Sessizlik ile yalnızlık
arasında bir akrabalık bağı varsa o da iki insani duygu olmasındandır. Şair
“Sessizlik sensizlik olduğu için daha da sessizdir” derdi. Yalnızlık için de
geçerlidir bu. Sessizliğin sebebi çoktur, yalnızlığında ama en önemli sebep
kırılan bir kalbin kendini onarma coğrafyasına çekilme eylemidir. Bu coğrafyada
yaşama alışkanlığı ise sessizliği ve yalnızlığı kutsallaştırmayla başlar. Bu
kutsallık bir tapınma biçimini aldığında artık sessizlik ve yalnızlık övgüyü
hak eder. Zira, insan artık kendini kalabalıklardan, kendine zarar
vereceklerden soyutlamıştır. Oysa sessizliğin ve yalnızlığın yarası
kalabalıklarda değil insanın kendi içinde, çekildiği o coğrafyanın ölüm
baharındaki şifrelerde gizlidir. Artık konuşmamayı seçmek ve yalnızlığa adanmak
bir yaşam biçimi halini almıştır, tamamdır. Bu yüzden bu ölüm baharında açan
çiçekler yaşamın kendisi olur. Kayıtsızca sevmenin ve aldatılmanın dibine vuran
insan, kendi şeytanını yarattığından habersiz, taze günahlarla sular düş
bahçelerini. Artık bütün insanlar suçludur. Suçludur da… Çünkü onlar sessizliği
ve yalnızlığı yarattıklarından habersizdir. Hatta kalabalıklar ve konuşup
duranlar bunu o kadar anlamakta acizdirler ki, sessizlik ve yalnızlık coğrafyasındaki
insanın başkası/başkaları tarafından yaratılmış bu coğrafyayı kendi kendine
icat ettiğine mecburen ya da kalabalıkların ve konuşanları memnun etmek için
inanmasını dahi, kendi kazanç hanelerine yazarlar. Oysa, insanın kendi kendine
yalnızlığı ve sessizliği yaratma gücü yoktur. İnsan sosyal bir varlıktır. Tanrı insanı insanlarla yaratmıştır ve
insanlarla var-etmiştir. Yalnız olmayı becerebilseydik, hepimize birer kitap
inerdi… O zaman yalnızlık ve sessizlik övgüyü nasıl hak ediyor? Bizim için başkaları -bilerek veya
bilmeyerek- bu yalnızlık ve sessizlik coğrafyasını yaratırlar. İçine
çaresizlikten bir saray yaparlar. Karanlık, rutubet kokan ve dokunduğunda
sonsuzluğa uzayıp genişleyen ve asla çıkış vermeyen odalarındaki rutubetli
duvarları arasında, küçüldüğünü hissetsin, kendi gözünde değersizleşsin,
özgüvenini yitirsin... Bu sarayın pencereleri, yalnızlaştırılan ve
sessizleştirilen insanın gözleri, kapıları kulaklarıdır; her seslendiğine
kendini yalnızlığını duyar, her baktığında kendi aczini görür. Bu sarayın
bahçesinde nihayetsiz açan çiçekler ekilmiştir. Bu çiçekler yalnızlaştırılan ve
sessizleştirilen insanın kendi kendine öfkesiyle açar ve çaresizliği kokar.
Ağaçlarından suçluluk meyveleri dökülür. Bu sarayın çiti, insanın elini
uzattığında erişebileceği ve kendini mahkûm ettiği bu saraydan kaçabileceği
hissi kadar kısadır ama, elinizi uzattığınızda, usturadan daha keskin teller
umutları kanatır… Yine de, yalnızlık ve sessizlik övgüye layıktır. Çünkü insanı
yalnızlaştıran ve sessizleştiren de insanlardır. Kendi yalnızlığının ve
sessizliğinin sebebini bilen, başkaları tarafından kendisine inşa edilen ölüm
baharı sarayı yerine, yaşamın köhne kulübesine geçebilir. Bunun yolu kendini ve
başkalarını suçlamaktan değil, kendini ve başkalarını anlamaya çalışmaktan
geçer. Gürültü, patırtı ve kalabalıklar bazen anlamaya çalışmanın önünde engel
olabilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder