PALESEBO YA DA İÇİMİZDEKİ MUHAFAZAKÂR
Evren müşfik bir Tanrı’nın yarattığı bir
mekân mı, yoksa Tanrı’nın gazabının yansıdığı bir coğrafya mı? Yeterince
sınandığımızı düşünürüz. Peki, gerçekliğin fazlasını kaldırabilir miyiz?
Örneğin Tanrı’yı karşımızda görsek ne yapardık acaba? Pandemi dolayısıyla
bilims insanları, özellikle de sosyologlar araştırmalar yapıyor. Bunlardan en
önemlisi Prof. Dr. Veysel
Bozkurt’ın ekibiyle birlikte hazırladığı bir araştırma. Bu bilimsel
araştırmanın sadece bir bölümü ile ilgili kendi, spekülosyona da açık olan
fikirleri ifade etmek istiyorum: Bu bilimsel araştırmada, araştırmaya
katılanların yaklaşık yüzde 30’u bu “virüsü Allah’ın insanlara bir cezası”
olarak niteliyor. Bu yüksek bir rakam mı? Burada asıl önemli olan oran değil
kanımca. Bu araştırmaya katılanların önemli bir bölümünün hatta tümünün
Üniversiteli, bir kısmının üniversitede öğretim, araştırma vb. görevlisi
olduğunu düşünün. Yani bir anlamda seküler veya seküler olduğunu düşündüğümüz
bir kesim, bu yüzde 30’luk kesim. İnancın aşırı basitleştirmesi sekülerliği tek
başına yol arkadaşı yapabildiği gibi bir anda sekülerliği dışlayıcı bir
fonksiyon da üstlenebilir mi? Ya da sekülerlikten ne anlıyoruz? Ya da bütün bu
olup itenlerin sekülerlikle veya geleneksel inancımızla ilgisi var mı?
KULLANIŞLI GELENEK
İstanbul’da, annesi,
babası köy enstitüsü mezunu, özellikle 70’li yıllarda sendikal faaliyetlerde
bulunmuş, yargılanmış, öğretmen olan, aydın, sosyal demokrat, hatta yıllarca
CHP’ye oy vermiş İstanbul Üniversitesi, Marmara Üniversitelerde özellikle de
plastik sanatlar üzerine lisans eğitimi almış, iddialı arkadaşlarımda gözlemlemiştim
çocuk sahibi olan insanların muhafazakârlaştığına şahidim. “Sen anlarsın bu
işlerden dua eder misin?” Bir şeyden anladığım falan yoktu, söylerdim de
kendilerine ama “Dua edelim mi?” Dua ederdik, ne için dua ettiğimizi bilmeden. “Dua
çocuğu huzur veriyor” Öyle miydi bilmiyorum. Bu elbette bilimsel bir veri
değil, öznel bir gözlem. Üstelik bu tek bir örnek de değil. Buraya sadece bir
tanesini yazdım. Böyle epeyce bir gözlemim var. Sonradan bu tür bazı bilimsel
araştırmalar da okumuştum. Anne baba olan genç kadın ve erkeklerin modern de
olsalar muhafazakârlaştığını anlatıyordu bu makaleler. Muhafazakârlaşma daha
çok bebek bakımında sınanmış geleneklerin ve göreneklerin devamı
niteliğindeydi. Çocuğu olan genç evlilerin hayatına anne-babaları
(büyükkanne-büyükbaba) müdahil oluyorlar. Yeni ebeveynler de bu durumu gönüllü
kabulleniyorlar. Sanırım kendi deneyimlerinin yetmediğini düşünüyorlar genç
anne-babalar. Kendilerini yetiştirmiş anne babaların doğru şeyler yaptığına
inanıyorlar. Bu aile içinde üçüncü nesil için, ilk iki neslin birleşmesi,
sadece güç birliği değil sınanmış doğrulardan oluşan deneyim birlikteliğinin
oluşturulması gibi düşünülebilir. Yeni doğmuş bebeğin emzirilmesinden,
yıkanmasına, altına bez tutulmasından, kundaklanmasına kadar, daha önce
sınanmış olanlar, yeni aile içine aktarılıyor. Dolayısıyla genç bir kadın ve
erkeği sadece bebeğin doğması anne baba yapmıyor. Çevre de bu genç insanların anne
baba olmasına katkıda bulunuyor. Çevre elbette genelde muhafazakâr; muhafazakâr
olması doğal çünkü bir önceki nesildir bu. Bu muhafazakârlık yeni doğmuş bebeğe
bir yaşam atmosferi oluşturuyor. Bu atmosfer bebeğin modern anneden koparılan
kordonunu sanki daha geniş bir beslenme alanına ki, bu alan geçmişin
sınanmışlar doğası olsa gerek, bağlıyor. Böylece ne tam gelecek terk edilmiş
oluyor, ne de modern bebek yetiştirme teknikleri reddedilmiş oluyor. Dahası
karma bir yaşam aktarılıyor bebeğe, büyütülmesi sırasında. Bu en modern
dediğimiz toplumlar için de böyle olsa gerek.
BİR TERAPİ YÖNTEMİ OLARAK KUTSALIN
CAZİBESİ
Ben de kendime adıma böylesi bir karma
ortamda yetişmiştim. Her ne kadar sonradan o bağ kopmuş olsa da bebeklikte ve
çocuklukta edindiğimiz temaların izleri silinmiyor. İstediğimiz kadar
dünyevileştiğimizi, büyüden, sihirden, büyü ve sihrin belirsiz dünyasından
koptuğumuzu düşünelim, inanç dünyamızı, Tanrı ile ilişkimizi kendimiz
düzenlediğimizi düşünelim iş yine gelip bu kolektif muhafazakâr bilincin
kıyısına dayanıyor. Taşınabilir, aktarılabilir ergonomik geleneğin bunda etkili
olduğunu düşünüyorum. En seküler insanlar bile deprem anında bir anda
muhafazakârlaşıyor. Hatta buna muhafazakârlaşma bile denmez, aşkın biçimde
Tanrı ile yeni bir ilişkiye giriyor. Sanki anlık inanç değişikliği yaşıyor.
Tanrı ile olan ilişkisini, aradaki bütün biriktirdiklerini kaldırarak, ani bir
baskın yemiş gibi bir anda yeniden düzenliyor. Bu korkunun, endişenin ve
belirsizliğin yarattığı bir etki olduğu kadar, geleneğin beklikten ve
çocukluktan işlenmiş olması da olabilir. Tanrı’ya ve dünyaya yüklenen
değerlerde bir anda farklılaşma yaşanıyor. Bunları da gözlemledim ve bu öznel
gözlemlerin de oldukça fazla.
ÖĞRENİLEN MUHAFAZAKÂRLIK
Şu da bir gerçek ki insan bilinci bir
tabular asa. Sonradan edindiklerimiz arasında inanç da var. Bir anlamda Tanrı,
öte dünya inancını da öğreniyoruz. Bunu şunun için de söylüyorum. Üniversiteli
insanların virüsü Tanrı’nın insanlar üzerine gönderdiği bir ceza olduğunu
düşünmeleri öğrenilmiş olanın da yansıması olabilir. Şöyle ki: Ülkemizde hiç
yabancısı olmadığımız bir görüntü vardır. Üniversite sınavı olacağı hafta
sonundaki o Cuma günü anneler babalar türbelere dua etmeye giderler. Bu
görüntüler ve röportajlara yabancı değilsinizdir, gazetelerde televizyonlarda
yayınlanır. Elbette o sınav dönemine kadarki olan süreçlerde de insanların
Tanrı ile ilişkileri bu bağlamda değerlendirilebilir. Yani iyinin Tanrı
tarafından insanın iyiliği için gönderildiğine inanan insanlar, kötülüğünde
yine Tanrı tarafından insanın iyiliği için gönderildiğini düşünmesi kaçınılmaz.
Bu sadece virüs salgınıyla ilgili de değil. Deprem gibi felaketlerde de bu
düşünceler ve inanış biçimlerinin yansımalarını görmek mümkün. Tarihsel
süreklilik içinde örneğin erkek erkeğe ilişkilerin arttığı iddia edilen bir
topluluğun Tanrı tarafından toprağın altına batırıldığı vb. öyküler mevcut… Ancak
Tanrı Cehennem’i yaratmış neden insana dünyada ceza versin?” sorunun bir cevabı
yok. Öyle ya neden iyiler cezalandırılıyor, masum çocuklar ölüyor, bunu kurunun
yanında yaş da yanar ile izah etmek mümkün değil. Oysa Tanrı’nın kötülük
merkezlerini suçüstü yapmak gibi bir gücü yok mu? Sonuçta da şu bir gerçek ki,
içimizdeki o muhafazakârı hep yaşatıyoruz, bunu öğrendiğimiz için yaptığımız da
kesin. Çünkü böylesi bir öğreti bize bir psikologdan daha güven verici olabilir; olmasa bile palesebo da teselli verici bir ilaç, öyle düşününce. (au



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder