25 Mayıs 2015 Pazartesi

HİÇ TANIMADIĞIM BİR YAZIRIN EVİ HAKKINDA-MURATHAN MUNGAN'IN EVİ

Beni evlerin çatılarının üzerinden denizi seyredebileceğim kadar yüksekte, üç etrafı açık bir terasa gömebilirsiniz. Oysa tek bir odada yaşıyorum diyebilirim. Çalışma odam… Uzan zamanlarımın geçtiği, kitaplarımı düşündüğüm ve yazdığım yer. Bol kitabın arasında bir bilgisayar; sigara ve sevdiğim kadını düşündüğümde kitaplarımın arasında üç adımlık mesafede çıktığım uzun yürüyüşler… Kendim için değil bu yazı. Başlığından da anlaşılacağı gibi hiç tanımadığım bir yazarın evi hakkında. Birkaç satır da kedi odamdan bahsederek konuya girmek istedim ki, bir çatı altında olmak herkes için olduğu gibi benim için de hoş. Hiç tanımadığım bir yazarın evi hakkında niçin yazıyorum, derseniz. Uzun süre önce gördüğümde dikkatimi çekti bu ev. Sonra hakkındaki röportajı okudum. Sonra bir kez daha olan fotoğraflardan inceledim. Sonra da yazmaya karar verdim. Sahi bu ev kimin? Bu ev Murathan Mungan’ın evi. Evi popüler kültürün bir ikonu haline getirip sonra da kaldırıp atmayacağım elbette. Hemen her şeye karşı bakış açımdaki beni zaman zaman rahatsız eden ayrıntı farklılığını ifade edeceğim. Çünkü baktığımda gördüğüm şeyler farklı bir his uyandırıyor bende. Zira Murathan Mungan’ın evi de böyle bir his uyandırdı. Ya da Murathan Mungan ile ilgili böyle bir his vardı da ben onu evine giydirdim. Ne olursa olsun bu yazıyı yazarken insan-mekânlarla ilgili hafızamı tekrar yokladığımda her şey bir yana insanla mekan arasında bir bağ olduğunu keşfettim. Evler, sanırım biraz içinde yaşayan insanlara benziyor. Ya da kesinlikle benziyor. Murathan Mungan’ı anlatmama gerek yok. Kaleminin kıvraklığı, iç dünyasını satırlarına yansıtışındaki cömert coşkusu, bakış açısındaki imgesel derinlik ve daha bir sürü derinliği ve genişliği içinde barındıran güzellikte bir yüreği ve kalemi var kalender meşrebin. Bir dünya yazarı Murathan Mungan, Türkçe yazan bir dünya yazarı. Evine gelince: Benim de çocukluğum böylesi muhteşem bahçeli bir evde geçti ama benim çocukluğumun geçtiği ev şehirden, insanlardan, modernleşmenin heyheyinden kaçarken yakalanıvermiş bir ev değildi. MM’nin evi tıpatıp böyle bir his uyandırdı bende. İstanbul’un her geçen gün daha da büyüyen kanlı gölgesinde kaçarken tam uçurumun kenarında yine o gölgenin içine düşmüş, tutunmuş bir bilinçli isyanıyla yalnızlık evi.
“… Alacanım,
Rahat et, ben gölgene ilişeyim
Her belanı ben göreyim
Yüreğimi ihbar et,
Bana bir uçurum ver, gideyim…” (Alacanım) 
Ev dış görünüş itibariyle içindeki haz dolu arzulardan utanırken sevdiği adama kendisini kusursuz bir şehvetle teslim edecek kadar cüretli görünüyor. Bu yüzden gerçeğin acıtıcı yanından hayalin dokunaklı varlığına kendini bırakmak ister gibi. İçe doğru çekilmiş uzunlamasına pencereler, yine içe doğru çekilmiş balkon, aynı şekilde bir kadının bir erkeğin koruyucu kanatları altına saklanmış hissi verdi bana. Gidilememişlik, artık içe dönüş:
“Anımsıyor musun?
bir çetemiz vardı: Vahşi Siyah Atlar
ısmarlama serserilikler yaşardık
kimseden bir şey demeden kaçıp gitmeler gibi
sokaklarda sabahlamak, parklarda yatmak
yabancıları mahalleye sokmamak gibi
Ve bir gün gideceğimiz bir Amerika vardı
herkesin bir Amerika'sı vardı o zamanlar
herkes gece istasyonlarında
kendi Amerika'sını aradı… (Avara) 
Bir erkeğin kolları gibi çatısıyla birlikte dışından saran kurşun mu, cam mı bilemediğim koruma yanakları, evin genel temasıyla iç içe geçmiş o kadını sanki güçlü kollarıyla boynundan sarmış bir erkek havasında. Ancak ikisi de birbirine birbirini yarattıkları için öfkeli.
“Karanlıkta duruyorum aşk vurmasın yüzüme
dokunmasın kimse bana
kimse ulaşamasın artık tenimin incinen yerlerine...
uyanmasın bir daha etimdeki yaralı hayvan
zamanın siyah deltasında çürümek istiyorum
biliyorum artık kimse yok kimsesizliğime...” (Aşkın karanlık metali) 
Bir ev insana benzetilir mi? Benim bakış açım. Sadece bir kadın da değil birbiri içine geçmiş hem kadın hem erkeği ifade ediyor, dıştan görünüşü. Bahçeyi ise bu iki insanın bilinçaltı olarak yorumlayabiliriz, ya da bir türlü birlikte çıkıp gezemedikleri, bir ağacın altında birbirine sarılıp öpüşemedikleri hayal bahçesi olarak düşünebilirsiniz…
“… vahşi, siyah atlardık; yılkıya bırakıldık
içimizden kimse gidemedi Amerika'ya
kendi Amerika'sı da olmadı hiçbirimizin
yağmur aldı
rüzgar aldı
zaman aldı
o vahşi siyah atları
her şey o eski rüyada kaldı… (Avara)
İnce ve uzun tabandan tavana doğru pencereler aynı evi, ev olarak yaşayan kadın ve erkeğin kendi yaşamlarına ait gizemlerin kaçtıkları her neyse sadece görülmesini istedikleri yerler olarak algılıyorum. Bu iki insanın hikâyesini işte bu pencerelerden görebilirseniz, okuyabilirseniz okur ve görürsünüz. Hepsi bu. Bu imge yüklü pencereler, tıpkı Murathan Mungan’ın şiirlerindeki insana nefes aldırırken sıkışma hissi veren darlıklar gibi. Ancak eğer bu imgesel pencerelerden sızabilirseniz eti, eti kışkırtan kanı, kanı ateşleyen kalbi ve kalbi harekete geçiren o düşünsel ve hissel kamaşmayı hissedebilirsiniz… Yazacak aslında daha çok şey olabilir ama evin içiyle ilgili birkaç şey söyleyip bitireceğim: Evin için gördüğüm kadarıyla beyaz boyalı. Aynı şekilde evin için “boşluk”. Sevgilisine bir türlü kavuşamayan ir erkeğin avuç içlerindeki temizlik gibi ve aynı zamanda aşık bir kadının kendini sevdiğine saklayan rahminin kirsizliğinde… Murathan Mungan’ın sanırım yatak odası: Yatağın başının yaslandığı bölüm kasık gamzeleri iki uzunlamasına pencere olan kadın ya da erkek ama bence ikisi birlikte iç içe geçmiş, bir insanın göbek bölgesi. Yatak ise bu göbek bölgesine yaslanmış bu göbeğin varlığına karışmayı ümitsizce bekleyen yatak ise boşluğun busesi…
“… Ayrıldığımız gündü.
Mutfaktaydık, buzdolabının yanında, kapısı açıktı,
Her şey bambaşka görünüyordu yüzüne vuran o soğuk ışıkta
"Biliyor musun" dedin.
"Sen neye benziyorsun biliyor musun?"
Epeydir aradığın bir şeyi bulmuş olmanın hem sevinç,
Hem keder veren gizli bir an için bulandırmıştı yüzündeki tedirginliği, kırgınlığı.
Sis ışığa çıkmıştı.
Sonra yavaşça çevirip başını yüzüme baktın kuyuya düşmeye benzeyen derin bir korkuyla.
"Neye?" dedim, yan yanayken yaşadığımız ayrılığın adını sorar gibi, "Neye?"
"Bilardo toplarına."
"Neden?" dedim.
"Yazgını hep başkalarının ıstakalarının insafına bırakıyorsun da ondan..." (Bilardo topları)
Temelini başkasının attığı(ev bir kadın öğretmeninmiş, MM satın almış) ev genelde yalnızlık, özlemesi bile yarım bıraktırılmış kokusuyla gözlerime doluyor; bir his elbette.
“Yedi rekât günah kıldım bedeninde
Dizlerinde yedi zikir secdeye vardım
İhmalin uzak meleğine teninde aldandım
Yapayalnızdım kendi kalabalığım içinde
Tarih kadar yalnız, aşka âşina, acıya unutkandım (Adı dua olan sevgilim)
NOT: (Murathan Mungan’ın hoşgörüsüyle belki çok daha derinlemesine ve uzun yazılabilecek bir yazı, bir kitabın girişi olarak düşünün lütfen.)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder