19 Ocak 2013 Cumartesi
Canımın yandığı yerdesin
Ne garip.
Doğduğunda başlamıyor sanki insan yaşamaya. Bir yer var ve bir zaman. Tam oraya gelip başlıyorsun sanki yaşamaya. Bunu aradım beklide yıllarca. Yaşamaya başlayacağım bir yer ve zaman. Bir kapı aralanacak veya uzakta, sislerin ardındaki, neredeyse kaybolmaya yüz tutmuş bir evin penceresinden bir ışık akıverecek dışarıya. Ben o ışığı göreceğim. Sonra ona doğru yürüyeceğim. İçim ısınacak her adımda. Atığım adımların bir anlamı olacak, sisin içinden ışığa doğru yürürken.
Bir yerden başlamalıyım hayatı yaşamaya. Anlamlı olmalı yaşayışım. Acımasız davranmamalıyım kendime. Kendime merhamet etmeliyim. Sisin içinde kaybolmadan. O ışığa, o aralanan kapıya ulaşmalıyım.
Bunca yıl yaşamışken , insan kendisini nasıl da yok hissedebiliyor. Neler duyumsatmadı ki seni bana. Bu işaretlerin hiçbirisine alıcı gözle bakmadım galiba ben. Acımasızca kendime saldırdım. Oysa odunun içinde saklı değil mi ateş. Odun. Cansız bildiğimiz, hatta daha iyi yanması için kupkurularını seçtiğimiz. Hatta Yunus’un “Taptuk’un kapısından eğri odun girmez” diyerek düzgün olanlarını topladığı o odun. İçinde ateşi canlı ve diri tutan o odun. Odun bile değilim.
Garip gerçekten.
Acımın nerede olduğunu bile bilmiyordum. Merhametiz bir zamanda, kuşların kendilerini gökyüzüne bıraktıkları gibi tutkulu bir yalnızlığa bırakıvermiştim kendimi.
Dokunanların hiçbirinin temasını hissetmedim. Hani temas iz bırakırdı. Hiçbir iz yok o iyi niyetli dokunuşlardan. Bir tanesine bile bir gülümseme ihsanında bulunmadım. İhsan mı? Beni bağışlasın sevdiğim. Ben kimim ki ihsanda bulunacağım. Rahman olan O. Merhamet sahibi olan da O. Şefkat gösteren de O.
Bir kibritin ucunda ezva bile değilken. Oysa insanlar yaklaştılar bana. Bana dokundular. İncitenlere bile aldırış etmedim. Oysa çakmak taşları birbirine değince yakmaz mı ateşi?
Canımın yandığı yeri bilmiyorum. Yaramın neresi olduğunu da bilmiyorum.
Merhametsizce saldırdım kendime. Bir savaştaydım. Kendi kendimle bir savaştaydım. Savaş baltamı çıkarmış kendime vuruyordum. Merhametsiz bir komutan ve merhametsiz bir erdim. Gözümü kan bürümüştü. Kendime vurdukça, kendimi incittikçe, avazım çıktığı kadar içime bağırdıkça küçülüyordum. “Savaşın kazananı barışın kaybedeni olmaz”. Acımı almaya çalıştı insanlar. Aslında “öfkeni alalım” demişlerdi. Şimdi duyumsuyorum. “Yalnızlığını alalım” de demişlerdi. “Seni kim anlamıyor” diye de sormuşlardı. “Neden kendine acımıyorsun, neden bu kadar merhametsizsin?” de demişlerdi. Işığı görmüyor muydum sislerin arasında, ya aralanan kapı; onu da mı görmüyordum. Beni yaratan merhametiyle bestelemişken beni, ben nasıl olurda savaşa tutuşurdum kendimle. Hem de zafer beklentisi içinde nasıl olurdu da savaş baltamı yüreğime yüreğime vuruyordum? Anlamsız. Sahi çok anlamsızdı. Ama dedim ya insan yaşamaya doğduğu anda başlamıyor. Bir yer var ve bir zaman. Umut o şarkıda olduğu gibi “yoksulun ekmeği değil!” kendinden ümidini kesen nasıl yaşar?
Hayatı ve insanı sevmenin dört yolu vardı: Birincisi, hayatın bizi seviyor olmasıydı ki, kendimizi yaşatıyor olmamız bunun en büyük deliliydi. Diğeri, onun da bizi seviyor ve yaşatıyor olmasıydı; öyle ya “Hay” dediğimiz bizi yaratanın nefesiydi. Üçüncüsü “Yaşıyorum ve yaşatıyorum” diyebilmekti. Dördüncüsü ise her şeye rağmen aşk’ın var olduğu gerçeğiydi. Canımızın yandığı yerdi işte can.
“Ey kulaklarımı bütün seslerin, gözlerimi bütün görüntülerin ve burnumu bütün kokuların ve tenimin her dokunuşun ve bedenimi her şeyin dopdolu pınarı yapan; minnet duygumun azaldığı her anda beni ve minnetimi çoğaltan ya Hay! Benim ipine sımsıkı sarılmamı, bilgine ve bilginin cömertliğine tutunmamı nasip et ve yaradılışımı kâmil kıldığın gibi seni bilmeyi kalbimde daim kılarak, beni aşkına yetiştirecek desteklemekle üzerimdeki nimetini tamamla. Bunları ve diğer nimetlere kat; bana, merhamet ve şükretmeyi öğret ki, kalbimdeki üstünlüğünün derecesini hissedeyim. Sevgini kalbimden söküp alma. Ey Hay, ey yücelik ve ihsan sahibi, cemal ve nur ve güzellik sahibi Hay; bana beni unutturma.”
Gönül yangınına su çare değil bilirim. Hayatta olduğum müddetçe aralayıp o sisi o aralık kapıya ulaşacağım ve ışığı yakalayacağım. Çünkü insan doğduğu anda yaşamaya başlamıyor. Herkesin yaşamaya başladığı bir yer var ve bir zaman var. Hem, Rab bir kulunu severse, Cibril’e; “Ben falanı seviyorum, sen de sev” buyururmuş. Cibril, bu kişiyi sever ve gök ahalisine “Allah filan kulunu seviyor, siz de seviniz” dermiş. Sonra o kul için yeryüzünde kabul hasıl olurmuş. Sevmek özlemektir. Özlemek dostluğu. Özlemeyi ve dostluğumuzu kaybedersen geceyle gündüzün ne farkı kaldı. Evet merhamet. O sis aralanacak ve aralık kapıya ulaşılıp ışığa yaslanılacak. Korku, ümit ve sevgi neye delalet ederse işte o değil mi hayat; o zaman elbette kendime merhamet, merhamet? İşte o zaman yaşama başlangıcının coğrafyasına bir adım atış. Cömertliğiyle hayatın beni sarışına şahitlik edeceğim gün, işte o gün. Ve ben savaş baltamı kınına koyarken anladım acımın ve kanadığım yerin neresi olduğunu. Kendime acımıyordum. Kendime merhamet etmiyordum. Oysa gece de güneşe muhtaçtır! Tıpkı inanmanın sevgiye, sevginin merhamete, merhametin cömertliğe, cömertliğin kendini tasasız teslim etmeye ve kendini teslim etmenin aşka ihtiyacı olduğu gibi. Gece kendine geceydi, güneş ise herkese güneş.
Ve sen canımın yandığı yerdeydin. Sen benim merhametli yaramdın. Ben yine de seni bir yara olarak sevmedim. Çünkü sen beni tamamlayandın. Sen vuslata açılan aralıktan sana sızdığım bir an ve yaşamdın sevgili; ihsanını benden esirgeme. Benim kendime, kusurlu ve bencil merhametli eli açıklığım, senin cömertliğin karşısında, güneşin karşısındaki kibrit alevi bile değil. (ali ulurasba- yaşamak için sevmek için inanmak için)imaj:fotodali
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder