14 Ekim 2015 Çarşamba

TERÖRÜN PORNOGRAFİSİ: Otoriteye karşı koymanın uyumsuz cazibesi ya da otoriteyle savaşırken otoriterleşmenin hazzı

Bazı toplumlar suçluluk duygusu altında ezilir. Bu suçluluk duygusunun özellikle baskıcı, buyurgan, edilgen ve birçok olumsuz sorumluluğunun (eksikliğinin) üzerini öfkeli sesiyle örten babaerkil toplumlarda bilinç dışı bir bencillik olarak geliştiğini düşünüyorum. Elbette herkesin bencillik hakkı olabilir. Ancak hiçbir saldırı, artık birçok sebepten oluşturulmuş o imgeyi yok etmeye yetmez. Çünkü bilincimiz artık onu özümsemiş ve kendi içinde özgürleştirip, yaşama alanı oluşturmuştur. O imge bizimle birlikte mezara kadar gelecektir. Zira acı eşlik etmeyi sever. İmge bizi takip ederken bu imgeyi yok etmek amacıyla geliştirdiğimiz bütün savunma ve saldırı biçimlerimiz bencilliğimizi mutlak bir bencillik haline getirmeye başlamışsa bu bize de zarar verir. Çünkü böylesi bir durumda otoriteye meydan okurken bizi de otoriterleştirir. Babaerkillik, buyurganlık, edilgenlik ve birçok olumsuz sorumluluğun üzerini öfkeli sesiyle örtme bize de geçer. Bir anlamda babasından veya annesinden dayak yiyerek büyüyen çocuk, karısına veya çocuğuna şiddet uygulamayı aktarıcı bir bilinçsizlik mirası olarak kullanır, bunu da yadsımaz. Bunları şunun için yazdım: Toplumsal duyarlılığımız akıllılık, vicdanlılık, adaletlilik üzerine mi inşa etmeliyiz, yoksa uyanıklık üzerine mi gelişmeli? Çünkü çocuğunu döven her babanın kendine göre haklı bir mazereti vardır, bu listenin başında da belirsiz bir nesne gibi “yaramazlık” durur. Bu mazereti biz de kendi çocuklarımız için kullanabiliriz/kullanırız da. Bu olumsuzluklar yaşanırken şikâyet hakkımız var mıdır peki? Vardır. Tövbesiz mürit olunamayacağına göre şikâyet hakkımız vardır. Ancak şikâyet hakkımızı tecavüzcü mantığından çıkarmadıkça, kendi günahlarımız için öncelikle tövbe etmedikçe haklılığımız ortaya koyamayız. Çünkü hangi otorite olursa olsun, sebebi ne olursa olsun (kendi kendimize bile acımasız davranabiliriz) eğer geçmişten gelen bütün olumsuzluklara kendimizi ortak etmezsek, dünyanın en korkunç olayı olarak niteleyebileceğim terör saldırıları sonrasında ortaya koyduğumuz, terörden daha ağır sosyal veya siyasal (internet ortamı, gazete vb. sosyal ve ruhsal hafızamızı oluşturan her türlü materyal) bütün paylaşımlarımız, bize bir anlık haz veren cinsellik dürtüsünden öteye geçemez. Yazımın başlığı bunun için Terörün Pornografisidir. Ve otoriteye karşı koyarkenki uyumsuzluğumuz, bize sadece bundan, yani bu paylaşımlardan haz aldığımız için cazip gelir. Mücadelemizin uyumsuzluğundan çok paylaşımlarımızla kurduğumuz haz dolu ilişkinin bütün ahlaki kuralları yerle bir etmesinin önemi yoktur. Uyanıklık üzerine gelişen her toplumda akıllılık, vicdanlılık, adaletlilik seramonik bir haldir. Şöyle düşünün lütfen: Yarın bir otorite olmadığında savaşacağımız yeni bir otorite mi yaratacağız ve haz almaya devam edeceğiz, yoksa akıl sağlığımızla, ruh sağlımızı yerinden oynatan bu haz alma isteğini mi ehlileştireceğiz? (imaj:fotodali

6 Ekim 2015 Salı

Dayak manyağı olan masalar sandalyeler, koltuk kenarları vs.

Dayak manyağı olan masalar sandalyeler, koltuk kenarları vs.
İstanbul yağmurla tatlı ve huzurla yıkanırken yeni bir romana başlamanın ılık sızıntılı huzursuzluğuyla çocukluğuma dair bir anım aklıma geldi: Beş veya altı yaşındaydım. İçinde oldukça büyük bir havuz da bulunan geniş bahçemizdeki ağaçların üzerinde “meraklı-şaşkın” bakışlı minik bir primat gibi hayretimin hayretimin coğrafyası ağaçtan ağaca gezerdim. Gözü bugün de üzerimde olan annem “O ağaca çıkma, havuzun kenarında gezme!” diye koruyucu-uyarıcı yine de ikna kabiliyeti düşük sözden yarı kızgın, duvarlar çekerdi önüne. Anne babaya kulak asılmayan yaş en güzel yaştır. Yine bir gün havuzun kenarındaki ağacın “cin” tepesine çıkmaya çalışıyordum. Dört veya beş metre yükseklik vardı, nasıl oldu anlamadım bir anda sırt üstü kendimi yerde buldum. Nefesim kesildi. Bağırıyordum ama sesim çıkıyor muydu bilmiyorum. Annemin, teras-taşlıktan sesini duydum: “Geber!” Bir gün bu anımı kendisine anlattığımda “Öyle dememişimdir” dedi. Öyle demişti ama hiç önemli değil. Annem gelip beni düştüğüm yerden kaldırsaydı, ağacı dövseydi, hayatımda ne değişirdi bilmiyorum. Sonraki yıllarda arkadaşlarımın çocukları oldu. Kimi kendisini “Ah o koltuğa”, kimi “Ah o sandalye yok mu”, kimi “Ah o koltuk kenarı”na çarpıyordu. Anne baba arkadaşlarımın ilk yaptığı masaları, sandalyeleri, koltukları olmadı kapıları, yani eşyaları dayak manyağı yapmalarıydı. Çocuğumuz nasıl suçlu olabilir, elbette olamaz. Suçlu eşyadır, ötekidir. Buna bir özeleştiri yöntemi olarak da bakabiliriz ancak belki de en önemli nokta benim ağaçtan düştüğüm anda annemin bana kızgınlıkla “Geber” diye bağırmasını şimdi kendi cümlelerimle daha iyi anlıyorum; “Sana doğruyu yanlışı öğretmeye çalışıyorum, etrafına duvar inşa etmiyorum. Hata senin. Kendine fırsat veriyorsun tamam anladım ama kendinle ve hatalarında da yüzleş. Beni ya da başkalarını veya başka şeyleri suçlama, başına bir şey geldiğinde de beni çağırma, çünkü her zaman yanında olamayabilirim, kendini kazan, kendine dikkat et.”
(imaj:fotodali

2 Ekim 2015 Cuma

Bir cinsellik nesnesi olarak “Yüksek Topuklar” KADINLAR AYAKKABILAR VE BENİM KADINLARIM

Ülkemizde kadın yazar yok gibidir. Olanların yazdıkları, en azından okuduklarım açısından söyleyeyim insan olarak bir arayıştan ve buluştan çok hiçbir şekilde bir isyana varmayacak kadar sıradan bir savruluşun vasat, buruk, kendini ezberlemekten inatla imtina etmeyen, üstelik olmak istediği kadına öykünmeyi çıkmaz bir yol olarak gören yazarlardır.
İstisnası yok gibidir, bu yüzden başta Ayşe Kulin olmak üzere kendi güzel hayatlarına tatlı kederler kılıfı geçirilmiş roman ve öykücülerimizi bir kenarda tutarak (Çünkü bu ayrı bir tartışma başlığıdır) “Ayşe Arman Kadınları” ile “Mine Sögüt Kadınları” üzerinden kendini var-etmeye çalışan kadınlarımız…
Yıllarca cinselliği keşfiyle kadının özgürleşeceğini savunan ve kendi varlığını örnek devrimci model olarak sunan Ayşe Arman, en basitinden Kâğıttan Kentler’in on sekiz yaşındaki kendini kendi arayışına içtenlikle adamış Marco’su kadar bile değildir (Marco’yla “… kâğıttan gemiler yaptım kalbimden ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı, aşk diyorsunuz, limanı olanın aşkı olmaz bayım” diyen Didem Madak aynı karededir). Arman, Kadınlara “orospu” ile “anne” olmaktan başka bir tanım biçmez. Bu yüzden kadın “Anne kadar şefkatli”, “Orospu kadar şehvetli” olmalıdır.
Özellikle son dönemin yıldızı parlayan yazarlarından Mine Söğüt, sözde ve yazıda “devrimci kadın” kimliğiyle ortaya çıkarken en azından görüntüsünde bile devrimcilik yoktur. “Bırak evi bok götürsün” mottosu üzerinden ilerleyen devrimciliği, ya da kadının kendisini bulma, kendisi olma hikâyesini “Lanet düzene itaatsizlik” olarak biçimlendiriyor. Kendisi feodal bir yapıdan kurtulamamışken metinler üzerinde feodaliteye başkaldırıyor, rollerin yeniden sorgulanmasına kapı aralıyor, kendince. Kadının “Kendi kaderine ve direncine otopsi yapması” gerektiğini söylerken kadını, dolayısıyla insanı öldürdüğünün farkında bile değil.
Bu söylediklerim bir suçlama değil, bir tespit ve eleştiri.
“Kadına doğru ayakkabıyı verin dünyaya fetheder!” diyen Marilyn Monroe toplumdaki kadınlara rehberlik yapan kadın yazarlarımdan (roman, öykü, şiir yazarları dâhil) daha ilerdedir. “Kendine ait bir oda” kuran ve bu yüzden aramızda yaşayama kendini adayan Virginia Wolf da aslında MM ile Marco ile ve Didem Madak ile aynı serüveni paylaşır. Ki bu isimlerin arasına “sadece içimde susmak istemeyen bir ses olduğu için yazıyorum” diyerek tevazu gösteren Sylvia Plath ile Dövüş Kulübü’nde içtenliğiyle kendini inşa eden Marla Singer’ı de eklemeliyim. Sinema, kitap ve gerçek hayattaki kadınlar birbirine karıştırılmış gibi gelebilir bu yazıda evet öyledir. İşte tam da burasıdır her şeyin olup bittiği yer yani imge ile gerçeğin birbirine sızmak-geçmek yerine, sonrasında ortaya hiçbir şeyin çıkmayacağı çatışma noktası: Olmak ve olmayı düşünmek, hayal etmek… Edebiyatımızda kadın denildiğinde kırmızı tabanlarıyla moda dünyasında fırtına gibi esen ayakkabıların mucidi Christian Louboutin’in “Bir tanıdığım yüksek topuklu ayakkabı giyildiğinde ayağın aldığı şeklin kadınlar orgazm olduklarında ayaklarının aldığı şeklin aynı olduğunu söylemişti. Yani topuklu ayakkabı giymek kendinizi orgazm olmak için uygun pozisyona getirmektir” sözlerinde gizli. Kadınlara yön vermeye hazla sarılan kadın yazarlarımız ve düşünce insanlarımız yüksek topuklu ancak ne orgazm pozisyonundalar ne de öyle bir düşünceleri var. Hemen bütün kadınları da veya kendilerine inanan kadınları da böyle olmaya teşvik ediyorlar. İkna yetenekleri de var aslına bakarsanız. Ancak ve bu yüzden erkenden kaybettiğimiz Didem Madak gibi gerçek kadınlar ne Marla Singer gibi imge karakterler ne toplumda ne de edebiyat, kültür ve sanat dünyamızda yok. Olması da beklenemez. Bunun en önemli örneği derinliksiz imge(kirli simge) haline getirdiğimiz ve her akşam televizyonlardaki dizilerde seyredilen, onurunu ve geleceğini mala, mülke, şuna veya buna yani değerli olmayan her şeye adamış, kendini bunlara hapsetmiş, sonradan görme tip-kadınlar, genç kızlardır. Bunların çok seyredilip seyredilmemesi ayrı bir konu… Bizdeki yani ekrandaki, kitap sayfaları arasında hemen bütün bu kadınları topladığımızda ortaya bir kadından ve insandan çok bir metafor çıkıyor. Başı sonu olmayan et ve kemikten ibaret, dudaklarında ne dediği belli olmayan cinsiyetinden bile kuşku duyabileceğimiz, kimliksiz bir mecazlar çöplüğü… Balıklar ıslak kaldığı sürece yaşar ve belki de artık kız çocuklarına “Kendine ait bir oda” nasıl inşa edilir onun gösterilmesi gerekir. “Vitrinde bir ayakkabı gördüm aşık oldum” diyen kadın o mağazaya girip o ayakkabısını gönül rahatlığıyla alabilecek her türlü estetik, ekonomik… donanıma sahip olsun… ve balıkları denizden çıkardıktan sonra istediğiniz kadar ıslatın kurumasalar bile deniz özleminden ölürler.

1 Ekim 2015 Perşembe

Ergenliği uzun süren bir ülkenin tekerleği yeniden icadı: TÜRKİYE ÖRNEĞİ

Var olduğu her zamanda kalıcı izler bıraktığını varsaydığım ülkem ve insanlarım için zarif ve tehditkâr değişimler arzu ederdim. Olmadı. Olmayacak da (Belki olur da ben göremem, sitemim o yüzden biraz). Üzgünüm. Ergenliğin en belirgin sağlık problemlerinden olan depresyonu (darbeci hormonal değişiklikler yüzünden politik deformasyonu), yeme bozukluğunu (Beyin yerine kalın bağırsak beslenmesinden kaynaklı düşünce erozyonu) ve madde kullanımını (bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak yüzünden meydana gelen algı dejenerasyonu) aşamıyor ya da bütün bunlara bilinçli veya bilinçsiz bağımlı oluşumuz yüzünden
-         Dolu dolu duygusal ve fikirsel istikrarsızlık=acıdan zevk alma hali-katille maktulun bir anda yer değiştirmesi (Dün iyiydim şimdi ne oldu?)HUKUK
-         Fiziksel olarak bir yerlere sığamama, arkadaş seçerken hassas olamama-DIŞ POLİTİKA
-         Hislerini kontrol edememe-TERÖR-İHANET
-         Ses tonundaki ve vücudundaki değişiklikleri kabullenememek-İKTİDAR
-         Hayallerinin ve umutlarının gölgesinde gelecek planlarını hormonlarına göre ayarlayamama ve karşı cinse yani iktidara sürekli ilgi duymak –MUHALEFET
-         Genelde içi boş, kopya vs. olduğu için yalnızlık isteğinin karşılanmasına rağmen hiçbir muhasebe yapmama sabun köpüğü roman, film, dizi film vs. yazma isteği-EDEBİYAT, SANAT
-         Yorgunluğunu, çalışmaya isteksizliğini, vücut enerjisini büyümeye harcıyormuş gibi yaşamayı bahane değil de sonuçmuş gibi algılayarak yaşama halinden memnunluğu-TOPLUM
-         Apaçık gelişme eğilimli vücudunda meydana gelen ayrıksı değişiklikler yüzünden tavan yapan çekingenlik ve gizlenme, saklanma histerisi, kendine güvensizlik hissi-EĞİTİM
-         Artan yeni şeyler deneme merakı yüzünden savrulurken herkese ayar verme içgüdüsü -MEDYA
… sanırım her şeyi birbirini etkileyerek berbat etti. Bütün bunlarla fark edilmeyi, takdir edilmeyi beklemek için zamanımız var mı, ya da fark edilmeyi, takdir edilmeyi hak ediyor muyuz bilmiyorum. Çünkü bu ihtiyacımız da karşılanmıyor ve farklı grupların ihtiyaçları doğrultusunda sanki sürükleniyoruz, üstelik bunun farkındayız-TOPLUMSAL DEPRESYON


       NOT: Çocukluğuna dönemeyeceksin, büyümekten kaçamayacaksın, ergenlikte                         ısrarlı ve anlamsız bahanelerinin anlamı nedir ki?.. Demem o ki tekerleği                       yeniden icat etmemiz yolumuzu kısaltmayacak; çokları çok önde.

13 Ağustos 2015 Perşembe

CENNET DEĞİL DE...

Ben de bir alfabenin zaafıyım. Keyfi ve acayip meraklarla ve üstelik çağın negatif kahramanlığıyla seçtiğim fazla olgun birkaç sözcükle her şeyi anlatabileceğimi sanıyordum. Oysa insanın kendi düşüncelerinin bir başkasının alın yazısı olmasını beklemek mümkün değilmiş. Üzülmüyorum. Her şehrin en az bir delisi olur sonuçta. Ben de bu alfabenin delisiyim.  Aldatıcı ve yıkıcı bir hayatın oyun tadı her uzak ufkun umutlu alaca şafağı olacak değil elbette. Zaten çağ da fazla olgun. Herkes Cennet’i istiyor, haklı olarak. Düşük profilli derviş bilgeliğinden sızan her lirik zikir, Cennet’i vaat ediyor, tamam. Ancak ben Cennet’i de istediğime emin değilim. Cennet’i istemeyenler için ve eğer bu insanlar Cehennemlik de değilse Yaratıcı, bir yer ayarlamalı, kendine yakın. Deniz gören bir yer olmasını isterim şahsen. Tepemde martılar olmalı. Uzaktan korsan gemileri geçmeli, artlarından öyküler uydurmak istiyorum aşklı meşkli; şımarık Natalie Portman mavisi öyküler. Bir de köpek ve güvercinler. Teknem de olsun ama atımı bağlamak için. Bir koca denizin bağlanmasını istemem küçüklüğüne rağmen egosu büyük tekneme; Nuh’tan sonra bir Nuh ve tufan beklentisi tuhaf; hem Nuh, teknesindeki herkes çiftken tek başınaydı, ben tek başına olmak da istemem, bir erkeğin imgeler ve mecazlarla süslü şiir misali, nasıl okursan öyle okunmayı bilen bir kadını olması gerektiğine inanıyorum. 
Ne dersiniz? 
Bence alçakgönüllü ve zarif istekler bir alfabe engellisi için; bazı şeyler mümkün görünüyor mü? 
Oysa mutluluk düşkünlüğümü antik bir ihanetin arkeolojik kazısında kaybetmiştim, mağdurum. Kelime oyunu yapmıyorum, kendimi acındırmak niyetinde de değilim. Ancak şunu da bilmenizi isterim, her alfabenin bir zafiyet teorisi de vardır; söylenemeyen ve yazılamayan; kanamalı bir iç sızıntı. Sonuçta aynı alfabeyi kullanıyormuşuz gibi geldi bana, yo yo üstü kapalı bir tehdit falan savurmuyorum ama yine de siz bilirsiniz.
(aliulurasba,imaj:fotodali-Büyükada

9 Ağustos 2015 Pazar

FİKRET OTYAM'A YENİDEN KAVUŞMAK

Bakmayın siz ölüm olduğu için hayatın bir değir ifade etmediğini söyleyenlere. Ölüm olduğu için hayat ve hayata dair her şey çok daha ciddi ve kıymetlidir. Günlük gailelerin içimizde oluşturduğu bıkkınlığı dönüştüremeyişimiz yüzünden ölümü öne çıkarır ve hayatı değersizleştirmeye çalışırız. Oysa ve aslında hayat ölümün de köküdür. “Ol” kelâmının ilahi sırrı ölmekte değil sürekli olmaktadır. Bu vecdli zikir varlığımızda fısıltı halinde bizi dolaşır durur. Böylece her şey yaşarken yeşerir. Dolayısıyla ölüm de varlığıyla bizi sarıp yeşertecek gücü yaşamdan ve yaşayışımızdan alır.
Elbette Fikret Otyam’ı yeniden bulduğumuz için
Dağların
Taşların
Kedilerin
Renklerin
Ve en çok da kadınların başı sağolsun demeyeceğim, var olsunlar diyeceğim. Acımız ve kaybımız büyük değil, renklerin ve harflerin adamını buluşumuz muhteşem. Otyam’ın ardından dökülen her damla gözyaşı vecdli bir zikrin fısıltısıdır dır artık; yokluğun yeşermesi ve çiçeklenmesi…
Eyvallah usta,
aramızda tekrardan hoş geldin,
soyut yaşam zehrini dolu dolu yaşayarak içenlere selam olsun.
Zihnin yeknesaklığı, canın sıkıntıyı ve vücudun tembelliği keşfetmesine izin vermeyeceğiz, eyvallah;
Bu arada sen de ölmüş gibi yapma!
Not:Sanat ve edebiyat gelişmediği sürece toplumun hiçbir dinamiği hareket etmez. Bunun içinde ticaret de var. Estetik devinim yoksa hiçbir şey yoktur.
 

18 Haziran 2015 Perşembe

TEKERLEĞİ YENİDEN KEŞFETMELİYİZ

Bir ayaktakımı sosyolojisi geliştirilseydi dünya kurulduğundan bu yana dini ve siyaseti tutanların yaşamları ilk sırada olurdu ve biz böylesi bir bilimsel çalışma karşısında küçük dilimizi yutardık. Çünkü hayatın iki önemli merkezinde temelsizce yaşananlar bizim bilincimize traji komik yansırdı.
Artık sorularımızı değiştirmeliyiz ve bulacağımız cevaplardan korkmamalıyız.
Siyaseti bir kenara bırakıyorum din ve özelinde İslam ile ilgili kendi okumalarım çerçevesinde bu mübarek Ramazan ayında artık bizim oruç tutmamamız gerekiyor. Oruç bizi tutmalı. Çünkü biz oruç tuttuğumuzda, oruç tutmayanları gördüğümüz zaman neden oruç tutmuyorlar tepkisini geliştiriyoruz. Oruç tutanlara karşı saygılı olunması düşüncesini geliştiriyoruz. Oysa oruç bizi tutsaydı, neden oruç tutuyorum sorusuna muhatap yapardık kendimizi, oruç tutmayanların bize saygı veya saygısızlığıyla uğraşmazdık. Hatta karşımızda yemesini içilmesini erdemli veya erdemsiz davranış kalıpları içinde değerlendirmezdik.
Yaşam biçimlerimiz, inanışlarımız ve en temelde dünya ve ahiret görüşlerimiz, hangi biçimde karşımıza çıkarsa çıksın birbirimize karşı saygısızlık olamaz. Ahlakı da içinde barındıran erdemli insan dediğimiz varlık, senin yaşamın sana benim yaşamım bana anlayışında kendini var eder. İnsan olmanın zorlukları vardır ama senin ramazanın sana benim ramazanım bana, senin insanlığın sana benim insanlığım banadır. Cennet’in annelerin ayakları altında olmasının temel dinamiği-metaforu, annenin çocuğu için dünyalık her şeyi ayakları altına almış olmasında gizlidir; anne çocuğu için başta kendisi olmak üzere her şeyden vazgeçmiştir.
Vazgeçin! Vazgeçtiklerinizin üzerinde yükseldiğinizi göreceksiniz.  
Bu anlamda ölümden sonraki yaşamı kazanma inancı uğruna gerçekleştirdiğimiz zor veya kolay, hayatı kısıtlayan veya hayata yeni pencereler açan bütün ibadetlerle ilgili bizim yaptığımız ibadetleri yapmayanlara karşı geliştirdiğimiz tepkisel tavrın aslında kendimize yöneltilmesi gerektiğini bilmeliyiz. Yaratıcı kendisini inkâr etme özgürlüğü verdiği insanın diğer bir insan üzerinde Tanrıyı oynama hürriyeti yoktur.
Evet ve kesinlikle oruç tutmayalım, oruç bizi tutsun.
Namaz kılmayalım, namaz bizi kılsın.
Dinimizi tutmayalım, dinimiz bizi tutsun.
Allah’ı tutmayalım, Allah bizi tutsun.
Çünkü biz her neyi tutarsak koparıp atmak gibi sakil bir eylem bilincine de sahibiz. İnandıklarımız ayaktakımı inançları değil ve olamaz. Ramazan zan makamı değildir, naz makamıdır ama çocuk şımarıklığında ortalığı kasıp kavurarak, insanları kırarak, çevremizdekileri usandırarak insanlara naz yapma değil, Rabbe nazdır. Rab hepimizin nazını çeker her şeye rağmen…

İKİ CİHANDA SULH!

4 Haziran 2015 Perşembe

OĞUZ ATAY VE TUTUNAMAYANLAR ROMANINDAKİ ERKEK ERKEĞE TUTKULU AŞK

“Post Modern bir avangard” olarak nitelenen Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar Romanı ile ilgili daha önce de kısa bir değerlendirme yazmıştım. Roman ile ilgili birçok değerlendirmeyi okudum. Romanın kendisini de iki kez okudum. Şöyle kanaatler oluştu:

-         Roman bir yeni kimlik inşasıdır ve bu erkek erkeğe aşkla başlayan bir inşadır.  
-         Roman ile ilgili değerlendirmelerin hemen hepsi birbirinden kopya. Hem de neredeyse kelimesi kelimesine ve cümlesi cümlesine. Bütün bu değerlendirmeleri yapanlar muhtemelen birbiriyle ilintili aydınlar, sosyologlar, yüksek lisans öğrencileri ve üniversite öğrencileri vd.
TUTUNAMAYANLAR DEĞİL UNUTAMAYANLAR
-         Tutunamayanlar romanının adı aslında tutunamayanlar değil UNUTAMAYANLAR (ama yazar bunu uygun görmüş, ancak romanın içinde romanın asıl adının bu olduğunu söylüyor.
-         Tutunamayanlar AHMET HAMDİ TANPINAR’ın SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ’nden daha yenilikçi değil hatta gerisinde. Üstelik daha karmaşık… Hatta yer yer ROMAN olma hüviyetini kaybedip yarı fikir-tarih kitabı niteliğine bürünüyor yarım yamalak.
-         Temelde TUTANAMAYANLAR batı romanı özellikleri de uymuyor, bizim roman tarzımıza da.
OĞUZ ATAY BİR ÖN SÖZ OLMAYI İSTEMİŞTİR
-         Roman’daki yazarın ÖNSÖZ takıntısı kendisiyle ilgilidir. Kendisini bir önsöz olarak görmektedir. Bu önsüz ise imgeselliğin doğrusal çizgisi üzerinde cinsellikle ilgilidir. Bu cinsellik kadın erkek arasındaki değil erkekle erkek arasındaki cinselliktir. Bu yüzden yazar önsözleri değiştirmek ister, yani kendisini… Ancak bunu başaramayacaktır çünkü atmışlı yetmişli ve seksenli yıllar erkek egemen bir toplumdur Türkiye.
-         Roman’da kadınlar aşağılanır. Sonrasında da zaten Sevil karakteri Selim halini alır.
ERDEMLİ AHLAK BEKÇİSİ: OLRİC
-         Erkek erkeğe ilişkinin şiirselliğe rağmen kaba hatlarla var olduğu romanda, Olric romanın ahlak bekçisi erdemli bir iç sestir-bu yüzden romandan daha ön plana çıkmıştır yıllar içinde (Toplum olabilir, din olabilir, yazarın kendi kendine seslenişi olabilir vs.) ve bu yüzden çok görünmez.
İMGELER ÜZERİNDEKİ ARKEOLOJİK KAZI SONRASI
-         Büyük bir ihtimalle ve kitaptaki imgeler üzerinde bir arkeolojik kazı yaptığınızda, ana karakterler: Turgut Özben-ÖZ BEN Turgut’tur, bu yazarın kendisi olabilir veya sevdiği adam
-         Selim Işık-IŞIK’tır Selim gerçekten ve Turgut Özben’i aydınlatır
-         Günseli (sonrasında Selim halini alır) ki günlerin seli olarak değerlendirilebilir, çünkü geçen her gün bir sel halini alır ve iki adamı da yazarla birlikte boğar
-         Roman dağınıktır (henüz roman da olmamıştır aslında bana göre) Çünkü Roman içindeki iki erkeğin ilişkisi toplum tarafından kabul edilebilecek nitelikte değildir. “SONUN BAŞLANGICI”dır.
KAPICININ SIKIŞTIRDIĞI ERKEK ÇOCUK
-         Roman’da gerçekten de bir insan inşası üzerinde durulur ama bu insan cinsel açıdan toplumun kabul edebileceği bir insan değildir. Çünkü bu insanın geçmişinde travmatik bir an vardır ve bu bir sapmaya neden olur. Erkek çocuğu bir zamanlar kapıcı bir kenarda sıkıştırmıştır ve ondan maalesef faydalanmaya çalışmıştır… Bu yüzden veya değil ama hem din-İslam hem de kadın konusundan uzak durur yazar. Hatta kadınları kirletici olarak görür satırlarında. Selim özelinde: Selim tanıştığı kadınları değiştirmeye çalışır… Yıllarca aynı evde birlikte yaşanılan anne de yabancı bir insandır... Baba en uzak yerde durması gereken adamdır romanda…
ROMANDAN BİRKAÇ ÖNEMLİ PASAJ
-         Turgut’tan Selim’e nesir: Tunç devri… aşık oldu… utanç devri”
-         Turgut düşünür-iç sesiyle konuşur(bu bölüm romanın daha ilk sayfalarıdır): “Ben de kaçamak yapıyorum şimdi: karımdan gizli, Selim’i düşünüyorum. Hayır, gezli değil; biliyor kimi düşündüğümü. Gene de bir gizlilik var: ne düşündüğümü, nasıl düşündüğümü bilmiyor. Selim’i ve kızların bacaklarını… Selim de olsaydı seyrederdi, ben de seyrederdim. Olmuyor; düşünce suçları, kaçamaklar artıyor. Ayağa kalktı, salondan çıktı, koridor duvarına tutunarak karanlığı geçti. Yatak odasının kapısını itti; uyuyan karısını seyretti ışığı yakmadan. “Hayır hayır.” İpek yorgan hışırdadı, karısı uyanır gibi oldu. “Uyusaydın artık,” diye mırıldandı, yorganın içinden. “Biliyorsun…” Biliyordu: kaçamak sona ermeliydi artık. Turgut, o sırada tehlikeyi görüyordu: gene de bitmesi gerektiğini seziyordu bu olaya olan ilgisinin. Kaya’nın karşı binadaki yarı aralık kırmızı perdelerin arkasını merak etmesinden öte, daha büyük bir tehlikeydi bu. Çıplak bir bacağın görüntüsüyle yatışan ilgiden daha keskin bir şey: bir düşünce, geriye doğru giden bir merak. Selim olsa sabaha kadar uyumaz, düşünür dururdu. Ben olsam yatardım. Üniversitede okurken de ben, gece yarası olunca yatardım; o çalışmasını sabaha kadar sürdürürdü. “Saçların dökülüyor, uykusuz çalışmaya dayanamıyorsun; oğlum Turgut, ihtiyarlıyorsun.” “Uykusuz kalabilmen sini kuvvetinden. Benim de adale kuvveti.” Kollarıyla Selim’i soluksuz bırakıncaya kadar sıkardı: “Sen birden çökeceksin Selim. Çünkü neden? Çünkü için boş senin. Birden kollarımın arasında için boşalacak: birden, üçüncü boyutunu kaybedip bir düzlem olacaksın ve ben de seni duvarda bir çiviye asacağım.” Havaya kaldırdığı Selim’i duvara sürüklerdi. Siyah saçlarından yakalayarak başını duvara dayar: “dökülmeyen saçlarından asacağım seni,” diye bağırırdı. “Erkeğin kılları göğsündedir, oğlum Selim.” Hemen gömleğini çıkarır ve boynuna kadar bütün gövdesini kaplayan kıllarını gösterirdi Selim’e. “İğrençsin Turgut. Sen onları, üniversite kantinindeki kızlara göster. Kapat şu ormanı.” Bir erkeğin yanında soyunmasından sıkılırdı Selim. “Beni, aşağılara çekiyorsun Turgut. Senden kurtulmalıyım.” Turgut, pantolonunu da çıkarır, kollarını açarak bağırırdı: “Ben, senin bilinçaltı karanlıklarına ittiğin ve gerçekleşmesinden korktuğun irli arzuların, ben senin bilinçaltı ormanlarının Tarzanı! Yemeye geldim seni. Benden kurtulamazsın. Ben, senin vicdan azabınım!” “Bağırma, anladık. Benim vicdan azabım bu kadar kıllı olamaz. Ruhbilimci Tarzan, lütfen giyin.” Karısına karşılık vermeden yavaşça yatak odasından çıktı, kapıyı kapadı. Koridorda yürürken kollarını havaya kaldırdı: “Esir, selim, esir,” diye mırıldandı. Selim’in, zevkle bağıran sesini duyar gibi oldu: “Yenildin demek, koca ayı. Evet, yenildin…”
NOT: Belki romancılarımızı, romancılarımızı bilimsel edebiyat psikolojisi ve sosyolojisi çerçevesinde yeniden değerlendirmemiz bakış açılarımızı, okuma alışkanlıklarımızı ve tekdüzeliğini değiştirmemiz gerekiyor.  Edebiyatı ve sanatı kopya değerlendirmelerle özgürleştiremeyiz. Çünkü bana göre mevcut üstünkörülük kültür sanat hayatımıza katkı yapmıyor ve yapmayacak da…

UNUTULMAYANLAR-BEYAZ MANTOLU ADAM veya BEYAZ MANTOLU KADIN-ADAMLAR için... (ali ulurasba, imaj:fotodali

3 Haziran 2015 Çarşamba

BAZI YAZARLARIN ROMANLARINDAKİ KADINLARIN CİNSELLİĞİ YAŞAYIŞI

Orhan Pamuk’un kadınları: Bedenleri yoktur, ruhları da yoktur sevişiyor gibi yaparlar, sadece Nişantaşı ile Tarlabaşı, hamam ile banyo arasında kalmış yazarı tatmin ederler.
Ahmet Altan’ın kadınları: Ahlaksızdır ama bunu yazar istediği için yaparlar; oysa kendi fantezileri yazarla değil, romanın içindeki erkek kahramanlarla özgürce sevişmek yönündedir; yazar ise buna hiç izin vermez ve sürekli kendini tatmin eder, oluşturduğu kadın kahramanlar üzerinden.
İnci Aral’ın kadınları: Aldatılma korkusu yaşarlar ve tereddütsüz aldatırlar, yazarın kendi cinselliğindeki kısırlığı, kadın kahramanların fantezi dünyalarını güdükleştirmiştir.
Yaşar Kemal’in kadınları: Ana ile avrat arasında gidip gelirler; gündüz çocuk gece adam kimi emzirecekleriyle ilgili tereddüt yaşarlar ve bedenlerini unutmuşlardır.
Tarık Buğra’nın kadınları: Kadın ilk sevişmesinde önyargıların sunağında çürümeye terk edilmiştir.
Peyami Safa’nın kadınları: Cüretkârdırlar ama ruhlarındaki ateş o kadar yüksektir ki, bedenlerine dokunan bütün erkekleri yakarlar. Bu yüzden ortaçağ suçlamasına, cadı olmaya ve avlanıp, yakılmaya yakın dururlar.
Murathan Mungan’ın kadınları: Özgürlüklerinin tende değil ruhta olduğunu düşünürler; ruhlarında ise dişilikten çok bir erkek beyni taşırlar ve bu yüzden hep ikircili bir boşalma yaşarlar ve bunu kimse görmez çünkü orgazm titremesinin önce bedende başlaması gerekir ki varlığı ruha aksın, akmaz.
Halide Edip Adıvar’ın kadınları: Mahalle dedikodusu kıvamında sevişirler ve okuyucu olarak asla hissetmeyiz, gelenekseldir ama hiçbir geçmişin izine rastlanmaz. Dipsiz muhafazakâr kadınlar…
Ayşe Kulin’in kadınları: Görüntüleri tatlı yosmalardır ama hiçbir zaman cüretkâr bir yatak sahnesiyle kendilerini ele vermezler. Tutkuları romandaki erkek kahramanların kendilerine biçtiği rolle sınırlıdır. Kendileri ara sıra bu çemberin dışına çıksalar da modernliği de doğru dürüst anlamadıkları için hemen içeri kaçarlar.
Kerime Nadir’in kadınları: Hep bir gelinlikli kız havasındadır ve hep masumdur oysa içlerindeki fırtınanın kapısı bir açılsa içinden kaldırım yosmalarını dökülecektir, yazar buna izin vermez oysa insan yüzünden okunmaz…
Sabahattin Ali’nin kadınları: Yazar kadınları kapana kıstırmıştır ve kendi özgürlüğünü hiçbir kadına tattırmaz. Özellikle Kürk Mantolu Madonna’sındaki gibi kadın bir tablodur ve orada kalmalıdır; seyilik.
Oğuz Atay’ın kadınları: Kadın neredeyse yoktur erkek erkeği kadın gibi sever, erkek yüceltilir, kadın neredeyse aşağılanır ve yazarın temel hayal gücü erkek üzenine kuruludur
Turgut Özakman’ın kadınları: Bir çocuğu bile baştan çıkarabilecek kadar ileri gidebilirler ama çocuğu büyütüp kendilerine eş yapacak kadar da sabırlıdırlar. Cinsellikleri hep beklemededir...
İskender Pala’nın kadınları: Bir tek kimlikleri vardır ve sanki ne bedenleri, ne ruhları vardır.
Emine Işınsu’nun kadınları: Yazarın kendi inancı içindeki dinle öldürülmüştür tabii ki cinsellikleri de yoktur.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kadınları: Kitabın hep dışındadırlar ve orada ne yaptıklarını yazar bile bilmez. Çünkü kadın yazar için sadece bir semboldür ve sembollerin sevişmek gibi dünyalık bir gerçekle işi olmaz.

NOT: Bence: Temelde bizim romanlarımızda yazarlarımız yatak odalarına pek girmezler. Bunun birçok sebebi olabilir ama temel sebebi aslında bizim yazarlarımızın da içine düştüğü tıpkı modernleşmemizdeki kopyalama kolaylığı ve sığlığıdır. Edebiyatımızda kadın ile ilgili derin bir anlayış kültürü olmadığı için cinsel fantezi kültürü yoktur. Hatta edebiyatımızda kadın ve özellikle de kadın cinselliği bile yoktur. Haddinden fazla romantizm ve çatışmalarla devam eder satırlar. Bunu sadece erkek roman yazarlarımız veya öykücülerimiz yapmaz, kadın romancılarımız ve yazarlarımız da yapar. Bunun bilinçli olduğunu düşünmüyorum. Birçok alanda olduğu gibi yazarlarımız bu konuda da kendi özgürlük alanlarını kendileri kısıtlıyorlar. Uzun bir mevzu… (aliulurasba,imaj.fotodali 

29 Mayıs 2015 Cuma

İnanılması güç bir gerçek: OSMANLI BÜYÜ İLE Mİ YIKILDI? TOPKAPI SARAYI LANETLİ Mİ?

İlk anda komik gelebilir ya da başlığı dikkat çekmek için koyduğum sanılabilir ama yanılıyor olabilirsiniz. Zira ben de restorasyon çalışmasının önemli bir bölümü tamamlanan benim en gözde mekanlarımdan Dolmabahçe Sarayı’nda ve halen restorasyonu devam eden Topkapı Sarayı’nda çalışmalar yürüten önemli bir yerde görev yapan bir arkadaşım, sıvaların altında büyülü keseler, muskalar bulduğunu söylediğinde inanamamıştım. Şu an için bir yerde çalışmıyor olsam da sürekli basın kartı olan bir insan olarak ölünceye kadar gazeteciliğe devam edeceğimi düşündüğüm için bir araştırma yaptım. Evdeki kitaplar, kütüphanedekiler ve internet derken bu konuyla ilgili çok bilgiye ulaştım.
BÜYÜ DÜKKANLARINA MÜŞTERİ AKINI
Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Elif Uluğ, 1839-1922 tarihlerinde Osmanlı'da büyü ve büyücülük konusunu ele alan "Osmanlı İmparatorluğu'nda Batıl İnançlar" başlıklı doktora tezi hazırlamış.
Tezde, Osmanlı'da büyücülerin büyü yapmak için dükkan açtıkları, elde ettikleri gelirin vergisini ödedikleri gibi ilginç bilgiler yer alıyor.
Osmanlı'nın son dönemlerinde (ki yıkılış dönemidir) birçok kesimden insanın sıkıntılarını çözmek için soluğu büyücülerde aldığı anlatılan tezde, İstanbul'un 19. yüzyılın son çeyreğinde büyü ve büyücülükte önemli bir merkez haline geldiği bilgisi var
Büyücülüğün toplumda yaygınlaşması sonucunda büyüyle uğraşanların büyük paralar kazandığına işaret edilen tezde, bu kişilerin toplum içinde "inanç önderi" gibi statüler verilerek yüksek mevkilere çıkarıldığına dikkat çekiliyor.
Doktora tezinde, bu dönemde Nuruosmaniye Camisi'nden Çemberlitaş'a uzanan yolda büyücülükle uğraşan insanların açtığı çok sayıda dükkân bulunması (Burası Topkapı Sarayı civarıdır), "büyücülük yapan kişilerin cinleriyle dolaştıkları ve büyü yoluyla hemen her şeyi gerçekleştirebilecek güçte oldukları"na inanılması gibi konular da ele alınıyor.
Tezde, en fazla yaptırılan büyülerin; aldatıldığını düşünen kadınların eşlerini kendilerine bağlamak, karısına ve çocuklarına karşı sert davranan erkeği yumuşatmak, kadın ya da erkeği birbirine ısındırmak ya da soğutmak, gurbete giden kişinin geri dönmesini sağlamak, kaybolan eşyayı bulmak, kısmet çözmek, sevgiliyi kendine çekmek veya bir başkasından ayırmak olduğuna işaret ediliyor.
DEVLET BÜYÜKLERİ BÜYÜ YAPTIRIYOR
Bir külliyat niteliğindeki bu büyü ve büyücülükle ilgili belgelerde daha çok kadınların büyü yaptırdığına işaret ediyor. Ancak devlet büyükleri de yoğun biçimde bu büyü işinde teze göre, çünkü statülerini korumak için kimin canı yanarsa yansın, devlet bile yıkılabilir önemli değil... Ayrıca büyü yapanlar vergi de ödüyor.
TOPKAPI SARAYI’NDAKİ BÜYÜLÜ KESELER VE MUSKALAR
Dolmabahçe Sarayı’ndaki restorasyonda sıva altlarında, köşede bucakta birçok büyü bulunduğunu söyledi arkadaşım, kaynak sağlam ve samimi. Bunları yetkilileri teslim etmişler. Aynı şekilde halen restorasyonu devam eden Topkapı Sarayı’nda da çok sayıda büyülü muskalar ve keseler bulunmuş sıva altlarında, köşe bucaklarda. Büyülü keselerin çoğunlukta olduğu yer ise harem ve çevresi. Başka nerelerde hangi eserlerin sıva altlarında ve köşe bucaklarında neler var bilinmiyor. Sizce de şaşırtıcı değil mi?
TOPKAPI SARAYI’NDA RESTORE İŞİNDE ÇALIŞANLARIN RUHLARI NEDEN ÇOK SIKKIN
Elbette bir imparatorluğun büyü ile yıkılması mümkün değil ancak arkadaşımın söylediğine göre genelde Topkapı Sarayı’ndaki restore işinde çalışan hemen herkesin çok stresli olduğunu da ekledi, “Hatta sabah geldiğimde benim de ruhum sıkılıyor” diye de ekledi. Durum bununla sınırlı değil, hiç olmayacak şekilde bazı kazaların meydana geldiğini de ekledi. Ölümlü kazalar değil bunlar ancak olmayacak kazalar. Genelde çalışanların Saraya girdikleri anda bir iç burkulması ve huzursuzluk yaşadıkları, ortamı kasvetli değerlendirdikleri, bazı eşyaların hiç alakasız şekilde ortadan kaybolduğu, çalışanların zaman zaman korktuğu, hatta bu yüzden restorasyon işinde aksamalar olduğu, kadın ve çocuk sesleri duyulduğu da kendi aralarında konuşuluyormuş, konuşulan daha çok şey var inananlar için buraya yazmıyorum. Bir lanet veya büyü böyle bir şey yapar mı bilmiyorum ama neden olmasın? (aliulurasba,imaj.fotodali

25 Mayıs 2015 Pazartesi

HİÇ TANIMADIĞIM BİR YAZIRIN EVİ HAKKINDA-MURATHAN MUNGAN'IN EVİ

Beni evlerin çatılarının üzerinden denizi seyredebileceğim kadar yüksekte, üç etrafı açık bir terasa gömebilirsiniz. Oysa tek bir odada yaşıyorum diyebilirim. Çalışma odam… Uzan zamanlarımın geçtiği, kitaplarımı düşündüğüm ve yazdığım yer. Bol kitabın arasında bir bilgisayar; sigara ve sevdiğim kadını düşündüğümde kitaplarımın arasında üç adımlık mesafede çıktığım uzun yürüyüşler… Kendim için değil bu yazı. Başlığından da anlaşılacağı gibi hiç tanımadığım bir yazarın evi hakkında. Birkaç satır da kedi odamdan bahsederek konuya girmek istedim ki, bir çatı altında olmak herkes için olduğu gibi benim için de hoş. Hiç tanımadığım bir yazarın evi hakkında niçin yazıyorum, derseniz. Uzun süre önce gördüğümde dikkatimi çekti bu ev. Sonra hakkındaki röportajı okudum. Sonra bir kez daha olan fotoğraflardan inceledim. Sonra da yazmaya karar verdim. Sahi bu ev kimin? Bu ev Murathan Mungan’ın evi. Evi popüler kültürün bir ikonu haline getirip sonra da kaldırıp atmayacağım elbette. Hemen her şeye karşı bakış açımdaki beni zaman zaman rahatsız eden ayrıntı farklılığını ifade edeceğim. Çünkü baktığımda gördüğüm şeyler farklı bir his uyandırıyor bende. Zira Murathan Mungan’ın evi de böyle bir his uyandırdı. Ya da Murathan Mungan ile ilgili böyle bir his vardı da ben onu evine giydirdim. Ne olursa olsun bu yazıyı yazarken insan-mekânlarla ilgili hafızamı tekrar yokladığımda her şey bir yana insanla mekan arasında bir bağ olduğunu keşfettim. Evler, sanırım biraz içinde yaşayan insanlara benziyor. Ya da kesinlikle benziyor. Murathan Mungan’ı anlatmama gerek yok. Kaleminin kıvraklığı, iç dünyasını satırlarına yansıtışındaki cömert coşkusu, bakış açısındaki imgesel derinlik ve daha bir sürü derinliği ve genişliği içinde barındıran güzellikte bir yüreği ve kalemi var kalender meşrebin. Bir dünya yazarı Murathan Mungan, Türkçe yazan bir dünya yazarı. Evine gelince: Benim de çocukluğum böylesi muhteşem bahçeli bir evde geçti ama benim çocukluğumun geçtiği ev şehirden, insanlardan, modernleşmenin heyheyinden kaçarken yakalanıvermiş bir ev değildi. MM’nin evi tıpatıp böyle bir his uyandırdı bende. İstanbul’un her geçen gün daha da büyüyen kanlı gölgesinde kaçarken tam uçurumun kenarında yine o gölgenin içine düşmüş, tutunmuş bir bilinçli isyanıyla yalnızlık evi.
“… Alacanım,
Rahat et, ben gölgene ilişeyim
Her belanı ben göreyim
Yüreğimi ihbar et,
Bana bir uçurum ver, gideyim…” (Alacanım) 
Ev dış görünüş itibariyle içindeki haz dolu arzulardan utanırken sevdiği adama kendisini kusursuz bir şehvetle teslim edecek kadar cüretli görünüyor. Bu yüzden gerçeğin acıtıcı yanından hayalin dokunaklı varlığına kendini bırakmak ister gibi. İçe doğru çekilmiş uzunlamasına pencereler, yine içe doğru çekilmiş balkon, aynı şekilde bir kadının bir erkeğin koruyucu kanatları altına saklanmış hissi verdi bana. Gidilememişlik, artık içe dönüş:
“Anımsıyor musun?
bir çetemiz vardı: Vahşi Siyah Atlar
ısmarlama serserilikler yaşardık
kimseden bir şey demeden kaçıp gitmeler gibi
sokaklarda sabahlamak, parklarda yatmak
yabancıları mahalleye sokmamak gibi
Ve bir gün gideceğimiz bir Amerika vardı
herkesin bir Amerika'sı vardı o zamanlar
herkes gece istasyonlarında
kendi Amerika'sını aradı… (Avara) 
Bir erkeğin kolları gibi çatısıyla birlikte dışından saran kurşun mu, cam mı bilemediğim koruma yanakları, evin genel temasıyla iç içe geçmiş o kadını sanki güçlü kollarıyla boynundan sarmış bir erkek havasında. Ancak ikisi de birbirine birbirini yarattıkları için öfkeli.
“Karanlıkta duruyorum aşk vurmasın yüzüme
dokunmasın kimse bana
kimse ulaşamasın artık tenimin incinen yerlerine...
uyanmasın bir daha etimdeki yaralı hayvan
zamanın siyah deltasında çürümek istiyorum
biliyorum artık kimse yok kimsesizliğime...” (Aşkın karanlık metali) 
Bir ev insana benzetilir mi? Benim bakış açım. Sadece bir kadın da değil birbiri içine geçmiş hem kadın hem erkeği ifade ediyor, dıştan görünüşü. Bahçeyi ise bu iki insanın bilinçaltı olarak yorumlayabiliriz, ya da bir türlü birlikte çıkıp gezemedikleri, bir ağacın altında birbirine sarılıp öpüşemedikleri hayal bahçesi olarak düşünebilirsiniz…
“… vahşi, siyah atlardık; yılkıya bırakıldık
içimizden kimse gidemedi Amerika'ya
kendi Amerika'sı da olmadı hiçbirimizin
yağmur aldı
rüzgar aldı
zaman aldı
o vahşi siyah atları
her şey o eski rüyada kaldı… (Avara)
İnce ve uzun tabandan tavana doğru pencereler aynı evi, ev olarak yaşayan kadın ve erkeğin kendi yaşamlarına ait gizemlerin kaçtıkları her neyse sadece görülmesini istedikleri yerler olarak algılıyorum. Bu iki insanın hikâyesini işte bu pencerelerden görebilirseniz, okuyabilirseniz okur ve görürsünüz. Hepsi bu. Bu imge yüklü pencereler, tıpkı Murathan Mungan’ın şiirlerindeki insana nefes aldırırken sıkışma hissi veren darlıklar gibi. Ancak eğer bu imgesel pencerelerden sızabilirseniz eti, eti kışkırtan kanı, kanı ateşleyen kalbi ve kalbi harekete geçiren o düşünsel ve hissel kamaşmayı hissedebilirsiniz… Yazacak aslında daha çok şey olabilir ama evin içiyle ilgili birkaç şey söyleyip bitireceğim: Evin için gördüğüm kadarıyla beyaz boyalı. Aynı şekilde evin için “boşluk”. Sevgilisine bir türlü kavuşamayan ir erkeğin avuç içlerindeki temizlik gibi ve aynı zamanda aşık bir kadının kendini sevdiğine saklayan rahminin kirsizliğinde… Murathan Mungan’ın sanırım yatak odası: Yatağın başının yaslandığı bölüm kasık gamzeleri iki uzunlamasına pencere olan kadın ya da erkek ama bence ikisi birlikte iç içe geçmiş, bir insanın göbek bölgesi. Yatak ise bu göbek bölgesine yaslanmış bu göbeğin varlığına karışmayı ümitsizce bekleyen yatak ise boşluğun busesi…
“… Ayrıldığımız gündü.
Mutfaktaydık, buzdolabının yanında, kapısı açıktı,
Her şey bambaşka görünüyordu yüzüne vuran o soğuk ışıkta
"Biliyor musun" dedin.
"Sen neye benziyorsun biliyor musun?"
Epeydir aradığın bir şeyi bulmuş olmanın hem sevinç,
Hem keder veren gizli bir an için bulandırmıştı yüzündeki tedirginliği, kırgınlığı.
Sis ışığa çıkmıştı.
Sonra yavaşça çevirip başını yüzüme baktın kuyuya düşmeye benzeyen derin bir korkuyla.
"Neye?" dedim, yan yanayken yaşadığımız ayrılığın adını sorar gibi, "Neye?"
"Bilardo toplarına."
"Neden?" dedim.
"Yazgını hep başkalarının ıstakalarının insafına bırakıyorsun da ondan..." (Bilardo topları)
Temelini başkasının attığı(ev bir kadın öğretmeninmiş, MM satın almış) ev genelde yalnızlık, özlemesi bile yarım bıraktırılmış kokusuyla gözlerime doluyor; bir his elbette.
“Yedi rekât günah kıldım bedeninde
Dizlerinde yedi zikir secdeye vardım
İhmalin uzak meleğine teninde aldandım
Yapayalnızdım kendi kalabalığım içinde
Tarih kadar yalnız, aşka âşina, acıya unutkandım (Adı dua olan sevgilim)
NOT: (Murathan Mungan’ın hoşgörüsüyle belki çok daha derinlemesine ve uzun yazılabilecek bir yazı, bir kitabın girişi olarak düşünün lütfen.)


23 Mayıs 2015 Cumartesi

BAZI KADINLAR SADECE KALP TAŞIR

Mutluluğu huzuru arayanlar hiçbir zaman bulamadılar. Aşkı arayanlar buldu. Bu sözüm özellikle kadınlar için. Aşkı hor göreni aşk hor görmedi ama unuttu. İki kadından bahsedeceğim: Frida Kahlo ve Chavela Vargas. Bu iki kadını popüler kültürün de ikonu arasına sokan sevme biçimleri ve hem kendilerine hem de erkeğe bakış açıları. Yaşama bir bakışları yok, sevme biçimleri var ve erkeğe bakış açıları var. Gerisi teferruat. Benim için bu iki kadın yüce iki bitkin, yüce iki kalp. Bazı kadınlar sadece kalp taşır. Bu iki kadın beyaz perdedeki kadın imajını yerle bir ederken kendi varlığını sinemadan gerçek hayata sızdıran Marla Singer Knoks’un imgesinde etten kemikten, yaşamış olan iki kadın. Marla Singer’i şizofren bir erkek yaratmıştı, ilk bakışta orospu gibi gelir ama kendini bu şekilde görenlerden milyon kat orospu değildir. Seven bir kadındır sadece…  Kimi sevdiği bellidir, kendisini var eden adamı. Ama kendisini var eden adam bir başka adam daha yapmıştır kendisine Marla Singer için. Marla Singer'i hak etmek için… Bu kadar ayrıntıya girmeyeceğim. Çünkü mevzu uzar. Zira uzamaması lazım, çünkü bazı kadınlar sadece kalbiyle yaşar ve yaşamları bu yüzden kısa sürer. Frida Kahlo ve Chavela Vargas. Renkleri giyen, renklerle konuşan Frida’nın Diogosu vardır ve şöyle seslenir koca adamına onca büyük acıyı çekmiş serçe kız (gerçekten de kocamandır Diago):

Diego.
Gerçek, öyle büyük ki, ne konuşmak ne uyumak ne dinlemek ne sevmek istiyorum.  Kendimi tuzağa düşmüş hissetmek, hiç kan korkusu olmadan, zamanın ve büyünün dışında, senin kendi korkunun ve büyük ıstırabının içinde ve kalbinin atışında. Tüm bu deliliği senden isteseydim, biliyorum sessizliğinde sadece karmaşa olurdu. Bu saçmalıkta senden şiddet istiyorum ve sen, sen bana incelik veriyorsun, ışığını ve sıcaklığını. Seni resmetmek isterim ama bu şaşkınlığım içerisinde, hiç renk yok çünkü çok renk var, büyük aşkımın somut hali.
Ve Yolu Frida ile kesişen Chavela Vargas, nam-ı diğer La Chamana, tatlı koca karı. Neredeyse Cehennem’de geçen bir hayat. Vargas 93 yaşında, bir hastane odasında, solunum tüplerini ve tüm müdahaleleri reddediyor. Gelen Azrail’dir, gözlerinin içine bakıyor ve şöyle diyor etrafındakilere: “Hayata hiçbir borcum yok, onun da bana borcu yok. Yıllar önce ödeştik.” 
90 yaşındayken de Pink Martini’nin bir albümünde “Piensa En Mi” diyor o yaşlı buruşuk sesiyle, “Derin bir üzüntü içindeysen eğer beni düşün…” Frida filminde şarkı söylüyor Vargas ama ne şarkı.
… Vargas ile tanışan Frida “Belki de cennetten bana gönderilmiş bir hediyedir” diyor Vargas için. Yaşadıkları iki kadının tensel birlikteliğinden çok fazlası… 2002’de Frida filminde oynar yaşlı buruşuk sesli Vargas. Ezber bozar bu iki kadın. Bu sahnede Vargas tüm gösterişli, ezber bozan dişiliğiyle görünür. Üzerinde erkek kıyafetleri vardır, tabii ki bu gösterişi tamamlayan içki, puro ve kesinlikle silah. Frida’nın hayaletine kadeh kaldırır; derin bir üzüntü içindeysen beni düşün.

Belki de sadece kalp taşıyan gerçek kadınlar yaşlanmadan ölmemeli ve hayata her zaman herkesin baktığı yerden bakmamalı. (au

27 Nisan 2015 Pazartesi

ŞİZOFREN DİĞERİMİZ: İKTİDARLAR

Büyük ve ağır yıkımlar getiren suçları kimse üzerine almaz. Sadece yakın tarihimizdeki büyük buhrana kim neden olmuştur, birinci ve ikinci dünya savaşlarını kim çıkarmıştır, öznesini bulamazsınız. Asla da bulamayız. Geçmiş asla silinmez ama biz arzularımızdan oluşturduğumuz sis duvarı ardında tutarız geçmişi. İşimize böyle gelir. Oysa tarihi yapanlarla tarihi yazanlar ayrı kişilerdir: Kalabalıklar. Adına ister demokrasi deyin ister başka bir yönetim biçimi kimse bugünkü dünyamızın gidişatından sorumsuz değildir. Ancak bir suçlu arandığında parmakları burnumuzun ucunda hissederiz ve bizim parmağımızda bir başkasının burnunun ucundadır: Sen. Hepimiz bize göre sen'izdir Sen, kimdir? Sen kim değildir ki. Seçimin yaklaştığı şu günlerde en büyük alış-veriş pazarı kurulmuş durumda. Kim ne verecek, karşılığında bizden (Sen’den) ne isteyecek?.. Ne kadar çok alırsak ve ne kadar az verirsek aslında o iktidara gelecek. Bugünkü tablo karşısında kimse kendine muhalif bir tavır takınmamalı. Ya da takınmalı ama kaale alınmayacağını bilmeli. Bugün demokrasi dediğinizde bir AVM kültürünün uzantısı. Geniş caddeler, hızlı trenler, dünyanın en uzak noktasına en fazla kırk sekiz saatte giden uçaklar… Ben de demokrasiye inanıyorum ama insanların gizledikleri kendilerine karşılık iktidara şizofren diğer kendilerini taşıdığına da inanıyorum. Acıdan zevk almak insanın kusuru mu, hayır acıdan zevk almak tarihin ruhudur. Hayatın hiçbir anlama gelmediğini hepimiz biliyoruz. Yine de hayatı savunuruz. Ancak bu savunma biçimi kazandıklarımız dairesinden belirginleşerek bizi var eder… Şizofren olan ve iktidarda olan gevezedir ama biz çok sesli değilizdir. Sesimiz çıktığı anda da konuştuğumuz şeyler genellikle karşı tarafı suçlamaktır. Kendi ellerimizle yarattığımız hayatımıza karşı burukluğumuzla, kendi ellerimizle iktidara (muhaliflik de bir iktidar biçimidir) getirdiklerimize karşı öfkemizin ritmi aynıdır aslında. Kim kendini suçlar, şizofren ötekimizdir hep suçlu olan. Kimi seçerseniz seçin veya kimi seçersek seçelim bize daha fazla özgürlük, daha fazla ekonomik güç veya şu veya bu kazandırmayacak. Karıncalardan veya arılardan daha telaşlı olmamızın bir anlamı yok. Zihnimiz aynılığı keşfetmiş durumda ve rahat, canımız sıkıldıkça bu sıkıntıya hayranlığımız artıyor. Tembellik vücudumuzu kamaştıran sahte bir bilgelik halini almış…
Muhaliflik olmak bir iktidarın yıkılması için yegâne amacı hatta saplantısı haline gelmişse kendini yok etme, kendiyle birlikte bütün umutları da yok etme arifesindedir. Aynı şey iktidar için de geçerlidir. Eksiksiz melankoli iktidarı da muhalefeti de sarmış durumdadır…
Dolayısıyla en felsefi tanımıyla hayat gardiyansız bir hapishanedir. İnsanlığımızın temel değerleri ise bellidir ve bu değerler tüketimden geçmez, bunları saymak istemiyoruz. Hakikatin peşinde koşan gerçek kahramanlar kendi alın yazısı adına kendi alın yazısıyla çarpışır, bir inanç, bir ideoloji veya herhangi bir karşılık adına değil. En azından kendime adıma: Şizofren diğerimizi (iktidar ya da muhalefet) kutsallaştırmayalım. Her insan her şeyi vaat edebilir ama her kıvılcım düştüğü yerdeki varlığını keşfettiği an yok olur.

3 Nisan 2015 Cuma

ÖLÜM SANATTIR

“Her nefis (insan) ölümü tadıcıdır.” (Âl-i İmran Süresi, 185)
İslam dini’nin kutsal kitabı Kur’an’da böyle buyruluyor. Kur’an’da ölüm ile ilgili Hz. Muhammed’e, şöyle bir sesleniş yer almakta: “Ey Muhammed! Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık.” (Enbiya Süresi, 34)  
İnsan, bir gün öleceğinin bilinç düzeyiyle de donanmıştır. Ancak insanın yaşama olan bağlılığı, ölünceye kadar ölümün önüne geçer. Üstelik insan yaşarken ölümü hiç düşünmez. Kadere ait kodlanma koridorlarında, insanın kendi ölümü dışında ölümle en yakın teması en yakınlarının kendisini terk edişiyle gerçekleşir. Her ne kadar bu tür kısa devreler yaşama sevincini örselese de insan yaşamla güçlü bağını asla koparmaz.
Çünkü hayat devam ediyordur! İnsanın kendisi ölmediği sürece de bu böyle sürüp gidecektir…
Çünkü insan, sanki yaşarken ölümden çok yaşama adanmış bir hediyedir.  
Bu kutlu hediye, umut denen iksirle insanı yaşamın bütün alanlarına sızmaya, hatta son noktada hakim olmaya kadar götürür…
Sonunda insan öyle bir noktaya gelir ki, bir söz, bir fırça dokunuşu, bir nota, bir tahta parçası, bir parça cam, bir tutam pişmiş toprak yaşamın ve insanın “yok” olma gerçeğini aşarak, gerçek-üstü bir gerçeklikte insanın ölümsüzlüğünü haykırır… İşte bu ölümsüz gerçek, insanın içsel ve poetik bir fısıltıdır… Tarihin derinliklerinden zamanla ve mekanla sızar geçmişten bugüne…
Bu varoluş aslında insanın ölümden yaşama ayna tutmasıdır… Zira gerçek ters-yüz olur. Çünkü ölüm varolmaya, kalmaya, her daim yaşamaya öykünen insanın ruhundan bedenine akışında aslında ete kemiğe bürünüp sanatlaşır…
            “Ölümün el atamayacağı tek şey, sanattır.” Oscar Wilde’e inat ölümlü insan ölümü sanatlaştırır…
            Bir anlamda yokluk varlığı yener. Varlık hiçliğe teslim olur.          
Anadolu Sufisi Yunus Emre “Ne söyler, ne de bir haber verir” derken geçmişten geleceğe somut olmayan, ancak var olan bir olguyu, ölümün de içinde var olduğu bir yokluğun varlığını söyler…
“Artık demir atmak günü gelmişse zamandan/ Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan/ Hiç yolcusu yokmuş gibi alır sessizce yol/ Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol/  Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli/ Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli/ Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu/ Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu/ Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler/ Bilinmez ki giden sevgililer dönmeyecekler/ Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden, Bir çok seneler geçti dönen yok seferinden”.
Yahya Kemal’in “Sessiz Gemi” şiirindeki gibi kelimeler aslında bir ölümden çok hüzün yüklü de olsa bir yaşamı müjdeler…  
            Çünkü aslında ölümün geçtiği her yerde hayat vardır…
“İvan İlyiç ölmekte olduğunu görüyor, büyük bir umutsuzluk içinde çırpınıyordu. Ölmekte olduğuna ta derinden inanmakla birlikte, buna alışmak şöyle dursun, ölümün nasıl bir şey olduğunu anlamıyor, anlamak istemiyordu.
            Kizeveter’in mantık kitabındaki şu akıl yürütme yolunu bilirdi: ‘Gaius bir insandır. İnsanlar ölümlü olduklarına göre, Gaius da ölümlüdür.’
            Ama Gaius için doğruydu bu, kendisine gelince durum değişiyordu. Gaius bir insandı, hem de sıradan bir insan; sıradan biri için sonucun böyle olması doğaldı. Kendisi ise ne bir Gaius idi, ne de sıradan bir insan; öteki insanlardan ayrı, bambaşka biriydi. Annesiyle, babasıyla, oyuncak hayvanları Mitya ve Volodya'sıyla, öbür oyuncaklarıyla, arabacısıyla, dadısıyla, mürebbiye Katenka’sıyla; çocukluğunun, erginliğinin, gençliğinin sevinçleri, anıları, heyecanlarıyla Vanya idi o.
            Gaius, Vanya'nın o kadar çok sevdiği çizgili meşin topunun kokusunu bilir miydi? Gaius onun gibi annesinin elini öper miydi? Gaius'un annesinin ipek entarisi de onun annesininki gibi tatlı hışırdar mıydı? Hukuk Fakültesinde börek yüzünden başkaldıran Gaius muydu? Vanya gibi o da aşık olmuş muydu? Onun gibi duruşma yönetebilir miydi?
            ‘Gaius gerçekten ölümlüdür, onun ölmemesi için bir neden yok; ama ben Vanya, İvan İlyiç, başka biriyim... Bütün duygularımla, düşüncelerimle herkesten ayrıyım. Benim ölmek zorunda olmam akıl almayacak bir şey. Çok korkunç bir şey olur bu...” (İvan İlyiç'in Ölümü. Yaz.: Lev N. Tolstoy. Çev.: Mehmet Özgül. Engin Yayıncılık 1990)
            Ne Vanya öldü, ne İvan İlyiç…
            Aslında sadece onlar değildi geçmişten bugüne zamanı ve mekanı aşan fısıltılar…
            Ölüm Mevlana’nın da değil gibi “Yeniden doğmak”tı.
            Dolayısıyla yaşarken kendisini ölümsüzlüğe adayan ama, öleceğini de bilen insan öyle bir yol seçti ki yaşını sanatla buluşturdu.
            Ölüme inat ölüye adanan taş insan elinin maharetiyle ruh buldu… Ahlat Mezar Taşlarında olduğu gibi…
            Ölüm ritüelleri bir yana ölen kişi için ardından yapılanlar, ölümün sanatçı eliyle ölümünü getirdi ve ortaya İskender Lahdi çıktı. Bir ölümlü için yapılmıştı bu lahit. Ama Yüce yaratıcının aldığı ruh, sanatkarın elinde toprağın ruhuyla buluştu… Ve zamanı ve mekanı aşan fısıltı, eski çağ heykelciliğinin şaheserlerinden sayılan Lahdin varlığında günümüze kadar ulaştı.
            Likya Kaya Mezarları, İyon sütunlarından yansıyan günışığıyla bize Roma’yı getirdi…
            Ağlayan Kadınlar Lahdi, Hellenistik dönemin varlığını resmetti…
            Ahlat Mezarları XI-XV. yüzyıllara ait mezarların bulunduğu bir Açık Hava Müzesi olmasının dışında, bezemeli anıtsal taşları ve sandukalarıyla görkemli bir tarihin aydınlığına ait kapıları araladı…
            Bitlis’in Ahlat ilçesindeki Emir Bayındır Kümbeti, iki katlı mimarisi ve taş bezemeleriyle görkemli duruşla bize geçmişten ve geçmiş yaşamlardan esintiler getirdi…
            Hüseyin Timur ve Bugatay Aka Kümbetleri...
            Mevlana Türbesi…
            Yeşil Türbe…
            Erzurum Üç Kümbetler…
            Balıklı Göl…
Kız Kulesi… Gibi ölüm ve ölüm etrafında oluşan sanat,  sufilerin, sanatçıların, edebiyatçıların ve zanaatkarların elinde, yüreğinde ve ruhunda sözle, notayla, taşla, camla, toprakla, ahşapla vb. unsurlarla yaşamın bir parçası olan ölümü adeta öldürdü. Dolayısıyla sanat ölümü yendi.
            Yaşamın sonu olarak bilinen ölüm sanatın yaşam alanında etten kemikten öte bir yeni bedene ve ruha büründü…
            Sanat ve edebiyat, insanı o milyonlarca yıldır aradığı, özlediği, umut ettiği, ulaşmak istediği ve çırpındığı ölümsüzlüğe ulaştırırken ölümü de sanatlaştırdı! (Metin olarak hemen hemen her şeyi hazır olan Çekilmesini çok arzu ettiğim belgesel tasarımımın bir anlamda öyküsü-sinopsisinden)

1 Nisan 2015 Çarşamba

İBİKUS'UN TURNALARI

Bütün cinayetler hoşgörüsüzlüğün faydacı ve hazcı ilkel ilgisizliğinden beslenir...
Schiller (1759 – 1805) bir şair, bir filozof ve bir tarihçidir. Almanya’nın gelmiş geçmiş en iyi dram yazarlarının hemen hemen en iyisidir. 
Yazdığı eserler bugün bile Alman tiyatrolarının başyapıtı niteliğindedir... 
“İbikus’un Turnaları”nı kaleme alır. Dramatik şiirde İbikus muhteşem coşkulu ve halkın çok sevdiği bir şairdir. Bir gün ilham aldığı ıssız ormanda gezerken haydutlarca öldürülür. Gözlerini son kez kapatacağı an göç eden Turnalar gökyüzünden süzülerek geçmektedir ve cinayete şahitlik ederler. 
İbikus’da Turnalara seslenir:“Sizden, yukarıdaki turnalardan/ Susunca bütün sesler/Duyulsun cinayetimin ahı!” diye seslenir… İbikus’un cansız bedenini bulan halk son derece üzgündür. Uzun süre katiller aranır ancak bulunamaz. Halkın öfkesi ve üzüntüsü ise katlanarak artmaktadır. 
Bütün bu olumsuzluklara rağmen hayat olağan seyrinde akar. Ve şenlik zamanı gelmiştir. Eğlenceler İbikus’un yokluğunun üzüntüsüyle başlar… Halk büyük şairin katilinin veya katillerinin de bu eğlencede olmasından ancak yine de bulunamamasından dolayı daha da kederlidir. 
Açık hava tiyatrosunda son derece dramatik bir oyun oynanmaktadır. Tam bu sırada Turnalar yine göç etmektedirler ve tam da tiyatronun üzerinden geçiyorlardır. 
Katillerden biri boş bulunup “İbikus’un turnaları!” der. Halk hemen anlamıştır büyük şairin katilleri gerçekten de aralarındadır. Ve hemen oracıkta yakalarlar katilleri, cezaları da verilir. 
(aliuluasba,imaj:fotodali