3 Nisan 2015 Cuma

ÖLÜM SANATTIR

“Her nefis (insan) ölümü tadıcıdır.” (Âl-i İmran Süresi, 185)
İslam dini’nin kutsal kitabı Kur’an’da böyle buyruluyor. Kur’an’da ölüm ile ilgili Hz. Muhammed’e, şöyle bir sesleniş yer almakta: “Ey Muhammed! Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık.” (Enbiya Süresi, 34)  
İnsan, bir gün öleceğinin bilinç düzeyiyle de donanmıştır. Ancak insanın yaşama olan bağlılığı, ölünceye kadar ölümün önüne geçer. Üstelik insan yaşarken ölümü hiç düşünmez. Kadere ait kodlanma koridorlarında, insanın kendi ölümü dışında ölümle en yakın teması en yakınlarının kendisini terk edişiyle gerçekleşir. Her ne kadar bu tür kısa devreler yaşama sevincini örselese de insan yaşamla güçlü bağını asla koparmaz.
Çünkü hayat devam ediyordur! İnsanın kendisi ölmediği sürece de bu böyle sürüp gidecektir…
Çünkü insan, sanki yaşarken ölümden çok yaşama adanmış bir hediyedir.  
Bu kutlu hediye, umut denen iksirle insanı yaşamın bütün alanlarına sızmaya, hatta son noktada hakim olmaya kadar götürür…
Sonunda insan öyle bir noktaya gelir ki, bir söz, bir fırça dokunuşu, bir nota, bir tahta parçası, bir parça cam, bir tutam pişmiş toprak yaşamın ve insanın “yok” olma gerçeğini aşarak, gerçek-üstü bir gerçeklikte insanın ölümsüzlüğünü haykırır… İşte bu ölümsüz gerçek, insanın içsel ve poetik bir fısıltıdır… Tarihin derinliklerinden zamanla ve mekanla sızar geçmişten bugüne…
Bu varoluş aslında insanın ölümden yaşama ayna tutmasıdır… Zira gerçek ters-yüz olur. Çünkü ölüm varolmaya, kalmaya, her daim yaşamaya öykünen insanın ruhundan bedenine akışında aslında ete kemiğe bürünüp sanatlaşır…
            “Ölümün el atamayacağı tek şey, sanattır.” Oscar Wilde’e inat ölümlü insan ölümü sanatlaştırır…
            Bir anlamda yokluk varlığı yener. Varlık hiçliğe teslim olur.          
Anadolu Sufisi Yunus Emre “Ne söyler, ne de bir haber verir” derken geçmişten geleceğe somut olmayan, ancak var olan bir olguyu, ölümün de içinde var olduğu bir yokluğun varlığını söyler…
“Artık demir atmak günü gelmişse zamandan/ Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan/ Hiç yolcusu yokmuş gibi alır sessizce yol/ Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol/  Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli/ Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli/ Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu/ Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu/ Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler/ Bilinmez ki giden sevgililer dönmeyecekler/ Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden, Bir çok seneler geçti dönen yok seferinden”.
Yahya Kemal’in “Sessiz Gemi” şiirindeki gibi kelimeler aslında bir ölümden çok hüzün yüklü de olsa bir yaşamı müjdeler…  
            Çünkü aslında ölümün geçtiği her yerde hayat vardır…
“İvan İlyiç ölmekte olduğunu görüyor, büyük bir umutsuzluk içinde çırpınıyordu. Ölmekte olduğuna ta derinden inanmakla birlikte, buna alışmak şöyle dursun, ölümün nasıl bir şey olduğunu anlamıyor, anlamak istemiyordu.
            Kizeveter’in mantık kitabındaki şu akıl yürütme yolunu bilirdi: ‘Gaius bir insandır. İnsanlar ölümlü olduklarına göre, Gaius da ölümlüdür.’
            Ama Gaius için doğruydu bu, kendisine gelince durum değişiyordu. Gaius bir insandı, hem de sıradan bir insan; sıradan biri için sonucun böyle olması doğaldı. Kendisi ise ne bir Gaius idi, ne de sıradan bir insan; öteki insanlardan ayrı, bambaşka biriydi. Annesiyle, babasıyla, oyuncak hayvanları Mitya ve Volodya'sıyla, öbür oyuncaklarıyla, arabacısıyla, dadısıyla, mürebbiye Katenka’sıyla; çocukluğunun, erginliğinin, gençliğinin sevinçleri, anıları, heyecanlarıyla Vanya idi o.
            Gaius, Vanya'nın o kadar çok sevdiği çizgili meşin topunun kokusunu bilir miydi? Gaius onun gibi annesinin elini öper miydi? Gaius'un annesinin ipek entarisi de onun annesininki gibi tatlı hışırdar mıydı? Hukuk Fakültesinde börek yüzünden başkaldıran Gaius muydu? Vanya gibi o da aşık olmuş muydu? Onun gibi duruşma yönetebilir miydi?
            ‘Gaius gerçekten ölümlüdür, onun ölmemesi için bir neden yok; ama ben Vanya, İvan İlyiç, başka biriyim... Bütün duygularımla, düşüncelerimle herkesten ayrıyım. Benim ölmek zorunda olmam akıl almayacak bir şey. Çok korkunç bir şey olur bu...” (İvan İlyiç'in Ölümü. Yaz.: Lev N. Tolstoy. Çev.: Mehmet Özgül. Engin Yayıncılık 1990)
            Ne Vanya öldü, ne İvan İlyiç…
            Aslında sadece onlar değildi geçmişten bugüne zamanı ve mekanı aşan fısıltılar…
            Ölüm Mevlana’nın da değil gibi “Yeniden doğmak”tı.
            Dolayısıyla yaşarken kendisini ölümsüzlüğe adayan ama, öleceğini de bilen insan öyle bir yol seçti ki yaşını sanatla buluşturdu.
            Ölüme inat ölüye adanan taş insan elinin maharetiyle ruh buldu… Ahlat Mezar Taşlarında olduğu gibi…
            Ölüm ritüelleri bir yana ölen kişi için ardından yapılanlar, ölümün sanatçı eliyle ölümünü getirdi ve ortaya İskender Lahdi çıktı. Bir ölümlü için yapılmıştı bu lahit. Ama Yüce yaratıcının aldığı ruh, sanatkarın elinde toprağın ruhuyla buluştu… Ve zamanı ve mekanı aşan fısıltı, eski çağ heykelciliğinin şaheserlerinden sayılan Lahdin varlığında günümüze kadar ulaştı.
            Likya Kaya Mezarları, İyon sütunlarından yansıyan günışığıyla bize Roma’yı getirdi…
            Ağlayan Kadınlar Lahdi, Hellenistik dönemin varlığını resmetti…
            Ahlat Mezarları XI-XV. yüzyıllara ait mezarların bulunduğu bir Açık Hava Müzesi olmasının dışında, bezemeli anıtsal taşları ve sandukalarıyla görkemli bir tarihin aydınlığına ait kapıları araladı…
            Bitlis’in Ahlat ilçesindeki Emir Bayındır Kümbeti, iki katlı mimarisi ve taş bezemeleriyle görkemli duruşla bize geçmişten ve geçmiş yaşamlardan esintiler getirdi…
            Hüseyin Timur ve Bugatay Aka Kümbetleri...
            Mevlana Türbesi…
            Yeşil Türbe…
            Erzurum Üç Kümbetler…
            Balıklı Göl…
Kız Kulesi… Gibi ölüm ve ölüm etrafında oluşan sanat,  sufilerin, sanatçıların, edebiyatçıların ve zanaatkarların elinde, yüreğinde ve ruhunda sözle, notayla, taşla, camla, toprakla, ahşapla vb. unsurlarla yaşamın bir parçası olan ölümü adeta öldürdü. Dolayısıyla sanat ölümü yendi.
            Yaşamın sonu olarak bilinen ölüm sanatın yaşam alanında etten kemikten öte bir yeni bedene ve ruha büründü…
            Sanat ve edebiyat, insanı o milyonlarca yıldır aradığı, özlediği, umut ettiği, ulaşmak istediği ve çırpındığı ölümsüzlüğe ulaştırırken ölümü de sanatlaştırdı! (Metin olarak hemen hemen her şeyi hazır olan Çekilmesini çok arzu ettiğim belgesel tasarımımın bir anlamda öyküsü-sinopsisinden)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder