4 Haziran 2015 Perşembe

OĞUZ ATAY VE TUTUNAMAYANLAR ROMANINDAKİ ERKEK ERKEĞE TUTKULU AŞK

“Post Modern bir avangard” olarak nitelenen Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar Romanı ile ilgili daha önce de kısa bir değerlendirme yazmıştım. Roman ile ilgili birçok değerlendirmeyi okudum. Romanın kendisini de iki kez okudum. Şöyle kanaatler oluştu:

-         Roman bir yeni kimlik inşasıdır ve bu erkek erkeğe aşkla başlayan bir inşadır.  
-         Roman ile ilgili değerlendirmelerin hemen hepsi birbirinden kopya. Hem de neredeyse kelimesi kelimesine ve cümlesi cümlesine. Bütün bu değerlendirmeleri yapanlar muhtemelen birbiriyle ilintili aydınlar, sosyologlar, yüksek lisans öğrencileri ve üniversite öğrencileri vd.
TUTUNAMAYANLAR DEĞİL UNUTAMAYANLAR
-         Tutunamayanlar romanının adı aslında tutunamayanlar değil UNUTAMAYANLAR (ama yazar bunu uygun görmüş, ancak romanın içinde romanın asıl adının bu olduğunu söylüyor.
-         Tutunamayanlar AHMET HAMDİ TANPINAR’ın SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ’nden daha yenilikçi değil hatta gerisinde. Üstelik daha karmaşık… Hatta yer yer ROMAN olma hüviyetini kaybedip yarı fikir-tarih kitabı niteliğine bürünüyor yarım yamalak.
-         Temelde TUTANAMAYANLAR batı romanı özellikleri de uymuyor, bizim roman tarzımıza da.
OĞUZ ATAY BİR ÖN SÖZ OLMAYI İSTEMİŞTİR
-         Roman’daki yazarın ÖNSÖZ takıntısı kendisiyle ilgilidir. Kendisini bir önsöz olarak görmektedir. Bu önsüz ise imgeselliğin doğrusal çizgisi üzerinde cinsellikle ilgilidir. Bu cinsellik kadın erkek arasındaki değil erkekle erkek arasındaki cinselliktir. Bu yüzden yazar önsözleri değiştirmek ister, yani kendisini… Ancak bunu başaramayacaktır çünkü atmışlı yetmişli ve seksenli yıllar erkek egemen bir toplumdur Türkiye.
-         Roman’da kadınlar aşağılanır. Sonrasında da zaten Sevil karakteri Selim halini alır.
ERDEMLİ AHLAK BEKÇİSİ: OLRİC
-         Erkek erkeğe ilişkinin şiirselliğe rağmen kaba hatlarla var olduğu romanda, Olric romanın ahlak bekçisi erdemli bir iç sestir-bu yüzden romandan daha ön plana çıkmıştır yıllar içinde (Toplum olabilir, din olabilir, yazarın kendi kendine seslenişi olabilir vs.) ve bu yüzden çok görünmez.
İMGELER ÜZERİNDEKİ ARKEOLOJİK KAZI SONRASI
-         Büyük bir ihtimalle ve kitaptaki imgeler üzerinde bir arkeolojik kazı yaptığınızda, ana karakterler: Turgut Özben-ÖZ BEN Turgut’tur, bu yazarın kendisi olabilir veya sevdiği adam
-         Selim Işık-IŞIK’tır Selim gerçekten ve Turgut Özben’i aydınlatır
-         Günseli (sonrasında Selim halini alır) ki günlerin seli olarak değerlendirilebilir, çünkü geçen her gün bir sel halini alır ve iki adamı da yazarla birlikte boğar
-         Roman dağınıktır (henüz roman da olmamıştır aslında bana göre) Çünkü Roman içindeki iki erkeğin ilişkisi toplum tarafından kabul edilebilecek nitelikte değildir. “SONUN BAŞLANGICI”dır.
KAPICININ SIKIŞTIRDIĞI ERKEK ÇOCUK
-         Roman’da gerçekten de bir insan inşası üzerinde durulur ama bu insan cinsel açıdan toplumun kabul edebileceği bir insan değildir. Çünkü bu insanın geçmişinde travmatik bir an vardır ve bu bir sapmaya neden olur. Erkek çocuğu bir zamanlar kapıcı bir kenarda sıkıştırmıştır ve ondan maalesef faydalanmaya çalışmıştır… Bu yüzden veya değil ama hem din-İslam hem de kadın konusundan uzak durur yazar. Hatta kadınları kirletici olarak görür satırlarında. Selim özelinde: Selim tanıştığı kadınları değiştirmeye çalışır… Yıllarca aynı evde birlikte yaşanılan anne de yabancı bir insandır... Baba en uzak yerde durması gereken adamdır romanda…
ROMANDAN BİRKAÇ ÖNEMLİ PASAJ
-         Turgut’tan Selim’e nesir: Tunç devri… aşık oldu… utanç devri”
-         Turgut düşünür-iç sesiyle konuşur(bu bölüm romanın daha ilk sayfalarıdır): “Ben de kaçamak yapıyorum şimdi: karımdan gizli, Selim’i düşünüyorum. Hayır, gezli değil; biliyor kimi düşündüğümü. Gene de bir gizlilik var: ne düşündüğümü, nasıl düşündüğümü bilmiyor. Selim’i ve kızların bacaklarını… Selim de olsaydı seyrederdi, ben de seyrederdim. Olmuyor; düşünce suçları, kaçamaklar artıyor. Ayağa kalktı, salondan çıktı, koridor duvarına tutunarak karanlığı geçti. Yatak odasının kapısını itti; uyuyan karısını seyretti ışığı yakmadan. “Hayır hayır.” İpek yorgan hışırdadı, karısı uyanır gibi oldu. “Uyusaydın artık,” diye mırıldandı, yorganın içinden. “Biliyorsun…” Biliyordu: kaçamak sona ermeliydi artık. Turgut, o sırada tehlikeyi görüyordu: gene de bitmesi gerektiğini seziyordu bu olaya olan ilgisinin. Kaya’nın karşı binadaki yarı aralık kırmızı perdelerin arkasını merak etmesinden öte, daha büyük bir tehlikeydi bu. Çıplak bir bacağın görüntüsüyle yatışan ilgiden daha keskin bir şey: bir düşünce, geriye doğru giden bir merak. Selim olsa sabaha kadar uyumaz, düşünür dururdu. Ben olsam yatardım. Üniversitede okurken de ben, gece yarası olunca yatardım; o çalışmasını sabaha kadar sürdürürdü. “Saçların dökülüyor, uykusuz çalışmaya dayanamıyorsun; oğlum Turgut, ihtiyarlıyorsun.” “Uykusuz kalabilmen sini kuvvetinden. Benim de adale kuvveti.” Kollarıyla Selim’i soluksuz bırakıncaya kadar sıkardı: “Sen birden çökeceksin Selim. Çünkü neden? Çünkü için boş senin. Birden kollarımın arasında için boşalacak: birden, üçüncü boyutunu kaybedip bir düzlem olacaksın ve ben de seni duvarda bir çiviye asacağım.” Havaya kaldırdığı Selim’i duvara sürüklerdi. Siyah saçlarından yakalayarak başını duvara dayar: “dökülmeyen saçlarından asacağım seni,” diye bağırırdı. “Erkeğin kılları göğsündedir, oğlum Selim.” Hemen gömleğini çıkarır ve boynuna kadar bütün gövdesini kaplayan kıllarını gösterirdi Selim’e. “İğrençsin Turgut. Sen onları, üniversite kantinindeki kızlara göster. Kapat şu ormanı.” Bir erkeğin yanında soyunmasından sıkılırdı Selim. “Beni, aşağılara çekiyorsun Turgut. Senden kurtulmalıyım.” Turgut, pantolonunu da çıkarır, kollarını açarak bağırırdı: “Ben, senin bilinçaltı karanlıklarına ittiğin ve gerçekleşmesinden korktuğun irli arzuların, ben senin bilinçaltı ormanlarının Tarzanı! Yemeye geldim seni. Benden kurtulamazsın. Ben, senin vicdan azabınım!” “Bağırma, anladık. Benim vicdan azabım bu kadar kıllı olamaz. Ruhbilimci Tarzan, lütfen giyin.” Karısına karşılık vermeden yavaşça yatak odasından çıktı, kapıyı kapadı. Koridorda yürürken kollarını havaya kaldırdı: “Esir, selim, esir,” diye mırıldandı. Selim’in, zevkle bağıran sesini duyar gibi oldu: “Yenildin demek, koca ayı. Evet, yenildin…”
NOT: Belki romancılarımızı, romancılarımızı bilimsel edebiyat psikolojisi ve sosyolojisi çerçevesinde yeniden değerlendirmemiz bakış açılarımızı, okuma alışkanlıklarımızı ve tekdüzeliğini değiştirmemiz gerekiyor.  Edebiyatı ve sanatı kopya değerlendirmelerle özgürleştiremeyiz. Çünkü bana göre mevcut üstünkörülük kültür sanat hayatımıza katkı yapmıyor ve yapmayacak da…

UNUTULMAYANLAR-BEYAZ MANTOLU ADAM veya BEYAZ MANTOLU KADIN-ADAMLAR için... (ali ulurasba, imaj:fotodali

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder