21 Nisan 2020 Salı

PALESEBO YA DA FELAKETLER KARŞISINDA İÇİMİZDE UYANAN MUHAFAZAKÂR

İnsanlar çocuk sahibi olunca muhafazakârlaşırlar, insanlar bir felaket karşısında da muhafazakârlaşırlar, ama neden? Kaygı verici, güvenliğimize kastedici bir olay karşısında bunu hem Tanrı'nın cezası hem de Tanrı'ya dönüşün bileti olarak nasıl görebiliriz? Bu inanç paradoksumuzun altında ne var? Palesebo bağımlısı mıyız, yoksa Tanrı inancı bağlamında öğrendiklerimiz bir psikiyatristen veya psikologdan daha mı teselli verici?



PALESEBO YA DA İÇİMİZDEKİ MUHAFAZAKÂR
Evren müşfik bir Tanrı’nın yarattığı bir mekân mı, yoksa Tanrı’nın gazabının yansıdığı bir coğrafya mı? Yeterince sınandığımızı düşünürüz. Peki, gerçekliğin fazlasını kaldırabilir miyiz? Örneğin Tanrı’yı karşımızda görsek ne yapardık acaba? Pandemi dolayısıyla bilims insanları, özellikle de sosyologlar araştırmalar yapıyor. Bunlardan en önemlisi Prof. Dr. Veysel Bozkurt’ın ekibiyle birlikte hazırladığı bir araştırma. Bu bilimsel araştırmanın sadece bir bölümü ile ilgili kendi, spekülosyona da açık olan fikirleri ifade etmek istiyorum: Bu bilimsel araştırmada, araştırmaya katılanların yaklaşık yüzde 30’u bu “virüsü Allah’ın insanlara bir cezası” olarak niteliyor. Bu yüksek bir rakam mı? Burada asıl önemli olan oran değil kanımca. Bu araştırmaya katılanların önemli bir bölümünün hatta tümünün Üniversiteli, bir kısmının üniversitede öğretim, araştırma vb. görevlisi olduğunu düşünün. Yani bir anlamda seküler veya seküler olduğunu düşündüğümüz bir kesim, bu yüzde 30’luk kesim. İnancın aşırı basitleştirmesi sekülerliği tek başına yol arkadaşı yapabildiği gibi bir anda sekülerliği dışlayıcı bir fonksiyon da üstlenebilir mi? Ya da sekülerlikten ne anlıyoruz? Ya da bütün bu olup itenlerin sekülerlikle veya geleneksel inancımızla ilgisi var mı?
KULLANIŞLI GELENEK 
İstanbul’da, annesi, babası köy enstitüsü mezunu, özellikle 70’li yıllarda sendikal faaliyetlerde bulunmuş, yargılanmış, öğretmen olan, aydın, sosyal demokrat, hatta yıllarca CHP’ye oy vermiş İstanbul Üniversitesi, Marmara Üniversitelerde özellikle de plastik sanatlar üzerine lisans eğitimi almış, iddialı arkadaşlarımda gözlemlemiştim çocuk sahibi olan insanların muhafazakârlaştığına şahidim. “Sen anlarsın bu işlerden dua eder misin?” Bir şeyden anladığım falan yoktu, söylerdim de kendilerine ama “Dua edelim mi?” Dua ederdik, ne için dua ettiğimizi bilmeden. “Dua çocuğu huzur veriyor” Öyle miydi bilmiyorum. Bu elbette bilimsel bir veri değil, öznel bir gözlem. Üstelik bu tek bir örnek de değil. Buraya sadece bir tanesini yazdım. Böyle epeyce bir gözlemim var. Sonradan bu tür bazı bilimsel araştırmalar da okumuştum. Anne baba olan genç kadın ve erkeklerin modern de olsalar muhafazakârlaştığını anlatıyordu bu makaleler. Muhafazakârlaşma daha çok bebek bakımında sınanmış geleneklerin ve göreneklerin devamı niteliğindeydi. Çocuğu olan genç evlilerin hayatına anne-babaları (büyükkanne-büyükbaba) müdahil oluyorlar. Yeni ebeveynler de bu durumu gönüllü kabulleniyorlar. Sanırım kendi deneyimlerinin yetmediğini düşünüyorlar genç anne-babalar. Kendilerini yetiştirmiş anne babaların doğru şeyler yaptığına inanıyorlar. Bu aile içinde üçüncü nesil için, ilk iki neslin birleşmesi, sadece güç birliği değil sınanmış doğrulardan oluşan deneyim birlikteliğinin oluşturulması gibi düşünülebilir. Yeni doğmuş bebeğin emzirilmesinden, yıkanmasına, altına bez tutulmasından, kundaklanmasına kadar, daha önce sınanmış olanlar, yeni aile içine aktarılıyor. Dolayısıyla genç bir kadın ve erkeği sadece bebeğin doğması anne baba yapmıyor. Çevre de bu genç insanların anne baba olmasına katkıda bulunuyor. Çevre elbette genelde muhafazakâr; muhafazakâr olması doğal çünkü bir önceki nesildir bu. Bu muhafazakârlık yeni doğmuş bebeğe bir yaşam atmosferi oluşturuyor. Bu atmosfer bebeğin modern anneden koparılan kordonunu sanki daha geniş bir beslenme alanına ki, bu alan geçmişin sınanmışlar doğası olsa gerek, bağlıyor. Böylece ne tam gelecek terk edilmiş oluyor, ne de modern bebek yetiştirme teknikleri reddedilmiş oluyor. Dahası karma bir yaşam aktarılıyor bebeğe, büyütülmesi sırasında. Bu en modern dediğimiz toplumlar için de böyle olsa gerek.
BİR TERAPİ YÖNTEMİ OLARAK KUTSALIN CAZİBESİ

Ben de kendime adıma böylesi bir karma ortamda yetişmiştim. Her ne kadar sonradan o bağ kopmuş olsa da bebeklikte ve çocuklukta edindiğimiz temaların izleri silinmiyor. İstediğimiz kadar dünyevileştiğimizi, büyüden, sihirden, büyü ve sihrin belirsiz dünyasından koptuğumuzu düşünelim, inanç dünyamızı, Tanrı ile ilişkimizi kendimiz düzenlediğimizi düşünelim iş yine gelip bu kolektif muhafazakâr bilincin kıyısına dayanıyor. Taşınabilir, aktarılabilir ergonomik geleneğin bunda etkili olduğunu düşünüyorum. En seküler insanlar bile deprem anında bir anda muhafazakârlaşıyor. Hatta buna muhafazakârlaşma bile denmez, aşkın biçimde Tanrı ile yeni bir ilişkiye giriyor. Sanki anlık inanç değişikliği yaşıyor. Tanrı ile olan ilişkisini, aradaki bütün biriktirdiklerini kaldırarak, ani bir baskın yemiş gibi bir anda yeniden düzenliyor. Bu korkunun, endişenin ve belirsizliğin yarattığı bir etki olduğu kadar, geleneğin beklikten ve çocukluktan işlenmiş olması da olabilir. Tanrı’ya ve dünyaya yüklenen değerlerde bir anda farklılaşma yaşanıyor. Bunları da gözlemledim ve bu öznel gözlemlerin de oldukça fazla.
ÖĞRENİLEN MUHAFAZAKÂRLIK
Şu da bir gerçek ki insan bilinci bir tabular asa. Sonradan edindiklerimiz arasında inanç da var. Bir anlamda Tanrı, öte dünya inancını da öğreniyoruz. Bunu şunun için de söylüyorum. Üniversiteli insanların virüsü Tanrı’nın insanlar üzerine gönderdiği bir ceza olduğunu düşünmeleri öğrenilmiş olanın da yansıması olabilir. Şöyle ki: Ülkemizde hiç yabancısı olmadığımız bir görüntü vardır. Üniversite sınavı olacağı hafta sonundaki o Cuma günü anneler babalar türbelere dua etmeye giderler. Bu görüntüler ve röportajlara yabancı değilsinizdir, gazetelerde televizyonlarda yayınlanır. Elbette o sınav dönemine kadarki olan süreçlerde de insanların Tanrı ile ilişkileri bu bağlamda değerlendirilebilir. Yani iyinin Tanrı tarafından insanın iyiliği için gönderildiğine inanan insanlar, kötülüğünde yine Tanrı tarafından insanın iyiliği için gönderildiğini düşünmesi kaçınılmaz. Bu sadece virüs salgınıyla ilgili de değil. Deprem gibi felaketlerde de bu düşünceler ve inanış biçimlerinin yansımalarını görmek mümkün. Tarihsel süreklilik içinde örneğin erkek erkeğe ilişkilerin arttığı iddia edilen bir topluluğun Tanrı tarafından toprağın altına batırıldığı vb. öyküler mevcut… Ancak Tanrı Cehennem’i yaratmış neden insana dünyada ceza versin?” sorunun bir cevabı yok. Öyle ya neden iyiler cezalandırılıyor, masum çocuklar ölüyor, bunu kurunun yanında yaş da yanar ile izah etmek mümkün değil. Oysa Tanrı’nın kötülük merkezlerini suçüstü yapmak gibi bir gücü yok mu? Sonuçta da şu bir gerçek ki, içimizdeki o muhafazakârı hep yaşatıyoruz, bunu öğrendiğimiz için yaptığımız da kesin. Çünkü böylesi bir öğreti bize bir psikologdan daha güven verici olabilir; olmasa bile palesebo da teselli verici bir ilaç, öyle düşününce. (au

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder