“Post Modern bir
avangard” olarak nitelenen Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar Romanı ile ilgili daha
önce de kısa bir değerlendirme yazmıştım. Roman ile ilgili birçok
değerlendirmeyi okudum. Romanın kendisini de iki kez okudum. Şöyle kanaatler
oluştu:
-
Roman bir yeni kimlik inşasıdır ve bu
erkek erkeğe aşkla başlayan bir inşadır.
-
Roman ile ilgili değerlendirmelerin
hemen hepsi birbirinden kopya. Hem de neredeyse kelimesi kelimesine ve cümlesi
cümlesine. Bütün bu değerlendirmeleri yapanlar muhtemelen birbiriyle ilintili aydınlar,
sosyologlar, yüksek lisans öğrencileri ve üniversite öğrencileri vd.
TUTUNAMAYANLAR
DEĞİL UNUTAMAYANLAR
-
Tutunamayanlar romanının adı aslında
tutunamayanlar değil UNUTAMAYANLAR (ama yazar bunu uygun görmüş, ancak romanın
içinde romanın asıl adının bu olduğunu söylüyor.
-
Tutunamayanlar AHMET HAMDİ TANPINAR’ın
SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ’nden daha yenilikçi değil hatta gerisinde. Üstelik
daha karmaşık… Hatta yer yer ROMAN olma hüviyetini kaybedip yarı fikir-tarih
kitabı niteliğine bürünüyor yarım yamalak.
-
Temelde TUTANAMAYANLAR batı romanı
özellikleri de uymuyor, bizim roman tarzımıza da.
OĞUZ
ATAY BİR ÖN SÖZ OLMAYI İSTEMİŞTİR
-
Roman’daki yazarın ÖNSÖZ takıntısı
kendisiyle ilgilidir. Kendisini bir önsöz olarak görmektedir. Bu önsüz ise
imgeselliğin doğrusal çizgisi üzerinde cinsellikle ilgilidir. Bu cinsellik kadın
erkek arasındaki değil erkekle erkek arasındaki cinselliktir. Bu yüzden yazar
önsözleri değiştirmek ister, yani kendisini… Ancak bunu başaramayacaktır çünkü atmışlı
yetmişli ve seksenli yıllar erkek egemen bir toplumdur Türkiye.
-
Roman’da kadınlar aşağılanır. Sonrasında
da zaten Sevil karakteri Selim halini alır.
ERDEMLİ
AHLAK BEKÇİSİ: OLRİC
-
Erkek erkeğe ilişkinin şiirselliğe
rağmen kaba hatlarla var olduğu romanda, Olric romanın ahlak bekçisi erdemli bir
iç sestir-bu yüzden romandan daha ön plana çıkmıştır yıllar içinde (Toplum
olabilir, din olabilir, yazarın kendi kendine seslenişi olabilir vs.) ve bu
yüzden çok görünmez.
İMGELER
ÜZERİNDEKİ ARKEOLOJİK KAZI SONRASI
-
Büyük bir ihtimalle ve kitaptaki imgeler
üzerinde bir arkeolojik kazı yaptığınızda, ana karakterler: Turgut Özben-ÖZ BEN
Turgut’tur, bu yazarın kendisi olabilir veya sevdiği adam
-
Selim Işık-IŞIK’tır Selim gerçekten ve
Turgut Özben’i aydınlatır
-
Günseli (sonrasında Selim halini alır)
ki günlerin seli olarak değerlendirilebilir, çünkü geçen her gün bir sel halini
alır ve iki adamı da yazarla birlikte boğar
-
Roman dağınıktır (henüz roman da
olmamıştır aslında bana göre) Çünkü Roman içindeki iki erkeğin ilişkisi toplum
tarafından kabul edilebilecek nitelikte değildir. “SONUN BAŞLANGICI”dır.
KAPICININ
SIKIŞTIRDIĞI ERKEK ÇOCUK
-
Roman’da gerçekten de bir insan inşası
üzerinde durulur ama bu insan cinsel açıdan toplumun kabul edebileceği bir
insan değildir. Çünkü bu insanın geçmişinde travmatik bir an vardır ve bu bir
sapmaya neden olur. Erkek çocuğu bir zamanlar kapıcı bir kenarda sıkıştırmıştır
ve ondan maalesef faydalanmaya çalışmıştır… Bu yüzden veya değil ama hem
din-İslam hem de kadın konusundan uzak durur yazar. Hatta kadınları kirletici
olarak görür satırlarında. Selim özelinde: Selim tanıştığı kadınları değiştirmeye
çalışır… Yıllarca aynı evde birlikte yaşanılan anne de yabancı bir insandır...
Baba en uzak yerde durması gereken adamdır romanda…
ROMANDAN
BİRKAÇ ÖNEMLİ PASAJ
-
Turgut’tan Selim’e nesir: Tunç devri…
aşık oldu… utanç devri”
-
Turgut düşünür-iç sesiyle konuşur(bu
bölüm romanın daha ilk sayfalarıdır): “Ben de kaçamak yapıyorum şimdi: karımdan
gizli, Selim’i düşünüyorum. Hayır, gezli değil; biliyor kimi düşündüğümü. Gene
de bir gizlilik var: ne düşündüğümü, nasıl düşündüğümü bilmiyor. Selim’i ve
kızların bacaklarını… Selim de olsaydı seyrederdi, ben de seyrederdim. Olmuyor;
düşünce suçları, kaçamaklar artıyor. Ayağa kalktı, salondan çıktı, koridor
duvarına tutunarak karanlığı geçti. Yatak odasının kapısını itti; uyuyan karısını
seyretti ışığı yakmadan. “Hayır hayır.” İpek yorgan hışırdadı, karısı uyanır
gibi oldu. “Uyusaydın artık,” diye mırıldandı, yorganın içinden. “Biliyorsun…”
Biliyordu: kaçamak sona ermeliydi artık. Turgut, o sırada tehlikeyi görüyordu:
gene de bitmesi gerektiğini seziyordu bu olaya olan ilgisinin. Kaya’nın karşı
binadaki yarı aralık kırmızı perdelerin arkasını merak etmesinden öte, daha
büyük bir tehlikeydi bu. Çıplak bir bacağın görüntüsüyle yatışan ilgiden daha
keskin bir şey: bir düşünce, geriye doğru giden bir merak. Selim olsa sabaha
kadar uyumaz, düşünür dururdu. Ben olsam yatardım. Üniversitede okurken de ben,
gece yarası olunca yatardım; o çalışmasını sabaha kadar sürdürürdü. “Saçların
dökülüyor, uykusuz çalışmaya dayanamıyorsun; oğlum Turgut, ihtiyarlıyorsun.” “Uykusuz
kalabilmen sini kuvvetinden. Benim de adale kuvveti.” Kollarıyla Selim’i
soluksuz bırakıncaya kadar sıkardı: “Sen birden çökeceksin Selim. Çünkü neden? Çünkü
için boş senin. Birden kollarımın arasında için boşalacak: birden, üçüncü
boyutunu kaybedip bir düzlem olacaksın ve ben de seni duvarda bir çiviye
asacağım.” Havaya kaldırdığı Selim’i duvara sürüklerdi. Siyah saçlarından
yakalayarak başını duvara dayar: “dökülmeyen saçlarından asacağım seni,” diye
bağırırdı. “Erkeğin kılları göğsündedir, oğlum Selim.” Hemen gömleğini çıkarır
ve boynuna kadar bütün gövdesini kaplayan kıllarını gösterirdi Selim’e. “İğrençsin
Turgut. Sen onları, üniversite kantinindeki kızlara göster. Kapat şu ormanı.”
Bir erkeğin yanında soyunmasından sıkılırdı Selim. “Beni, aşağılara çekiyorsun
Turgut. Senden kurtulmalıyım.” Turgut, pantolonunu da çıkarır, kollarını açarak
bağırırdı: “Ben, senin bilinçaltı karanlıklarına ittiğin ve gerçekleşmesinden
korktuğun irli arzuların, ben senin bilinçaltı ormanlarının Tarzanı! Yemeye geldim
seni. Benden kurtulamazsın. Ben, senin vicdan azabınım!” “Bağırma, anladık.
Benim vicdan azabım bu kadar kıllı olamaz. Ruhbilimci Tarzan, lütfen giyin.” Karısına
karşılık vermeden yavaşça yatak odasından çıktı, kapıyı kapadı. Koridorda
yürürken kollarını havaya kaldırdı: “Esir, selim, esir,” diye mırıldandı. Selim’in,
zevkle bağıran sesini duyar gibi oldu: “Yenildin demek, koca ayı. Evet,
yenildin…”
NOT: Belki romancılarımızı, romancılarımızı bilimsel
edebiyat psikolojisi ve sosyolojisi çerçevesinde yeniden değerlendirmemiz bakış
açılarımızı, okuma alışkanlıklarımızı ve tekdüzeliğini değiştirmemiz gerekiyor.
Edebiyatı ve sanatı kopya değerlendirmelerle
özgürleştiremeyiz. Çünkü bana göre mevcut üstünkörülük kültür sanat hayatımıza
katkı yapmıyor ve yapmayacak da…
UNUTULMAYANLAR-BEYAZ MANTOLU ADAM veya BEYAZ MANTOLU
KADIN-ADAMLAR için... (ali ulurasba, imaj:fotodali
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder