çevirip başını yüzüme baktın kuyuya düşmeye benzeyen derin bir korkuyla.
"Neye?" dedim, yan yanayken yaşadığımız ayrılığın adını sorar gibi, "Neye?"
"Bilardo toplarına."
"Neden?" dedim.
"Yazgını hep başkalarının ıstakalarının insafına bırakıyorsun da ondan..." (Bilardo topları)
Temelini başkasının
attığı(ev bir kadın öğretmeninmiş, MM satın almış) ev genelde yalnızlık,
özlemesi bile yarım bıraktırılmış kokusuyla gözlerime doluyor; bir his elbette.
“Yedi rekât günah kıldım bedeninde
Dizlerinde yedi zikir secdeye vardım
İhmalin uzak meleğine teninde aldandım
Yapayalnızdım kendi kalabalığım içinde
Tarih kadar yalnız, aşka âşina, acıya unutkandım (Adı dua olan sevgilim)
Dizlerinde yedi zikir secdeye vardım
İhmalin uzak meleğine teninde aldandım
Yapayalnızdım kendi kalabalığım içinde
Tarih kadar yalnız, aşka âşina, acıya unutkandım (Adı dua olan sevgilim)
NOT: (Murathan Mungan’ın
hoşgörüsüyle belki çok daha derinlemesine ve uzun yazılabilecek bir yazı, bir
kitabın girişi olarak düşünün lütfen.)
23 Mayıs 2015 Cumartesi
BAZI KADINLAR SADECE KALP TAŞIR
Mutluluğu huzuru arayanlar
hiçbir zaman bulamadılar. Aşkı arayanlar buldu. Bu sözüm özellikle kadınlar
için. Aşkı hor göreni aşk hor görmedi ama unuttu. İki kadından bahsedeceğim:
Frida Kahlo ve Chavela Vargas. Bu iki kadını popüler kültürün de ikonu arasına
sokan sevme biçimleri ve hem kendilerine hem de erkeğe bakış açıları. Yaşama
bir bakışları yok, sevme biçimleri var ve erkeğe bakış açıları var. Gerisi
teferruat. Benim için bu iki kadın yüce iki bitkin, yüce iki kalp. Bazı
kadınlar sadece kalp taşır. Bu iki kadın beyaz perdedeki kadın imajını yerle
bir ederken kendi varlığını sinemadan gerçek hayata sızdıran Marla Singer Knoks’un
imgesinde etten kemikten, yaşamış olan iki kadın. Marla Singer’i şizofren bir
erkek yaratmıştı, ilk bakışta orospu gibi gelir ama kendini bu şekilde
görenlerden milyon kat orospu değildir. Seven bir kadındır sadece… Kimi sevdiği bellidir, kendisini var eden
adamı. Ama kendisini var eden adam bir başka adam daha yapmıştır kendisine
Marla Singer için. Marla Singer'i hak etmek için… Bu kadar ayrıntıya girmeyeceğim. Çünkü mevzu uzar. Zira
uzamaması lazım, çünkü bazı kadınlar sadece kalbiyle yaşar ve yaşamları bu
yüzden kısa sürer. Frida Kahlo ve Chavela Vargas. Renkleri giyen, renklerle
konuşan Frida’nın Diogosu vardır ve şöyle seslenir koca adamına onca büyük
acıyı çekmiş serçe kız (gerçekten de kocamandır Diago):
Diego.
Gerçek, öyle büyük ki, ne konuşmak ne uyumak ne
dinlemek ne sevmek istiyorum. Kendimi tuzağa düşmüş hissetmek, hiç kan
korkusu olmadan, zamanın ve büyünün dışında, senin kendi korkunun ve büyük
ıstırabının içinde ve kalbinin atışında. Tüm bu deliliği senden
isteseydim, biliyorum sessizliğinde sadece karmaşa olurdu. Bu saçmalıkta senden
şiddet istiyorum ve sen, sen bana incelik veriyorsun, ışığını ve sıcaklığını. Seni
resmetmek isterim ama bu şaşkınlığım içerisinde, hiç renk yok çünkü çok renk
var, büyük aşkımın somut hali.
Ve Yolu Frida ile kesişen Chavela Vargas, nam-ı
diğer La Chamana, tatlı koca karı. Neredeyse Cehennem’de geçen bir hayat.
Vargas 93 yaşında, bir hastane odasında, solunum tüplerini ve tüm müdahaleleri
reddediyor. Gelen Azrail’dir, gözlerinin içine bakıyor ve şöyle diyor
etrafındakilere: “Hayata hiçbir borcum yok, onun da bana borcu yok. Yıllar
önce ödeştik.”
90 yaşındayken de Pink Martini’nin bir
albümünde “Piensa En Mi” diyor o yaşlı buruşuk sesiyle, “Derin bir
üzüntü içindeysen eğer beni düşün…” Frida filminde şarkı söylüyor
Vargas ama ne şarkı.
… Vargas ile tanışan Frida
“Belki de cennetten bana gönderilmiş bir hediyedir” diyor Vargas için.
Yaşadıkları iki kadının tensel birlikteliğinden çok fazlası… 2002’de Frida
filminde oynar yaşlı buruşuk sesli Vargas. Ezber bozar bu iki kadın. Bu sahnede
Vargas tüm gösterişli, ezber bozan dişiliğiyle görünür. Üzerinde erkek
kıyafetleri vardır, tabii ki bu gösterişi tamamlayan içki, puro ve kesinlikle
silah. Frida’nın hayaletine kadeh kaldırır; derin bir üzüntü içindeysen beni
düşün.
Belki de sadece kalp
taşıyan gerçek kadınlar yaşlanmadan ölmemeli ve hayata her zaman herkesin baktığı
yerden bakmamalı. (au
27 Nisan 2015 Pazartesi
ŞİZOFREN DİĞERİMİZ: İKTİDARLAR
Büyük
ve ağır yıkımlar getiren suçları kimse üzerine almaz. Sadece yakın
tarihimizdeki büyük buhrana kim neden olmuştur, birinci ve ikinci dünya
savaşlarını kim çıkarmıştır, öznesini bulamazsınız. Asla da bulamayız. Geçmiş
asla silinmez ama biz arzularımızdan oluşturduğumuz sis duvarı ardında tutarız
geçmişi. İşimize böyle gelir. Oysa tarihi yapanlarla tarihi yazanlar ayrı
kişilerdir: Kalabalıklar. Adına ister demokrasi deyin ister başka bir yönetim
biçimi kimse bugünkü dünyamızın gidişatından sorumsuz değildir. Ancak bir suçlu
arandığında parmakları burnumuzun ucunda hissederiz ve bizim parmağımızda bir
başkasının burnunun ucundadır: Sen. Hepimiz bize göre sen'izdir Sen,
kimdir? Sen kim değildir ki. Seçimin yaklaştığı şu günlerde en büyük alış-veriş
pazarı kurulmuş durumda. Kim ne verecek, karşılığında bizden (Sen’den) ne
isteyecek?.. Ne kadar çok alırsak ve ne kadar az verirsek aslında o iktidara
gelecek. Bugünkü tablo karşısında kimse kendine muhalif bir tavır takınmamalı.
Ya da takınmalı ama kaale alınmayacağını bilmeli. Bugün demokrasi dediğinizde bir
AVM kültürünün uzantısı. Geniş caddeler, hızlı trenler, dünyanın en uzak
noktasına en fazla kırk sekiz saatte giden uçaklar… Ben de demokrasiye
inanıyorum ama insanların gizledikleri kendilerine karşılık iktidara şizofren diğer
kendilerini taşıdığına da inanıyorum. Acıdan zevk almak insanın kusuru mu,
hayır acıdan zevk almak tarihin ruhudur. Hayatın hiçbir anlama gelmediğini
hepimiz biliyoruz. Yine de hayatı savunuruz. Ancak bu savunma biçimi
kazandıklarımız dairesinden belirginleşerek bizi var eder… Şizofren olan ve
iktidarda olan gevezedir ama biz çok sesli değilizdir. Sesimiz çıktığı anda da
konuştuğumuz şeyler genellikle karşı tarafı suçlamaktır. Kendi ellerimizle
yarattığımız hayatımıza karşı burukluğumuzla, kendi ellerimizle iktidara
(muhaliflik de bir iktidar biçimidir) getirdiklerimize karşı öfkemizin ritmi
aynıdır aslında. Kim kendini suçlar, şizofren ötekimizdir hep suçlu olan. Kimi
seçerseniz seçin veya kimi seçersek seçelim bize daha fazla özgürlük, daha
fazla ekonomik güç veya şu veya bu kazandırmayacak. Karıncalardan veya
arılardan daha telaşlı olmamızın bir anlamı yok. Zihnimiz aynılığı keşfetmiş
durumda ve rahat, canımız sıkıldıkça bu sıkıntıya hayranlığımız artıyor.
Tembellik vücudumuzu kamaştıran sahte bir bilgelik halini almış…
Muhaliflik
olmak bir iktidarın yıkılması için yegâne amacı hatta saplantısı haline
gelmişse kendini yok etme, kendiyle birlikte bütün umutları da yok etme
arifesindedir. Aynı şey iktidar için de geçerlidir. Eksiksiz melankoli iktidarı
da muhalefeti de sarmış durumdadır…
Dolayısıyla en felsefi
tanımıyla hayat gardiyansız bir hapishanedir. İnsanlığımızın temel değerleri ise
bellidir ve bu değerler tüketimden geçmez, bunları saymak istemiyoruz. Hakikatin
peşinde koşan gerçek kahramanlar kendi alın yazısı adına kendi alın yazısıyla
çarpışır, bir inanç, bir ideoloji veya herhangi bir karşılık adına değil. En
azından kendime adıma: Şizofren diğerimizi (iktidar ya da muhalefet)
kutsallaştırmayalım. Her insan her şeyi vaat edebilir ama her kıvılcım düştüğü yerdeki
varlığını keşfettiği an yok olur.
3 Nisan 2015 Cuma
ÖLÜM SANATTIR
“Her nefis (insan) ölümü tadıcıdır.” (Âl-i
İmran Süresi, 185)
İslam dini’nin kutsal kitabı
Kur’an’da böyle buyruluyor. Kur’an’da ölüm ile ilgili Hz. Muhammed’e, şöyle bir
sesleniş yer almakta: “Ey Muhammed!
Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık.” (Enbiya Süresi, 34)
İnsan, bir gün öleceğinin bilinç
düzeyiyle de donanmıştır. Ancak insanın yaşama olan bağlılığı, ölünceye kadar
ölümün önüne geçer. Üstelik insan yaşarken ölümü hiç düşünmez. Kadere ait
kodlanma koridorlarında, insanın kendi ölümü dışında ölümle en yakın teması en
yakınlarının kendisini terk edişiyle gerçekleşir. Her ne kadar bu tür kısa
devreler yaşama sevincini örselese de insan yaşamla güçlü bağını asla koparmaz.
Çünkü hayat devam ediyordur!
İnsanın kendisi ölmediği sürece de bu böyle sürüp gidecektir…
Çünkü insan, sanki yaşarken
ölümden çok yaşama adanmış bir hediyedir.
Bu kutlu hediye, umut denen
iksirle insanı yaşamın bütün alanlarına sızmaya, hatta son noktada hakim olmaya
kadar götürür…
Sonunda insan öyle bir noktaya
gelir ki, bir söz, bir fırça dokunuşu, bir nota, bir tahta parçası, bir parça
cam, bir tutam pişmiş toprak yaşamın ve insanın “yok” olma gerçeğini aşarak,
gerçek-üstü bir gerçeklikte insanın ölümsüzlüğünü haykırır… İşte bu ölümsüz
gerçek, insanın içsel ve poetik bir fısıltıdır… Tarihin derinliklerinden
zamanla ve mekanla sızar geçmişten bugüne…
Bu varoluş aslında insanın
ölümden yaşama ayna tutmasıdır… Zira gerçek ters-yüz olur. Çünkü ölüm
varolmaya, kalmaya, her daim yaşamaya öykünen insanın ruhundan bedenine
akışında aslında ete kemiğe bürünüp sanatlaşır…
“Ölümün el
atamayacağı tek şey, sanattır.” Oscar Wilde’e inat ölümlü insan ölümü
sanatlaştırır…
Bir anlamda yokluk varlığı yener. Varlık hiçliğe teslim olur.
Bir anlamda yokluk varlığı yener. Varlık hiçliğe teslim olur.
Anadolu Sufisi Yunus Emre “Ne
söyler, ne de bir haber verir” derken geçmişten geleceğe somut olmayan, ancak
var olan bir olguyu, ölümün de içinde var olduğu bir yokluğun varlığını söyler…
“Artık demir atmak günü gelmişse
zamandan/ Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan/ Hiç yolcusu yokmuş gibi
alır sessizce yol/ Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol/ Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli/
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli/ Biçare gönüller! Ne giden son gemidir
bu/ Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu/ Dünyada sevilmiş ve seven nafile
bekler/ Bilinmez ki giden sevgililer dönmeyecekler/ Bir çok gidenin her biri
memnun ki yerinden, Bir çok seneler geçti dönen yok seferinden”.
Yahya Kemal’in “Sessiz Gemi”
şiirindeki gibi kelimeler aslında bir ölümden çok hüzün yüklü de olsa bir
yaşamı müjdeler…
Çünkü
aslında ölümün geçtiği her yerde hayat vardır…
“İvan İlyiç ölmekte olduğunu
görüyor, büyük bir umutsuzluk içinde çırpınıyordu. Ölmekte olduğuna ta derinden
inanmakla birlikte, buna alışmak şöyle dursun, ölümün nasıl bir şey olduğunu
anlamıyor, anlamak istemiyordu.
Kizeveter’in
mantık kitabındaki şu akıl yürütme yolunu bilirdi: ‘Gaius bir insandır.
İnsanlar ölümlü olduklarına göre, Gaius da ölümlüdür.’
Ama Gaius
için doğruydu bu, kendisine gelince durum değişiyordu. Gaius bir insandı, hem
de sıradan bir insan; sıradan biri için sonucun böyle olması doğaldı. Kendisi
ise ne bir Gaius idi, ne de sıradan bir insan; öteki insanlardan ayrı, bambaşka
biriydi. Annesiyle, babasıyla, oyuncak hayvanları Mitya ve Volodya'sıyla, öbür
oyuncaklarıyla, arabacısıyla, dadısıyla, mürebbiye Katenka’sıyla; çocukluğunun,
erginliğinin, gençliğinin sevinçleri, anıları, heyecanlarıyla Vanya idi o.
Gaius,
Vanya'nın o kadar çok sevdiği çizgili meşin topunun kokusunu bilir miydi? Gaius
onun gibi annesinin elini öper miydi? Gaius'un annesinin ipek entarisi de onun
annesininki gibi tatlı hışırdar mıydı? Hukuk Fakültesinde börek yüzünden
başkaldıran Gaius muydu? Vanya gibi o da aşık olmuş muydu? Onun gibi duruşma
yönetebilir miydi?
‘Gaius
gerçekten ölümlüdür, onun ölmemesi için bir neden yok; ama ben Vanya, İvan
İlyiç, başka biriyim... Bütün duygularımla, düşüncelerimle herkesten ayrıyım.
Benim ölmek zorunda olmam akıl almayacak bir şey. Çok korkunç bir şey olur
bu...” (İvan İlyiç'in Ölümü. Yaz.: Lev N.
Tolstoy. Çev.: Mehmet Özgül. Engin Yayıncılık 1990)
Ne Vanya
öldü, ne İvan İlyiç…
Aslında
sadece onlar değildi geçmişten bugüne zamanı ve mekanı aşan fısıltılar…
Ölüm
Mevlana’nın da değil gibi “Yeniden doğmak”tı.
Dolayısıyla
yaşarken kendisini ölümsüzlüğe adayan ama, öleceğini de bilen insan öyle bir
yol seçti ki yaşını sanatla buluşturdu.
Ölüme inat
ölüye adanan taş insan elinin maharetiyle ruh buldu… Ahlat Mezar Taşlarında
olduğu gibi…
Ölüm
ritüelleri bir yana ölen kişi için ardından yapılanlar, ölümün sanatçı eliyle
ölümünü getirdi ve ortaya İskender Lahdi çıktı. Bir ölümlü için yapılmıştı bu
lahit. Ama Yüce yaratıcının aldığı ruh, sanatkarın elinde toprağın ruhuyla
buluştu… Ve zamanı ve mekanı aşan fısıltı, eski çağ heykelciliğinin şaheserlerinden
sayılan Lahdin varlığında günümüze kadar ulaştı.
Likya Kaya
Mezarları, İyon sütunlarından yansıyan günışığıyla bize Roma’yı getirdi…
Ağlayan
Kadınlar Lahdi, Hellenistik dönemin varlığını resmetti…
Ahlat
Mezarları XI-XV. yüzyıllara ait mezarların bulunduğu bir Açık Hava Müzesi
olmasının dışında, bezemeli anıtsal taşları ve sandukalarıyla görkemli bir
tarihin aydınlığına ait kapıları araladı…
Bitlis’in
Ahlat ilçesindeki Emir Bayındır Kümbeti, iki katlı mimarisi ve taş
bezemeleriyle görkemli duruşla bize geçmişten ve geçmiş yaşamlardan esintiler
getirdi…
Hüseyin
Timur ve Bugatay Aka Kümbetleri...
Mevlana
Türbesi…
Yeşil Türbe…
Erzurum Üç
Kümbetler…
Balıklı Göl…
Kız Kulesi… Gibi ölüm ve ölüm
etrafında oluşan sanat, sufilerin,
sanatçıların, edebiyatçıların ve zanaatkarların elinde, yüreğinde ve ruhunda
sözle, notayla, taşla, camla, toprakla, ahşapla vb. unsurlarla yaşamın bir
parçası olan ölümü adeta öldürdü. Dolayısıyla sanat ölümü yendi.
Yaşamın
sonu olarak bilinen ölüm sanatın yaşam alanında etten kemikten öte bir yeni
bedene ve ruha büründü…
Sanat ve edebiyat,
insanı o milyonlarca yıldır aradığı, özlediği, umut ettiği, ulaşmak istediği ve
çırpındığı ölümsüzlüğe ulaştırırken ölümü de sanatlaştırdı! (Metin olarak hemen hemen her şeyi hazır olan Çekilmesini çok arzu ettiğim belgesel tasarımımın bir anlamda öyküsü-sinopsisinden)
1 Nisan 2015 Çarşamba
İBİKUS'UN TURNALARI
Bütün cinayetler hoşgörüsüzlüğün
faydacı ve hazcı ilkel ilgisizliğinden beslenir...
Schiller (1759 – 1805)
bir şair, bir filozof ve bir tarihçidir. Almanya’nın gelmiş geçmiş en iyi dram
yazarlarının hemen hemen en iyisidir. Yazdığı eserler bugün bile Alman tiyatrolarının başyapıtı niteliğindedir...
“İbikus’un Turnaları”nı kaleme alır. Dramatik şiirde İbikus muhteşem coşkulu ve halkın çok sevdiği bir şairdir. Bir gün ilham aldığı ıssız ormanda gezerken haydutlarca öldürülür. Gözlerini son kez kapatacağı an göç eden Turnalar gökyüzünden süzülerek geçmektedir ve cinayete şahitlik ederler.
İbikus’da Turnalara seslenir:“Sizden, yukarıdaki turnalardan/ Susunca bütün sesler/Duyulsun cinayetimin ahı!” diye seslenir… İbikus’un cansız bedenini bulan halk son derece üzgündür. Uzun süre katiller aranır ancak bulunamaz. Halkın öfkesi ve üzüntüsü ise katlanarak artmaktadır.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen hayat olağan seyrinde akar. Ve şenlik zamanı gelmiştir. Eğlenceler İbikus’un yokluğunun üzüntüsüyle başlar… Halk büyük şairin katilinin veya katillerinin de bu eğlencede olmasından ancak yine de bulunamamasından dolayı daha da kederlidir.
Açık hava tiyatrosunda son derece dramatik bir oyun oynanmaktadır. Tam bu sırada Turnalar yine göç etmektedirler ve tam da tiyatronun üzerinden geçiyorlardır.
Katillerden biri boş bulunup “İbikus’un turnaları!” der. Halk hemen anlamıştır büyük şairin katilleri gerçekten de aralarındadır. Ve hemen oracıkta yakalarlar katilleri, cezaları da verilir.
(aliuluasba,imaj:fotodali
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

