Adem, Cennet’e
uyanmadan önce son kez, Rabbi’nin karşısına yine Rab tarafından boylu boyunca
yatırıldı. İnkârından bu yana kayıp olan Şeytan işte orada ortaya çıktı. Boylu
boyunca yatan Adem’i görünce şaşırdı. İçine girdi. Damarlarında, kanında,
kaslarında, sinir uçlarında, kalbinde, en çok da beyninde, bilcümle bütün
vücudunda dolaştı; kibre, şehvete, adaletsizliğe ve sadakatsizliğe
bulaştıracağı insanın. Dünya sürgününün imtihanı da insanın bu dört günaha
karşı nasıl direneceğinin coğrafyasıydı. Olmadı. Bu
yüzden düşünce odağımızı değiştirmeliyiz. Empatiden çok yapmamız gereken şey
düşünce odaklarımızı değiştirmeli, her şeye hastalıklı bir zihin odaklanmasıyla
değil, hisli fikirlerden sıyrılmış olarak objektif bakabilmeliyiz. Bir anlık
empatidir insanlığı bu hale getiren ve kendini yok etmeye doğru uçurumun
kenarına iten. Mantığımız korkunç bir hastalığa yakalanmış durumda.
Muhakemelerimiz ölü lekesi. Hislerimiz, mantığımız korkunç hastalığına virüsler
taşırken, muhakemelerimiz sinsi ve kanserli varlığıyla bütün düşünce dünyamızı
sarıyor. Ölüyoruz. İnsanlık ölüyor. Sonra da birbirimizin karşısına geçip
kendimizi hem katil hem maktul yerine koymaya davet ediyoruz. Aslında bu davet
“Kralın kim olduğunu anla? Yeryüzüne iki kral fazla” tercümesinden başka bir
şey değil. Amaç güç odağının değişmesi, bizim veya diğerinin elimize geçmesi.
Empati sağlıklı bir yer değiştirme olsaydı bunca kan ve gözyaşı karşısına bir
baraj oluşturabilir hatta şiddet dağlarından, dehşet ormanlarına süzülüp gelen
öfke ve kin derelerini durdurabilirdi. Olmadı. Olmaz da zaten. Dinleri bile
kendine göre değiştiren insanı, yanlış yaptığına kim inandırabilir? Mesele
empati değil, mesele zihinsel temellerimizi, düşünce odaklarımızı
değiştirmekte. Artık düşünce yapımızın, zihnimizin hastalıklı olduğumuzu kabul
etmeliyiz. Bunu kabul ettiğimiz zaman iyileşmeye doğru ilk adımı da atmış
olacağız. Sevinç, hayret, haşyet, dehşet, fedakârlık, pişmanlık,
mutluluk, teslimiyet ve merhamet! Neye sevineceğimizi, hayret ve haşyetle neye
bakacağımızı, dehşet karşısında nasıl bir fedakârlık göstereceğimizi,
pişmanlığımızı nasıl duyumsayabileceğimizi, Allah’tan başka bir şeye
teslimiyetin olmayacağı ve kendi kendimize hesapsız bir merhamet ve gerçekten
alçakgönüllü bir hoşgörüyle nasıl kurtulabileceğimizi görmemiz gerekiyor. İslam
Peygamberi, Kâbe içindeki Hubel, Lat, Menat ve Uzza adlı arkaik tanrıların
başını baltayla koparırken, insanlığın düşünce odağını değiştirmesine de balta
vurmuş ve başını koparmıştı. Hıristiyanlıkta yedi ölümcül günah adı altında
toplanan şehvet, bencillik/cimrilik, aç gözlülük, kibir, tembellik, nefret ve
kıskançlığın aslında bütün dinler ve insanlık açısından dört temeli var. Bunlar
sadece firavunlarda somutlaşmadı. Bütün insanlığın içinde geziyor. İnsanı
insanlıktan çıkaran kibir, şehvet, adaletsizlik ve sadakatsizliktir. Günümüz
tabiriyle insanlığın fabrika ayarlarına, yani yaratılış düsturuna dönebilmesi
için ademin şeytanla kendine kumpasından önceki hale dönmeliyiz. Yoksa elimiz
yine o yasak meyveye uzanıyor. Yepyeni bir yalnızlaşmayla dünya sürgünüyle
karşı karşıya kalacağız. Şehvet sarhoşu, kibirli, adaleti kendi bilek gücü
sanan, kalbindeki sadık atışları cennete giden yola döşemek yerine, cehenneme
odun diye sırtında taşıyarak hamallık yaparak şeytanın değirmenine buğday
taşıyan içimizdeki Kabil’i yeniden yaratacağız, modernliği ve demokrasiyi
değil.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder