28 Mayıs 2024 Salı

İYİ İNSAN OLMAK İÇİN: İYİ İNSAN SENDROMUNDAN ÇIKIŞ


Hiç birimiz kötü olduğumuzu düşünmeyiz.

Kendi deneyimlerimizden çıkardığımız sonuçları ötekilerle, ötekilerin faydası için paylaşırız.

Çoğumuz sevgi doludur.

Çoğumuz bilgedir.

Çoğumuz inançlıdır.

Çoğumuz, samimi, çalışkan, dürüst, dost canlısı… Saymakla bitiremeyiz iyi özelliklerimizi. Yine de bir noktaya gelip tıkanmıyor muyuz: BU KADAR İYİLİK ÇOK DEĞİL Mİ? Ya da BU KADAR İYİLİK tersten bakınca bir sendrom gibi durmuyor mu, şöyle bir çevremize baktığımızda…

SENDROM NE MİDİR?

Hadi normalden sapma diyelim. Elbette kibirden, egoizmden, kendini beğenmiş olmaktan, farklı sendrom.

İhtimal ki modern gündelik yaşamda kişilik bozukluklarımızın arasında kendini beğenme değil (narsizm) de iyi insan sendromu da var.

İyilik görece değil, iyiliğin kendine has görüntüleri, ifade biçimleri, beden dili vb. ritüelleri var.

İyilik hali var…

İyilik bir durum…

Ancak kendimizi iyi olarak nasıl konumlandırırız ve bu konumlandırma nasıl bir psikolojik rahatsızlığa dönüşür?  

“BEN İYİ BİR İNSANIM” DERKEN ASLINDA NEYİMİZE VURGU YAPIYORUZ?

Ahlak?

Görgü kuralları?

İnançlarına bağlılık?

Temizlik?

Öz bakım?

Diğerkâmlık?

Samimiyet?

Çalışkanlık?

Dürüstlük?

Şiddete eğilimli olmama?

Aslında liste uzun…

Herkesin iyi olduğu yerde iyiliği aramak nafile bir uğraş gibi geliyor bana.

KENDİ KENDİSİYLE ZEHİRLENMİŞ İYİLİK KÖTÜLÜKTÜR!

İYİLİĞİN BİR ENDÜSTRİYE DÖNÜŞTÜĞÜ YERDE iyiliğin sendroma dönüşmesi bir oyunculuğun da sergilenmesi anlamına geliyor.

AZGIN BİR İYİLİK kendi endüstrisini işletiyor.

İYİYİ KENDİ İYİSİNDE BULMA HALİ, TAM DA İYİLİĞİN BİR SENDROMA DÖNÜŞTÜĞÜ YER olarak çıkıyor karşımıza.

Duyguların ekonomisi, barbarca bir iyilim hali ve yapay iyilik azımsandıkça iyiliğin yokluğuna yatırılan servet katlıyor

27 Mayıs 2024 Pazartesi

NEO-LİBERAL NARKOTİK: BAŞARI ODAKLI TOPLUM YA DA VERİMLİLİK VE MOTİVASYON


Neden BAŞARI ODAKLI TOPLUM yeni bir iktidar ve yönetim biçimi olmasın?

İnsanın kendisine vampir olmasından daha korkunç ne olabilir.

-          Yapabilir miyim?

-          Yapabilirsin!

Daha öncesinde de yazdığım üzere: Disiplin toplumu öleli çok oldu, üstelik yası bile tutulmadı çünkü görünmez baskıdan kimsenin haberi olmadı.

Öyle ya artık panoptik bir modern gündelik yaşamda her şey kendi kuralına uygun biçimde yapılır.

Kendimizi kendimizle kandırırız ve kendimizi kendimize ikna ederiz.

Hepimiz birbirimizi görüntülediğimiz panoptik sistemde hepimiz birbirimizin hem özgürlüğü hem de mahkûmuyuzdur.

Zaten ne istediğini çok iyi bilen neo-liberal modernite bir özgürlük oyunu olarak konumlanmıştır hayatımızda.

Çevremiz “YAPABİLİRSİN” KAPİTALİZMİyle kuşatılmışken kendini yiyen yılan misali kendimizi tüketiriz.

Bu bir “VERİMLİLİK” ve “MOTİVASYON” gösterisidir.

KENDİMİZİ YEME RİTÜELİ BAŞARI ODAKLI TOPLUMA KENDİMİZ GÖSTERMENİN EN KESTİRME YOLUDUR.

Bunun için ikna oyunları oynanır.

İKNÂ NARKOTİK BİR ETKİ YAPAR ve kendimizi özgür zannederiz.

Yapabileceğimize inanırız ama çok geçmeden uyuşturucu etki dağılır ve “yapabilirsin”in sınırlarına ulaşırız.

“Yapabilirsin” artık “yapmalısın”dan daha ağır bir psikolojik baskı oluşturur üzerimizde ve bu baskı arzu edilen zehirli ve kirli motivasyonumuzdur (en azından öyle olduğu söylenir).

Özgürlük tam da burada bize “müteşebbislik” ruhu adı altında hediye edilmiştir.

Emir ve talimatlardan daha işlevsel “motivasyon” ve “verimlilik” kodlarıyla çalışan müteşebbisliğin içimizde uyandırdığı özgürlük hissi bizi kendimizi sömürmeye ikna etmiştir artık.

Şimdi daha çok kendi kendimin emir eriyimdir…

BAŞARI ODAKLI TOPLUM kendini yiyerek ve bu tüketimi bir kendilik oyuna çevirmiş olarak var olabilen bir toplumdur. BAŞARI ODAKLI TOPLUM bir yeni iktidar ve yönetim biçimidir.

Sonuçta toplumsal çoğunluk BAŞARI ODAKLI TOPLUMUNUN doğru olduğuna inanırsa, bu imkânsız bir durum değildir, kendiliğini sıfırlamış bir toplum üretmek ve onu istendiği gibi yönetmek çok daha kolay olacaktır.

25 Mayıs 2024 Cumartesi

YENİ BİR KÖY SOSYALLEŞMESİ: MİLENYUMDA REZİDANSLARDA YAŞAMAK

Görüntü kurtarmıyor.

Kültürel sermayenin olmadığı yerde hemen her şey sakil duruyor.

Günümüzde diğer her şey gibi mekânlar da değişti. Her ne kadar insanların bir ayağı ahır sekisinde, köyünde, anne babası veya büyükanne büyük babasıyla olsa da dış görünüşleri son derece alımlı mekânlar katıldı yaşama. Sadece dış cephe kaplamasından bahsetmiyorum: Son yirmi yılda inşa edilen konutların albenisi yüksek.

İnsan bu konutların içinde nedense kültürel sermayesi çok yüksek ailelerin oturduğunu düşünüyor ama şu kırmızı ışıkta durunca lüks aracının camını açıp kül tablasını boşaltanlar sanki orada oturanlar.

İç göçün özellikle büyük şehirlerde ürettiği yozlaşma, dış cephe kaplamasıyla örtülmeye çalışsa da mekânlar konuşuyor.

Özellikle son yirmi yılda yapılan ve giydirilen mekânların fısıldadığı bir kentleşmeden çok yeni bir varoşlaşma biçimi. Bir köy sosyalleşmesi olsa iyiydi ama…

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir elbette ama İŞ MEKÂNA GELİNCE DIŞ GÖRÜNÜŞÜYLE KÜLTÜRSÜZLÜĞÜ GİZLERKEN İFŞA EDİYOR.

İnsanlar mekânlara girerken, mekânlardan çıkarken, mekânlardaki havuzları, spor salonlarını kullanırken, yani yeni konut politikası üzerinden kendi sosyalliklerini üretirken, kendilerini de ele veriyorlar. Anlıyoruz ki, İÇERİSİNDE GÖL MANZARASINDAN BANKA ŞUBESİNE KADAR DİĞER ŞEHİR MEKÂNLARINDAN SOYUTLANAN KONUTLAR BİR KAÇIŞ VE GİZLENME heterotopyaları niteliğinde.

Rezidansta yaşamak bir köy sosyalleşmesi, hatta artık bir köy bile değil bir varoş sosyalleşmesi.

Kentin yeni çeperleri…

Rezidans balkonlarına asılan çamaşırlardan,

Balkonlarda sergilenen tavırlardan,

Pencerelerdeki görsellerden,

Otele giriyormuşçasına evine girip çıkan insanlardan,

Temizlikçilerin evlerde yaşadıklarından, kısaca gündelik bir yaşamın modern olamama çabasını görmek izahı da mizahı da alamayacak kadar sakil bir duruma işaret ediyor.

Paranın satın alamadığı kültürel sermaye ve bu sermayenin paraysa içkinleştirilememesi kentleri milenyumda yeni köyler haline getiriyor ama artık onlar köy de değil ama köy. Tabi buradaki köy ifadesi kent kültürü karşısındaki köy kültürüdür, bunu akılda tutmak gerek.

Şu bir gerçek ki Türkiye’de 70’li yıllardan bu yana yoğun biçimdeki köylere göç politikası bir modernleşme politikası olamadı; köyler boşaldı, köydeki üretim neredeyse sıfıra indi ve sahiden de şu küreselcilerin dediği oldu: Ruhsal ve bedensel tüketiyoruz ve tükeniyoruz.  

23 Mayıs 2024 Perşembe

YOKLUK TERBİYESİ

 


“Yokluk”, yok olma, bulunmama halidir.

Hayatımızda ne çok şey vardır ve ne çok şey yoktur.

Gündelik hayatımızda var oluverenler ve yok oluverenler.

Yokluğun karşılık geldiği şey elbette sadece yok olma hali değil. YOKLUK BİZE BİR ŞEY SÖYLER.

Yokluğun bize söylediği şey aslıda var olduğudur. Ancak biz onu yok olarak nitelediğimiz için o yoktur. Elbette bu bir paradoks değil. Ya da yok olanın karşısına var olanı koymak da değil.

Burada söylemek istediğim şey “yok” olanın bizdeki varoluşudur.

Bazen biz yok olmasını isteriz: Bu muhatap olduğumuz bir insan olabileceği bir hayvan veya bir nesne de olabilir.

ARTIK “YOK” OLMASI GEREKEN ŞEYLER VARDIR. Sadece miadı dolduğundan değil BİZ VAR OLUŞUNA DOYMUŞUZDUR da ondan.

Bir çocuğun oyuncalarından vazgeçmesi gibi…

Bir fotoğrafın yırtıl atılması, bir tencerenin çöpe gönderilmesi, bir sandalyenin eskiciye verilmesi gibi.

YOK OLMAK artık bir bağın da koparılmasıdır. Bu bağ bizi eşyalara bağlayan bağ olduğu kadar ötekine ve topluma bağlayan bağ da olabilir.

Vazgeçeriz, artık onun yokluğunun bize sağladığı bir şey yoktur VEYA ONUN VARLIĞI BİZE YÜK OLMAK OLMAKTADIR.

Yok eder ve kurtuluruz. İzi kalmış olabilir ama sonuçta yok olmuştur.

Bazen de ne kadar istersek isteyelim onu yok edemeyiz.

O da bunu bize karşı kullanır; elbette burada canlı bir varlık olarak insandan bahsediyorum.

DAHA AZ SEVİNEN HATTA HİÇ SEVMEYENİN YÖNETTİĞİ İLİŞKİLER VARDIR!

YOKLUĞUYLA BİZİ TERBİYE ETMEYE ÇALIŞAN ve istedikleri gerçekleştirilmeye çalışan.

VAR gibi yapmaktan zevk alan ve bu “gibi”liği ötekine dayatan

İçimizde ne yaşadığımızı kim bilebilir.

Derler ki ilişkiyi her zaman DAHA AZ SEVEN YÖNETİR!

Mesele bir ilişkinin yönetimi midir, yoksa yok olmak ile var olmak arasında bir seçeneğe mi tutunmak zorunluluğu vardır, bu belirsizdir. Belirli olan neyin var olması veya yok olmasına kimin karar verdiğidir.

Haddini aşan şakanın ve ciddiyetin öldürdüğü duygular gibi “gibi” yaşamanın öldürdüğü duygular vardır.

VAR OLANIN ZAAFIMIZ OLDUĞU DÜNYADA ONUN YOKLUĞU DA ZAAFIMIZDIR!

Çok uzatmayayım: Yokluğuyla bizi terbiye etmeye çalışan insanlar olabilir ama şu da bir gerçek ki, biz de yeterince yok olmasını istemiyoruzdur.

Belki de insanlar birbiri için kullanışlı nesnelerdir!

Mutlak yokluk olarak ölümü mutlak biçimde bu mevzu dışında tutarak…

BİR DE ŞU PARADOKS VAR TABİİ Kİ: Yok’ken çok yer kaplayan ile var’ken hiçbir hükmü olmayan ama birbirinin hayatında sürekli var olan; birbirini yok varlığıyla sınayıp terbiye eden…

 

 


21 Mayıs 2024 Salı

SOSYAL MEDYA: MODERN GÜNDELİK HAYATTAKİ KAÇIŞ HETEROTOPYASI


Heterotopya bir dışlaştırma dolayısıyla içleştirme mekânıdır. Heterotopya’nın dışlaştırma mekanı olması farklı nitelikteki iktidar gücüyle gerçekleşir, buna örnek hapishaneler,
  psikiyatri klinikleri, huzurevleri, vb.; heterotopyanın içleştirilmesi ise özneni kendi iradesiyle kendisini kendi tarafından ötekileştirmesiyle mümkündür, örnek ise balayı süitleri, tiyatro salonları, gezi gemileri, vb..

Michel Foucault, “heterotopya” kavramı geliştirdiğinde internet hemen hiç yaygın değildi, hatta internet bile değildi ve sosyal medya da yoktu. Hoş internetin olup olmaması önemli değil, HETEROTOPYA ZATEN ÖTEKİNİN MEKÂNIDIR.

Öteki kimdir? ÖTEKİ HETEROTOPYAYI HETEROTOPYA YAPANDIR. Buradan da görüleceği üzere heterotopya aslında bir mekân örgütlenmesidir. Bu örgütlenme biyolojik/canlı bir organizmayla (insan) cansız/biyolojik olmayan nesnenin (mekân) birlikteliğidir.

Heterotopya ile insan ilişkisi de heterotopik bir ilişkidir. Bu ilişki birbirini üretir. HETEROTOPYA ARTIK HETEROTOPİK İLİŞKİLERİN BAŞLATILDIĞI YERDİR. Burası günümüzde sosyal medyadır. Bir sanal mekan olarak sosyal medya kaçış heteropya olarak örgütlenmiştir. Bedenimiz ile mekânın bütünleştiği bu SANAL METEROTOPYALAR kendimizi iyi hissetmek istediğimiz yerdir.

SANAL HETEROTOPYALARDA İSTEDİĞİMİZ KADAR SÖYLENEBİLİRİZ.

Bedenimizin mekânı olarak heterotopya bir uysallık mekanından çok fazlasıdır. Orası her şeye başkaldırdığız yer olabileceği gibi, KENDİMİZİ TEDAVİ ETMENİN DE BİR MEKÂNI olabilir. Dolayısıyla sanal heterotopyalar bir alternatif yaşam olduğu kadar yaşamın içinde bir hayatın yaşandığı yer olarak kodlanmaktadır.

İÇİNDE YAŞADIĞIMIZ ÇAĞ ARTIK SÖYLENME ÇAĞIDIR.

Herkese, her şeye söylenebiliriz…

Kılımızı bile kıpırdatmayabiliriz...

Muhataplarımızı seçebiliriz…

Yazarız, yayınlarız…

Çekeriz, yayınlarız…

Yargılarda bulunuruz…

Kendimizi kontrollü veya kontrolsüz ifşa ederiz…

Bu ifşadan rahatsız olanları umursamayız…

Heterotopya bu açıdan bir konfor alanıdır. Kendimizi güvende hissettiğimiz yerdir. Çünkü alttaki likelar veya tepkiler ile aramızda mesafe vardır. Evimizde bile bu kadar güvenli değilken sosyal medya bize son derece güvenli bir ortam sağlar.

Benliğimizi kendi istediğimiz gibi inşa edip kullandığımız, yani kendi kendimizi araçsallaştırdığımız bir mekândır kaçış heterotopyası olarak soysal medya.

YENİ BİR KAMUSAL ALANDIR SOSYAL MEDYA VE BU YÖNÜYLE KAÇIŞ HETEROTOPYASI aynı zamana kamusal alan içinde kendi faydamız ve konforumuz için ürettiğimiz bir mekândır.

Modern gündelik hayatta sosyal medya bir kaçış heterotopyası olarak bizi yeni kurgusal “ben” ve yeni kurgusal “öteki” yapmanın buradalığıdır; bu kaçışın sürdürülebilirliği kaçış heterotopyasının sağlamlığına bağlı olacaktır.


19 Mayıs 2024 Pazar

BİR YAS TUTMA BİÇİMİ OLARAK MODERNLEŞME

 


Baudrillard, modernitenin yamyamlık olduğunu düşünür.

Modernite kendi kendini yiyerek büyür ve bu büyümenin nereye gideceği belirsizdir işte bu belirsizliktir moderniteyi de ayakta tutan; sürekli tüketme.

Modernleşme de bir tiryakiliktir ama nasıl bir modernleşme?

Bize dayatılan bir kültür olarak modernleşme daha çok arabadan, daha yüksek evlerden, şunu giyip, bununla etkileşimde bulunmak, yüksek teknolojiyi hayatın her aşamasında kullanmak vesaire vesaire.

İlginçtin artık bugün bu tanımla bile uğraşmıyoruz.

Hatta hiçbir tanımla uğraşmıyoruz.

Kavramlar, olgular çok önemli değil.

Modernite günümüzde kendi kendine bir koşturma halini almış gibi görünüyor. Bu da bana göre bir kaçma biçimi. O halde nasıl oluyor da modernite bir yas tutma halini alıyor.

BİR KAYIP YAŞADIĞIMIZDA GENELDE ŞU DUYGUSAL VE FİZİKSEL TEPKİLERİ VERİYORUZ:

Duygusal: Şok, üzüntü, öfke, suçluluk, suçlama, kaygı, korku, yalnızlık, yorgunluk, çaresizlik, uyuşma, isteksizlik, umutsuzluk, özgür hissetme

Düşünsel: İnanamama, düşüncede dağınıklık/karışıklık, çarpık/hatalı düşünceler, dikkat dağınıklığı, unutkanlık, rahatsız edici düşünce veya rüyalar.

Fiziksel: Midede boşluk duygusu, kalpte ve boğazda sıkışma, gürültüye karşı duyarlılık, hissizlik, nefeste darlık, güçsüzlük.

Davranışsal: Uyku ve yeme bozuklukları, dikkatsiz veya takıntılı davranma, alkol ya da başka bir madde kullanma, sosyal çevreden ve kaybedileni hatırlatan uyaranlardan kaçma ve/veya bu uyaranlardan ayrılamama.

Burada Borges'in, yenilenlerin aynanın ön tarafına geçerek kendi yansımalarıyla baş başa kaldıkları ve kendilerini mağlup ederek aynanın arka tarafında kalanların imgelerini yansıtmaya mahkûm oldukları “AYNALAR HAKLI” adlı insanı kendi üstüne düşünmeye iten anıştırıcı öyküsü üzerinde biraz duralım.

Borges burada aynanın ön tarafına geçen insanların zaman içinde aynadaki yansımalarına giderek daha az benzediklerini ve bir gün yeniden aynanın arka tarafına geçerek imparatorluğun egemenliğine bir son vereceklerini düşünmektedir. Bu dünya çapındaki meydan okumanın ne anlama geldiğini gerçekten anlamaya çalıştığımızdaysa köleleştirilen toplumların - tüm köleleşmişliklerine karşın- efendilerine giderek daha az benzemek ve özgürlüklerine kavuşmaya çalışmak yerine, onlara giderek daha çok benzeme gayreti içinde oldukları, model olarak aldıkları toplumların gülünç birer taklidine benzedikleri, yani giderek daha bir köleleşmeye çalıştıkları görülmektedir ki, bunun da bir başka intikam alma biçimi yani kendisinden kaçabilmenin olanaksız göründüğü bir strateji olduğu söylenebilir.

İşte tam da burada başlıyor yas süreci, kendi kendimi yerken kendi kendimize yas tutuyoruz ve modernlik dediğimiz şey tam da buna karşılık geliyor. Kısaca insanın kendisine yabancılaştığı yer aynı zamanda bir yas sürecidir kanımca. Ama şu soruyu da sorabiliriz: Kendimize yabancılaşmadan, kendimize tiryakiliğimizden vazgeçerek, kendimizi tüketmeyi bırakarak nasıl modernleşebiliriz?

16 Mayıs 2024 Perşembe

KÖPEK VE BİBLO: GÜNÜMÜZ DOGVİL’İNDE MODERN İSTİSMARIN İKTİDARI


“Baharda çiçekleri erken açmaya zorlayabiliyorsam, seni de zorlarım.”

Bu söz o kadar çarpıcı ve ürpertici gelmişti ki bana, etkisinden uzun süre kurtulamamıştım. Hâlâ daha etkisini kaybetmiş değildir.

Bu cümle bir repliktir.

Dogville filminin bir sahnesindeki repliktir. Belki filmi izlemişsinizdir…

Bir istismar filmi ama nasıl bir istismar…

HER ÇAĞIN BİR ORTA ÇAĞI VARDIR diye düşünürüm.

Bu karanlık zamanlarda insanlar nasıl yaşar? Ya da yaşamı bu karanlık zamanlarda nasıl kurarız? Karanlığa alışan gözlerimizin bize sunduğu yaşamla mı, yoksa o mağaradan dışarıya çıkma hevesiyle mi, ya da çıkmak için gösterdiğimiz çabayla mı?

 Şu filmdeki gibi kasten bir yanlışlığı üretiyoruz ve ürettiğimiz bu yanlışa herkesi katıyoruz.

Küçücük iktidar alanlarımızda öylesine büyük, öylesine korkunç, öylesine acınası ve bir o kadar da kendinden emin, özgüveni yüksek, korkunçluklar üretiyoruz ki, akıl alır gibi değil. Daha dehşet verici olanı ise bunların yaşamda olağan olduğuna kendimizi inandırmış olmamız.

İstismarın en son geldiği nokta şu insanı hayattan koparmak oluyor.

Her yer bizimmiş,

Her şeyi yapabilirmişiz gibiyiz.

İstismar bir umursamamayla başlıyor, bencillikle devam ediyor, kıskançlıkla kendi alanını genişletiyor…

Hemen hepimiz birbirimizi zorluyoruz: olmadığımız kişi olmaya; olduğumuz kişiyi beğenmemeye; şöyle veya böyle olmaya; şu şekilde veya bu şekilde davranmaya…

Birileri sürekli başarısız olduğumuz söyleyip duruyor.

Birileri kurtarıcı olduğunu söyleyip duruyor.

Birileri başarının kendi köylerinden geçtiğini söyleyip duruyor.

FASILASIZ BİR “ŞÖYLE YAPARSAN BAŞARILI OLURSUN" istismarı var, peşinen başarısız ilan edilen insanlar üzerinde.

Bir zamanlar sokaklarda banka kartı dağıtılıyordu…

Her köşe başında ölümcül bir istismar: İNSANLAR YÖN LEVLAHARI GİBİ OLMUŞLAR ve mutlak iyiliğin, mutlak zenginliğin, mutlak başarının, mutlak kendini bulabilmenin yolunun kendi rehberliklerinde olduklarını inatla söylüyorlar.

İnsanlar insanları zorluyor ve tıpkı bu yazının ilk cümlesindeki gibi düşüncedeler: Ölümüne istismar!

 

14 Mayıs 2024 Salı

BRAVO GÜZEL ÖLÜYORSUN!


Sosyal medyalı modern hayat yolda mı düzülür?

Seyirci ne ister veya seyirci kimdir?

Seyircinin kim olduğunun hiçbir önemi yok, nihayetinde sen de bir seyircisin asıl önemli olan seyircinin ne istediği.

Tıpkı çocukluğumuzda izlediğimiz, ayıların dans ettiği, maymunların bakıcısına sandalye getirdiği, aslanların büyük tüplerin içinden geçtiği-hatta ip atladığı, ip cambazlarının akrobatik hareketlerle havada uçarak heyecanımızı doruk noktasına çıkardığı, AH O SİRKLERDEKİ GİBİ… 

Hayat bir projenin hayata geçirilmesidir ve yaşamak bu projeyi hayata geçirirken ne yaptığımızdır.

Günümüzdeki yaşamı sorgulamayacağım elbette kimin kendini nasıl bir proje olarak hayata geçirdiği onu ilgilendirir.

Üzerinde durduğum bu projeyi hayata geçirirken bizim biz olup olmadığımız üzerinedir.

Yaşamak aynı zamanda bir seyirci rolü üstlenmek değil mi?

Seyirci rolü kendi ezberlerimizin üzerine ezberler eklemektir. Ezber dediğim elbette deneyim.

Bakış bir reddiye olduğu kadar davetiyedir.

Bakış baktığımızın bizden ne istediğini de bize söyler.

Modern yaşamda ve artık SOSYAL MEDYALI MODERNİTE “SEYİRCİ BÖYLE İSTERSE ONA GÖRE” bir proje ortaya konulma çabalanıyormuş gibidir.

Hayatını, hayatının albenisini kabul etmişsin, yani projeye “tamam” demişsin ama yaşam yolda bambaşka bir şeye dönüşüyor.

Çağımızda FAN olarak da adlandırdığımız “bakış”lar BAŞKA BİR ŞEY GÖRMEK İSTİYOR, oraya yoğunlaşıyorlar. Bir anda sanki son derece iyi ve “kanka” ya da bir anda RAKİP VE KÖTÜ KARAKTERMİŞSİN GİBİ ALGILANIYORSUN.

Senaryonu da “demek ki seyirci böyle bir şey istiyor, buna yönlenelim” diye

değiştirdiğinde hayatına, aile, dost, arkadaş, sevgili vb. bağlarla kattığın fanlar ya da LİKE CANAVARLARI yani seyirciler coşuyor.

Bu dönüşüm bu kadar da kolay olmalı mı, olmamalı mı? Kime ne?

Kimse eleştirilecek nitelikte değil artık. Ya da eleştirilecek kıvamda değil mi demeliyim…

Şimdi moda SEN İYİSİN VE DAHA DA İYİ OLABİLİRSİN, KENDİNE EN İYİ YAŞAM OYUNUNU bul ve KENDİ OYUNUNU oyna.

SEYİRCİ BÖYLE İSTİYOR!

Hiç çocukluğunu yaşamamış gibi insanlar; iş hayatını, arkadaşlık ilişkilerini, eş, aile ilişkilerini mutlaka oyunla ilişkilendirmeye çabalıyor; YAŞAMI ZORUNLU BİR EĞLENCEYE-ÇOCUK OYUNUNA DÖNÜŞTÜRME ÇABASI trajik bir görsel sunuyor.

BAK REKNKLİ KALEMLERİMİZ VAR, DEĞİŞİK DEĞİŞİK KÂĞITLARIMIZ…

UÇURTMA YAPARIZ, resim çizeriz, biz her şeyi yaparız;

BİZ ÇOK EĞLENİYORUZ HADİ SEN DE GEL!

Gırtlağına kadar çaresizliğe batmış ola
nın ilacı her şeyi çocuksu bir oyunu çevirmek ve eğleniyormuş gibi yapmak değil de ne?..

Yolda düzülen şey: Sırasını beklerken bataklığın içinde zevke çamur banyosu yaptığını düşünenin son anlarını yaşayış biçimine alkışla tempo tutmak: BRAVO GÜZEL ÖLÜYORSUN!

12 Mayıs 2024 Pazar

DÜNYANIN BÜTÜN AYAKKABILARI BİRLEŞİN


BEDELİ ÖDENMİŞ KARARLILIKLAR bizi biz yapar.

Hiçbir yere gitmeyen ayakkabılar için artık ne bir yol vardır ne varılacak bir yer.

Sık sık ne için mücadele verdiğimizi düşünürüm. Hiçbir karara varamam.

Ben kendim için de açıkçası bulmuş değilim ne için mücadele ettiğimi.

Kararlılıklarımın beni nereye getirdiğini ve burada ne yapacağımı da çok düşünmüşümdür.

İstediğim yer ile geldiğim yer arasında çelişki yaşamıyorum. Yine de böylemi olmalıydı diye düşünüyorum.

Yani yaşam böyle bir şey mi?

Sürekli gideceğiz ve arkamızda bir sürü şey kalacak ve buna kararlılık diyeceğiz; hiçbir yere gitmeyen ayakkabıları da kendimize göre suçlayacağız.

Şu ayakkabılar hiçbir yere gitmese ne olurdu acaba?

Yaşamın, kariyerin, zenginliğin ve kendimiz olmanın bir ibadet biçimini aldığı hayat, hayat mı?

Yaşadığımız hayatın doğruluğunu kazandığımız parayla, kariyerle, iç huzuruyla ölçmek sağlıklı mı?

Yaşamımızı bir şeyle ölçmemiz, kıyaslamamız gerekiyor mu?

HİÇBİR YERE GİTMEYEN AYAKKABILAR FENOMENİ ilk aklıma geldiğinde kavramsal olarak bende şu görüntüyü oluşturmuştu: Ölenlerin ayakkabıları evin dışına konulur, bir vakit sonra o ayakkabılar oradan kaybolur.

Nereye gider o ayakkabılar?

O ayakkabılar alıp-giyen ölüp gitmiş olanın hayatını mı devam ettirir acaba?

Diyeceğim şu ki bedeli ödenmiş kararlılıklarla yaşıyoruz hayatı, bu kesinlikle doğru bir önerme ama gerçekten de bizim sorunumuz bu mu?

Sorun derken amaç olarak ifade ediyorum. Yani bu muydu beklentimiz kendimizden?

Şöyle de düşünürüm: BEDELİ ÖDENMİŞ KARARLILIKLARIN DIŞINDA KALANDIR aslında bizim oluşumuzu belirleyen. Dışarıda bıraktığımız her şey içerdekilerin beslendiği ana kaynaktır.

Yani şu hiçbir yere gitmeyen ayakkabılardır asıl bizi her yere götüren ve bir gün o ayakkabıları da birileri kapının önüne koyuverir; kimin aldığı, kimin giydiği artık hiç önemli değildir. Çünkü o ayakkabıların artık herhangi biri tarafından giyilmeyeceği ve hiçbir yere gitmeyeceği düşünülmüştür.

 DÜNYANIN BÜTÜN AYAKKABILARI BİRLEŞİN ve bize gitmediğimiz, gidemediğimiz yolların öykülerini anlatın; bedeli ödenmiş kararlılıklarımıza olan inancımız biraz artsın.

(imaj: anonim

11 Mayıs 2024 Cumartesi

YENİ BİR KAZANÇ KAPISI: REZİL OLMAK GÜZELDİR


Rezil olmak artık rezil olmak değildir.

Her şey olabilirsin ama rezil olmazsın mottosu yepyeni bir yaşam biçimidir.

Çünkü ortada “rezalet” yoktur.

Ya da “rezalet” dediğimiz şey nedir, bu sözcükten ne anlamalıyız?

Devrimizde anlamı değişen sözcükler her geçen gün çoğalıyor. “Ahlak” sözcüğünden anlayacaklarımızda bir mutabakat sağlayamadığımız sürece sözcüklerin anlamları, bağlamları ve dayanakları üzerinde de anlaşma imkânımız yok gibi, buna ihtiyaç da yok ve hatta zaten anlaşmak için taraflar da yok.

REZALET YOK ÇÜNKÜ ARTIK SIRADAN İNSAN YOK!

“Sıradan insanlar” dediğimizde ne mi kastediyorum?

Gündelik hayatını yaşayan şurada burada rastlaştığımız, işinde, uğraşında, kendi halinde, benim gibi insanlar mı sıradan insanlar?

“Duygusuzluk”;

“Bilgisizlik”;

“Tembellik”;

“Yeteneksizlik”

“Hazıra konma” dediğimizde neleri anlayacağız?

Yaşadığımız çağın sıradan insanların en parlak zamanı olduğunu söylemek;

duygusuzluğun,

bilgisizliğin,

tembelliğin,

yeteneksizliğin,

hazıra konmak isteyen bir kuşağın devri olduğunu söylememizin kanımca hiçbir anlamı olmadığı gibi bir değer de ifade etmiyor.

REZİL OLMAK BİR İNTERNET EFSANESİDİR.

Artık rezalet çıkan veya çıkarılan bir şey değildir.

REZİLLİK YENİ BİR YAŞAM FORMUDUR.

Yeni bir yaşam formu olanı rezil olarak tasnif etmek rüsva olmaktır.

Rezil olmadan meşhur olunamaz.

Rezil olmak bir insanı LİKE MANYAĞI yapmakla eşanlamlıdır.

Samimi veya değil, istemli ya da istemsiz, amaçlı yahut amaçsız her beğeni beğenilenin özgüvenine bir katkıdır.  

BEĞENİ ALMAK BİR İNTERNET SAFSATASI DEĞİL TAM AKSİNE popüler olmaya dolayısıyla maddi kazanca giden yolun işaret taşlarıdır.

Buradan şuraya geliyoruz: SOSYAL KONTROL BİREY İÇİN ayıp, utanma, rezil ve rüsva olmak gibi olguların SINIRLARINI GENİŞLETTİĞİNDE ya da bu sınırları geçişken hale getirdiğinde birey için de toplum için de birçok şeyin yeniden inşa olması olasıdır. Dolayısıyla “rezil olmama” hali böylece üretilmiş olur.

Trajik veya komik toplum kendi ürettiğini kolay hazmeder, bireye rağmen ve bireyle.

REZİL OLMAYAN EVCİLLEŞMİŞTİR, evcilleşmiş olan sıradanlaşır ve günümüzde her sıradan olan şey gibi kendini kendine ikna eder.

HER ŞEY OLABİLİRSİNİZ AMA ARTIK ASLA REZİL OLAMAZSINIZ!