13 Ağustos 2015 Perşembe

CENNET DEĞİL DE...

Ben de bir alfabenin zaafıyım. Keyfi ve acayip meraklarla ve üstelik çağın negatif kahramanlığıyla seçtiğim fazla olgun birkaç sözcükle her şeyi anlatabileceğimi sanıyordum. Oysa insanın kendi düşüncelerinin bir başkasının alın yazısı olmasını beklemek mümkün değilmiş. Üzülmüyorum. Her şehrin en az bir delisi olur sonuçta. Ben de bu alfabenin delisiyim.  Aldatıcı ve yıkıcı bir hayatın oyun tadı her uzak ufkun umutlu alaca şafağı olacak değil elbette. Zaten çağ da fazla olgun. Herkes Cennet’i istiyor, haklı olarak. Düşük profilli derviş bilgeliğinden sızan her lirik zikir, Cennet’i vaat ediyor, tamam. Ancak ben Cennet’i de istediğime emin değilim. Cennet’i istemeyenler için ve eğer bu insanlar Cehennemlik de değilse Yaratıcı, bir yer ayarlamalı, kendine yakın. Deniz gören bir yer olmasını isterim şahsen. Tepemde martılar olmalı. Uzaktan korsan gemileri geçmeli, artlarından öyküler uydurmak istiyorum aşklı meşkli; şımarık Natalie Portman mavisi öyküler. Bir de köpek ve güvercinler. Teknem de olsun ama atımı bağlamak için. Bir koca denizin bağlanmasını istemem küçüklüğüne rağmen egosu büyük tekneme; Nuh’tan sonra bir Nuh ve tufan beklentisi tuhaf; hem Nuh, teknesindeki herkes çiftken tek başınaydı, ben tek başına olmak da istemem, bir erkeğin imgeler ve mecazlarla süslü şiir misali, nasıl okursan öyle okunmayı bilen bir kadını olması gerektiğine inanıyorum. 
Ne dersiniz? 
Bence alçakgönüllü ve zarif istekler bir alfabe engellisi için; bazı şeyler mümkün görünüyor mü? 
Oysa mutluluk düşkünlüğümü antik bir ihanetin arkeolojik kazısında kaybetmiştim, mağdurum. Kelime oyunu yapmıyorum, kendimi acındırmak niyetinde de değilim. Ancak şunu da bilmenizi isterim, her alfabenin bir zafiyet teorisi de vardır; söylenemeyen ve yazılamayan; kanamalı bir iç sızıntı. Sonuçta aynı alfabeyi kullanıyormuşuz gibi geldi bana, yo yo üstü kapalı bir tehdit falan savurmuyorum ama yine de siz bilirsiniz.
(aliulurasba,imaj:fotodali-Büyükada

9 Ağustos 2015 Pazar

FİKRET OTYAM'A YENİDEN KAVUŞMAK

Bakmayın siz ölüm olduğu için hayatın bir değir ifade etmediğini söyleyenlere. Ölüm olduğu için hayat ve hayata dair her şey çok daha ciddi ve kıymetlidir. Günlük gailelerin içimizde oluşturduğu bıkkınlığı dönüştüremeyişimiz yüzünden ölümü öne çıkarır ve hayatı değersizleştirmeye çalışırız. Oysa ve aslında hayat ölümün de köküdür. “Ol” kelâmının ilahi sırrı ölmekte değil sürekli olmaktadır. Bu vecdli zikir varlığımızda fısıltı halinde bizi dolaşır durur. Böylece her şey yaşarken yeşerir. Dolayısıyla ölüm de varlığıyla bizi sarıp yeşertecek gücü yaşamdan ve yaşayışımızdan alır.
Elbette Fikret Otyam’ı yeniden bulduğumuz için
Dağların
Taşların
Kedilerin
Renklerin
Ve en çok da kadınların başı sağolsun demeyeceğim, var olsunlar diyeceğim. Acımız ve kaybımız büyük değil, renklerin ve harflerin adamını buluşumuz muhteşem. Otyam’ın ardından dökülen her damla gözyaşı vecdli bir zikrin fısıltısıdır dır artık; yokluğun yeşermesi ve çiçeklenmesi…
Eyvallah usta,
aramızda tekrardan hoş geldin,
soyut yaşam zehrini dolu dolu yaşayarak içenlere selam olsun.
Zihnin yeknesaklığı, canın sıkıntıyı ve vücudun tembelliği keşfetmesine izin vermeyeceğiz, eyvallah;
Bu arada sen de ölmüş gibi yapma!
Not:Sanat ve edebiyat gelişmediği sürece toplumun hiçbir dinamiği hareket etmez. Bunun içinde ticaret de var. Estetik devinim yoksa hiçbir şey yoktur.