12 Nisan 2020 Pazar

Hayatta Kalma Sınırı Olarak Çizgiler: SAKARLIK VE FERAGÂT


AÇIK LABORATUVAR

Bugün, (12 Nisan 2020) İstanbul’da bir abartı gibi gelebilir ama otuz beş kilometreye yakın yol yürümüşüm. Dört buçuk saat sürdü yürümem. Bu kendi dünyama kendi kendime açık bir laboratuar içinde bir deneyim olmalıydı. Araştırma evrenimin örneklem mekânı Merter’den Zincirlikuyu, oradan Barbaros Bulvarı’ndan Beşiktaş, Beşiktaş’tan Dolmabahçe, Dolmabahçe’den Taksim, Taksim İstiklal Caddesi’den Karaköy, Perşembe Pazarı, oradan Eminönü, Unkapanı, Fatih, Karagümrük, Edirnekapı, Topkapı, Cevizlibağ ve nihayet başlangıç yeri Merter. Tam on beş kez polisler – neden dışarıda olduğumu sordu. Ben de basın kartımı gösterdim. Dışarıda polislerden, ekmek dağıtıcılarından, temizlik işçilerinden ve gazete, televizyon çalışanlarından başka kimse yoktu. Oysa bütün bu gezip dolaştığım, yürüdüğüm yerlerde normal günlerde en iyi ihtimalle üç dört milyon insanın sürekli hareket halinde olduğu yerlerdi. Önceki zamanlarda buralarda yürümek, karşıdan karşıya geçmek zordu. Hatta bu yürüdüğüm otuz kilometreyi aşkın yerlerden toplu taşıma ile geçseydim muhtemelen yürüdüğüm saat kadar sürerdi. Yürümek zorundaydım çünkü başka vasıta yoktu. Bisikletime de binmek istemedim çünkü gerçekten de bu deneyimi yaşamak istedim.  
ANONS VE AKILLI ASİSTAN SİRİ İLE SOKAK ADAMI
Sabah saat 09.00’daki son metrobüse yetişebildim. Son metrobüs saba saatin 09’undaydı, düşünün. Güvenlik görevlisi dışında yolcu olarak benden başka kimsenin olmadığı metrobüs durağında beklerken, o bildik otomatik anons iki kez devreye girdi, “Güvenliğiniz için lütfen sarı çizgiyi geçmeyin”. Akıllı asistan Siri’nin sesi değildi bu ses. Üstelik durakta sadece ben olunca bu uyarıyı doğrudan üzerime alındım. Doğrusu bir özne olarak aptal olmadığımı söyleyebilirdim ama bu beni aptal yapardı. Yine de bir aptallık vardı ortada kanımca. Ben nasıl olur da kendi güvenliğimi tehlikeye atabilirim? Nasıl olur da otomatik bir anonsla uyarılabilirim ve neden? Abartıyorsun diyebilirsiniz. Olabilir mi? “Güvenliğiniz için lütfen sarı çizgiyi geçmeyin”. Tanrım, bu inanılmazdı. İnanın inanılmazdı. Şöyle düşündüm: Bir günde hepimiz yok olmuşuz ve bu sesler sürekli tekrarlanıyor ama hiç kimse duraklarda yok. Sürekli trafik ışıkları yanıp sönüyor ama trafikte hiç araç, yaya geçitlerinde hiç insan yok. Ya da tam tersini düşünelim. Hepimiz yaşıyoruz ve bu uyarıların hiçbirisi yok. Hangisinin bir felaket ve taş devrine ait bir yakınsama, hangisinin modern çağa ait bir iyilik hali olduğuna karar veremedim doğrusu. Zaten coşkulu bir ifratla terfidin arasında gibi hissettim kendimi yürürken. Bir gün önce cıvıl cıvıl olan ve bu cıvıltısı karşısında mızmızlandığımız şehir bütün anonimliğini ve doğallığını yitirmişti. Sihirsiz, eğlencesiz, obez birinin kendi ağırlığı üzerinde yaşaması gibi bir halt-i ruhiye ile öylece kalakalmış gibiydi. Ancak bizi medeni yaptığını düşündüğümüz trafik ışıkları (ki trafik ışıkları yasadır ve uyulmak zorundadır yani bir bakına faşizmi kendi kendimize yaratmışızdır) yanıp sönüyordu, geçen olmasa da. Aynı şekilde toplu taşıma araçlarındaki anonslar (anonslarda etik bir zorunluluğun bizi evcilleştirme girişimiydi) devam ediyordu. Bunlar bizi medeni yapıyordu. Sadece bunlar mı? Daha bir sürü sembol vardı etrafımda. Bu dört saati aşkın süre içinde bütün bu sembolleri gördüm, duydum ve tecrübe ettim. Örneğin bir sembol ve dil olarak ambulanslar görünüyordu ama sesleri yoktu. Sesleri olmayınca ambulanslarda herhangi bir acil durum hali olmadığı hissine kapılmıştım. Oysa salgın vardı, sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti, her gün onlarca insan hayatını kaybediyordu… Sokak yaşayanı, kırklı yaşlarında bir adam 1 lira istedi. Bir liram yoktu, vermek de istemedim. Onbeş yirmi adım attım, sonra oraya kadar yaptığım yürüyüş (Bu olay Karaköy’de oldu) esnasında yürüdüğüm güzergâhtaki kimsenin olmadığı bütün sokak hayvanlarının önünde avuç avuç mama olduğunu ve bunları iştahla yediklerini, mamaların yanında keyifle yattıkları aklıma geldi. Döndüm. Cüzdanımdan yirmi lira çıkardım. İçki almamasını rica ettim (zaten nerden alabilecekse-belki temin edebilirdi). Almayacağını söyledi. Karnı açmış. Ancak yemek alacak hiçbir yeri yokmuş. Kasımpaşaya doğru gitmesini söyledim, belki açık yer bulabilirdi… Bu earada polisler bize işaret etmişlerdi, - gitme o tarafa ceza yazıyorlar, dedi. Ben de gazeteci olduğunu söyledim, - ha iyi o zaman git, dedi… Herhangi bir açık büfe, benzin istasyonu oralarda ve – ben Kasımpaşa tarafına bakayım, dedi. Ekmek arabalarından birini durdurmasını söyledim. Bunların hepsi ve daha fazlası sembollerimizdi bizim günlük hayattaki, birçoğunu görmüyorduk, bazılarını görmezden geliyorduk, bazıları görüyordum ama belki hemen hiçbirisini ama anlamıyla hissedemiyorduk. Anlamak demiyorum hissedemiyorduk. O an semboller sosyolojisinin hayati bir öneme sahip olduğunu düşündü.


SEMBOLLER: YAŞAM DESTEK ÜNİTELERİMİZ
Canlı cansız sembolleri biz medeniyetimizin çıkartma kâğıtları yapmıştık ve her yere asmıştık, kimi fısıldıyordu, kimi bağırıyordu bizi hayatta tutmak için. Bizi ölmemeye, hayatta tutmaya çağıran trafik ışıkları, trafik levhaları, genel uyarı görselleri, inşaat girişlerindeki güvenlik uyarı levhaları, çöp kutuları, sokak adları taşıyan levhalar ve daha binlercesi, belki milyonlarcası ve tabii bizi hazza çağıran reklam panoları. Diğer bütün kuşatmalar bir yana bir semboller kuşatması altındaydık veya bir balık gibi bir semboller fanusu içinde yaşamaya çalışıyorduk; balık hafızalı olarak. Bu bizim aptal olduğumuzun bir göstergesi yoksa zekâmızın işaretleri miydi? İkisi de olabilir ama belki daha önemlisi barbarlığımıza karşı aldığımız tedbirlerdi bunlar. Taş devrimde yaşamasak bile bir yanımız vardı taş devri sakarlığımızı içimizde yaşatan. Belki genlerimizde atalarımızın taş devrinde yaşadıkları zorlukları biliyorduk veya sonrasındaki kaoslarda birbirimizi nasıl yok ettiğimizi biliyorduk ve bu yüzden fedakârlık yapıyorduk birbirimiz için. Bu medeniyet veya modernlik dediğimiz harcın içindeki bir bileşendi ve önemli bir bileşendi. Yani kendi kendimizi, kendi icat ettiğimiz ve bize dayatmasını taahhüt altına aldığımız sembollerle hayatımızı düzene koyabiliyorduk. O semboller o kadar sadık ve fedakârdı ki, biz yokken bile hizmetlerini aksatmıyorlardı. Sarı çizgileri- lütfen geçmemeliydik. Oraya dokunmamalıydık. Şöyle yapmamalıydık. Böyle yürümemeliydik. Baretimizi giymeliydik… Daha bir sürü şey yapmalıydık modern olabilmek ve hayatta kalabilmek için. Çünkü semboller canlıydı, hayatımızın içindeydi ve bizi hayatta tutmaya alışıyor, bizi dış çevrenin olağanüstülükleriyle birlikte birbirimizin kastına da bent oluyorlar. Bu sembolleri biz bulmuştuk. Ayrıca kırmızı çizgimiz de vardı. Bir yandan sarı çizgilerle dış dünyamızı düzenlerken kendi dünyamızda da kırmızı çizgilerimiz vardı. Özne ile nesne ilişkisi aslında kesin çizgilerle ayrılmıştı. Nesneyi sarı çizgiler üstlenmişti, özneyi ise kırmızı çizgiler. Kırmızı çizgilerimiz vardı ve o mesafeden sonraki her hareket özneye yapılan bir saldırı olarak algılanır, tepki görürdü. Bu tepki evimize, daha önceki bir yazımda belirttiğim gibi ilk kabuğumuza çekilme olarak da ortaya çıkabilirdi. Bu çekilme de, virüs de bir semboldür. Sadece bir anlam bulma derdiyle söylemiyorum veya gamlı bir baykuş da değilim.
SON BİR KAÇ CÜMLE

Elbette bir çöküş teorisi gerçekleşmiyor gibi görünse de çok ilginç deneyimler yaşıyoruz. Semboller üzerinden çok kısa bir değerlendirme yaptım. Dört buçuk saat süren otuz beş kilometrelik bu İstanbul yürüyüşünde çok fazla şey gördüm ve yaşadım. Bunları zaman içinde yine paylaşacağım. Yaşamın ucuna doğru yolculuk yaparken, yeryüzüne ve birbirimize dayanabilmek için icat ettiğimiz her şey aslında bizi birbirimize bağlayan. Sakarlıklarımız kasıtlı düşmanlığa dönmediği sürece feragat ettiğimiz şeyler bizden öyle çok şeyler de alıp götürmüyor aslında, hayatı daha anlamlı ve yaşanabilir yapıyor, bizi hayatta tutuyor… Bir de işin bir başka yanı var tabii ki: Şöyle; bir levhanın(sembol) bizi yönlendirmesine hatta yönetmesine tepkisizce uyarız ama bir insanın yönlendirmesi bizi rahatsız eder. Neden? Bugün hepimizi en faşistten daha bir faşist bir virüs yönetmiyor mu? Burada durup düşünmek gerekmez mi?(au

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder