26 Nisan 2025 Cumartesi

HOLOGRAFİK DİJİTAL ELEMANLAR SAHADA: GÜNDELİK YAŞAMIN İNSANSIZLAŞTIRILMASI

 "İnsanlık nereye gidiyor?" sorusu hep gündemde kalacak gibi. Hologram insanlar devrede. 

"Yapay zeka destekli holografik dijital insan" teknolojisiyle geliştirilen "dijital çalışan" uygulaması hayata geçti.

Uygulamanın insan kaynaklı hatalara son verdiği bu yüzden de tercih ediği ifade ediliyor.

Yardımcı öğretmenlikten, doktora asistanlığına pek çok kişiyi işinden edebilecek dijital çalışanlar, mağazalardan havalimanlarına kadar birçok yerde uygulamaya geçti.

Dijital çalışan ordusu geliyor

7. Verimlilik ve Teknoloji Fuarı, ziyaretçilerine "dijital çalışan" ile sohbet edip sorularına cevaplar alırken, bu teknolojiyi tecrübe etme imkanı da elde etti.

Bu teknolojiyi tasarlayan şirket ortaklarından Ertuğrul Kurtoğlu, yaptığı açıklamada, dijital insanların, dijital personellerin çalıştığı bir dönemin başladığını söyledi.

Bu teknolojinin farklı sektörlerde kullanım alanlarına sahip olduğuna işaret eden Kurtoğlu, "Örneğin okulda yardımcı bir öğretmenken, hastanede doktora asistanlık yapan bir dijital çalışan olabiliyor. Perakende sektöründe bir satış danışmanıyken, havalimanları veya havayolu şirketlerinde tüm dünya dillerini konuşabilen, istediğimiz bilgilerle eğitebildiğimiz dijital personeller yetiştirmeye başladık." ifadelerine yer verdi.

Hologram işçiler perakende sektörünü ele geçirdi

Dijital çalışanların şu anda yoğun olarak perakende sektöründe sergileme ve tekstil perakendesinde satış personeli olarak görev yapabiliyor. Dijital çalışanlardan herkes ana dilinde hizmet alabiliyor.

Dijital çalışan insanları işinden edecek! Yapay zekalı hologram personel uygulamaya geçti - 1. Resim

İstanbul Havalimanı'nda yatırım fırsatlarını sunuyor

Holoxone-Nativia şirketi kurucu ortağı Kurtoğlu, dijital çalışanların kullanımının mağazalarla sınırlı olmadığını, İstanbul Havalimanı Business Lounge’da Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi'ne bağlı dijital bir çalışanın, Türkiye’ye yatırım çekmek için yabancı misafirlere Türkiye’deki yatırım fırsatlarını anlattığına dikkat çekti.

Kurtoğlu'nun açıklamasına göre dijital işçiler müzelerde bilgi verme ve rehberlik, restoranlarda rezervasyon gibi hizmetlerin de yerine getirebilecekler. Yanı sıra;

"Çocuklarla etkileşime, çocukların yapay zeka alanında öğrenimine yönelik bir çok senaryoda kullanılabiliyor.

Turizm sektöründe, otelcilikte yakında artık dijital çalışanlar bizi karşılayacak.

Otellerin resepsiyon bölümünde tüm dünya dillerinde 'check in' ve 'check out' işlemlerinizi, restoran rezervasyonlarınızı yapabiliyor olacak.

Otellerde lobide holografik konserler, dinletiler verilebilecek.

Spor salonlarında yapay zeka hizmeti verilmesine kadar hayal gücünüzle sınırlı bir konu bu.

İşaret diliyle anlatım yapabilen dijital çalışanlar ile engellilerin dezavantajını ortadan kaldırmak, ürün ve hizmetleri onlara da sunmak mümkün."

Dijital çalışan insanları işinden edecek! Yapay zekalı hologram personel uygulamaya geçti - 2. Resim

İstanbul Havalimanı'nda engelliler için dijital danışmanlar uygulamaya geçti.

Dijital çalışan insanları işinden edecek! Yapay zekalı hologram personel uygulamaya geçti - 2. Resim

İnsan kaynaklı hata ve gecikmelere çözüm artık var

Yapay zeka ile sanal ortamda sadece yazılı ve sesli olarak etkileşime girmenin ötesine geçilebiliyor ve kullanıcılara görsel arayüz ile geliştirilmiş, daha teknolojik bir deneyim sunulabiliyor.

Dijital çalışan teknolojisinin hem donanım hem de yazılım ayağını kapsadığını vurgulayan Kurtoğlu, "Türkiye’nin lider yapay zeka şirketlerinden CBOT ile bir ortaklık yaparak, donanım ve yazılımı birleştirdik. Dışarıya hiçbir bağımlılığımız olmadan hem donanımı hem yazılımı Türkiye’de geliştiriyoruz." ifadelerini kullandı.

İnsansızlaştırma projesi 

Hedeflerinin dijital çalışan teknolojisini hem özel sektörde hem de kamuda yaygınlaştırmak olduğunu ifade eden Kurtoğlu, insanı tamamen devre dışı bırakmadan, insan kaynaklı hataları ve hizmet gecikmelerini ortadan kaldıracak bir yapı oluşturmayı amaçladıklarının altını çizdi.

Dijital çalışan insanları işinden edecek! Yapay zekalı hologram personel uygulamaya geçti - 3. Resim


GÜNDELİK HAYATIN PORNOGRAFİSİ: ÇIPLAKLIĞIN ESTETİĞİ VE SOYUNMANIN VAROŞLUĞU


Son derece kısa etek ve şortları tercih eden bir kız arkadaşım ten rengi çorap giydiğini ve insanların bunu bacağı zannettiğini söylediğinde şaşırmıştım. Kendisi çorap giydiğini biliyor ama diğer insanların bunun bacakları olarak algılamasını istiyor; neden?

Günümüz modernitesinin başı çıplaklıkla dertte. Soyunmanın estetiği yoksa o görüntü bize ne anlatır? Ya da bir şey anlatmalı mı?

Çıplaklık, pornografinin bize söyleyeceği şeyler sınırsız.

İnsanlar neden soyunur. Kadınlar neden soyunur? İnsanlık tarihi çıplaklıkla mı başladı. Üzerimize giydiğimiz elbiselerin prototipi yapraklar mı? Soruları çoğaltmak mümkün.

O kadar geriye gitmeye, pornografiyi ve çıplaklığı tanımlamaya gerek var mı, kanımca yok.

Kısa yol günümüzün en akıllıcası.

Gününüzde gündelik hayat her açıdan neredeyse pornografik yaşanıyor. Her şey göz önünde. Beğenilmek…

Takip edilmek…

Onaylanmak…

Bakışın esareti altındayız. Yaşamımız gözlerimizle bir kazı alanı halini almış durumda.

Birbirimizi bakılarımızla yaşatıp bakışlarımızla öldürüyoruz.

Görülmemiş olmak ölmüş olmakla eşanlamlı. Geri kalan her şey yan anlam.

Hemen her şey göz önünde yaşanıyor.

Bu kadar ileriye gidebilir miyiz diye düşündüğümüz anlamda daha da ilerisi varmışa tosluyoruz.

Daha ilerisi… Daha ilerisi…

Daha ilerisi bir kadın vajinasının karalığında kaybolmak mı?

Soyunmak.

Soyunmanın nasıl bir anlamı var ki? Giyinmek ne tür bir anlam taşıyor ise soyunmak da öyle olsa gerek. Ancak bir farkla: Soyunmak aynı azmanda özellikle kadınlar açısından bir başkaldırı aracı olarak da nitelendiriliyor.

Erkeğin cinselliğini kışkırtan o masum yırtmaçlar yok.

Bellerini incecik bir tensel çizgi olarak gösteren tişörtler de yok.

Mini etek mi şort mu belli olmayan melez alt giysiler var…

Göğüslerin önemli bir bölümünü açıkta bırakan tişörtler, gömlekler…

Bir yaprak gibi sadece popoyu kapatan alt giysiler.

Daha ilerisi artık gündelik hayatta bikini modası var.

Neden böyle oldu? Bu önemli bir soru bana göre. Nedenini anlamak gerekir? Bu FEMEN hareketine bağlamlı bir özgürleşme ritüeli olabilir mi?

Kadın cinayetlerine karşı bir tepki?

Bazı toplumsal gerçekler zaman içinde anlaşılabiliyor. Ancak bugün geldiğimiz noktada gündelik hayatın pornografisine estetik olmayan bir çıplaklık da damgasını vurmuş durumda. Bu da bazı kesimlerce artık çıplaklığın varoşluğun bir çıktısı olduğu değerlendirmesine sebep olmaya başladı. Bu bir açıklama değil, bir yorum ve yargı. Herhangi bir toplumsal olguya “şu” diyerek yaklaşmak bizi o olgunun asıl temasına yaklaştırmıyor. Hatta tam tersi o olgunun temasıyla ilişkimize kesiyor, bizi önyargılı yapıyor.

Yani günümüzde çıplaklığın estetiği olmadığı söylenebilir;

Aynı şekilde soyunmanın varoşluğu da iddia edilebilir. Asıl mesele buraya nasıl geldiğimiz. Bana göre ülkemizde kadınlar toplumun diğer kesimleri gibi bir sürecin içinde geçiyorlar. Bu da bir arayışın dinamiği ve dışa vurumu olabilir. Karar vermeden önce bazı şeylerin olgunlaşmasını beklemek gerekir.

Ten rengi çorap giyip bütün bacaklarını teşhir etmesinin bir kadına katkısının ne olduğu bireysel olmaktan çok sosyal bir konu olduğu için, belki öte’ ki de kendini bun durumdan soyutlamamalı.

 (imaj:au

 

18 Nisan 2025 Cuma

YANLIŞ BİLİYORSUNUZ: O İKLİM KANUNUN DEĞİL KARBON KANUNU



Kesinlikle öyle; o bir iklim kanunu değil aslında ve temelde bir karbon kanunu. İklim krizini çözmekten uzak. Sorunların köklü çözümleri içinde yok. Termik santralların ne zaman kapatılacağını söylemiyor. Seragazı emisyonlarını artıran mevcut enerji, ulaşım, tarım ve kentleşme politikalarıyla ilgili ne bir düzenleme ne de bir iyileştirme içermiyor. Adil bir geçişten bahsetmiyor. Yanı sıra bağlayıcı enerji dönüşümü hedefi bulunmuyor. Bahsettiği emisyon ticareti ve karbon ayak izinin azaltılması…

İklim Kanunu düzenlemesi temelde  emisyon ticaretini başlatmayı hedefliyor. Dolayısıyla ve aslında böylece Avrupa’ya ürün satan belirli sektörlere ucuza karbon kredisi sağlanabilecek.

Karbon vergisi

Dolayısıyla AB’nin Sınırda Karbon Düzenlemesi Mekanizması nedeniyle bir çeşit karbon vergisi yüküyle karşılaşacak gübre, elektrik, çimento, demir-çelik, hidrojen ve alüminyum gibi altı sektöre kolaylık sağlanması amaçlanıyor. Bu bir süre sonra birilerine para aktarma düzenlemesi aslında.

Görüşmesi haklı olarak ertelenen düzenlemenin  bu haliyle Türkiye’nin seragazı emisyonlarını azaltmasında rol oynama imkanı yok.

Dünyada ve Türkiye'de iklim krizi inkarı

İklim değişikliğine karşı düzenlemeler Avrupa'dan geliyor. Bu da şüphe uyandırıyor. Şu veya bu biçimde şu veya bu kesimlerin tereddütleri var, akılcı ya da değil. 

İnsanların kafası karışık..

Kyoto Protokolü ile  petrol şirketlerinin finanse ettiği büyük bir iklim inkarcılığı hareketi da ortaya çıkmıştı. ABD’nin petrol devi Exxon, kömür devi Peabody Energy yıllarca iklim inkarcılarına maddi destek sağladığı belgeleriyle ortaya çıktı.

Herkesten analitik ve mantıklı düşünmesini bekleyemeyiz. Ancak iklim konusunda doğruların sözlenmesi ve bu yönde düzenlemelerin yapılması hayati öneme sahip. Çünkü bir süre sonra öyle bir iklim oluşuyor ki doğru olan adımlar da atılamıyor.

Bu işin şakası da yok. 

Dolayısıyla bir iklim kanunu yapılacak ise bu iklimle ilgili olmalı. 



17 Nisan 2025 Perşembe

NASIL BİR ÜLKEDE YAŞADIĞINIZI DÜŞÜNÜYORSUNUZ: İŞTE: TÜRKİYE'NİN SOSYAL MR'I

 


Türkiye’nin toplumsal MR çekildi; sonuç sosyal şok

Araştırmaya katılanların önemli bir bölümü işe girmek için torpilin gerekli olduğunu söylediler. İnsanlar yargıya güvenmiyor. Göç politikasının son derece yanlışlığını ifade ediyorlar. Lidere değil kurumlara güvenmek istiyorlar. Türkiye’nin demokratik ve laik olması, dinin devlet işlerine karıştırılması ifade ediyorlar. İnsanlar birbirini güvenmiyor. Ev kadınlığında sona gelindiği sinyali de verildi.

  

Bir düşünce kuruluşu olan Ankara Sosyal Bilimler Vakfı “Türkiye’de Kimlikler, Din, Ekonomi ve Siyaset-Değerler Araştırması”nın raporunu yayımladı. Türkiye’deki toplumsal yapının adeta MR’nın çekildiği rapordu son derece çarpıcı bilgiler yer aldı. Araytırma Türkiye’nin bütün illerini kapsayacak nitelikte, 18-65 yaş arası farklı gelirlerde 5 bin 618 kişi ile gerçekleştirildi. Araştırmaya 2 bin 647 kadın ve 2971 erkek katıldı. İşta o araştırma sonuçları:

DEVLET LAİK OLMALI YÖNETİMİNDE DİNDAR İNSANLAR OLUP OLMAMASI ÖNEMLİ DEĞİL

Araştırma bulgularına göre kendini dindar, muhafazakâr, İslamcı olarak tanımlayan kitle arasında da devletin laik olması gerektiğini düşünenler çoğunluktadır ve bu rakam %72 olarak belirlendi. Aynı şekilde “Dindar insanlar devlet yönetiminde daha çok söz hakkına sahip olmalıdır” görüşüne katılım muhafazakârlar %50’nin altında kaldı. Dindar kimliği uygun bulanlar arasında bile bu görüşe katılmayanların oranı %54 civarında gerçekleşti. Toplumun %70’inin kendisini dindar olarak tanımlamasına karşın devlet yönetimindeki “dindar insanlar” ile arasına mesafe koyması üzerinde durmaya değer önemli bir bulgu olarak nitelendirildi.Araştırma bulgularına göre kendini dindar, muhafazakâr, İslamcı olarak tanımlayan kitle arasında da devletin laik olması gerektiğini düşünenler çoğunluktadır (yaklaşık %72). Kısaca, genel olarak devletin tutumu söz konusu olduğunda laikliğin hâkim görüş olduğu anlaşılmaktadır.” Denildi.

OKULLARDA DİN EĞİTİMİ YETİRMLİ Mİ?

 “Okullarda gençlere yeterli din eğitimi verilmelidir” görüşü de iki kimliğin en ayrıştığı konulardandır. Muhafazakârlar kimliklerine uyumlu bir şekilde büyük çoğunlukla bu görüşü benimsemektedirler. Ancak, modernler arasında da bu görüşe katılanların oranı %75’in üzerinde gerçekleşti.

GÜÇLÜ LİDER Mİ KURUMLAR MI?

Muhafazakarlar yaklaşık yüzde 62 oranında güçlü lider ve yüzde 33 kurumlar derken, modernler hem güçlü lider hem de kurumlar konusunda ortalama yüzde 48’de kaldı. Bu konuda raporda “Modernlerin kendi içine bakıldığında güçlü lider diyenlerle güçlü kurum diyenler arasında belirgin bir fark yoktur. Ancak, muhafazakâr kitlenin otoriteryen eğiliminin yüksek olmasının bir sonucu olarak kurumlara kıyasla lideri daha somut bir otorite figürü olarak tercih ettiği de düşünülebilir” denildi.

AHLAKLI OLMAK İÇİN DİNDAR OLMAYA GEREK VAR MI?

Araştırmaya katılanlardan “Ahlâklı bir birey olmak için dindar olmak gerekir” görüşüne katılıp katılmadıkları da belirlendi. Buna göre araştırmada Türk toplumunun yaklaşık %68’i ahlâklı olmak için dindar olmak gerektiği fikrine katılmadığı ortaya çıktı. Toplumun çoğunluğu ahlâkı dindarlıktan ayrıştırırken, eğitim düzeyi yükseldikçe ahlâklı olmak için dindarlığı gerekli görenlerle görmeyenler arasındaki makas daha çok açılmakta olduğu belirtildi. Yanı sıra muhafazakârlar ile milliyetçilerin ahlâklı olmak için dindar olmak gerektiği fikrine inandıklarına da dikkat çekildi.

OKULLARDAKİ DİN EĞİTİMİ YETERLİ Mİ?

Araştırma bulgularına göre toplumun büyük bir çoğunluğu okullarda gençlere yeterli din eğitimi verilmesinin gerektiğini ifade etmektedir etti. Buna karşı çıkanların oranı sadece %18 civarındadır.

DEVLETİN DİN İŞLERİNE KARIŞMASI

Araştırmada devletin laik olması gerektiğine inananların oranı %80 gerçekleşirken, toplumun önemli bir kısmı (yaklaşık %62) devletin din işlerine karışmaması gerektiğini de düşünüyor ve %34 civarı ise bu görüşe katılmıyor. Araştırmaya göre modern kimliği zayıf olanlardan devletin din işlerine karışmaması gerektiğini düşününler (yaklaşık %41) aksi fikirde olanlardan (yaklaşık %55) daha az olduğu hâlde güçlü modern kimliğe sahip olanların büyük çoğunluğu (%67 civarı) devletin müdahalesine karşı.

İSLAM EKONOMİK GELİŞMEYE ENGEL Mİ?

Araştırmada “İslâm dini, ekonomik gelişmeye engeldir” görüşüne katılıyor musunuz? Sorusuna da cevap arandı. Rapora göre toplumun büyük ekseriyeti İslâm ile ekonomik gelişme arasında bir ilişki kurmadığı belirtildi.

DİNDAN YÖNETİCİLER ÇALIŞANLARIN HAKLARINI KORUMUYOR

Toplumun yarısından fazlası (%54 civarı) dindar yöneticilerin sorumlulukları altında çalışanların haklarını korumada daha titiz davrandıklarını düşünmüyorlar.Aksini düşünenlerin oranı toplumun %38’te kaldı. Raporda “Dindar yöneticilere ilişkin kanaat, düşük eğitim düzeyindeki bireylerde daha olumlu olduğu hâlde eğitim düzeyinin yükselmesi ile olumsuz düşünce belirgin şekilde artmaktadır” denildi. Düşük eğitim düzeyine sahip gruptakilerin yaklaşık %48’inin paylaştığı dindar yöneticilerin daha titiz oldukları düşüncesi yüksek eğitimlilerin sadece yaklaşık %26’sında bulunabildi. Bunun aksine inananlar, düşük eğitim düzeyinde %43 civarındayken yüksek eğitimlilerin yaklaşık %66’sı oldu.

“DİNDAR İŞ İNSANLARI İŞ HAYATINDA DAHA DÜRÜST VE GÜVENİLİRDİRLER” GÖRÜŞÜNE KATILIYOR MUSUNUZ?

Araştırma raporuna göre toplumun sadece %33 civarı dindar iş insanlarının iş hayatında daha dürüst ve güvenilir olduklarını düşünüyor. Ancak toplumun yarıdan fazlası (%58 civarı) bu görüşe katılmıyor. Eğitim düzeyi düşük bireylerden bu fikre katılanlar (yaklaşık %43) ile katılmayanların (%48 civarı) oranları birbirine yaklaşıyor. Eğitim düzeyi yükseldikçe dindar iş insanlarının daha güvenilir olduğunu düşünenlerin oranı azalıyor. Tersini savunanlar artıyor. Yüksek eğitimlilerin yaklaşık %23’ü bu düşünce taraftarı olduğu hâlde yaklaşık %69’u bu fikre katılmıyor.

DİNİ YAŞAMAK İÇİN CEMAAT VEYA TARİKAT GEREKLİLİĞİ

Toplumun büyük çoğunluğu (yaklaşık %85) dini daha iyi anlayabilmek, yaşamak ve hissetmek için güvenilir bir cemaate veya tarikata bağlı olmayı gerekli buluyor. Bir tarikat ya da cemaat mensubiyetinin önemli olduğunu düşünenlerin oranı yaklaşık %13.

GELECEKTE DİN

Dinî kimliğin geleneksel olandan farklı alanlara kayması ve giderek dinî sembollerin ve uygulamaların kolektif özelliklerini kaybetmeleri, dinî ideallere sarılma yerine ciddi bir dünyevileşmenin yayıldığı kanaati yaygın. Bu bağlamda Türk toplumunun %45 civarı dinin toplum hayatındaki etkisinin gittikçe azalacağını öngörürken, %19 civarı bu etkinin değişmeyeceğini, %35 civarı ise artacağını düşünüyor.

TÜRKİYE’DE EN ÖNEMLİ SOSYAL SERMAYE UNSURU OLAN GÜVEN KITLIĞI SÖZ KONUSUDUR

Uluslararası araştırmalarda Türkiye güven düzeyi düşük ülkeler arasında yer almaktadır. 2018 yılı Dünya Değerler Araştırmasında Türkiye’de “insanların çoğu güvenilirdir” ifadesine katılanların oranı sadece % 14’tür. Geri kalanın %84,1’i “dikkatli olmak gerekir” kanısındadır. Yani Türkiye, bireylerin birbirlerine güveninin çok düşük olduğu ülkeler grubundadır. Gelişmiş ülkelerde çalışan birçok kurumun Türkiye’de aynı verimlilikte çalışamamasının ardında yatan en önemli nedenlerden biri belki de budur. Araştırma bulgularına göre Türk toplumun büyük çoğunluğu (yaklaşık %91) başkasına çok fazla güvenenlerin sonrasında büyük hayal kırıklığı yaşayacaklarını düşünüyor.

İNSANLAR, İNSANLARIN KÖTÜ NİYETLİ OLDUĞUNA İNANIYOR

Bilimsel araştırma raporuna göre toplumun çoğunluğu (yaklaşık %69) insanların çoğunun kötü niyetli ve fırsat bulduklarında kendilerine zarar vereceklerine inanmıyor. Bu oran erkeklere kıyasla kadınlar, yaşlılara kıyasla gençler, yüksek eğitimlilere kıyasla düşük eğitimliler bu tezi, yani insanlara güvenmeme tezini daha çok kabul ediyor.

LİYAKAT MI, ÇALIŞAN KAZANIR MI?

Bireylerin hayattaki başarısızlıklarından kendilerinin mi yoksa toplumun mu sorumlu olduğu konusunda, toplumun yaklaşık %47’si başarısızlıkların çoğunlukla bireylerden kaynaklandığını ifade ediyor. Çoğunlukla toplumu sorumlu tutanlar %26 iken geriye kalan yaklaşık %27 toplumun ve bireylerin eşit düzeyde sorumlu olduklarına inanmaktadır.

 “TORPİLSİZ OLMAZ” İNANCI

“Hayatta başarılı olmak için mutlaka bir torpilin, güçlü bir tanıdığın olması lazım” görüşüne katılıyor musunuz?” sorusuna insanlar genelde olumlu cevap verdi. İnsanların başarılı olması için çalışmaktan bağımsız olarak şansın da gerekip gerekmediğine ilişkin toplum görüşü neredeyse eşit şekilde ikiye ayrılmış durumda ortaya çıktı. Toplumun yaklaşık %51’i başarıya ulaşmak için şansı bir şart olarak ileri sürmüyor. Eğitim seviyesi yükseldikçe şansın gerekliliği kanaati, sınırlı düzeyde de olsa zayıflamaktadır. Eğitimin beşerî sermayeyi etkinleştirdiği göz önüne alındığında, eğitim düzeyi yükseldikçe şansa daha az yer veriyor. Raporda “Benzer şekilde torpil ya da güçlü bir tanıdığın hayatta başarılı olmak için gerekli olduğu kanaatinin yaygınlığını bir toplumsal sorun olarak görmek gerekir. Bu, kendisi bir sorun değilse başka bir veya birçok sorunun göstergesi olabilir. Türk toplumunun %63’ü başarı için bu tür bir gerekliliğin bulunduğuna inanmaktadır. Bu, çok yüksek bir orandır.” Denildi.

İŞ BEĞENMEME

Eğitim düzeyi yükseldikçe iş beğenmeme oranı artıyor. Araştırmaya göre toplumun yaklaşık %58’i ülkedeki işsizliğin asıl sebebinin iş yokluğu değil, işsizlerin “iş beğenmemesi” olduğunu düşünüyor. Eğitim düzeyi düşük kesimde böyle düşünenlerin oranı (%64 civarı) aksini düşünenlerin (yaklaşık %33) neredeyse iki katı olduğu hâlde yüksek eğitimli kesimde bu iki yaklaşım birbirine eşit hâle geldiği belirtiliyor

ÖZGÜRLÜK MÜ REFAH MI?

Araştırmada toplumunun yarıdan fazlası (%53 civarı) refah artışını öncelikli değerlendirirken yaklaşık %40’ı temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesini daha önemli gördüğünü belirtti. Hem kadınlar hem de erkeklerin çoğunluğu refahı artırmayı tercih etseler de erkeklerin bu tercihi (yaklaşık %56) kadınlara (%51 civarı) göre daha belirgin gerçekleşti. Eğitim düzeyi düşük kesimde refah artışını önceleyenler (yaklaşık %57) ülke ortalamasının üstünde, temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesini savunanlar (%34 civarı) ise ortalamanın altında kaldı.

BOLLUK MU ÇEVRE Mİ?

Toplumun %55 civarı önceliğin bol ve ucuz üretimde olması gerektiğini düşünürken öncelikle çevrenin korunmasını isteyenlerin oranı %41 civarında. 2018 yılı Dünya Değerler Araştırması Türkiye çalışmasında sorulan benzer bir soruda ortaya çıkan dağılım tam tersi olarak gerçekleşti. Raporda “söz konusu çalışmada bireylerin %55,4’ünün çevrenin korunmasını, %40,5’nin ise ekonomik büyüme ve yeni istihdam alanları oluşturulmasını tercih ettiği tespit edilmiştir. Buna göre ya o günden bugüne Türkiye’de ciddi bir geriye gidiş yaşanmış, öz-anlatım değerleri yerine tekrar hayatta kalma değerlerine rücu edilmiş, ya da soruda “ekonomik büyüme ve yeni istihdam alanları” yerine “bol ve ucuz üretim”in kullanılması bu denli bir algı farkı yaratmıştır” denildi.

HAYAT PAHALILIĞI NEDENİ İŞ DÜNYASI

Toplumun %64 civarı Türkiye’de yaşanan hayat pahalılığını iş dünyasının yaptığı aşırı kârlara bağladı. Bu düşünce, bireylerin eğitim düzeyi yükseldikçe zayıflasa bile, bu şekilde düşünenler tersini düşünenlerden daha fazla olarak gerçekleşti.

NÜKLEER SANTRAL KADINLAR DAHA ÇOK KARŞI

Araştırmaya göre toplumun yaklaşık %48’i nükleer santral yapılmasına taraftar olduğu hâlde %37 civarı buna karşı çıkıyor. Nükleere en çok karşı çıkanlar ise kadınlar.

TOPLUM “EKSİKLERİNE RAĞMEN DEMOKRASİ” DİYOR

Türk toplumunun önemli bir çoğunluğu (%71 civarı) demokrasinin, eksikliklerine rağmen bugüne kadar geliştirilmiş en ideal yönetim biçimi olduğunu düşünüyor. Bu bağlamda, toplumun %71 civarı demokrasinin eksikliklerine rağmen bugüne kadar geliştirilmiş en ideal yönetim biçimi olduğunu düşünmekte.

ÖZÜR MÜ PİŞMANLIK MI

Toplumun %72’si ülkede farklı etnik, dinî ve mezhep gruplarına eşit davranılsaydı daha az soruna yol açılacağını düşünmekte.

KURTARICI OLAN LİDER Mİ YOKSA KURUMLAR MI?

Araştırmaya katılan bireylerin %50 civarı güçlü bir liderin gerekli olduğunu savunurken yaklaşık %46’sı kurumların güçlü olmasını öncelemekte. Kadınlar güçlü bir liderin varlığını daha çok önemserken (%54 civarı) erkekler daha çok kurumların güçlü olması gerektiğini (yaklaşık %51) düşünmektedir. Bireylerin bu konudaki tercihini eğitim düzeyleri çok fazla etkilemekte. Eğitim düzeyi düşük olanların %63 civarı liderin, %32’si kurumların güçlü olması gerektiğini düşünürken, yüksek eğitimlilerin yaklaşık %64’ü kurumların, %33 civarı liderin güçlü olmasını önemsemekte.

KİRİZ DURUMLARINDA BİRLİK BERABERLİK

Aynı araştırmada toplumun %69 civarı ülkenin krizlerden kurtulması için geleneksel değerlere dönmek, kararlı liderleri işbaşına getirmek ve zararlı fikirleri yayanları susturmak gerektiği düşüncesine katıldığını belirtildi.

HERKES İSTEDİĞİ GİBİ YAŞAMALI

Türkiye toplumunun neredeyse yarıya yakını (%47) toplumun geneline ters düşse bile insanların hayatlarını istedikleri gibi yaşaması gerektiğini düşünmekte. Bundan biraz daha fazlası (%49) bu görüşe katılmamakta. Kadınların büyük çoğunluğu (%51) topluma uymayan özgürlüğe karşı olduğu hâlde erkeklerden topluma ters özgürlüğü normal karşılayanlar (%49) buna karşı çıkanlardan (%47 civarı) çok az daha fazla olarak nitelendirildi.

“BAZEN SAVAŞ GEREKİR” GÖRÜŞÜ

Toplumun yaklaşık %74’ü dünyada hiçbir milletin diğerlerinden daha üstün olduğunu düşünmemekte. Bu görüşe katılan erkeklerin oranı (%77) kadınların oranından (%71) biraz daha yüksek. Toplumun yarıdan biraz fazlası (%52) bazı milletlerin diğerlerinden daha üstün olmasını doğal bir şey olarak görmemekte. Bununla birlikte, bunu doğal görenlerin oranı da (%43) çok düşük değildir. Toplumun yarıdan fazlası ise (%53) istenilenin elde edilmesi için bazen başka milletlere güç kullanmak gerektiği görüşüne katılmakta. Gençler diğer milletlere güç kullanmaya diğerlerinden daha fazla (%58) tarafta.

HALK BÜTÜN GÖÇMENLERİN GÖNDERİLMESİNİ İSTİYOR

Çalışmaya katılanların büyük çoğunluğu (%83) tüm göçmenlerin Türkiye’den gönderilmesi gerektiğini düşünüyor. Çünkü Türkiye’nin göçmen politikasını olumsuz bulma düzeyi (%81) çok yüksek.

EV KADINLIĞI DÖNEMİ BİTTİ

Araştırmaya göre Türk toplumunun büyük çoğunluğu (%77) kadınların en iyi yaptığı işin ev hanımlığı olduğu görüşüne artık katılmamakta. Bu düşüncede olanların oranı yaklaşık %21’de kaldı. Türkiye’de ev hanımlığı ile bir işte çalışmanın aynı düzeyde olduğuna inanç %62 oranında kabul görmekte.

YARGI BAĞIMSIZ DEĞİL

Toplumun %63’ü Türkiye’de mahkemelerin bağımsız ve tarafsız şekilde karar verdiğini düşünmemekte. Bu anlamda, mahkemelere tam güven oranı %29’da kaldı.

İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Veysel Bozkurt, konu ile ilgili sosyal medya hesabından yaptığı değerlendirmede “Sosyal medyada sesini en çok duyduğumuz gruplar genellikle uçlarda yer alan, belki de en çok etkilenen (canı yanan) bireylerden oluşuyor. Bu durum, toplumun tamamını bu şekilde algılamamıza neden oluyor.
Ancak araştırmalara baktığımızda, Türkiye'deki toplumun çoğunluğunun ‘makul’ insanlardan oluştuğunu görüyoruz” ifadelerini kullandı.

İmaj: Anonim

CHP Z KUŞAĞINI MI YAKALADI?

                                    

Bir süredir Z kuşağının apolitik olduğuyla ilgili söylemler dolaşımdı. Hatta Z kuşağıyla ilgili şikâyetler o kadar çok ki buraya sığmayacak kadar: Ahlak anlayışından ebeveyn davranışlarına, iş yaşamlarından gelecek düşüncelerine kadar Z kuşağı görece bir şikayet gerekçesi.

Z kuşağı ile ilgili tanımlamalar da bir ara oldukça popülerdi. Şunu mu temsil ediyorlar, bunu mu temsil ediyorlar. “Z” zombi mi, ölü kuşak mı vesaire. Önceki kuşaklarla da kıyaslanıyordu, haliyle sağlıklı olmadıkları ifade ediliyordu.

Z kuşağı meydanlara neden indi?

Ancak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınıp tutuklanmasının ardından meydanlara Z kuşağı çıktı.

Liseli hareketinin üretimi

Bir liseli hareketi oluştu siyasette. Bunu önemsiyorum. Yaşam politiktir. Siz birilerinin politika yapılacaksa bir partiye üye olması gerektiği söylemine bakmayın.

Sokaklar politiktir.

Eylemler ve eylemde kullanılan semboller de Z kuşağını anlatması açısından ilginçti.

Polis karşısında bir semazen.

Polis karşısında Pikachu.

Gezi eylemlerine atıf: “Çapulcular büyüdü!”

Ardından CHP’nin boykot kararı ve boykot kararıyla birlikte Z kuşağının eyleminin etkisi.

İktidar ve iktidar yanlılarının bunlara söyleyecek bir sözü olmadı. E azından ezberleri dışında bir söylemi olmadı. “Cuntacılık” suçlaması , “sokakların terörize edildiği” iddiası ve bu iddia üzerinde tepinme.

Liseli hareketi sokak hareketine dönüşmüştü artık. Sokaktan alınan güç okullara yansıdı. Z kuşağı okulların da kendilerine ait olduğunu ifade ettiler ve bu bir kazanımdı, statükoyu, dolayısıyla iktidarı temsil eden öğretmenler karşısında.

Üstelik Z kuşağı sosyal medyayı da oldukça iyi kullanıyordu.

Bayram süresince cezaevinde tutuklu bulunan arkadaşlarıyla irtibatlı olduklarını defaten yazıp çizdiler, hatta burada güç topladılar. Bunun karşısında son derece güçlü ve oldukça da köklü bir iktidarın söylemleri neden cılız kaldı?

İkinci bir soru CHP Z kuşağını motive edebilmiş miydi?

Aslına bakarsanız Gezi olaylarından sonra ilk kez böylesi geniş kapsamlı ve tabandan gelen bir hareket ortaya çıktı. Buna İmamoğlu’nun sebep olmuş olması veya CHP’nin yeni bir motivasyon kazanmış olması ayrı konu. Burada üzerinde durulması gereken güçlü ve köklü bir iktidarın Z kuşağını, her şeye rağmen neden ikna edemediğidir. Burada elbette “dindar” ve “kindar” nesil gibi bir ayrıma girmeyeceğim. Şunu önemsiyorum: Z kuşağı Türkiye’de kaybedildiği zannedilen bir zeminin bize kaybedilmeğini, aksine o zeminin kan tazelediğini gösteriyor. Bu iktidarın bu konuda bir siyaset üretemediğinin de göstergesi olsa gerek. Yani nasıl olur da çeyrek yüzyılda bir parti gençliği, yani iktidarın hemen bütün argümanlarını ileriye taşıyacak, onu unutulmaz kılacak, devamlılığını ve sürdürülebilirliği sağlayacak bir kuşak ortaya çıkmaz?

Yakalayamadığı gençlik en güçlü partilerin bile sonu oluyor. Bunu Özal’ın ANAP’ın da gördük. Buradan çıkan sonuç elbette son derece çarpıcı. Yollar, havaalanları vb. şeyler dışında üretilmiş ve geleceği taşınacak bir kültür yok gibi gözüküyor. Bu da Z kuşağının motivasyonunu konsolide ediyor.

Fotoğraf: anonim

13 Nisan 2025 Pazar

ZOR ZAMANLAR


"Peki ya biz?"
"Birbirimizi şekillendireceğiz!"
Sevdiğimizi söylemediğimiz insanın özel hissetmesini sağlayamıyorsak, başka bir yerde, başkasıyla huzur bulmasını kabullenmeliyiz.
Bu çok acı verici değil mi?
İncitmeyecek kadar yakın.
Unutulmayacak kadar uzak.
Zordur iki iddialı insanın bir arada olması.
İnsanlar, birbirine uzak kentler gibi trenlerle, kara yollarıyla bağlanmaz.
İnsan sever.
İncineceğini bilerek sever.
Birini severken şekilleneceğimizi bilerek severiz.
Habil ile Kabil'dir insan; ötekiyle var ötekiyle yok.
Hiçbir ilişki birkaç güzel şiirle anlatılmaz; tıpkı ayrılıkların en ağır sözcüklere yüklenmesinde olduğu gibi.
Oysa ruhun ihtiyaçları yanında kurallar ve değerler nedir ki?
Yine de bazı ilişkiler vardır: Ya sahtekârlık ya hata!
Her ilişkinin kanatları vardır ama bazılarımız da uçmayı istemez.
Bazılarımızı birey yapan bütün özellikler aynı karnaval maskeleri gibi kiralıktır.
Her neyse.
Uzun bir söz asla iyi değildir.
Dans et yada öl müydü; o söz!

(imaj:au

10 Nisan 2025 Perşembe

BİR YENİ İLGİ BİÇİMİ: YEŞİL YANMA SÜRESİ KADAR İLGİLENMEK

 


Artık ilgisiziz. Görüp geçmeye zorlanıyoruz. Bir sonraki… Bir sonraki… Bir sonraki…

Kısa ilgimiz sadece hızlı yaşamdan kaynaklanmıyor, meraklı bir hazla yaşıyoruz.

Çabucak tüket…

Biran önce ulaş…

Alelacele yap…

Hızla tamamla…

Sıradaki… Sıradaki… Sıradaki…

Skora dayalı yaşıyormuşuz gibi. Üst üste yığılan bakılmışlar, söylenmişler, tamamlanmışlar, halledilmişler, falan ve filanlar…

Her şeyle ama her şeyle o kadar ilgiliyiz ki hiçbir şey ilgimize mazhar olamıyor.

Kısa anlar,

Sıkıştırılmış ilişkiler,

Daraltılmış alanlar,

İç içe geçmiş davranışlar, sözler, etkileşimler ama hiçbir şeyin içinde yer almama, bulunmama, olmama, olamama.

Bakım yapmayı, (saç baş, elbise vb.) ilgilenmek zannediyoruz; kendimize dahi ilgili değiliz.

Bir ilgi oyununa hapsolmuşuz ve ilgisizliği oynadığımızın farkında değiliz.

Kendi kendimize dayattığımız “koş”, “yetiş”, “şuna da bak”, “şunu da yap”, “şuraya da git” emir kipleri bizi ilgisiz kendimize ikna ediyor.

Her ün sosyal medyada paylaşımlar yapıyoruz.

KAYDIRMALI BİR YAŞAM ile çepeçevre sarılmışız.

Belki bir yeşil yanma süresi kadar bile değil beklemelerimiz, bakmalarımız, ilgimiz…

Görmek gibi bir derdimiz yok. Olmanın imkânı da yok.

İlgi…

İlgilenmek…

İlgili olmak…

Kırk tarakta bezimiz var.

Kendimizi kandırıyor ve kendimize dürüstüz ve bu ikisin birbiriyle bağdaşmaz olduğuna ama bununla yaşayabileceğimize kendimizi inandırmışız.

İlgi oyunu ilgisizliği maskeler…

Belki de bu YENİ İLGİ BİÇİMİMİZDİR, yani bir İLGİ VERTİGOSUDUR, kim bilir.

imaj:au

9 Nisan 2025 Çarşamba

Barbarlar


"Gitmem lazım."

"Biraz daha kal", dedi genç adam.

Kız adamdan uzaklaşmaya çalıştı.

"Bir kerecik daha."

Mıknatıslı dudakları ayrıldığında kız elini anlına götürerek fısıldadı:

"Gitmem lazım."

Her zaman zorbalar oldu hayatımızda.

Bizi sevdiğimiz, inandığımız her şeyden koparmaya çalışan.

Başaramadılar.

Sevmekle başlar insanın yalnızlığı.

Neyi, ne için sevdiğimiz bizi ilgilendirir.

Sevilen dahi bilmeyebilir sevildiğini.

Hatta sevilen ölmüş bile olabilir.

Barbarlar ise ölmez. Barbarlık ölmez.

Zorbalık bir hortlak gibidir, dolaşır durur ve onun laneti de budur: ölememek. Bu cehennem acısını hafifletmek için bulaşır bize.

Kırar.

Döker.

Acıtır.

Kan akıtır.

Yandığı ateşin verdiği acıyı hissetmemek için yapar bunları. Kendi rahatlatmanın ötekine acı vermek olduğunu inandırmıştır kendisini.

Kültürel altyapısı bu inançla şekillenmiştir.

Gençlik ideallerine ihanet etmiştir barbarlar. Bu yüzden affetmezler kendilerini.

Bu yüzden sevemezler.

Bu yüzde kendi acılarından başka hiçbir şeye inanmazlar.

Acının dönüştüreceğini düşünürler.

Oysa küle dönmüş olan neyi dönüştürebilir?

Dudaklarını sadece yemek ve içmek için kullanmış olanlar bunun dışında neyi hissedebilirler?

Herkes dansa davetli değildir.


"Gitmem lazım."

"Biraz daha kal."


imaj: au