KÖR
DÜŞÜNCE VE AĞUSTOS'TA ANİDEN BASTIRAN KIŞ
Bir
masa bir masadır, ta ki dizimizi çarpana kadar. Canımız yandığında ise sadece
masanın varlığına anlamayız, masayı bir anda düşman özne ilan ediveririz, - hay
masa gibi ben senin. Bizi doğrudan etkilemeyen şeyler yok gibidir. İlgi
gösterilmeyecek kadar farkındalığımızı törpülemişlerdir veya biz ona (nesne
veya özne) karşı körleşmişizdir. Oradadır ama biz onu görmeyiz. Milner,
Montaıgne’den aktarırken “Neden kimse kusurlarını itiraf etmez? Çünkü kedisi
onların içindedir; anca uyanmış olan birisi rüyalarını anlatabilir”[1]
ifadelerini kullanıyor. “Kendimi gözlemliyorum ki başkalarını tanıyayım” diyen
Lao-Tzu, “Beni bende demem bir ben vardır bende benden içeri” diyen Yunus Emre’yi
ve bununla ilgili derinlikli, bilgelik sözlerini söyleyenler mistik esnemeye
kapılmış veya yakalanmış değildi. Bukovoski
“Bir çok yere kış gelir Ağustos’ta/köprüyü aştığımızda/… Roma’ya Kış gelir,
Paris’e Kış gelir ve Miami’ye”[2] ifadelerini kullanırken hangi gerçeği işaret
ediyordu dersiniz?
MİKSER
Geldiğimiz
nokta tam da Bukowski’nin her yere gelen kışından. Özne iken dünyanın bir şer,
bir oyalanma ve Cennet veya Cehennem’e gidiş bileti olduğunu düşünüyorduk.
Kendimizi merkeze koymuştuk. Tanrı’nın vekiliydik. Dünyada istediğimizi
yapabilirdik. Bunun için de her şeyi bir mikser gibi karıştırabilir, bu karmaşa
içinde her şeyi kendimizin faydasına çevirebilirdik. Tanrı affedicidir.
Nihayetinde affetmiştir ve Nuh gemisine almıştır insanları, kalanlar kendi isteğiyle
adalarını terk etmemişlerdir. Yusuf Kuyu’dan çıkmıştır. Yusuf affetmiştir
kendisini kuyuya atanları. Çünkü insan da affedici olabilir, en azından
bazılarımız için böyledir. Ancak doğanın affetmediğini gördük ve tecrübe
ediyoruz.
RONDO
Doğanın
affetmez oluşunu şuna bağlayabilirim: Halifelik iddiamız neo-liberal
politikalar ve post-modern düşünüş bir halife olarak hissettiğimiz Ben’i (özne)
nesne haline getirmiştir. Özellikle son elli yılda ortaya çıkan manzara insan
bedeninin de ruhunun da parçalara ayrılabileceği, bu parçaların farklı biçimlerde,
farklı yerlerde kullanılabileceği nakiller gerçekleştirilmiştir. Biyologlar,
psikiyatristler ve tıp, neo-liberalizmin ve post-modern düşüncenin doğrudan
pazara dayalı mantığında bizi parçalamıştır. Küresel süreçte ortaya çıkan
enformasyon bir propaganda aracı olarak kullanılmış ve hepimiz için bir başka
insan olma hevesi kursağımızda bırakılmamıştır. Estetik cerrahi imdada
yetişmiştir ölümsüzlüğü yakalamanın başında. Ortaya çıkan psikolojik
bunalımlarımız için psikiyatri devreye girmiş, bize uyu vadeden ilaçlar vermiş,
“bir türlü olamıyorum” panik-atağını bastırmıştır. Ancak bu özne olarak bizi
daha da parçalı bir hale getirmiştir. Üstelik bu parçalanma bir kaynaşmayı da
ifade etmemiştir. Çünkü neo-liberal ve post-modern düşünce bize bir maske
hediye etmiştir. Bu maske, sosyal medya kullandığımız maske de değildir. Artık
gerçek hayatta da maskelerimiz vardır. “Ancak bedendeki hastalıklar kendilerini
arttırdıkça gösterir: Nezle ya da tutulma dediğimiz şeyin zamanla gut olduğunu
anlarız; ruhun hastalıkları da ne kadar büyükse kendilerini o kadar gizlerler;
en fazla hasta olanlar bunun en az farkında olanlardır”.[3]
MİKRODALGA
Bir
şeyin hem kendisi hem başka bir şey olabildiği ve bununla başa çıkmak için
gösterdiğimiz
insan
üstü çaba, donmuş (uyumuş-uyutulmuş)) herhangi bir şeyin bir anda
çözülüvermesi, yani mikrodalga etkisi altında kalması gibi korkunç bir gerçekle
yüz yüze bırakıverdi bizi covit-19. Ne
kadar eminsek o kadar yanılmıştık. “O gece hiç uyumadım. Korkmama sebep olan
şeyden uzaklaştıkça korkularım daha fazla artıyordu; eşyanın tabiatına,
özellikle de korkan mahlûkların normal davranış tarzına aykırı bir şeydi bu. Bu
şeyle ilgili dehşetengiz düşüncelerimden öyle utanıyordum ki artık iyice
uzaklaştığımı bildiğim halde kendi kendime sefil hayaller kuruyordum. Bazen
onun Şeytan olduğunu zannediyordum…”[4]
TAM
ŞU AN BİR KAZA ANINDAYIZ
Covit-19,
açtığımız, o dondurulmuş gıdalarımızın birkaç saniye içinde çözüldüğü
mikrodalganın kapağıydı ve içindeki ise biz ve her şeydi. Kendimizden bir başka
şey yaratmıştık ve bu virüsle birlikte ortaya çıkmıştı. Bu Yunus Emre’nin “Benden
içeri” dediği “Ben” yani gerçek özne değildi. Bu özne oluşurken Lao-Tzu’nun “Kendimi
gözlemliyorum ki başkalarını tanıyayım” sözlerindeki gözden düşmüş gerçek
özneydi. Elbette bugünkü korkumuz bir tehlike karşısında duyumsadığımız heyecan
değil sadece. Susamadan su içmiş gibi rahatsızız bugün. Tam şu an, şimdi bir
trafik, bir deniz veya uçak kazası benzeri bir kaza anındayız. Elbette tarihin
kaldıracı ne sadece akıl ne sadece felsefeydi. Sadece sabra ve eve kapanmaya
ihtiyacımız yok, düşünmeye, akıl etmeye ve hem bireysel hem kolektif
bilincimizin inşasındaki yanlış iliklenmiş düğmeyi bulmaya odaklanacağız; şimdi
değil, kaza bittikten sonra. Bu arada bütün saçmalama haklarımızı
kullanabiliriz. Son bir cümle: Kafan aydınlıksa, gerçekten aydınlıksa hayat ve dünya
aydınlıktır.(au
[1] Milner,
Marion, Kendine Ait Bir Hayat, s. 116, Metis Yayınları, İstanbul, 2015
[2] Bukowski,
Charles, Pansiyon Manzumeleri, s, 192, Parantez Yayınları, İstanbul, 2000
[3] A., g.,
e., s 116
[4] A., g.,
e., s. 125



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder