26 Ağustos 2013 Pazartesi

Sessizliğe ve yalnızlığa övgü

Sessizlik ile yalnızlık arasında bir akrabalık bağı varsa o da iki insani duygu olmasındandır. Şair “Sessizlik sensizlik olduğu için daha da sessizdir” derdi. Yalnızlık için de geçerlidir bu. Sessizliğin sebebi çoktur, yalnızlığında ama en önemli sebep kırılan bir kalbin kendini onarma coğrafyasına çekilme eylemidir. Bu coğrafyada yaşama alışkanlığı ise sessizliği ve yalnızlığı kutsallaştırmayla başlar. Bu kutsallık bir tapınma biçimini aldığında artık sessizlik ve yalnızlık övgüyü hak eder. Zira, insan artık kendini kalabalıklardan, kendine zarar vereceklerden soyutlamıştır. Oysa sessizliğin ve yalnızlığın yarası kalabalıklarda değil insanın kendi içinde, çekildiği o coğrafyanın ölüm baharındaki şifrelerde gizlidir. Artık konuşmamayı seçmek ve yalnızlığa adanmak bir yaşam biçimi halini almıştır, tamamdır. Bu yüzden bu ölüm baharında açan çiçekler yaşamın kendisi olur. Kayıtsızca sevmenin ve aldatılmanın dibine vuran insan, kendi şeytanını yarattığından habersiz, taze günahlarla sular düş bahçelerini. Artık bütün insanlar suçludur. Suçludur da… Çünkü onlar sessizliği ve yalnızlığı yarattıklarından habersizdir. Hatta kalabalıklar ve konuşup duranlar bunu o kadar anlamakta acizdirler ki, sessizlik ve yalnızlık coğrafyasındaki insanın başkası/başkaları tarafından yaratılmış bu coğrafyayı kendi kendine icat ettiğine mecburen ya da kalabalıkların ve konuşanları memnun etmek için inanmasını dahi, kendi kazanç hanelerine yazarlar. Oysa, insanın kendi kendine yalnızlığı ve sessizliği yaratma gücü yoktur. İnsan sosyal bir varlıktır. Tanrı insanı insanlarla yaratmıştır ve insanlarla var-etmiştir. Yalnız olmayı becerebilseydik, hepimize birer kitap inerdi… O zaman yalnızlık ve sessizlik övgüyü nasıl hak ediyor?  Bizim için başkaları -bilerek veya bilmeyerek- bu yalnızlık ve sessizlik coğrafyasını yaratırlar. İçine çaresizlikten bir saray yaparlar. Karanlık, rutubet kokan ve dokunduğunda sonsuzluğa uzayıp genişleyen ve asla çıkış vermeyen odalarındaki rutubetli duvarları arasında, küçüldüğünü hissetsin, kendi gözünde değersizleşsin, özgüvenini yitirsin... Bu sarayın pencereleri, yalnızlaştırılan ve sessizleştirilen insanın gözleri, kapıları kulaklarıdır; her seslendiğine kendini yalnızlığını duyar, her baktığında kendi aczini görür. Bu sarayın bahçesinde nihayetsiz açan çiçekler ekilmiştir. Bu çiçekler yalnızlaştırılan ve sessizleştirilen insanın kendi kendine öfkesiyle açar ve çaresizliği kokar. Ağaçlarından suçluluk meyveleri dökülür. Bu sarayın çiti, insanın elini uzattığında erişebileceği ve kendini mahkûm ettiği bu saraydan kaçabileceği hissi kadar kısadır ama, elinizi uzattığınızda, usturadan daha keskin teller umutları kanatır… Yine de, yalnızlık ve sessizlik övgüye layıktır. Çünkü insanı yalnızlaştıran ve sessizleştiren de insanlardır. Kendi yalnızlığının ve sessizliğinin sebebini bilen, başkaları tarafından kendisine inşa edilen ölüm baharı sarayı yerine, yaşamın köhne kulübesine geçebilir. Bunun yolu kendini ve başkalarını suçlamaktan değil, kendini ve başkalarını anlamaya çalışmaktan geçer. Gürültü, patırtı ve kalabalıklar bazen anlamaya çalışmanın önünde engel olabilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder