Orhan Pamuk’un kadınları: Bedenleri yoktur, ruhları da yoktur sevişiyor gibi yaparlar, sadece Nişantaşı
ile Tarlabaşı, hamam ile banyo arasında kalmış yazarı tatmin ederler.
Ahmet Altan’ın kadınları: Ahlaksızdır ama bunu yazar istediği için yaparlar; oysa kendi fantezileri
yazarla değil, romanın içindeki erkek kahramanlarla özgürce sevişmek yönündedir;
yazar ise buna hiç izin vermez ve sürekli kendini tatmin eder, oluşturduğu
kadın kahramanlar üzerinden.
İnci Aral’ın kadınları: Aldatılma korkusu yaşarlar ve tereddütsüz aldatırlar, yazarın kendi
cinselliğindeki kısırlığı, kadın kahramanların fantezi dünyalarını
güdükleştirmiştir.
Yaşar Kemal’in kadınları: Ana ile avrat arasında gidip gelirler; gündüz çocuk gece adam kimi
emzirecekleriyle ilgili tereddüt yaşarlar ve bedenlerini unutmuşlardır.
Tarık Buğra’nın kadınları: Kadın ilk sevişmesinde önyargıların sunağında çürümeye terk edilmiştir.
Peyami Safa’nın kadınları: Cüretkârdırlar ama ruhlarındaki ateş o kadar yüksektir ki, bedenlerine
dokunan bütün erkekleri yakarlar. Bu yüzden ortaçağ suçlamasına, cadı olmaya ve
avlanıp, yakılmaya yakın dururlar.
Murathan Mungan’ın kadınları: Özgürlüklerinin tende değil ruhta olduğunu düşünürler; ruhlarında ise
dişilikten çok bir erkek beyni taşırlar ve bu yüzden hep ikircili bir boşalma
yaşarlar ve bunu kimse görmez çünkü orgazm titremesinin önce bedende başlaması
gerekir ki varlığı ruha aksın, akmaz.
Halide Edip Adıvar’ın kadınları: Mahalle dedikodusu kıvamında sevişirler ve okuyucu olarak asla
hissetmeyiz, gelenekseldir ama hiçbir geçmişin izine rastlanmaz. Dipsiz
muhafazakâr kadınlar…
Ayşe Kulin’in kadınları: Görüntüleri tatlı yosmalardır ama hiçbir zaman cüretkâr bir yatak
sahnesiyle kendilerini ele vermezler. Tutkuları romandaki erkek kahramanların
kendilerine biçtiği rolle sınırlıdır. Kendileri ara sıra bu çemberin dışına
çıksalar da modernliği de doğru dürüst anlamadıkları için hemen içeri kaçarlar.
Kerime Nadir’in kadınları: Hep bir gelinlikli kız havasındadır ve hep masumdur oysa içlerindeki
fırtınanın kapısı bir açılsa içinden kaldırım yosmalarını dökülecektir, yazar
buna izin vermez oysa insan yüzünden okunmaz…
Sabahattin Ali’nin kadınları: Yazar kadınları kapana kıstırmıştır ve kendi özgürlüğünü hiçbir kadına
tattırmaz. Özellikle Kürk Mantolu Madonna’sındaki gibi kadın bir tablodur ve
orada kalmalıdır; seyilik.
Oğuz Atay’ın kadınları: Kadın neredeyse yoktur erkek erkeği kadın gibi sever, erkek yüceltilir,
kadın neredeyse aşağılanır ve yazarın temel hayal gücü erkek üzenine kuruludur
Turgut Özakman’ın kadınları: Bir çocuğu bile baştan çıkarabilecek kadar ileri gidebilirler ama
çocuğu büyütüp kendilerine eş yapacak kadar da sabırlıdırlar. Cinsellikleri hep
beklemededir...
İskender Pala’nın kadınları: Bir tek kimlikleri vardır ve sanki ne bedenleri, ne ruhları vardır.
Emine Işınsu’nun kadınları: Yazarın kendi inancı içindeki dinle öldürülmüştür tabii ki
cinsellikleri de yoktur.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın kadınları: Kitabın hep dışındadırlar ve orada ne yaptıklarını yazar
bile bilmez. Çünkü kadın yazar için sadece bir semboldür ve sembollerin sevişmek
gibi dünyalık bir gerçekle işi olmaz.
NOT: Bence: Temelde bizim romanlarımızda yazarlarımız yatak odalarına
pek girmezler. Bunun birçok sebebi olabilir ama temel sebebi aslında bizim
yazarlarımızın da içine düştüğü tıpkı modernleşmemizdeki kopyalama kolaylığı ve
sığlığıdır. Edebiyatımızda kadın ile ilgili derin bir anlayış kültürü olmadığı
için cinsel fantezi kültürü yoktur. Hatta edebiyatımızda kadın ve özellikle de
kadın cinselliği bile yoktur. Haddinden fazla romantizm ve çatışmalarla devam
eder satırlar. Bunu sadece erkek roman yazarlarımız veya öykücülerimiz yapmaz,
kadın romancılarımız ve yazarlarımız da yapar. Bunun bilinçli olduğunu
düşünmüyorum. Birçok alanda olduğu gibi yazarlarımız bu konuda da kendi
özgürlük alanlarını kendileri kısıtlıyorlar. Uzun bir mevzu…
(aliulurasba,imaj.fotodali

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder