7 Nisan 2020 Salı

Bir insan hakkı olarak saçmalama hakkı: MİKSER, RONDO VE MİKRODALGA


KÖR DÜŞÜNCE VE AĞUSTOS'TA ANİDEN BASTIRAN KIŞ


Bir masa bir masadır, ta ki dizimizi çarpana kadar. Canımız yandığında ise sadece masanın varlığına anlamayız, masayı bir anda düşman özne ilan ediveririz, - hay masa gibi ben senin. Bizi doğrudan etkilemeyen şeyler yok gibidir. İlgi gösterilmeyecek kadar farkındalığımızı törpülemişlerdir veya biz ona (nesne veya özne) karşı körleşmişizdir. Oradadır ama biz onu görmeyiz. Milner, Montaıgne’den aktarırken “Neden kimse kusurlarını itiraf etmez? Çünkü kedisi onların içindedir; anca uyanmış olan birisi rüyalarını anlatabilir”[1] ifadelerini kullanıyor. “Kendimi gözlemliyorum ki başkalarını tanıyayım” diyen Lao-Tzu, “Beni bende demem bir ben vardır bende benden içeri” diyen Yunus Emre’yi ve bununla ilgili derinlikli, bilgelik sözlerini söyleyenler mistik esnemeye kapılmış veya yakalanmış değildi.  Bukovoski “Bir çok yere kış gelir Ağustos’ta/köprüyü aştığımızda/… Roma’ya Kış gelir, Paris’e Kış gelir ve Miami’ye”[2]  ifadelerini kullanırken hangi gerçeği işaret ediyordu dersiniz?
MİKSER
Geldiğimiz nokta tam da Bukowski’nin her yere gelen kışından. Özne iken dünyanın bir şer, bir oyalanma ve Cennet veya Cehennem’e gidiş bileti olduğunu düşünüyorduk. Kendimizi merkeze koymuştuk. Tanrı’nın vekiliydik. Dünyada istediğimizi yapabilirdik. Bunun için de her şeyi bir mikser gibi karıştırabilir, bu karmaşa içinde her şeyi kendimizin faydasına çevirebilirdik. Tanrı affedicidir. Nihayetinde affetmiştir ve Nuh gemisine almıştır insanları, kalanlar kendi isteğiyle adalarını terk etmemişlerdir. Yusuf Kuyu’dan çıkmıştır. Yusuf affetmiştir kendisini kuyuya atanları. Çünkü insan da affedici olabilir, en azından bazılarımız için böyledir. Ancak doğanın affetmediğini gördük ve tecrübe ediyoruz.

RONDO  
Doğanın affetmez oluşunu şuna bağlayabilirim: Halifelik iddiamız neo-liberal politikalar ve post-modern düşünüş bir halife olarak hissettiğimiz Ben’i (özne) nesne haline getirmiştir. Özellikle son elli yılda ortaya çıkan manzara insan bedeninin de ruhunun da parçalara ayrılabileceği, bu parçaların farklı biçimlerde, farklı yerlerde kullanılabileceği nakiller gerçekleştirilmiştir. Biyologlar, psikiyatristler ve tıp, neo-liberalizmin ve post-modern düşüncenin doğrudan pazara dayalı mantığında bizi parçalamıştır. Küresel süreçte ortaya çıkan enformasyon bir propaganda aracı olarak kullanılmış ve hepimiz için bir başka insan olma hevesi kursağımızda bırakılmamıştır. Estetik cerrahi imdada yetişmiştir ölümsüzlüğü yakalamanın başında. Ortaya çıkan psikolojik bunalımlarımız için psikiyatri devreye girmiş, bize uyu vadeden ilaçlar vermiş, “bir türlü olamıyorum” panik-atağını bastırmıştır. Ancak bu özne olarak bizi daha da parçalı bir hale getirmiştir. Üstelik bu parçalanma bir kaynaşmayı da ifade etmemiştir. Çünkü neo-liberal ve post-modern düşünce bize bir maske hediye etmiştir. Bu maske, sosyal medya kullandığımız maske de değildir. Artık gerçek hayatta da maskelerimiz vardır. “Ancak bedendeki hastalıklar kendilerini arttırdıkça gösterir: Nezle ya da tutulma dediğimiz şeyin zamanla gut olduğunu anlarız; ruhun hastalıkları da ne kadar büyükse kendilerini o kadar gizlerler; en fazla hasta olanlar bunun en az farkında olanlardır”.[3]
MİKRODALGA
Bir şeyin hem kendisi hem başka bir şey olabildiği ve bununla başa çıkmak için gösterdiğimiz
insan üstü çaba, donmuş (uyumuş-uyutulmuş)) herhangi bir şeyin bir anda çözülüvermesi, yani mikrodalga etkisi altında kalması gibi korkunç bir gerçekle yüz yüze bırakıverdi bizi covit-19.  Ne kadar eminsek o kadar yanılmıştık. “O gece hiç uyumadım. Korkmama sebep olan şeyden uzaklaştıkça korkularım daha fazla artıyordu; eşyanın tabiatına, özellikle de korkan mahlûkların normal davranış tarzına aykırı bir şeydi bu. Bu şeyle ilgili dehşetengiz düşüncelerimden öyle utanıyordum ki artık iyice uzaklaştığımı bildiğim halde kendi kendime sefil hayaller kuruyordum. Bazen onun Şeytan olduğunu zannediyordum…”[4]  
TAM ŞU AN BİR KAZA ANINDAYIZ

Covit-19, açtığımız, o dondurulmuş gıdalarımızın birkaç saniye içinde çözüldüğü mikrodalganın kapağıydı ve içindeki ise biz ve her şeydi. Kendimizden bir başka şey yaratmıştık ve bu virüsle birlikte ortaya çıkmıştı. Bu Yunus Emre’nin “Benden içeri” dediği “Ben” yani gerçek özne değildi. Bu özne oluşurken Lao-Tzu’nun “Kendimi gözlemliyorum ki başkalarını tanıyayım” sözlerindeki gözden düşmüş gerçek özneydi. Elbette bugünkü korkumuz bir tehlike karşısında duyumsadığımız heyecan değil sadece. Susamadan su içmiş gibi rahatsızız bugün. Tam şu an, şimdi bir trafik, bir deniz veya uçak kazası benzeri bir kaza anındayız. Elbette tarihin kaldıracı ne sadece akıl ne sadece felsefeydi. Sadece sabra ve eve kapanmaya ihtiyacımız yok, düşünmeye, akıl etmeye ve hem bireysel hem kolektif bilincimizin inşasındaki yanlış iliklenmiş düğmeyi bulmaya odaklanacağız; şimdi değil, kaza bittikten sonra. Bu arada bütün saçmalama haklarımızı kullanabiliriz. Son bir cümle: Kafan aydınlıksa, gerçekten aydınlıksa hayat ve dünya aydınlıktır.(au























[1] Milner, Marion, Kendine Ait Bir Hayat, s. 116, Metis Yayınları, İstanbul, 2015
[2] Bukowski, Charles, Pansiyon Manzumeleri, s, 192, Parantez Yayınları, İstanbul, 2000
[3] A., g., e., s 116
[4] A., g., e., s. 125


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder