26 Ağustos 2013 Pazartesi

Empati: Ucuz duygu pazarının bedava mantıksızlığı

Adem, Cennet’e uyanmadan önce son kez, Rabbi’nin karşısına yine Rab tarafından boylu boyunca yatırıldı. İnkârından bu yana kayıp olan Şeytan işte orada ortaya çıktı. Boylu boyunca yatan Adem’i görünce şaşırdı. İçine girdi. Damarlarında, kanında, kaslarında, sinir uçlarında, kalbinde, en çok da beyninde, bilcümle bütün vücudunda dolaştı; kibre, şehvete, adaletsizliğe ve sadakatsizliğe bulaştıracağı insanın. Dünya sürgününün imtihanı da insanın bu dört günaha karşı nasıl direneceğinin coğrafyasıydı. Olmadı. Bu yüzden düşünce odağımızı değiştirmeliyiz. Empatiden çok yapmamız gereken şey düşünce odaklarımızı değiştirmeli, her şeye hastalıklı bir zihin odaklanmasıyla değil, hisli fikirlerden sıyrılmış olarak objektif bakabilmeliyiz. Bir anlık empatidir insanlığı bu hale getiren ve kendini yok etmeye doğru uçurumun kenarına iten. Mantığımız korkunç bir hastalığa yakalanmış durumda. Muhakemelerimiz ölü lekesi. Hislerimiz, mantığımız korkunç hastalığına virüsler taşırken, muhakemelerimiz sinsi ve kanserli varlığıyla bütün düşünce dünyamızı sarıyor. Ölüyoruz. İnsanlık ölüyor. Sonra da birbirimizin karşısına geçip kendimizi hem katil hem maktul yerine koymaya davet ediyoruz. Aslında bu davet “Kralın kim olduğunu anla? Yeryüzüne iki kral fazla” tercümesinden başka bir şey değil. Amaç güç odağının değişmesi, bizim veya diğerinin elimize geçmesi. Empati sağlıklı bir yer değiştirme olsaydı bunca kan ve gözyaşı karşısına bir baraj oluşturabilir hatta şiddet dağlarından, dehşet ormanlarına süzülüp gelen öfke ve kin derelerini durdurabilirdi. Olmadı. Olmaz da zaten. Dinleri bile kendine göre değiştiren insanı, yanlış yaptığına kim inandırabilir? Mesele empati değil, mesele zihinsel temellerimizi, düşünce odaklarımızı değiştirmekte. Artık düşünce yapımızın, zihnimizin hastalıklı olduğumuzu kabul etmeliyiz. Bunu kabul ettiğimiz zaman iyileşmeye doğru ilk adımı da atmış olacağız. Sevinç, hayret, haşyet, dehşet, fedakârlık, pişmanlık, mutluluk, teslimiyet ve merhamet! Neye sevineceğimizi, hayret ve haşyetle neye bakacağımızı, dehşet karşısında nasıl bir fedakârlık göstereceğimizi, pişmanlığımızı nasıl duyumsayabileceğimizi, Allah’tan başka bir şeye teslimiyetin olmayacağı ve kendi kendimize hesapsız bir merhamet ve gerçekten alçakgönüllü bir hoşgörüyle nasıl kurtulabileceğimizi görmemiz gerekiyor. İslam Peygamberi, Kâbe içindeki Hubel, Lat, Menat ve Uzza adlı arkaik tanrıların başını baltayla koparırken, insanlığın düşünce odağını değiştirmesine de balta vurmuş ve başını koparmıştı. Hıristiyanlıkta yedi ölümcül günah adı altında toplanan şehvet, bencillik/cimrilik, aç gözlülük, kibir, tembellik, nefret ve kıskançlığın aslında bütün dinler ve insanlık açısından dört temeli var. Bunlar sadece firavunlarda somutlaşmadı. Bütün insanlığın içinde geziyor. İnsanı insanlıktan çıkaran kibir, şehvet, adaletsizlik ve sadakatsizliktir. Günümüz tabiriyle insanlığın fabrika ayarlarına, yani yaratılış düsturuna dönebilmesi için ademin şeytanla kendine kumpasından önceki hale dönmeliyiz. Yoksa elimiz yine o yasak meyveye uzanıyor. Yepyeni bir yalnızlaşmayla dünya sürgünüyle karşı karşıya kalacağız. Şehvet sarhoşu, kibirli, adaleti kendi bilek gücü sanan, kalbindeki sadık atışları cennete giden yola döşemek yerine, cehenneme odun diye sırtında taşıyarak hamallık yaparak şeytanın değirmenine buğday taşıyan içimizdeki Kabil’i yeniden yaratacağız, modernliği ve demokrasiyi değil.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder