“Her nefis (insan) ölümü tadıcıdır.” (Âl-i
İmran Süresi, 185)
İslam dini’nin kutsal kitabı
Kur’an’da böyle buyruluyor. Kur’an’da ölüm ile ilgili Hz. Muhammed’e, şöyle bir
sesleniş yer almakta: “Ey Muhammed!
Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık.” (Enbiya Süresi, 34)
İnsan, bir gün öleceğinin bilinç
düzeyiyle de donanmıştır. Ancak insanın yaşama olan bağlılığı, ölünceye kadar
ölümün önüne geçer. Üstelik insan yaşarken ölümü hiç düşünmez. Kadere ait
kodlanma koridorlarında, insanın kendi ölümü dışında ölümle en yakın teması en
yakınlarının kendisini terk edişiyle gerçekleşir. Her ne kadar bu tür kısa
devreler yaşama sevincini örselese de insan yaşamla güçlü bağını asla koparmaz.
Çünkü hayat devam ediyordur!
İnsanın kendisi ölmediği sürece de bu böyle sürüp gidecektir…
Çünkü insan, sanki yaşarken
ölümden çok yaşama adanmış bir hediyedir.
Bu kutlu hediye, umut denen
iksirle insanı yaşamın bütün alanlarına sızmaya, hatta son noktada hakim olmaya
kadar götürür…
Sonunda insan öyle bir noktaya
gelir ki, bir söz, bir fırça dokunuşu, bir nota, bir tahta parçası, bir parça
cam, bir tutam pişmiş toprak yaşamın ve insanın “yok” olma gerçeğini aşarak,
gerçek-üstü bir gerçeklikte insanın ölümsüzlüğünü haykırır… İşte bu ölümsüz
gerçek, insanın içsel ve poetik bir fısıltıdır… Tarihin derinliklerinden
zamanla ve mekanla sızar geçmişten bugüne…
Bu varoluş aslında insanın
ölümden yaşama ayna tutmasıdır… Zira gerçek ters-yüz olur. Çünkü ölüm
varolmaya, kalmaya, her daim yaşamaya öykünen insanın ruhundan bedenine
akışında aslında ete kemiğe bürünüp sanatlaşır…
“Ölümün el
atamayacağı tek şey, sanattır.” Oscar Wilde’e inat ölümlü insan ölümü
sanatlaştırır…
Bir anlamda yokluk varlığı yener. Varlık hiçliğe teslim olur.
Bir anlamda yokluk varlığı yener. Varlık hiçliğe teslim olur.
Anadolu Sufisi Yunus Emre “Ne
söyler, ne de bir haber verir” derken geçmişten geleceğe somut olmayan, ancak
var olan bir olguyu, ölümün de içinde var olduğu bir yokluğun varlığını söyler…
“Artık demir atmak günü gelmişse
zamandan/ Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan/ Hiç yolcusu yokmuş gibi
alır sessizce yol/ Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol/ Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli/
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli/ Biçare gönüller! Ne giden son gemidir
bu/ Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu/ Dünyada sevilmiş ve seven nafile
bekler/ Bilinmez ki giden sevgililer dönmeyecekler/ Bir çok gidenin her biri
memnun ki yerinden, Bir çok seneler geçti dönen yok seferinden”.
Yahya Kemal’in “Sessiz Gemi”
şiirindeki gibi kelimeler aslında bir ölümden çok hüzün yüklü de olsa bir
yaşamı müjdeler…
Çünkü
aslında ölümün geçtiği her yerde hayat vardır…
“İvan İlyiç ölmekte olduğunu
görüyor, büyük bir umutsuzluk içinde çırpınıyordu. Ölmekte olduğuna ta derinden
inanmakla birlikte, buna alışmak şöyle dursun, ölümün nasıl bir şey olduğunu
anlamıyor, anlamak istemiyordu.
Kizeveter’in
mantık kitabındaki şu akıl yürütme yolunu bilirdi: ‘Gaius bir insandır.
İnsanlar ölümlü olduklarına göre, Gaius da ölümlüdür.’
Ama Gaius
için doğruydu bu, kendisine gelince durum değişiyordu. Gaius bir insandı, hem
de sıradan bir insan; sıradan biri için sonucun böyle olması doğaldı. Kendisi
ise ne bir Gaius idi, ne de sıradan bir insan; öteki insanlardan ayrı, bambaşka
biriydi. Annesiyle, babasıyla, oyuncak hayvanları Mitya ve Volodya'sıyla, öbür
oyuncaklarıyla, arabacısıyla, dadısıyla, mürebbiye Katenka’sıyla; çocukluğunun,
erginliğinin, gençliğinin sevinçleri, anıları, heyecanlarıyla Vanya idi o.
Gaius,
Vanya'nın o kadar çok sevdiği çizgili meşin topunun kokusunu bilir miydi? Gaius
onun gibi annesinin elini öper miydi? Gaius'un annesinin ipek entarisi de onun
annesininki gibi tatlı hışırdar mıydı? Hukuk Fakültesinde börek yüzünden
başkaldıran Gaius muydu? Vanya gibi o da aşık olmuş muydu? Onun gibi duruşma
yönetebilir miydi?
‘Gaius
gerçekten ölümlüdür, onun ölmemesi için bir neden yok; ama ben Vanya, İvan
İlyiç, başka biriyim... Bütün duygularımla, düşüncelerimle herkesten ayrıyım.
Benim ölmek zorunda olmam akıl almayacak bir şey. Çok korkunç bir şey olur
bu...” (İvan İlyiç'in Ölümü. Yaz.: Lev N.
Tolstoy. Çev.: Mehmet Özgül. Engin Yayıncılık 1990)
Ne Vanya
öldü, ne İvan İlyiç…
Aslında
sadece onlar değildi geçmişten bugüne zamanı ve mekanı aşan fısıltılar…
Ölüm
Mevlana’nın da değil gibi “Yeniden doğmak”tı.
Dolayısıyla
yaşarken kendisini ölümsüzlüğe adayan ama, öleceğini de bilen insan öyle bir
yol seçti ki yaşını sanatla buluşturdu.
Ölüme inat
ölüye adanan taş insan elinin maharetiyle ruh buldu… Ahlat Mezar Taşlarında
olduğu gibi…
Ölüm
ritüelleri bir yana ölen kişi için ardından yapılanlar, ölümün sanatçı eliyle
ölümünü getirdi ve ortaya İskender Lahdi çıktı. Bir ölümlü için yapılmıştı bu
lahit. Ama Yüce yaratıcının aldığı ruh, sanatkarın elinde toprağın ruhuyla
buluştu… Ve zamanı ve mekanı aşan fısıltı, eski çağ heykelciliğinin şaheserlerinden
sayılan Lahdin varlığında günümüze kadar ulaştı.
Likya Kaya
Mezarları, İyon sütunlarından yansıyan günışığıyla bize Roma’yı getirdi…
Ağlayan
Kadınlar Lahdi, Hellenistik dönemin varlığını resmetti…
Ahlat
Mezarları XI-XV. yüzyıllara ait mezarların bulunduğu bir Açık Hava Müzesi
olmasının dışında, bezemeli anıtsal taşları ve sandukalarıyla görkemli bir
tarihin aydınlığına ait kapıları araladı…
Bitlis’in
Ahlat ilçesindeki Emir Bayındır Kümbeti, iki katlı mimarisi ve taş
bezemeleriyle görkemli duruşla bize geçmişten ve geçmiş yaşamlardan esintiler
getirdi…
Hüseyin
Timur ve Bugatay Aka Kümbetleri...
Mevlana
Türbesi…
Yeşil Türbe…
Erzurum Üç
Kümbetler…
Balıklı Göl…
Kız Kulesi… Gibi ölüm ve ölüm
etrafında oluşan sanat, sufilerin,
sanatçıların, edebiyatçıların ve zanaatkarların elinde, yüreğinde ve ruhunda
sözle, notayla, taşla, camla, toprakla, ahşapla vb. unsurlarla yaşamın bir
parçası olan ölümü adeta öldürdü. Dolayısıyla sanat ölümü yendi.
Yaşamın
sonu olarak bilinen ölüm sanatın yaşam alanında etten kemikten öte bir yeni
bedene ve ruha büründü…
Sanat ve edebiyat,
insanı o milyonlarca yıldır aradığı, özlediği, umut ettiği, ulaşmak istediği ve
çırpındığı ölümsüzlüğe ulaştırırken ölümü de sanatlaştırdı! (Metin olarak hemen hemen her şeyi hazır olan Çekilmesini çok arzu ettiğim belgesel tasarımımın bir anlamda öyküsü-sinopsisinden)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder