ÖFKELİ
FİL
Gözümüzün
önünde, hemen, baktığımı pencerenin önünde destansı, çağ dönümünü hissettiren
bir trajedi gerçekleşirken, iktidar,
pandemiyi kullanarak bizi hem eziyor hem de felce uğratıyor. Bu adaletsizliğin
adını koymaya uğraşmak yerine bir mücadele yöntemi belirlenmesi ihtiyacı,
olağan bir ihtiyacı karşılamaktan çok daha önemli görünüyor. Ülkeyi
yönetenlerin neredeyse hiçbir şey yokmuş, sadece bir nezle gripmiş gibi olaya
yaklaşıp, sonra azıcık durumun vehametini kavrayınca duaya sarılma duyurusu,
yıllardı insanları nasıl kullandıklarının da bir ayırıcı niteliği olarak tekrar
ortaya çıktı. Aciz durama getirilmiş devletin acizliğini gizlemek yerine kendi
yalanlarını kapatmak amacıyla yardım toplamaya girişmeleri de ayrı ir garabet
olarak tarihe geçti. Bir başka hayati durum ise iktidarın yıllardır kullandığı çatışmacı
üslubu, bugün kaybettiği yerel yönetimlerde bir bölücülük travmasıyla aynı
kefeye koyması, bir telaşın ve korkunun değil, aslında gerçekte ne yapmak ve ne
yapmak istemediklerinin bir göstergesi ola gerek. Ancak geldiğimiz noktada
artık bütün bu olup bitenlerin, yani iktidarın ve onun etrafındaki bir grubun
ortaya koyduğu tavır, bu kez de dünyayı kasıp kavuran, sevdiklerimizi bizden
ayıran bir pandemi üzerinden sade ayrımcılığı körüklemek ve buradan çıkacak
enerjiyle yola devam etmekten öte, ölü sevicilik olsa gerek. Yıllar önce,
öğrenilmiş bir kinle kinlenmiş yöneticilerin, en ağır zamanlardan geçtiğimiz bu
dönemde ve en ağır biçimde ortaya çıkması, bir filin her şeyi camdan olan bir
dükkâna saldırması kadar trajik.
YİYEBİLDİĞİ
KADAR HAYAT YEMEK
Fil
nihayetinde kendi trajik sonunu hazırlarken, kendinde de ölümcül yaralar açarak
kırabildiği kadar kırıp, dökebildiği kadar dökmesi ancak yıllar önce öğrenilmiş
bir kinin kusulmasından öte bir şey değil. Bu düpedüz ölü sevicilik. Geçmişe,
geçmişin çaresizliklerine takılıp kalmak. Büyük kırılmalar olduğunda dine
saklanmak gibi… Denenmiş bu olumsuz yollar, çıkmaz sokaklar hâlâ nasıl akılcı
bir yönetme ve sorun çözme yöntemi olabilir, şaşırmamak elde değil. “Ölen ölür
kalan sağlar bizimdir” deyimi böyle durumlar için geçerli değil. “Öldürdüğümüz
öldürürüm, yaşayanları da otoritem altında tutarak yola devam ederim” düşüncesi
bu. O dünya ve o ülke var mı? Aslında yok. Büyük kırılmaların bir direniş
yaratma gücü de var. Hem ezilme hissi yaşayıp hem de felç halinden çıkmış
toplumlar var. Bu etik yükümlülüğün duyular üzerine etki etmesi olarak
açıklanabilir. Eyleme geçebilmek için elli bir dereceye kadar ezilme hissi
yaşamak da şart olabilir. “Her ölünün eti yenmez” olduğu gibi herkesi de
öldüremezsin. Hangi anlamda olursa olsun aşırı yükleme mutlaka bir karşı
tepkiyi ortaya çıkarır.
İKTİDAR
BİR ÇAĞ DÖNÜŞÜMÜ YAŞANDIĞININ FARKINDA DEĞİL
Bugün
ülkeyi yöneten iktidarın bir çağ değişimi yaşandığının farkında olduğunu
sanmıyorum. Kendi küçük dünyalarında başrolü oynamanın tatmin ediciliği, büyük
fotoğraf karşısında bir nokta bile değil. Eve kapadık evet ama düşünüyoruz.
Evde kalıyoruz evet ama şahit oluyoruz. Bir Ortaçağ'ın kapandığı gibi başka bir
çağın kapanıp, yeni bir çağın açıldığına şahit olarak camların ardından bakıyoruz
evet ama düşünüp, sorguluyoruz. Yüzlerce yıllık bir geleneğin temsilcisi olarak
iktidarın, kendini hâlâ aynı geleneği yaşatma inadı sadece yamyamlık da değil,
kendini yiyen bir organizma, bir çifte yamyamlık. Kendi bahçelerinde ağaçlar
çiçek açıyor olabilir bu bahar günlerinde bizler evde otururken ama o ağaçların
meyveleri yaza doğru çok acılaşacak. Yarın sofra kurulduğunda bugünkü iktidar
ve ona destek verenler o sofrada olmayacaklar. Belki yad bile edilmeyecekler.
Bugün iktidara destek veren seçmenler de, nasıl bu insanlara oy verdiklerinin
hesabını çocuklarına ve torunlarına verme telaşında olacaklar. Bugün – ama’sız
bir yere doğru evrilirken ölü sevici bir iktidarın, hazin biçimde yok oluşuna
belli bir bilinç ve aydınlanmayla şahitlik etmek, elbette el ovuşturmak
anlamına gelmez. Diktatör ve yamyamlık evet bir siyaset biçimi olabilir ama o
ölüler de bir yankı olarak hep kulaklarda kalır ve sadece uyku değildir
kaybedilen.
HİBRİT
ÇAĞI VE AHLAKSIZ VİRÜS
Şu
bir gerçek ki: Virüsün kendi içinde bir ahlakı yok. Kimseyi umursamıyor, Tanrı’yı
bile. Önüne ne geçerse içine alıyor veya dışarıya, insanların ulaşamayacağı
yere atıyor. Dünya dizlerini üzerine çökmüş durumda. Zihinlerimiz normale dönüş
istiyor. Bugünü geleceğe dikmek istiyoruz. Bu korkunç umutsuzluğun ve yasın
karşısında hiçbir şey normale dönmek kadar daha trajedik olamaz. Normal,
bugünkü iktidar ve bu iktidarın destekçileridir. Pandemi bizi kötü
geçmişimizden koparmak istiyor. Nasıl bir ülke ve dünya istiyoruz? Pandemi bize
bu soruyu soruyor. Bu kesinlikle yeni bir basamak, yeni bir portal, yeni bir
veri tabanı. Bu önceki dünyadan bir sonraki dünyaya geçiş aşaması. İktidarın ve
onun destekçilerinin daha ne kadar önyargılarla hareket edeceği elbette
önümüzdeki günlerde ortaya çıkacak. Aynı şekilde iktidarın veri tabanını
güncelleyip güncellemeyeceğini de göreceğiz. Bugün ise iktidarın her şeyi gördüğünü
inkâr edebiliriz, çünkü görmüyor umuyor; dolayısıyla bu inkâr, iktidarın kendi
umduğunu ret, kitlelerin umuduna özdeştir. Son bir cümle: İktidarlar için geçerli
değil ama toplumlar için geçerlidir: Ya sürüklenerek hedefe varacağız ya da yürüyerek,
diktatörler ve yamyamlar ise çok gerilerde, muhtemelen yine bir bakteri gibi kendilerini
yiyor alacaklar. (au



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder