30 Haziran 2019 Pazar

SEN BİR SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜSÜN


Kürk Mantolu Madonna, bulutlar geçip gitti.
Yalnızsız.
Artık sen de bir Saatleri Ayarlama Enstitüsü’sün.
Tutunamayanlardansın.
Charles Baudelaire 1896 yılında yayınladığı düzyazı şiir kitabı “Paris Sıkıntısı”ndaki “Yabancı” adlı ilk bölümünde şunları yazar:
“Söyle, anlaşılmaz adam(insan), kimi seversin en çok ananı mı, babanı mı, bacını mı, yoksa kardeşini mi?
“Ne anam, ne de babam var; ne bacım, ne de kardeşim.”
“Dostlarını mı?”
“Anlamına bugüne kadar yabancı kaldığım bir söz kullandınız.”
“Yurdunu mu?”
“Hangi enlemdedir bilmem.”
“Güzelliği mi?”
“Tanrısal ve ölümsüz olsaydı, severdim kuşkusuz.”
“Altını mı?”
“Siz Tanrı’ya nasıl kin beslersiniz, ben de öylesine kin beslerim.”
Peki, neyi seversin öyleyse sen, olağanüstü yabancı?”
“Bulutları severim… İşte şu… Şu geçip giden bulutları… Eşsiz bulutları.” (Çeviri Tahsil Yücel)
Buadelaire’nin bu şiiri, modernizmin manifestosu olarak nitelendirilir. Bu satırları gelenekten, yani ortaçağ zihniyetinden kopma olarak değerlendirilir.
Gelecek hep bir fideliktir.
Kürk Mantolu Madonna (1943) “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”(1954) ve “Tutunamayanlar”(1972), romanlarının son yıllarda popüler olmasının birçok sebebi vardır ama en temel sebebinin hâlâ kendimize ait bir duygu, düşünce ve fikir evrenini geliştirememiş olmamıza bağlıyorum. Bireyselleşşememenin acısını, geçmişe yas tutarak çıkarmaya çalışıyoruz.  Bu bize zevk veriyor böylece yasımız zihinsel, ruhbal ve bedensel haza dönüşüyor, bu da yenilenmeye değil yasa bağımlılığımızı ateşliyor.
Hatta klasik olacak ama gelenek ile gelecek arasına sıkışmış bireyler olarak, Oğuz Atay, Sabahattin Ali ve Ahmet Hamdi Tanpınar’da kendimizi bulmaya çalışıyoruz. Kendimizi onlarla özdeşleştiriyoruz. Bir yandan da onların o dönem yaşadığı içsel zorlamalarla empati kurmaya çalışıyoruz… Bugünü anlamak ve geleceğe dönümk yenilenme hamlesi başlatmak için yapmıyoruz bunu. Kamusal alandaki görünürlüğümüz ve onaylanmamız artıyor. Geçmişin, geri kalmışlığa ağır tepkiler içeren devrimci kitaplarıyla bugünün pop-okuyucuları olduğumuzu ispatlamaya çalışıyoruz. Böylece kalabalığın içindeki varlığımızın pekiştiğini düşünüyoruz.
Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna (1943)
Peyami Safa, Yalnızız (1950)
Ahmet Hamdi Tanpınar, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”(1954)
Oğuz Atay, “Tutunamayanlar”(1972),
Bir sıralama yaparsam bu romanların isimlerinden şöyle bir cümle ortaya çıkar: Kürk Mantolu Madonna’yı hak ettiği gibi sevemediğimiz, gerektiği değeri veremediğimiz, içselleştiremediğimiz, baba dilini kutsallaştırdığımız, dolayısıyla onun dilini dilimize çevirmemekte geç kaldığımız için, YALNIZIZ, yalnızlığımız bize SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ’nün yolunu unutturdu ve TUTUNAMAYANLAR mezarlığına götürüleceğimiz günü bekliyoruz. Çünkü Oğuz Atay için artık tutunamamış olmak “Yalnızlık dini”ni ifade eder. Bu dinin Tanrı’sı kederdir, kitabı inleme, mezarlığı ise çaresizlik/kendini ortadan kaldırma...
Kürk Mantolu Madonna ile Tutunamayanlar arasındaki yaklaşık otuz yıllık dönemde ortaya çıkan bu dört romanın yazarı bireysel özgürlüğü düşünmeyi, akletmeyi, birey olmayı, kendi kararlarını vermeyi itirazı bir kültür olarak yerleştirmeye çalışıyorlardı; bu çaba cumhuriyetin kuruluş temellerine de uygundu. Bu Charles Baudelaire’in geçip giden bulutlarıydı yani demokrasi ve liberalizmdi.
“Osmanlı altı yüz sene Nasrettin Hoca’nın hindisi gibi düşündü. Kafası kılıcında veya tenasül uzuvlarında idi.” der, Cemil Meriç Jurnal’in’de (Cilt 1, S: 354, 1955-65). Neyi düşünecekti Osmanlı? “Kendisinden önce her şey düşünülmüş, her şey düzenlenmiş, roller dağıtılmıştı (Karısı ile hangi gece yatacağını, kıçını hangi parmaklarıyla yıkayacağını din öğretiyordu ona.)” Meriç’e göre teokrasi tefekkürden, yani düşünmekten başka günah tanımazdı. Kâfirin katli vacipti.
Kâfir içki içiyordu ayrıca, domuz yiyordu, zina yapıyordu. Osmanlı’da da bunların hepsi vardı. Ancak gizli yapılıyordu, çünkü iktidardan korkuluyordu, böylece bilincinde iyileşmeyen yaralar oluştu. Hayır, Cemil Meriç buna “uyuzlaşma” diyor. “İkiyüzlü hayvan oldu Osmanlı, Tanrı’yı ve kulu aldatan bir panayır göz bağcısı. Elinde tespih, evinde oğlan, dudağında dua…”
Böylece samimi aydınlar daha da yalnızlaştı. Yalnızlaşmayı ve yenilmeyi kabul etmemiş aydın, yarı aydındır kanımca.
Yazmak zordur, Türkiye gibi bir ülkede yazmak iki kez zordur. Kitabın az okunduğu, düşünmek, bilmek yerine önyargılarla fikir yürütmenin kolaylığına kaçıldığı her ülke gibi…
Yine de yazarlar, arkadan vurulanları da oldu, isyan ettiler ve bahsettim kitaplar yazılabildi, tefrika edilebildi. O dönem anlaşılmış mıydı bu kitaplar, sanmam. Edebiyat sosyologları, edebiyat psikologları daha doğrusu kitabı antropolojik bir veri gibi okuyan insanlar, bu kitaplardaki şifreleri çözdüklerinde-yeniden yorumlandığında, gerçek ve o zamanki yaşam daha anlamlı hale geldi. Böylece biz, hepimiz gelenek ile geleceğin korkunç bir çatışma halinde olduğunu anlayıverdik. Demokrasiyi, liberalizmi, sekülerliği, cumhuriyeti, bireyselleşmeyi, özgürlüğü ve dahasını batının Turuva Atı olarak düşünenler ile bunların ülkeyi daha ileriye götüreceğini düşünenler arasında kanlı çatışmalar olduğunu gördük.  Bugün de aynı noktadan bir dirhem ilerde değiliz bir bakıma. Çünkü henüz bu yazarlar ve bahsettiğim kitaplarını tam olarak çözümlemiş bir hayat yaşamıyoruz.
            Herkesin bildiklerini bileceğiz sonra yeni bilgiyi arayacağız.
            Bu dört kitabın yazarı bunu yapıyordu. Canlı imgelerle bize, üzerlerine yöneltilen onca öldürücü silaha rağmen bir şey anlatmaya çalışıyorlardı: Kürk Mantolu Madonna geçip giden bir bulut, onu sevmezsek gökyüzünü ve derinlerindeki dili anlayamayız. Yalnız kalırız. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün yolunu kaybettiğimizde artık tutunamayanlardan oluruz.
            Uzatmayayım. Bugün popüler olan bu kitaplarda yerli ama modernleşmemiş bir Türkiye’yi görmüyor muyuz? Orta sahada top koşturmak, araya kaynayacağımızı düşünmek, sanırım bize mahsus, bugün de.
            Şu da bir gerçek ki toplumun düş gücü ileriye doğru imgelerle yolculuk eder zaman içinde. Bu imgeleri öldürdüğünüz de toplumun hayal gücü de yavaş yavaş söner. Bu bir medeniyetin intiharıdır. Kurban zihniyeti suçlu arar ve acılarına yas tutarak zaman geçirir.
            Uzatmayayım.
            Sahi siz kimi seviyorsunuz?
            Şimdi orda saat kaç?

(imaj: aliulurasba)


29 Haziran 2019 Cumartesi

BEN OLMANIN KALABALIĞINDA


Geçen zaman hiçbir zaman öğretici olmadı, sadece bizi daha korkak yaptı. Tarih de bu korkak yanımızdan tekrar ediyor.

Bir Arap şairi savaşta yenilen halkına “Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır!” diyordu.

Ellerimize maruz kaldığımız gibi ellerimize mahkûm oluruz. Avuçlarımızı açarız ve Tanrı’ya bizi ıslak unutulmuş bir tahta bezi gibi bir kenarda bırakmaması için yalvarırız.

Kimindir bu kara yazgı?

Ya da, bir kara yazgı var mıdır?

Tanrı, bizi yarattıktan sonraki yalnızlığının acısını bizden mi çıkarmaktadır?

“Kılıç çeken kılıçla ölür!”

Doğduğumuz andan itibaren bir kader uyduruyorlar bize.

En son onlara ve diğerlerine veda ederken tabutun inde tepindiğimizden kimsenin ruhu bile duymuyor.

Ne için doğmuştuk, ne için yaşadık ve nasıl öldük?

Anlamsızlığın kargaşasında yaşamıştık, anlamsızlığın yalnızlığında çekip gidiyoruz.

Değil. Her öykü şehre birinin gelmesiyle başlar gibi bir metafor var. Biri kim?

Biri diye birisi yok. Ben varım ve bu benciliğin ötesinde bir farkındalığın görünürleştirilmesi var.

Ben olamamanın kalabalığı her zaman ayaklarımıza dolanıyor.

Tek başına doğup tek başına ölüyoruz oysa. Bu ikisi arasında “Büyü artık” diyenler, “Yürü artık” diyenlere karışıyor. Böylece ite kaka birisi oluyoruz. Herhangi birisi. 

“İnsan çıtır ekmek ısırdığında,
  
Kırıklar dolar kucağına,

İşte orası umudun tarlasıdır…” der Didem Madak Ah’lar Ağacı’nda.

Ama şair kendisini intihara götüren benliğinin ağırlaştığını hemen bir sonraki satırında gösterir

“Ve orada başaklar ağırlaştığında,

Sayısız ah dökülür toprağa.”

Ah’lar aslında ben yerine birisi yapılmaya karşı direnmenin, güçsüz iç çekişidir. Çünkü bir yerden sonra hemen hiçbir şey değişmez. Çünkü biz de kalabalıklara karışmış ve birilerinin ayağına dolanıp durmaktayızdır. Cesaretimizin gözaltında tutulduğu bütün toplumlarda ben olabilmek, evet belki acıdan geçiyor ancak asıl kaybolmayı göze alabilmektir ben olabilmek. Bu bağlamda - beni anla’nın nazik teslimiyetinden –ben de varım’ın keskin samimiyetine geçmek sağlıklı bir yoldur.